Eski SessizBilgi - - - - - Yeni SessizBilgi
Alt Limit:
Kaç tane -->

icten gelen ates bolum 14


14


Yuvarlanış Kuvveti


Don Juan farkındalıkta ustalaşma açıklamasına başlayacakken fikrini değiştirdi ve ayağa kalktı. Büyük odada sessizce oturuyorduk.

“Kartal’ın yayılımlarını görmeyi denemeni istiyorum,” dedi. “Bunun için önce birleşim noktanı insanın kozasını görene dek oynatmalısın.”

Evden şehir merkezine yürüdük. Kilisenin önündeki boş, kırık dökük bir banka oturduk. Öğleden sonraydı, bir sürü insanın çevrede gezindiği güneşli, rüzgârlı bir gündü.

Aklıma kazımaya çalışır gibi bağlanışın benzersiz bir güç olduğunu çünkü ya birleşim noktasına yardımcı olduğunu ya da alışıldık yerine yapışık tuttuğunu tekrarladı. Bağlanışın noktayı ayrı yerde oynamadan tutan özelliği, istenç ve onu kaydıran da niyetmiş. Akıldan çıkmayacak gizemlerden biri bağlanışın, kişisel olmayan kuvveti olan istencin her bireyin hizmetine giren kuvvet olan niyete dönüşmesiymiş.

“İşin garip yanı bu değişimin başarılmasının çok kolay olması,” diye sürdürdü. “Ama kolay olmayan, kendimizi bunun olanağı olduğuna inandırabilmek. İşte tam orada güvenlik pimimiz durur. İnandırılmamız gerekir. Ve hiçbirimiz bunu istemeyiz.”

Sonra bana, en keskin farkındalık durumumda olduğumu ve niyet edersem birleşim noktamı sol yanımın derinliklerine, rüya görme konumuna kaydırabileceğimi söyledi. Savaşçıların, rüya görmenin yardımı olmadan görmeyi denememesi gerekirmiş. Herkesin ortasında uyuyakalmanın, iyi yanlarımdan biri olamayacağı konusunda kuşkularımı belirttim. Birleşim noktasını doğal yerleşim yerinden uzağa oynatıp, yeni bir yerde sabit tutmanın uykuda olmak olduğunu söyleyerek açıklık getirdi; uygulamayla, görücüler uykuda olmayı ve yine de onlara hiçbir şey olmuyormuş gibi davranmayı öğrenirlermiş.

Bir anlık duraklamadan sonra, insanın kozasını görmek için kişinin insanlara arkadan, uzaklaşırken gözlerini dikmesi gerektiğini ekledi. İnsanlara yüz yüzeyken göz dikmek, insanın yumurtamsı kozasının önünde görücülerin ön panel dedikleri, koruyucu bir kalkan olduğundan yararsızmış. Bu, yayılımların kendinden kaynaklanan, hayatımız boyunca bizi koruyan kuvvetin karşı konulmaz saldırısına karşı neredeyse zapt edilmez, eğilmez bir kalkanmış.

Ayrıca bana vücudum donmuş gibi kaskatı kesilirse de şaşırmamamı söyledi; bunun aynı bir odanın ortasında duran birinin camdan dışarı sokağa bakışı gibi duyumsanacağım ve insanlar görme penceremden aşırı hızlı hareket edip geçeceğinden, hızın esas olduğunu söyledi. Sonra kaslarımı gevşetip iç söyleşimi kesmemi ve birleşim noktamı, içsel sessizliğin büyüsüyle sürüklenmeye bırakmamı istedi. Sağ yanım üstüne kalça kemiğim ve göğüs kafesim arasına nazik ama dayanıklı bir yumruk patlatmalıymışım.

Bunu üç kere yaptığımda derin bir uykuya dalmıştım. Çok tuhaf bir uyku haliydi. Vücudumun uyuşukluğuna rağmen olan her şeyin tamamıyla faikındaydım. Don Juan’ın benimle konuşmasını ve söylediği açıklamaların her birini sanki uyanıkmışım ancak bedenimi hiç hareket ettiremiyormuşum gibi takip edebiliyordum.

Don Juan, bir adamın görme penceremden geçeceğini ve onu görmeye çalışmamı söyledi. Başarısızlıkla başımı oynatmayı denedim ve sonra parlak yumurtamsı bir şekil göründü. Göz alıcıydı. Görüntüsüne hayran oldum, şaşkınlıktan kurtulana kadar uzaklaşmıştı. Hafifçe aşağı yukarı kımıldayarak sürüklendi.

Her şey o denli hızlı olmuştu ki, beni bıkkınlaştırıp sabırsızlaştırdı. Uyanmaya başladığımı hissediyordum. Don Juan tekrar benimle konuşup gevşemeye sevk etti. Sabırsız olmaya hakkım ve zamanım olmadığını söyledi. Birdenbire başka bir parlak varlık göründü ve uzaklaştı. Beyaz fosforlu keçeden yapılmış gibi görünüyordu.

Don Juan’ın kulağıma, eğer istersem gözlerimin üzerine odaklandığı her şeyi yavaşlatma yetisinde olduğunu fısıldadı. Sonra bana, başka birinin geldiği uyarısını yaptı. O an iki ses olduğunu ayırt ettim. Biraz önce duymuş olduğum bana sabırlı olmamı tembih edenle aynıydı. Don Juan’ınkiydi. Diğeri, devinimi yavaşlatmak için gözlerimi kullanmamı söyleyen, görmenin sesiydi.

O akşamüstü yavaşça devinen on parlak varlık gördüm. Görmenin sesi, onların içinde don Juan’ın farkındalık parıltısı hakkında söylediği her şeye tanıklık etmem için bana kılavuzluk etti. O yumurtamsı, parlak yaratıkların sağ yanında dikey, daha kuvvetli kehribar rengi parıltısı olan bir bant vardı; belki tüm koza oylumunun onda biri kadardı. Ses, bunun insanın farkındalığı olduğunu söyledi. Ses, insanın bandında bir beneği işaret etti; dikdörtgenimsi şekillerin yukarısında, tam tepesindeydi; ses bunun birleşim noktası olduğunu söyledi.

Her parlak yaratığın yumurtamsı şeklini profilden gördüğümde, vücut bakımından kenarı üstünde duran dev asimetrik bir yoyoya ya da neredeyse yuvarlak yan tarafı üstünde kapağı açık duran bir tencereye benziyordu. Kapak gibi görünen kısım ön paneldi; tüm kozanın belki beşte biri kalınlıktaydı.

O yaratıkları görmeye devam edebilirdim ama don Juan artık insanlara yüz yüzeyken göz dikmemi ve bakışımı, engeli kırana ve yayılımları görene kadar tutmamı söyledi.

Buyruğuna uydum. Neredeyse hemen arka arkaya en parlak, canlı ve zorlayıcı ışık telciklerini gördüm. Aniden dengemi bozan, heyecan verici bir görüntüydü. Yanımdaki beton kaldırıma düşüverdim. Oradan zorlayıcı ışık telciklerinin kendi kendine çoğaldıklarını gördüm. Yarılıp açılınca içlerinden sayısız başka telcikler çıkıyordu. Ama telcikler zorlayıcı olmalarına rağmen her nasılsa olağan görüşüme engel olmuyorlardı. Kiliseye giden bir sürü insan vardı. Artık onları göremiyordum. Sıranın çevresinde birçok kadın ve adam vardı. Gözlerimi onlara odaklamak istedim ama bunun yerine o ışık telciklerinden birinin nasıl birden şiştiğini fark ettim. Çapı belki 2-3 metre olan bir ateş topu oluverdi. Üstüme yuvarlandı. İlk dürtüm yolundan çekilmek oldu. Daha tek kasımı bile oynatamadan top bana çarpmıştı. Sanki biri karnımdan hafifçe yumruklamış gibi açık hissettim. Bir an sonra, bir başka ateş topu çarptı bana, bu seferki daha kuvvetliydi ve sonra don Juan açık eliyle yanağıma gerçekten okkalı bir tokat aşk etti. İstemeyerek sıçradım ve ışık telcikleriyle, bana çarpan balonları gözden kaybettim.

Don Juan, Kartal’ın yayılımlarıyla ilk kısa karşılaşmama başarıyla dayandığımı söyledi ama yıkıcının birkaç iteklemesi aralığımı tehlikeli bir biçimde açmıştı. Bana çarpan toplara yuvarlanan kuvvet ya da yıkıcı dendiğini ekledi.

Evine dönmüştük, ancak nasıl ve ne zaman anımsamıyordum. Bir çeşit yarı uyur durumda saatler geçirmiştim. Don Juan ve topluluğundaki diğer görücüler içmem için bana oldukça fazla su vermişlerdi. Beni buz gibi suyla dolu bir küvete de kısa süreler daldırıp çıkarmışlardı.

“O gördüğüm telcikler Kartal’ın yayılımları mı?” diye sordum don Juan’a.

“Evet. Fakat sen aslında onları görmedin ,” diye yanıtladı. “Görmeye başlamanla yıkıcının seni durdurması bir oldu. Bi an daha kalsaydın seni mahvedebilirdi.”

“Yıkıcı tam olarak nedir?”

“Kartal’ın yayılımlarından gelen güç,” dedi. “Yaşamımızın her anında bize çarpan, sönmeyen bi güç. Görüldüğünde ölümcüldür, ama diğer hallerde sıradan hayatımızda koruyucu kalkanımız olduğundan onu nazarı dikkate almayız. Farkındalığımızı tamamen oyalayıp tüketen ilgilerimiz var. Devamlı mevkiimiz, sahip olduklarımız hakkında endişeleniyoruz. Yine de bu kalkanlar yıkıcıyı uzak tutmaz sadece doğrudan görmemizi engeller, bize çarpıp yaralayacak ateş toplarını görme korkusundan korur. Kalkanlar bizim için büyük yardımcı ve engeldir. Bizi yatıştırıp bizi aldatırlar. Bize, yanlış bi güvenlikte olma hissi verirler.”

Beni hayatımda bir an gelip, devamlı kalkansız olarak yıkıcının insafına kalacağıma dair uyardı. Bunun, savaşçının hayatının zorunlu bir evresi olduğunu ve insan biçimini kaybetmek olarak bilindiğini söyledi.

Ondan insan biçiminin ne olduğunu ve onu kaybetmenin ne demek olduğunu bir seferde açıklamasını istedim. Görücülerin, insan formunu, farkındalık parıltısının normalde insanın birleşim noktasının sabitlendiği belirli bir yerde yanan yayılımlar bağlanışının zorlayıcı gücü olarak betimlediklerini söyledi. Bu bizleri kişi yapan kuvvetmiş. Yani kişi olmak bu bağlanış gücüyle yakın ilişkide olmaya zorlanmak ve sonuçta bunun tam çıkış noktasıyla ilişkide olmakmış.

Eylemleri dolayısıyla, savaşçıların birleşim noktası herhangi bir anda sola sürüklenirmiş. Bu, alışılmadık bir çekingenlik, denetim ya da hatta her şeyden el çekmeyle sonuçlanan kalıcı bir devinimmiş. Birleşim noktasının sürüklenmesi, yayılımların yeni bağlanışlarına sebep olurmuş. Görücüler, bu ilk kayışa insan formunu kaybetme demeyi yerinde bulmuşlar çünkü bu birleşim noktasının orijinal yerinden direngen devinimini belirlermiş ki bu bizi kişi yapan güçle, geri dönülmez bir ilişki kaybına neden olurmuş.

Sonra benden ateş toplarıyla ilgili tüm ayrıntıları tanımlamamı istedi. Ona, onları çok kısa gördüğüm için ayrıntılı tasvir edip edemeyeceğime emin olmadığımı söyledim.

Görmenin birleşim noktasını oynatmak için bir mecaz olduğunu ve benimkini azıcık daha sola oynatsam ateş toplarının apaçık bir görüntüsüne erişeceğimi, sonra görüntüyü onları anımsamış gibi yorumlayabileceğimi belirtti.

Açık bir görüntü oluşturmak istedim ama yapamadım, böylece salt anımsadıklarımı tanımladım.

Beni dikkatle dinledikten sonra, gördüklerimin ateş topları mı yoksa daireler mi olduklarını anımsamaya zorladı. Ona anımsayamadığımı söyledim.

Bana o ateş toplarının, insanlar için hayati önemi olduğunu çünkü yaşamın ve ölümün tüm ayrıntılarına dair bir gücün ifadesi olduklarını ve bunu yeni görücülerin yuvarlanış kuvveti olarak adlandırdığını söyledi.

Ondan yaşama ve ölüme dair tüm ayrıntılarla ne demek istediğini açıklamasını rica ettim.

“Yuvarlanış kuvveti, Kartal’ın koruma için yaşam ve farkındalık dağıttığı vasıtadır,” dedi. “Fakat aynı zamanda, nasıl desem, kira toplayan kuvvettir de. Tüm yaşayan varlıkları öldürür. Bugün gördüğüne, eski görücüler yıkıcı derlerdi.”

Görücülerin onu hiç durmadan yaşayan varlıklar üzerine yuvarlanan ateş topları ya da yanardöner halkalardan oluşan sonsuz bir hat olarak betimlediklerini söyledi. Saydam organik varlıklar, kuvvet onlar için çok fazla gelip sonunda patlayana kadar, yuvarlanış kuvvetine tam kafadan çarparmış. Eski görücüler, yıkıcının onları Kartal’ın gagası tarafından yenilip yutulmak üzere nasıl yıkıp yuvarladığını gördüklerinde büyülenmişler. Bu nedenle ona yıkıcı demişler.

“Bunu büyüleyici bir görüntü olduğunu söyledin. Sen kendin de yıkılan insanlar gördün mü ?”

“Tabii ki gördüm,” diye yanıtladı ve sonra bir ara verip ekledi,” Sen ve ben kısa bi süre önce Mexico City’de gördük .”

İleri sürdüğü şey o kadar akıl almazdı ki, bu sefer yanıldığını söylemeye mecbur hissettim. Güldü ve bana Mexico City’de Alameda Parkı’nda oturduğumuzda bir adamın ölümüne tanık oluşumuzu anımsattı. Bu olayı hem günlük belleğime hem de sol yan yayılımlarıma kaydettiğimi söyledi.

Don Juan konuşurken içimde bir şeyin azar azar aydınlandığını duyumsadım ve parkta olanları tekin olmayan, keskin bir berraklıkla aklımda canlandırdım. Çimenlerin üzerinde yatan bir adamın yanında üç polis çevredeki seyircileri uzak tutmaya çalışıyordu. Don Juan’ın farkındalık seviyemi değiştirmek için sırtıma vurduğunu ayrımsıyordum. Sonra gördüm. Görmem kusurluydu. Günlük hayat dünyasının görüntülerinden sıyrılmayı beceremedim. Sonuçta çıkartabildiğim binaların ve trafiğin üstüne konmuş harikulade renkli, karmakarışık lifçiklerdi. Lifler aslında yukarıdan gelen renkli ışık hatlarıydı. İçsel hayatları vardı; aydınlık ve erke doluydular.

Ölen adama baktığımda don Juan’ın neden bahsettiğini gördüm; ateş çemberleri ya da yanardöner arapsaçımsı bir şey gözlerimi odakladığım her yerde yuvarlanıyordu. Çemberler, insanlar, don Juan ve benim üstümde yuvarlanıyordu. Onları kamımda hissettim ve hastalandım.

Don Juan gözlerimi ölen adam üzerinde odaklamamı istedi. Onu bir an teşbih böceği dokunulduğunda nasıl kıvrılırsa öyle kıvrılırken gördüm. Akkor çemberler onu sanki kendi değişmez haşmetli, şaşmaz yollarından atarmışçasına uzağa ittiler.

Bu hissi sevmemiştim. Ateş çemberleri beni korkutmamıştı; korku verici veya fesat değillerdi. Marazi ya da nalet hissetmemiştim. Çemberler en fazla midemi bulandırmıştı. Onları göbek deliğimde hissetmiştim. O gün hissettiğim, tiksintiydi.

Onları tekrar anımsamak, o sefer deneyimlediğim tüm rahatsızlık hissini büyülü bir biçimde geri getirdi. Ben hastalanırken don Juan gülmekten nefesi kesilene dek güldü.

“Öyle abartılı bi tipsin ki,” dedi. “Yuvarlanış kuvveti o kadar da kötü değildir. Aslında, bayağı iyidir. Yeni görücüler kendimizi ona açmamızı önerir. Eski görücüler de kendilerini ona açmıştı ama çoğunlukla gurur ve takıntı gibi neden ve emellerle.

“Ancak, yeni görücüler onunla arkadaş olurlar. Bu kuvvetle, gurur olmadan uğraşıp, yakınlaşırlar. Sonuç hayrete düşürücüdür.”

Birleşim noktasının kayışı, kişinin yuvarlanan kuvvete açılması için gereken tek şeymiş. Eğer kuvvet kasıtlı bir şekilde görülürse tehlike en aza inermiş. Fiziksel yorgunluk, duygusal dayanıksızlık, hastalık, korkmak ya da sarhoş olmak gibi basit ve hafif, duygusal veya fiziksel bir nöbet sonucunda birleşim noktası istemeden kaydığındaysa aşırı tehlikeli bir durum oluşurmuş.

“Birleşim noktası istemeden kayarsa yuvarlanış kuvveti kozayı kırar,” diye sürdürdü. “Birçok kereler insanın göbeği altındaki aralıktan bahsetmiştim. Aslında tam göbeğin altında değil de göbek seviyesinde, kozanın üstündedir. Aralık, bi göçük, aslında pürüzsüz olan kozanın üstünde doğal bi hatadır. Yıkıcının bize hiç durmadan vurduğu ve kozayı kırdığı yer orasıdır.”

Eğer birleşim noktasının kayışı önemsizse, çatlak çok ufak olurmuş, koza hızla kendini onarır ve insanlar da herkesin şu ya da bu şekilde deney imlediği bir şey deneyimlermiş: kocaman renk lekeleri ve göz kapansa da ortadan kalkmayan burulmuş biçimler.

Eğer dikkate değer bi kayışsa, o zaman çatlak geniş olurmuş ve bu kayışı sağlamak için amaçlı olarak erk bitkileri kullanan savaşçıların ve uyuşturucu kullanıp habersizce aynı şeyi yapan insanların durumlarında olduğu gibi, kozanın kendini onarması zaman alırmış. Bu durumlarda insan duyarsız ve soğuk olurmuş; konuşmakta hatta düşünmekte bile zorlanır; sanki içerden donmuş gibi hissedermiş.

Bir travma ya da ölümcül bir hastalık sonucunda birleşim noktası şiddetli kaydığında, yuvarlanış kuvveti kozanın uzunluğu boyunca bir çatlağa sebep olurmuş; koza çöker ve kendi üstüne kıvrılırmış ve kişi ölürmüş.

“Gönüllü bir kayışta bu tür bir aralık yaratmaya olanak var mı?” diye sordum.

“Bazen,” diye yanıtladı. “Gerçekten zayıfız. Yıkıcı bize üst üste vururken, ölüm bize aralıktan gelir. Ölüm, yuvarlanış kuvvetidir. Parlak bi yaratığın aralığında bi zayıflık bulduğunda otomatikman onu kırıp açar ve çökertir.”

“Yaşayan her varlığın aralığı var mı?” diye sordum.

“Tabii ki,” diye yanıtladı. “Eğer olmasaydı ölmezdi. Ne var ki, aralıklar boy ve şeklen farklıdır. İnsanın aralığı yumruk boyunda, kasemsi bi çukurdur, çok hassas ve yaralanabilir bi şekildir. Diğer yaratıkların aralıkları insanınkine oldukça benzer; bazıları bizimkinden güçlü bazılarıysa daha zayıftır. Ama inorganik yaratıkların aralığı gerçekten farklıdır. Uzun bi iplik, saydam bi saç teli gibidir; sonuçta inorganik varlıklar bizden çok daha dayanıklıdır.

“O yaratıkların uzun ömürlerinin dayanılmaz bi çekiciliği vardır ve eski görücüler bu cazibeye karşı koyamamışlar.”

Birbirlerine yüz seksen derece karşı gelen iki etki, bu güç tarafından üretilirmiş. Eski görücüler yuvarlanış kuvvetine tutsak olmuş ve yeni görücüler, tuzakları için özgürlük armağanıyla ödüllendirilmişler. Niyetteki ustalıkla yuvarlanış kuvvetine alışan yeni görücüler, bir an gelmiş kozalarını açmışlar ve kıvrılmış bir teşbih böceği gibi yuvarlanacakları yerde, kuvvetle akıp gitmişler: Sonuçta tümden ve anında dağılmışlar.

Ona, parıldayan varlığın içten gelen ateşle tükendikten sonra farkındalığın sürmesiyle ilgili bir sürü soru sordum. Yanıtlamadı. Yalnızca yutkundu, omuzlarını silkti ve eski görücülerin yıkıcıyla ilgili takınaklarının onları kuvvetin diğer tarafına körleştirdiğini söyledi. Yeni görücüler her zamanki titizlikleriyle gelenekleri yadsımış ve karşıt uca gitmişler. Onlar önceleri, görmelerini yıkıcı üzerinde odaklamak konusunda muhaliflermiş; dışarıdaki yayılım kuvvetinin hayat veren ve farkındalık geliştiren yanlarıyla anlaşılması gerektiğini savunmuşlar.

“Onlar bi şeyi yok etmenin, onu yapıp korumaktan,” diye sürdürdü don Juan,” sınırsız daha kolay olduğunun farkına vardılar. Hayatı kullanıp atmak, onu beslemenin yanında bi şey değildi. Tabii ki, yeni görücüler bu konuda hatalıydı ama yol alırken hatalarını düzelttiler.”

“Ne yönden hatalıydılar, don Juan?”

“Görme için herhangi bi şeyi yalıtmak yanlıştır. İlk başlarda, yeni görücüler seleflerinin yaptıklarının tam tersini yaptılar. Eşit dikkatle yıkıcının diğer yanma odaklandılar. Onlara olan eski görücülere olan kadar, belki daha da kötüydü. Aynen sıradan insanlar gibi aptalca ölümlerle öldüler. Eski görücülerin gizemi ya da garazkârlığı yoktu onlarda, hatta bugünün görücüleri gibi özgürlük arayışları dahi yoktu.

“O ilk yeni görücüler herkese hizmet etti. Görmelerini yayılımların hayat veren kuvvetine odakladıklarından, sevgi ve şefkat doluydular. Ama bu onları yıkılıp yuvarlanmaktan kurtaramadı. Marazilikle dolu eski görücüler kadar kırılgandılar.”

Çağdaş yeni görücüler için, denetim ve tuzak dolu bir hayattan sonra, hayatlarında bir tek amaca yönelik anı olmayanlar gibi zor durumda kalmak dayanılmazmış.

Don Juan, yeni görücülerin, gelenekle yeniden bağlantı kurduktan sonra eski görücülerin yuvarlanış kuvvetiyle ilgili bilgilerinin tamam olduğunu fark ettiklerini söyledi; bir yerde eski görücüler aynı kuvvetin iki çehresi olduğu sonucuna varmışlar. Yıkıcı yanı, tamamıyla yok etme ve ölüme delginmiş. Çembersel yanıysa, hayatı ve farkındalığı, doyum ve amacı koruyanmış. Ancak onlar, özellikle yıkıcı yanıyla uğraşmayı seçmişler.

“Takımlar halinde bakan yeni görücüler, yıkan ve çembersel tarafların ayrımını görmeyi becerdiler,” diye açıkladı. “İki kuvvetin kaynaştığını ama aynı olmadığını gördüler. Çembersel kuvvet tam bizi yıkan kuvvetten önce gelir; birbirlerine o kadar yakındırlar ki bize aynıymış gibi görünürler.

“Çembersel kuvvet denmesinin sebebi halkalarla, ipliğimsi ilmiklerden bi yanardöner olarak gelmesindendir ki bu -gerçekten çok nazik bi iştir. Ve aynen yıkan kuvvet gibi yaşayan varlıklara sürekli çarpar, ama başka bi amaçla. Onlara dayanıklılık, yön, farkındalık yani hayat vermek amacıyla.

“Yeni görücülerin keşfettiği, yaşayan varlıklarda bu iki kuvvetin dengesinin çok hassas olduğudur,” diye devam etti. “Eğer herhangi bi zaman kişi, yıkan kuvvetin çembersel kuvvetten daha kuvvetli çarptığını duyumsarsa bu denge bozuldu demektir; bundan sonra yıkan kuvvet gittikçe daha, daha kuvvetli çarpar; ta ki yaşayan varlığın aralığını kırıp onu öldürene dek.”

Benim ateş topları diye adlandırdıklarımın insana, ağaca, mikroba ya da dosta yaşayan varlığın boyu kadar, yanardöner bir çember halinde geldiğini ekledi.

“Değişik boy çemberler mi var?” diye sordum.

“Her dediğimi harfi harfine anlama,” diye karşı çıktı. “Öyle çemberler filan yok, sadece onu rüyada gören görücülere halka hissi veren çembersel bi kuvvet var. Ve ayrıca değişik boylar da yok. Tüm yaşayan varlıklara, organik ve inorganik yardıklara uyan ayrılamaz bi kuvvet var.”

“Eski görücüler neden yıkan çehresine odaklandılar?” diye sordum.

“Çünkü hayatlarını onu görmeye bağlı sandılar,” diye yanıtladı. “ Görmelerinin, yıllanmış sorularına yanıt olacağından emindiler. Anlayacağın gibi, yuvarlanış kuvvetinin gizini ortaya çıkartırlarsa yaralanamaz ve ölümsüz olacaklarını umdular. Üzücü olan, şöyle ya da böyle gizi ortaya çıkarmaları ve yine de ne yaralanamaz hale gelmeleri ne de ölümsüzleşmeleri.

“Yeni görücüler, insanın bi kozası olduğu sürece ölümsüzlüğü elde etmenin hiçbi yolu olmadığını anlayarak her şeyi değiştirdiler.”

Don Juan, eski görücülerin, kozanın bir kılıf olduğunun ve yuvarlanış kuvvetinin saldırısına sonuna kadar dayanamayacağının hiçbir zaman farkına varamadıklarını açıkladı. Bütün biriktirebildikleri bilgiye rağmen durumları sonuçta sıradan insandan daha iyi değilmiş, hatta belki daha kötüymüş.

“Sıradan insandan ne bakımdan daha kötüler?” diye sordum

“Heybetli bilgelikleri onlara seçimlerinin yanılmaz olduğunun garantisi gibi geldi,” dedi. “Ne olursa olsun yaşamayı seçtiler.”

Don Juan bana bakıp gülümsedi. Dramatik duraksamasıyla bana kavrayamayacağım bir şey söylemeye çalışıyordu.

“Yaşamayı seçtiler,” diye tekrarladı. “Aynı, neredeyse ulaşılmaz bantlarla dünyaları birleştirmek için ağaç olmayı seçmeleri gibi.”

“Ne demek istiyorsun, don Juan?”

“Yuvarlanış kuvvetini, yenip yutulmak için Kartal’ın gagasına yuvarlanmaya bırakacakları yerde birleşim noktalarını hayal bile edilemez rüya görme konumlarına kaydırmak için kullandılar demek istiyorum.”



Sessizbilgi Listele - - - - - Yeni Siteye Dön