Eski SessizBilgi - - - - - Yeni SessizBilgi
Alt Limit:
Kaç tane -->

alintilar 1


••"senin erkin mi, don Juan?"

"Benim erkimdi, diyebilirsin herhal, ama bu pek doğru olmaz. Erk hiçbi kimseye ait değildir. Kimilerimiz onu devşirebilir, o zaman dolaysızcasına başka birisine aktarılabilir. Bak anlatayım, biriktirilmiş erkin gizi öyledir ki, o yalnızca başka bir kimsenin erk biriktirmesine yardımcı olmak amacıyla kullanılabilir."

Don Juan'a kendisindeki erkin sadece başkalarına yardım etmek amacıyla sınırlı olduğunu mu anlatmak istediğini sordum. Don Juan sabırlılıkla kişisel erkini istediği şekilde kullanabileceğini, onunla canı ne isterse yapabileceğini, ama onu dolaysızcasına bir başka kimseye aktarmaya gelince, o kimse onu kendi kişisel erk arayışında kullanmadıkça hiçbir işe yaramayacağını anlattı.


••Bir tümceyi ezberlememi ister gibi 3 4 kez yineledi. Şuydu o tümce: "Bi savaşçı, kişisel erki ister küçük ister muazzam olsun, ona güvendiği takdirde kusursuzdur." (ixtlan,14.bölüm)


••erkin anahtarı, nasıl yapıldığını bildiğimiz bir şeyi yapmamaktır. (ixtlan 14.bölüm)


••kişisel erk biriktirmek amacıyla atılacak 1. adım bedenin yapmamasını sağlama.



••Görmeye anca, insanın yapmama yöntemiyle dünyayı durdurmasından sonra erişilebilir.


••Kayanın ne olduğunu anlamak için kayaya bakmak, yapmadır.; ama onun gölgesine bakmak da, yapmamadır.


••bi bilgi adamı, gölgesine bakarak insanların en gizli duygularını bilebilir.”

“Hareket eder mi gölgeler?” diye sordum.

“Devindiklerini ya da dünyanın çizgilerinin onların içinde gösterildiğini söyleyebiliriz.”

“Ama gölgelerin içinden duygular nasıl çıkabilir ki, don Juan?”

“Gölgelerin salt gölge olduklarına inanmak yapmadır,” diye açıkladı don Juan. "Dünyadaki her bi şey göründüğünden çok daha fazlasını içerdiğine göre gölgeler de herhal bi şeyler içermeli. Öyle ya, onları gölge kılan şey yalnızca bizim yapmamızdır."


••dinlenecek bir yer ararken insanın gözlerini odaklamadan bakması gerektiği, lâkin gölgeleri gözlemleyerek gözlerin hem şaşı bakar duruma getirilmesi, üstelik net bir imge elde edebilecek kadar odaklanması gerektiği açıklamasını yaptı. Önemli olan şey, insanın gözlerini şaşı bakar gibi yapıp bir gölgenin ötekinin üzerine getirilmesini sağlamak imiş. Don Juan bu süreçle insanın gölgelerden yayılan kimi duyguları algılayabileceğini de açıkladı.



••Don Juan’a o harika duyumsamamı betimledim, o da, o manzaranın içinde kaybolmak üzere olduğumu “gördüğünden” dolayı bu deneyimimi kesmek zorunda kaldığını açıkladı. O şekildeki duyular baş gösterdiğinde hepimizin kendimizden geçme eğiliminde olduğumuzu söyleyerek, kendimi o şekilde kaptırarak handıysa “yapmamayı” eski alışkanlığım olan “yapmaya” dönüştüreceğimi de ekledi. Yapmam gereken şeyin o manzaraya kendimi teslim etmeksizin bakmayı sürdürmek olduğunu söyledi; zira “yapma” da bir tür kendimi teslim etme sayılırmış.


••“Ama kendime o şekilde yalan söylemenin ne anlamı var, don Juan?”

“Öyle yaparsan, başka bi yapmaya takılmış olur ve her iki yapmanın da yalan ve gerçekdışı olduğunu, kendini bunların ikisine de bağlamanın zaman israfından başka bi şey ol­madığını, gerçek olan tek şeyin içindeki ölecek olan varlık olduğunu anlarsın. O varlığa ulaşmak, özün yapmamasıdır ”



• “Sen o dünyanın adamısın. Orası, o dünya, senin avlanma alanındır. Dünyamızın yapmasından kaçabilmemize olanak yoktur; onun için, bi savaşçı kendi dünyasını bi av alanına çevirir. Bi avcı olarak, bi savaşçı dünyanın kullanabilmek için yaratıldığını bilir. O nedenle, her bi şeyini kullanır dünyanın. Bi savaşçı, istediği bi şeyi alıp kullanmaktan dolayı vicdan azabı çekmez hiç, ama şu var ki bi savaşçının kendisi kullanıldığı ve kısıldığı takdirde, aldırmaz o buna, onuru kırılmış gibi de hissetmez.”



“Ya sağ kalmazsam?”

“Bi savaşçı o tür şeyleri aklına bile getirmez,” dedi don Juan. “Bi savaşçı, başka kimselerle bi eyleme geçtiğinde, stratejik yapmasını izler, bu biçimdeki bi yapmada yalnızca eylemler vardır.”

Don Juan’a, stratejik yapmanın nasıl uygulandığını sordum.

“İnsanın, kendisini başkalarının insafına terk etmemesiyle uygulanır,” diye yanıt verdi.



rumana, alıntılara bakınca, kitapları yeni okumaya başlayan birisi gibi durmuyorsun. Buna da iz sürme denir :)



“Her savaşçının kendine özgü bi rüya görmesi vardır. Her

yöntem bi başkasından değişiktir. Hepimizin içine düştüğü bi

tuzak var: küçük dalavereler çevirerek kendimizi bu serüven­

den kopmaya zorlamak. Alınabilecek tek karşı önlem ise, her

türlü engel ve umutsuzluğa karşın direncini yitirmemek.”


Uzun bir sessizlik oldu, ardından don Juan havayı koklamaya başladı. Gören, burnunu temizliyor sanırdı; burun deliklerinden üç ya da dört kez nefes verdi, büyük bir güçle. Karın kasları çırpınmalarla kasıldı. Bunu, küçük nefes alışlarla denetledi.

“Rüya görmeden söz etmeyeceğiz, artık,” dedi. “Takılıp kalırsın sonra buna, alimallah. Herhangi bi şeyi başarma yolunda, başarı yavaş yavaş, büyük bi güç harcayarak gelmeli ama; asla takınak ya da gerginliğe yer yok bu yolda.”



alıntıları mı kasdettin yoksa bu yaptığına mı iz sürme denir slhak?



Alıntı yapışını kastettim. İkinci mesajımın üstteki mesajla ilgisi yok.



“Bilgi yolunda yalnızca bi savaşçı sağ kalabilir,” dedi. “Zira bi savaşçının sanatı bi insan olmanın dehşetiyle bi insan olmanın görkemini dengelemektir.”

Sırayla, ikisine de baktım. Gözleri ışıl ışıl ve dingindi. Karşı konulmaz bir özlem dalgasını davet etmişler, ve tam ıstıraplı gözlaşlarına gark olacakları bir anda dalgaların kabarıp onları yutmasını engellemişlerdi. Bir an için gördüğümü düşündüm. İnsanların bu en yalnızını, önümde donup kalan, bir mecazın görünmeyen mendireğiyle engellenen devasa bir dalga olarak görmekteydim.

Hüzün duygum öyle karşı koyulmaz yoğunluktaydı ki kendimi bir öforiye, aşırı sevinç duygularına kaptırdım. Kalkıp, onları kucakladım.



•Don Juan, örneğin, benim gündelik dünyamı algılarımla değil de, algılarımı yorumlayışımla düzenlenmekte olduğum konusunda beni uyardı.



La Gorda ardından kendi aşırı yeme şeklindeki zaafının izini nasıl sürdüğünü anlattı. Nagual ona önce alışkanlığın en büyük parçası olan çamaşır yıkama işiyle baş etmesini önermiş; zira la Gorda yıkadığı çamaşırları kapı kapı dolaşa rak teslim ederken müşterilerinin ona sundukları her şeyi mideye indirmişti. Bunun üzerine Nagual’dan, kendisine, ne yapması gerektiğini söylemesini istemiş, ama o sadece gülmüş ve ona ne yapması gerektiğini söyler söylemez onun o şeyi yapmamak için savaşıma başlayacağını söyleyerek onunla dalga geçmiş. İnsanların böyle olduklarını eklemişti; yani, ne yapmaları gerektiğini başkalarına sormaya bayılırlarmış, ama yapmaları söylenen şeylerle mücadele etmeyi ve onları yapmamaya daha çok bayılırlarmış, elbet neticede iş onlara öneride bulunan kimseden nefret etmelerine dek varırmış.



•Koca bir kayanın dibinde yere oturmuş bir adam gördüm. Yüzü yandan görünüyordu. Adama doğru yürüdüm. Üç metre kala, adam başını çevirip bana baktı. Durdum—gözleri az önce görmüş olduğum suydu! Aynı uçsuz bucaksız göl büyüklüğünde, altın renkli ve siyah pırıltılı... Kafası çilek gibi sivriydi; sayısız siğil dolu derisi yeşildi. Sivriliği dışında, tıpkı bir peyote mantarına benziyordu kafası. Önünde durup öyle yüzüne baktım; gözlerimi bir türlü ondan ayarımıyordum. Gözlerinin olanca ağırlığıyla bile bile bağrımı ezmekteydi sanki. Sabah oluyordu. Dengemi yitirip yere yıkıldım. Gözlerini öteye çevirdi. Bir şeyler söylüyordu bana. Önceleri sesi hafif bir yelin yumuşak hışırtısı gibiydi. Sonra müziğe dönüştü—yumuşak hışırtıların oluşturduğu bir ezgiye... “Ne istiyorsun?” dediğini anlamıştım— anlamış da değil, “bilmiştim”.

Önünde diz çöküp hayatımı anlattım ona, ağladım. Gene baktı bana. Gözlerinin beni çektiğini hissediyordum; bu anın benim ölüm anım olacağını sandım. Yanına gideyim diye el etti. Önüne doğru bir adım atarken sallanmaya başladım. Ben ona yaklaşınca, o gözlerini ötelere çeviriyor ve bana elinin tersini gösteriyordu. Ezgi, “Bak!” dedi. Elinin ortasında yuvarlak bir delik vardı. Ezgi, gene, “Bak!” dedi. Deliğe baktım. Kendimi gördüm. Çok yaşlı ve güçsüzdüm; kamburlaşmıştım, çevremi saran kıvılcımlar arasında koşup duruyordum. Sonra kıvılcımlardan üçü bana çarptı. İkisi başıma, biri omzuma... Delikteki imgem bir an için dimdik olasıya dek dikildi, sonra delikle birlikte kayboluverdi.

Mescalito gözlerini gene bana çevirdi. Öyle yakınımdaydı ki gözleri... O gece birçok kez işittiğim o yabansı sesle hafif hafif gümbürdüyorlardı! Sonra gittikçe dinginleştiler ve altın sarısı, siyah ışıltılar saçan bir gölcük gibi sessizleştiler.

Gözlerini bir kez daha ötelere çevirip bir çekirge zıplayışıyla yirmi metre kadar gitti. Gene zıpladı; bir daha, bir daha... Ve gözden kayboldu.


•“Nasıl olur gerçekçi bir yaşam?”

“Özenle yaşanan bi yaşam; iyi, güçlü bi yaşam.”


•bu yolda yürek var mıdır? Tüm yollar özdeştir; bi yere götürmezler. Çalılıklardan geçen ya da çalılıklara götüren yollar. Diyebilirim ki kendi yaşamımda çok uzun yollardan geçtim; ama bi yere varmış değilim. Velinimetimin sorusu anlam taşıyor şimdi. Bu yolda yürek vardır, öbüründe yoktur. Birinde eğlenceli, sevinç dolu bi yolculuk yaparsın; üstünde yürüdükçe onunla bir olursun. Öbürü seni doğduğuna pişman ettirir. Biri sana güç verir, öbürü köreltir.”


•Beni en çok, kertenkelelerin pençeleriyle avuçlarımı tırmalamalarının etkilediğini anlattım ona. O da, eğer öğrenim için gerekli kararlılık ve erekten yoksunsa, bir insanı çıldırtacak çok şeyin bulunduğunu; ama duyguların, kesin ve eğilmez amaçları olan bir insan için engel olamayacağını; çünkü böyle bir insanın duygularını denetim altında tutabileceğini söyledi.


• Artık iyice kararmıştı hava. Önümüzdeki kayaları zor seçebiliyordum. Don Juan’ın sözlerini anımsadım: “Gün ışığı— iki dünya arasındaki o yarık!”



•Özgürdüm artık; olağanüstü bir hafiflik ve hızla suda, havada dolaşıp duruyordum. Bir yılanbalığı gibi yüzüyor, istersem yukarıya istersem aşağıya doğru süzülüyordum. Çevremi soğuk bir yelin sardığını farkettim; yüzen bir tüy gibi dalgalara bıraktım kendimi—ileri geri, aşağılara, aşağılara, aşağılara.



•“Yani, don Juan, benim söylemek istediğim şey şu: kendimi kalın zincirlerle bir kayaya bağlasaydım, gene de uçmuş olurdum. Çünkü bedenimle bir ilintisi yok bu uçuşun. Değil mi?”

Don Juan şaşkınlıkla baktı bana. “Kendini kayaya bağlarsan,” dedi, “korkarım, kaya zincir ne varsa kucaklar, öyle uçarsın.”



••“Gerçek bi karga olmayı öğrenmek için uzun bi süre geçmesi gerekir”, dedi. “Ama değişmiş değilsin; bi insan olman da değişmiş değil. Başka bi şey oldu.”

“Neymiş bu başka şey, lütfen söyler misin?”

“Ola ki artık sen kendin de bilmektesin bunu! Delirmekten ya da bedenini yitirmekten o denli korkmamış olsaydın, bu görkemli gizi anlamış olacaktın. Ama, ne dediğimi anlaman için belki de korkunu yenene dek beklemen daha iyi olur.”



•“Bi yolda yürek bulunmadığını nasıl anlarız, don Juan?”

“Herkes bilir bunu. Ama ne yazık ki kimse sormaz bu soruyu. Yürek taşımayan bi yola girdiğini eninde sonunda anlar insan; ama artık o yol o insanı öldürmeye hazırdır. O noktadan sonra durmak, durumu değerlendirip o yolu bırakmak pek az kişinin gerçekleştirebileceği bi şeydir.”

“Sorumu ne biçimde soracağımı bi türlü bilemiyorum, don Juan.”

“Sor gitsin.”

“Demem şu ki, kendi kendime yalan söylemememin bir yöntemi var mıdır? Yani yanıtı gerçekten hayır olan bir soruya evet dememi nasıl önleyebilirim?”

“Ne diye yalan söyleyecekmişsin ki?”

“E, bir yol insana eğlenceli, zevkli gelebilir. O zaman...”

“Saçma bi şey bu. Yüreği olmayan yol nasıl zevkli olur ki? Öyle bi yolu tutmak bile zorluklarla doludur. Oysa yürek taşıyan bi yola girmek kolayca yapılıveren bi şeydir. Onu sevmeye çalışmak söz konusu olamaz.”


••“Bi yol seçmek için insan korkulardan, açgözlülükten arınmış olmalıdır. Ne var ki, duman, korkuyla; şeytan otu da tutkuyla kör ediyor adamı,” dedi don Juan.

Bir kimsenin bir yol araması için bile tutkuya gerek bulunduğunu ileri sürdüm. İnsanın tutkulardan arınmış olması düşüncesine katılamayacağımı, öğrenmek için tutkuya gerek bulunduğuna inandığımı söyledim.

“Öğrenme isteğine tutku denmemelidir,” dedi don Juan. “Öğrenme isteği insanın doğal bi davranışıdır; ama şeytan otuna sarılmak, erk aramak demektir. İşte bu da tutku olur. Çünkü ulaşmak istediğin şey bilgi değildir. Şeytan otunun gözlerini bağlamasına olur verme. Zaten şu anda kancasını takmış bulunuyor sana. İnsanları ayartıp, onlara bi tür erklilik duygusu verir; olağan kişilerin yapamayacağı şeyleri yapabilirmiş duygusuna kaptırır onları. Ama bi tuzaktır bu. Çok geçmeden bakmışsın, yüreksiz yol adama ters düşmüştür, onu yıkıvermiştir. Artık ölmüş sayılır o kimse—ölümü aramak ise hiçbi şeyi aramamakla birdir.”



Bir savaşçının yaşamındaki başka bir gereksinme de korku duygusunun yaşanması ve dikkatlice değerlendirilmesi olmaktadır. Aranan nitelik, korkuya karşın kişinin kendi edimlerini yerine getirmeyi sürdürmesi olmaktadır. Korkunun yenilmesi gerektiğine, ve bir bilgi adamının yaşamında, korkunun artık onu tedirgin edemeyeceği bir günün geleceğine inanılır. Şu var ki, kişi başlangıçta korktuğunun bilincinde olmalıdır, ve bu duyguyu layıkıyla değerlendirmelidir. Don Juan, bir insanın korkuya ancak onu yüreklilikle karşılayarak yenebileceğini söylemektedir.



••“Dost, duman içinde değildir,” dedi. “Duman seni dostun bulunduğu yere götürür. Dostla birleştiğinde, artık dumanı kullanmana gerek kalmaz. O anda başlayarak, istediğin zaman dostunu çağırır, ona istediğini yaptırtabilirsin.

“İyi ya da kötü değildir dostlar; büyücüler onları uygun buldukları her amaç için kullanabilirler. Dost olarak dumancığı yeğlememin nedeni, onun benden pek fazla bi şey istememesidir. Oynak değildir duman, dürüsttür.”

“Bir dost sana nasıl görünüyor, don Juan? Örneğin, o, üç kişi bana sıradan insanlar gibi görünmüştü; sana nasıl görünürlerdi onlar?”

“Bana da insan gibi görünürlerdi.”

“E, o zaman gerçek insanlardan nasıl ayırt edebilirdin onları?”

“Gerçek insanları görünce, saydam yumurtalara benzerler. İnsandışı varlıklar da hep insan gibi görünürler. Bi dostu göremezsin dediğim zaman, bunu demek istemiştim. Dostlar bi çok kılıklara girerler. Köpek, çakal, kuş kılığına, horozibiği çiçeği kılığına, her kılığa girerler. Tek ayrım şudur ki, onları gördüğünde tıpkı görünmeyi tasladıkları şey gibi görünürler. Gördüğün zaman, her şey kendisine özgü biçimini alır. Tıpkı insanların yumurtaya, öbür şeylerin başka şeylere benzediği gibi; ama, dostlar, yalnızca resmettikleri biçimde görülebilir. Zaten gözü aldatan da bu biçimler olur ya! Ama, bizim gözümüzü... Köpekler hiç aldanmaz, kargalar da...”

(bir başka gerçeklik 2.bölüm)



••“Nasıl görünür bir dost bir çakala?”

“Bunu bilmek için çakal olman gerekir. Ne var, kargalara külah gibi göründüğünü biliyorum. Alt yanı yuvarlak ve geniş, tepesi sivri bi külah. Kimileri parlaktır, ama çoğu mat olur; çok ağırmış gibi görünürler. Islak paçavradan yapılmış gibidirler. Olayları önceden haber veren biçimdedirler.”

(bir başka gerçeklik 2.bölüm)



••Don Juan, insanların toplu halde bulunduğu yerlerde dolaşmayı çok sevdiğini söyleyerek konuşmasını sürdürdü. Devinmekte olan binlerce yumurtayı andıran yaratık arasında, insan kılıklı birini nasıl görüverdiğini anlattı.

Sonra gülerek, “Çok hoş bi şeydir bu,” diye ekledi, “benim çok hoşuma gider. Parklarda, otobüs terminallerinde oturur, bakarım gelip geçenlere. Kimi kez, hemen buluveririm bi dostu. Kimi kez de yalnızca gerçek insanlar görürüm. Bigün otobüste, yan yana oturan iki dost görmüştüm. İkisini bi ara­ da ilk kez orda görmüştüm. Başkaca da görmedim.”

“İki dostu birden görmenin özel bir anlamı var mı?”

“Tabii var. Zaten her yaptıkları anlamlıdır. Kimi kez brujolar, güçlerini onların edimlerinden alırlar. Bi brujonun kendi dostu olmasa bile, eğer görmeyi biliyorsa, dostların edimlerine bakarak güç kazanabilir. Velinimetim bana bunun nasıl yapıldığını öğretmişti; kendi dostumu buluşumdan önce kalabalık yerlerde dost arar; birini görür görmez de o bana bi şeyler öğretirdi. Sen üçünü bir arada gördün. O görkemli ders de boşa gitmiş oldu.”

(bir başka gerçeklik 2.bölüm)



Her şeyi düşünmeyi öğreniriz biz. Sonra da gözlerimizi, baktığımız şeylere düşündüğümüz gibi bakmaya alıştırırız. Kendimize baktığımızda, önemli olduğumuzu düşünerek yaparız bunu. Onun içindir kendimizin önemli olduğumuza inanmamız! Ne var ki, insan görmeyi öğrenice, baktığı şeyleri artık düşünemediğini çakar; baktığı şeyleri düşünemeyince de, bütün her şeyler önemlerini yitiriverirler.



“Senin edimlerin de, bütün öbür insanların edimleri de genellikle çok önemliymişler gibi görünürler sana; çünkü onların önemli olduklarını düşünmeyi öğrenmişsindir de ondan.”



“Bi kez görmeye başlamasın kişi, yapayalnız buluverir kendini bu dünyada; saçmalamaktan başka bi şeycikler yapamaz.”



savaşçı olmak için, insanın en başta kendi ölümüne değin keskin bi bilinçlilik içinde olması koşulu var. Ama aklımızı ölüme takarsak, ilgimizi kendimizden başka bi şeye yöneltmemiz olanaksızlaşır; bu da argın (mecalsiz) kılar bizi, yorar. Öyleyse, bi savaşçı olmak için yapmamız gereken ikinci şey, yansızlıktır. O zaman, birden ölüverme düşüncesi, bi saplantı olmaktan çıkar ve seni ırgalamaz artık.


İnsanın kendisini hiçbi şeye bağlamamasını, yeterince yansız olmasını yalnız ve yalnız ölüm fikri sağlar. Yalnız ölüm düşüncesidir ki, insanı yeterince yansız kılar ve böylece artık o insan kendisini hiçbi şeyden yoksun bırakmaz. Ne var ki, böyle birisi, hiçbi şeye tutkun değildir; çünkü yaşamdaki her şeye karşı olan tutkusunu sessizce yöneltebilecek duruma gelmiştir. Ölümün, sezdirmeden yaklaştığını bilmektedir, ve hiçbi şeye takılacak, saplanacak vakti olmadığını çok iyi kavramıştır. O da ne yapar? Hiçbi şeye tutulmadan her şeyi dener durur.


Ölümü durdurmanın olanaksız olduğunu bilen bi kişinin, kendisinden yana olan tek bi şeyi kalmıştır: Karar verme gücü. Yani o kişi neyi seçeceğini çok iyi bilmek zorundadır. Bi seçim yaptıktan sonra da, tek sorumlunun kendisi olduğunu ve acınacak, yerinecek zaman kalmadığını bilir. Kararları kesindir; çünkü, ölümü, ona herhangi bi şeye tutulup oyalanacak zamanı vermez.


İşte böylece, bi savaşçı, ölümün bilinciyle, ve yansızlığıyla ve kararlılığının verdiği güçle tüm eylemlerini belirli bi noktaya yönelterek yaşamını düzenler. Ölümün bilinci, onu yansız kılar ve tutkularını dingincesine yöneltmesine neden olur. En son verdiği kararlar, yerinmesine gerek kalmadan seçim yapabilmesine yol açarlar; ve yaptığı seçimler yaşam düzeni açısından en yerinde seçimlerdir. İşte böylece, savaşçı, her yaptığı işi tat ala ala ve büyük bir etkinlikte yürütür.


Bi insan bu biçimde davranabiliyorsa, artık ona bi savaşçı diyebiliriz, sabırlı olmayı öğrenmiş diyebiliriz.


Sabırlılığı öğrenen bi savaşçı, artık istence yönelmiştir. Nasıl beklenileceğini bilir. Ölümü, yanıbaşında oturmuş beklemektedir-iki arkadaştırlar sanki. Ölümü, ona, gizemli biçimlerde neleri seçmesi gerektiğini, eylemlerini bi noktada toplaştırarak düzenli bi yaşamı nasıl sürdürebileceğini önerip durmaktadır. Ve bekler savaşçı! Bi savaşçının acele etmeden öğrendiğini söyleyebilirim; çünkü, istencini beklediğini bilmektedir o. Ve bi gün gelir, olağan durumlarda yapılmasına olanak bulunmayan bi şeyi yapıverir. Bu olağandışı, başarısından haberi bile yoktur kimi kez. Ne var ki, bu yapılamaz işleri yapıp durdukça ya da başına olağandışı işler gele gele, bi tür gücün ortaya çıkmakta olduğunu çakıverir. Bilgi yolunda ilerledikçe, gövdesinden yayılan bi güç... Önceleri, karnı karıncalanılmış gibi gelir ona; ya da bi türlü dinmeyen bir yanma duygusu... Çok geçmeden bir ağrıya, bi tedirginliğe dönüşür bu. Kimi kez bu ağrı, bu tedirginlik öylesine çoğalır ki, aylarca çaresizlik içinde çırpınır, kıvranır savaşçı. Ne denli çok olursa bu çırpmış, o denli yararlı olur onun için. Büyük acılar, ulu bi gücü muştular.


Kıvranışlar bitince, savaşçı her şeye karşı yabansı duygular içinde bulunduğunu görür. Gövdesinden, göbeğinin hemen altında ya da hemen üstündeki bi yerden fışkıran bi duyguyla istediği her şeye gerçekten dokunabildiğini bulgular. İşte, istençtir bu duygu. Ve savaşçı onunla tutmayı becerince, artık o savaşçıya büyücü oldu denir-istencine kavuşmuş denir.


Bir büyücünün ağrılar içinde kıvranmak zorunda kalması konusu beni epey tasalandırıyordu; ama, benim de böyle bir aşamadan geçip geçmeyeceğimi sormaya sıkılıyordum. Uzun bir sessizlik sonra, dayanamayıp sordum. Don Juan bu soruyu beklermişçesine, kıs kıs güldü. İlle de ağrı çekilecek diye bir şey bulunmadığını; örneğin, kendisinin ağrı sızı falan duymadığını, istencinin birden ortaya çıkıverdiğini söyledi.


Don Juan, “Velinimetim büyük güçlere egemen bi büyücüydü,” diye sürdürdü. “Sapına kadar savaşçıydı o. En görkemli başarısı da işte bu istenciydi. Ama onu da aşmak olasıdır-görmeyi öğrenerek... Görmeyi öğrenen kişinin savaşçı gibi yaşamaya, büyücü olmaya kalmaz bi gereksinmesi. İnsan bi kez görmeyi öğrendi mi, hiçbi şey olmadan her şey olmuş sayılır. Yani, yok olmuş demektir, ama gene de ortadadır. Ben derim ki, insan istediği her şeyi olabilir, istediğini elde edebilir o zaman. Ne ki, bi şeycik istemez o; ve öbür insanlarla oyuncak gibi oynamak yerine, onları kendi saçmalıklarının ortasında karşılar. Tek fark şudur ki, görebilen bir adam kendi saçmalıklarını bile bile yapmaktadır; oysa çevresindekiler öyle yapmazlar. Görebilen bir adamın artık pek etkin bir ilintisi kalmamıştır çevresindekilerle. Görme olayı, onu o ana dek bildiği her şeye karşı bütünüyle yansızlaştırmış, umursamazlaştırmıştır.”


Arı yaşam sürdürenler içindir görmek. Ruhunu şimdi tavla ki, bi savaşçı olasın; görmeyi öğrenesin. O zaman anlayacaksın önüne serilecek yeni âlemlerin sonu gelmeyeceğini.



••‘görme’, büyücülük değildir. Ama hep karıştırırlar bu iki şeyi. Çünkü gören bi kimse, çok geçmeden bi dostu kullanmayı öğrenir ve büyücü olur. Oysa, ‘görme’yi hiç öğrenmeden de insanın, kimi uygulayımları öğrendikten sonra bi dosta egemen olması ve böylece büyücü duruma gelmesi olasıdır.

“Üstelik ‘görme’, büyücülüğe ters düşer. Çünkü ‘gören’ kişi, her şeyin önemsizliğini kavramıştır.”

“Neyin önemsizliğini yani?”

“Her şeyin önemsizliğini.”



“Bi savaşçı, kendi kendisine konuşmayı keser kesmez, dünyanın değişeceğini bilir,” dedi, “ve kendisini o ‘muazzam sarsıntı’ya hazırlanması gerekir.”

“Bu ne demek, don Juan?”

“Biz kendi kendimize, dünya şöyledir-böyledir ya da öyledir-şöyledir deyip durduğumuz için dünyayı o biçimlerde tanımış oluruz. Kendi kendimize, dünya öyledir-şöyledir demeyi bi durdurursak, dünya da öyle-şöyle olmaktan çıkıverecektir. Ama senin henüz öylesine muazzam bi sarsıntıya hazır olduğunu hiç sanmıyorum. O yüzden yavaş yavaş bozman, çözmen gerekir o kurduğun dünyayı.”

“Söylediklerini pek anlamış değilim.”

“Senin sorunun şu ki, insanların yaptığı şeyler, bizi çepeçevre saran güçlere karşı birer kalkandırlar. Bizlerin insan olarak yaptığımız bu şeyler bize rahatlık verir, güven duymamızı sağlar. İnsanların yaptığı bu şeyler doğrudur ve çok önemlidir; ama yalnızca kalkan olarak... Ne yazık ki insanlar olarak yaptığımız bu şeylerin kalkandan başka bi şey olmadığını hiç öğrenemeyiz ve bunların yaşamımıza egemen olarak yaşamımızı yıkmalarına göz yumarız. Hatta diyebilirim ki insanlığa göre, insanların yaptıkları bu şeyler dünyanın kendisinden bile daha büyüktür ve daha önemlidir.”

“Nedir dünya dediğin şey?”

Don Juan ayağıyla yere sertçe vurarak, “İşte burda kapsanan her şey, dünyadır,” dedi. “Yaşam, ölüm, insanlar, dostlar, bizi kuşatan ne varsa, her şey. Kavranılamaz bi şeydir dünya. Onu anlamamız olanaksızdır. Hiçbi zaman açıklayamayacağız onun gizlerini. Biz de öyle bakmalıyız ona, salt bi giz diye!”

“Ne ki, sıradan bi kimse öyle düşünmez. Dünya bi giz olmamıştır onun için, hiç. Ve yaşlanınca da, artık yaşamasına bi neden kalmadığını sanır. Yaşlı bi kimse için dünya tükenmiş değildir. Yalnızca insanların yaptığı şeyler tükenmiştir. Ama kafası öyle karışmıştır ki sersemce, dünyada kendisi için başka bi giz kalmadığını sanır. O kalkanlar karşılığında ödenen iğrenç bi bedeldir bu!

“Bi savaşçı bu koşulları bildiğinden, her şeye hakkını vermeyi öğrenir. İnsanların yaptığı şeyler hiçbi durumda dünyadan daha önemli olamazlar. Ve bunu bilen bi savaşçı da dünyayı sonsuz bi giz kaynağı, ve insanların yaptığı şeyleri de sonsuz bi saçmalık diye ele alır.”



••••Eğer yeterince erkimiz varsa, bize edilen tek bi söz bile yaşamımızın akışını değiştirmeye yeter. Ne var, yeterince kişisel erkimiz yoksa bilgeliğin en görkemli parçası bile bi gıdam fark etmez.



•••Ardından, gizli bir şey söyleyecekmiş gibi, sesini alçalttı.

“Belki de dile getirilebilecek en büyük bilgi parçasını söyleyeceğim sana,” dedi. “Görelim, bakalım, ne yapacaksın bununla. Tam şu anda, çevrenin sonsuzlukla kaplı olduğunu, üstelik eğer çok istersen, bu sonsuzluğu kullanabileceğini biliyor musun?”

Gözlerinin belirsiz devinimleriyle beni yanıt vermeye yönelttiği uzunca bir sessizliğin ardından, söylediklerinden bir şey anlamadığımı belirttim.

“Orada! Sonsuzluk orada!” dedi, ufku imlerken. Ardından göğün doruğunu imledi. “Ya da orada, belki de sonsuzluk şöyle bi şey." Doğuyu ve batıyı imlemek amacıyla her iki elini de uzattı.

Birbirimize baktık. Gözlerinde bir soru ifadesi vardı.

“Buna ne dersin?” diye sordu, beni sözleri üzerinde düşünmeye yönelterek.

Ne diyeceğimi bilemedim.

“Kendini, imlediğim yönlere doğru sonsuza dek uzatabileceğini biliyor muydun?” diye sürdürdü. “Tek bi anın sonsuzluk olabileceğini biliyor muydun? Bu bi bilmece değil, bi gerçek, buna, yalnızca o ana binip, özünün bütünselliğini herhangi bi yöne doğru taşımada kullanabilirsen, eğer.”

Bana baktı.

“Daha önce bu bilgi yoktu sende,” dedi, gülümseyerek, “Şimdi var. Bunu sana açıkladım, ama bi nebze değişiklik olmadı sende, çünkü açıklamamı kullanacak yeterince kişisel erkin yok. Olaydı, yalnızca şu sözlerimin aracılığı bile, özünün bütünselliğini yakalayıp, en önemli parçasını sınırları içinden çekip almana yeterdi.”

Yanıma gelip, parmaklarıyla göğsüme vurdu; çok hafif bir dokunuştu, bu.

“İşte, sözünü ettiğim sınırlar bunlar,” dedi. “İnsan bunların içinden çıkabilir. Biz burada saklı bi duyguyuz; bi bilinçliliğiz.”•••



bi savaşçı içsel söyleşisini kestiği anda zihnindeki bi imgeyi bilerek tutup, konusunu seçer. Başka bi deyişle, bi süre boyunca kendisiyle konuşmamayı becerebilir; ardından rüya görmede karşılaşmak istediği şeyi imge ya da konu olarak bi an boyunca bile olsa zihninde tutabilirse, istenen konuyu yakalar.



Sırt sırta yere oturup, bir tencereden kendimize fasulye ile et aldık. Sessizlik içinde yedik.

Zaman zaman, hızlı bakışlar fırlatıyordu benden tarafa. Gülmesini zor tutuyormuş gibiydi. Gözleri iki yarığı andırıyordu. Bana baktığında, gözlerini biraz açtı; nemli, saydam tabakadan lambanın ışığı yansıdı. Işığı bir ayna etkisi yaratmak istercesine kullanıyormuş gibiydi. Bununla oynadı bir süre; gözlerini üzerime her odakladığında başını neredeyse algılanamayacak biçimde sallıyordu. Çekici bir ışık titreşimi oluşuyordu böylece, Yaptıklarının ayırdına bir süre sonra varabildim. Kalasında belirli bir düşünceyle devindiğine inanıyordum. Ne yaptığını sormak gereğini duydum.

"Bi başka nedeni var," dedi güven verici bir titremle. "Gözlerimle seni yatıştırıyorum. Artık sinirli değilsin, di mi?"

Kendimi daha iyi hissettiğimi teslim etmeliydim. Gözlerinde sürekli ışıyan parlaklık korkutucu değildi. Ne sıkıldım ne de irkildim.

"Beni gözlerinle nasıl yatıştırıyorsun?" diye sordum.

Başını yeniden algılanamaz biçimde salladı. Gözlerinin saydam tabakaları lambanın ışığını gerçekten yansıtıyordu.

"Sen de yapmaya çalış," dedi, bana bir tabak yemek daha verirken, "Kendini dinginleştirebilirsin, istersen."

Başımı sallamayı denedim. Devinimlerim sakarcaydı.

"Böyle yaparsan, anca sallabaş olursun," diyerek güldü. "Dikkat et, başın ağrıyacak. Bunun gizi kafada değil, devinim, göze midenin altındaki bölgeden gelen duyguda. İşte, başı sallatan da bu!"

Göbek deliği bölgesini okşadı.

Yemeği bitirdikten sonra sırtımı odun destesiyle çuvallara dayayıp oturdum. Onun baş sallamasına öykünmeyi denedim. Don Juan çok eğleniyor gibiydi. Kıkırdayıp kalçalarını tokatladı.



Don Juan, bir savaşçının “rüya görme” ve “görmenin” üstesinden gelip, bir de çift geliştirdiği sırada, aynı anda kişisel öyküsünü, kendine önem vermeyi ve alışkanlıklarını silip atmayı bilmesi gerektiğini de açıkladı.



•“Savaşçının yolunda, kusura yer yoktur. Sen yeter ki bu yolu izle, o zaman hiç kimse seni eleştiremez. Örneğin, dün. Savaşçının yolu, öncelikle, korku ve kuşku duymaksızın soru sormaktı; don Genaro’yla dövüşmeksizin ya da kendini tüketmeksizin, onun sana rüya görmenin gizemini göstermesine izin vermekti. Savaşçı bugün küstahlık etmeksizin, softalığına saplanmaksızın öğrendiklerini bi araya getirmeliydi. Böyle yap, kimse de sana kusur bulmasın.”



•TONAL: “Senin sözcüklerinle konuşacağım şimdi,” dedi. “Tonal, toplumsal kişidir.”

Güldü, sanırım benim şaşkınlığımaydı gülmesi.

“Tam anlamıyla tonal, bi koruyucudur, çoğunlukla bekçiye dönüşen bi koruyucu.”

Defterimi düşürdüm. Söylediklerine dikkat etmeye çalışıyordum. Sinirli devinimlerime öykünüp güldü.

“Tonal, dünyanın örgütleyicisidir,” diye sürdürdü. “Onun,

görkemli amacını tanımlamak için dünyanın karmaşasını düzene sokma uğraşını sırtlanmış olduğunu söyleyebiliriz, belki de. Büyücülerin de bildiği gibi, insan olarak bilip yaptığımız her şeyin, tonalın yapıtı olduğunu kavrayabilmek o denli zor değil.

“Örneğin, şu anki söyleşimize anlam vermeye çabalayan şey senin tonalindir; o olmadan bitakım yabancı sesler duyar, aptalca ağız devinimleri izler, söylediklerimden bi halt anlamazdın.

“Tonal, değer biçilemez bi şeyi, gerçek varlığımızı esirgeyen bi koruyucudur, diyebiliriz. Yalnız bu da ona, edimlerinde kıskanç ve kurnaz olma niteliğini verir. Edimlerinin yaşamamızın en önemli bölümlerini oluşturması nedeniyle, tonalın, koruyucu olmaktan çıkıp bi bekçiye dönüşebilme olasılığı, öyle anlaşılmaz bi şey değil.”

“Bi koruyucu açık fikirlidir, anlayışlıdır,” diye açıkladı. “Bi bekçiyse, zorbadır, dar kafalıdır, buyurgandır. Yani, hepimizde bulunan tonal, açık fikirli bi koruyucu olabileceği yerde buyurgan bi bekçiye dönüşüyor.”

“Tonal, bizi biz yapan her şeydir,” diye sürdürdü. “İstediğini söyle! Adlandırabildiğimiz her şey tonaldır. Tonal da kendi edimlerinin bi bütünü olduğu için, her şey ister istemez onun alanına girer.”

Ona, “tonal”, toplumsal kişidir, dediğini anımsattım; bu terimi ben toplumsallaşma süreci sonundaki insan kavramını betimlemek amacıyla kullanmıştım. Eğer “tonal” bu sürecin ürünüyse, onun her şey anlamına gelemeyeceğini, çünkü çevremizdeki dünyanın, toplumsallaşmanın ürünü olmadığını vurguladım.

Don Juan ise, savımın, ona göre, bir temele dayanmadığını, önceleri çevremizde bir dünya olmadığını, yalnızca görmesini öğrendiğimiz, olduğu gibi kabul ettiğimiz bir dünya betimlemesi olduğunu vurguladığını anımsattı.

“Bildiğimiz her şeydir, tonal” dedi. “Tonalın bu denli ezici bi egemenliğe sahip olması için kendi içinde yeterli bi neden bu, sanırım.”

Bir an için sustu. Kesinlikle soru ya da yorum bekler gibiydi. Ama benim ne soracak sorum ne de yapacağım bir yorum vardı. Gene de, kendimi soru sormaya zorunlu hissedip, uygun bir soru hazırlamaya çabaladım. Başaramadım. Söyleşiyi açarken getirdiği uyarıların belki de bendeki soruşturma isteğini engellemek amacıyla yapıldığını hissettim. Alışılmadık biçimde sersemlemiştim. Ne yoğunlaşabiliyor, ne de düşüncelerimi bir düzene sokabiliyordum. Düşünmekten âciz olduğumu en küçük bir kuşkuya yer vermeyecek biçimde anlamıştım. Ve sanki, böyle bir olasılık varmış gibi bunu düşünmeden biliyordum.

Don Juan’a bir göz attım. Bedenimin orta kısmına bakıyordu. Gözlerini kaldırdığı an zihnimin berraklığı geri geldi.

“Bildiğimiz her şeydir, tonal” diye yavaşça yineledi, “ve bu, kişiler olarak yalnızca bizleri değil, dünyamızdaki her şeyi de içerir. Göze görünen her şey tonaldır da denebilir.

“Onu, doğumla birlikte büyütmeye başlarız. İçimize havayı ilk çektiğimiz o an, tonal içinde erkle nefes almaya başlamış oluruz. Yani, bi insanın tonalı, doğumuna yakından bağlıdır demek, uygun düşer.

“Bu noktayı unutmamalısın. Tüm bunların anlaşılması açısından çok önemli bu. Tonal doğumla başlar, ölümle biter.”

“Tonaldır, dünyayı yapan.”

"Tonal, dünyanın yaratıcısı mı?”

Don Juan, tırmalarcasına şakaklarını kaşıdı.

"Tonalın dünyayı oluşturması sözün gelişi. Hiçbi şeyi yaratamaz ya da değiştiremez, ama gene de oluşturur dünyayı; yargılamak, değer biçmek, tanıklık etmektir işlevi, çünkü. Tonal, dünyayı yapar, diyorum, zira tonal, kurallarını uyum içinde değerlerdirir ve tanıklık eder. Tonal çok ilginçtir, hiçbi şey yaratmayan bi yaratıcıdır. Başka bi deyişle, tonal, dünyayı anlaması için gereken kuralları koyar. Yani, deyim yerindeyse, dünyayı yaratır.”

“Tonal, bi adadır,” diye açıkladı. “Bunu tanımlamanın en iyi yolu, tonalın bi ada olduğunu söylemek.”

Elini masanın üstünde gezdirdi.

“Tonal, bu masanın üstü gibidir diyelim. Bi ada. Bu adanın üstünde de her şeyimiz var. Bu ada da aslında dünya.

“Her birimizin bi tonalı var, bi de her ana özgü ortak bi tonal var. Buna da zamanın tonalı diyebiliriz.”

Lokantadaki masa kümelerini gösterdi.

“Bak! Her masanın biçimi aynı. Kimi eşyalar hepsinin

üzerinde bulunmakta. Gene de kişisel açıdan farklılar; kimi masaların üstü daha kalabalık; değişik yemekler var üstlerinde, değişik tabaklar, değişik bi hava, bununla birlikte, bu lokantadaki masaların oldukça benzeştiğini söyleyebiliriz. Aynı durum tonal için de geçerli. Nasıl bu lokantanın masaları benzeşiyorsa, bizleri de benzeştiren zamanların tonalıdır. Ayrı ayrı her masa hiç kuşkusuz kişisel bi durumdur, tıpkı her birimizin kişisel tonalı gibi. Akılda tutulması gereken en önemli nokta şu: kendimizle ve dünyayla ilgili bildiğimiz her şey tonal adası üzerinde yer alır. Anlıyo musun?”


•NAGUAL: “Kendimizle ve dünyayla ilgili olduğunu bildiğimiz her şey tonalsa, nagual nedir, peki?”

“Nagual, bizim hiç ilgilenmediğimiz parçamızdır.”

“Anlayamadım?”

“Nagual, bizim betimleyemediğimiz bölümümüzdür— isim yok, söz yok, duygu yok, bilgi yok.”

“Burada bir çelişki var don Juan! Fikrimce, hissedilemez,

betimlenemez ya da adlandırılamaz ise, var olamaz demektir.”

“Çelişki senin fikrinde var. Seni uyarmıştım, anlamaya çabalarken kendini nakavt etme.”

"Nagual, zihindir diyebilir misin?”

“Hayır. Zihin masanın üzerindeki bi nesnedir. Zihin tonalın bi parçasıdır. Zihin acılı sostur diyelim.” Bir sos şişesi alıp önüme bıraktı.

“Nagual, tin midir?”

“Hayır. Tin de masanın üstünde. Küllük de tin olsun.” “İnsan düşüncesi midir, peki?”

“Hayır. Düşünceler de masanın üstünde. Düşünceler çatal bıçak takımı gibidir.”

Bir çatal alıp, sos şişesiyle küllüğün yanına koydu. “İlahiyat mı? Cennet mi?”

“Onlar da değil. Bu dediklerin her neyse, o da masanın

üzerinde; peçeteler örneğin.”

Sözünü ettiği şeyi betimleyebilmek amacıyla, olası her yolu denemeye giriştim; saf bilinç, insan ruhu, yaşam gücü, ölümsüzlük, yaşam ilkesi. Sözünü ettiğim her şey için, masanın üstünden bir nesneyi her şey önümde toplanıncaya dek benim tarafıma koydu.

Don Juan son kerte eğleniyormuş gibiydi. Kıkırdıyor, dile getirdiğim her yeni olasılığın ardından ellerini ovuşturuyordu.

“Nagual, Ulu Varlık, Kadir-i Mutlak, ya da Tanrı mı?” diye sordum.

“Hayır, Tanrı da masanın üstünde. Masa örtüsü de Tanrı’dır diyelim.”

Örtüyü kaldırıp, içindeki tüm nesnelerle birlikte çıkın ya­ parmış gibi gülünç bir öykünmede bulundu.

“Ama, sen Tanrı yok mu demek istiyorsun?”

“Hayır. Ben bunu demedim. Tüm söylemek istediğim, nagualın Tanrı olmadığıdır, çünkü Tanrı kişisel tonalımızın ve zamanların tonalının bi nesnesidir. Tonal ise, daha önce de söylediğim gibi, dünyayı oluşturduğunu sandığımız her şeydir, tabii, Tanrı da dahil buna. Tanrının zamanımızın tonalının bi parçası olmaktan başka bi önemi yoktur.”

“Don Juan, benim anlayışıma göre Tanrı her şeydir. Aynı şeyden söz etmiyor muyuz?”

“Hayır. Tanrı, düşünebildiğin her şeydir yalnızca. Doğru konuşmak gerekirse, o da masanın üstündeki başka bi nesne. Tanrı’ya her istediğinde tanık olamazsın, onun hakkında konuşabilirsin yalnızca. Öte yandan, nagual, savaşçının hizmetindedir. Tanık olunabilir, ama hakkında konuşulamaz.”

“Nagual, söylediğim hiçbir şeyin kapsamına girmiyorsa,” dedim, “Belki bana yerini söyleyebilirsin. Nerede bu?”

Don Juan, eliyle her tarafı süpürürmüş gibi yapıp, masanın sınırları ötesindeki bölgeyi gösterdi. Elini, tersiyle masanın ötesindeki imgesel bir yüzeyi temizliyormuşçasına devindirdi. “Nagual, orda,” dedi. “Orda, adayı çevreliyor. Nagual, erkin olduğu yerdir.

“Daha doğduğumuz anda aslında iki parça olduğumuzu

hissederiz. Doğum anında ve sonraki kısa sürede tümüyle nagualızdır. Sonra da, işlev görebilmek amacıyla, sahip olduğumuz parçanın bi karşı parçası olması gerektiğini hissederiz. Aranan, tonaldır; bu da, ta başından bizde bi eksiklik hissi yaratır. Sonra, tonaI gelişmeye başlar, ve bize işlev sağladığı için öylesine önem kazanır ki, nagualın parıltısı körelir; onu tümüyle kaplar. Artık tümüyle tonal olduğumuz anda ise doğum anından başlayarak bize eşlik eden, ve bizi bütünleyen bi başka parça olduğunu sürekli anımsatan o eski yetersizlik duygusunun arttığını seyretmekten başka bi şey yapamayız.

“Tümüyle tonal olduğumuz andan başlayarak, eşler oluşturmaya koyuluruz. İki yanımız olduğunu hep duyumsarız ama bunu tonalın nesneleriyle dile getiririz. Bi yanımızın ruh, diğerinin beden olduğunu söyleriz. Zihin ve madde. Ya da, iyi ve kötü. Tanrı ve Şeytan. Aslında adanın üzerindeki şeyleri eşleştirdiğimizin ayırdına varamayız; bu, çayla kahveyi, ekmekle tortilla’yı, hardalla acılı sosu eşleştirmeye çok benzer. Diyorum sana, bizler tekinsiz hayvanlarız. Aklımız başımızdan gitmiştir; ama hâlâ, çılgınlar gibi, anlamlı şeyler yaptığımıza inanırız.”

Don Juan ayağa kalkıp bir konferansçı gibi konuşmaya başladı benimle. İşaret parmağını bana doğrultarak başını titretti.

“İnsan iyi ile kötü arasında değil, artı kavramı ile eksi kavramı arasında gidip gelir,” dedi, sesinde komik bir belagat titreşimiyle; bir eliyle tuzluğu diğeriyle biberliği kavramıştı. “Gerçek devinim artı ile eksi arasındadır.”

Tuzluğu ve biberliği bırakıp, bir çatalla bir bıçak kaptı.

“Yanlış diyorsun! Devinim yoktur,” diye sürdürdü, kendini yanıtlarmışçasına, “İnsan yalnızca zihindir.”

Sos şişesini tutup kaldırdı. Sonra, yerine bıraktı.

“Senin de gördüğün gibi,” dedi, yavaşça, “kırmızıbiber sosuyla zihnin yerlerini kolaylıkla değiştirip, sonra da, “İnsan yalnızca kırmızıbiber sosudur!” diyebiliriz, bu da bizim eskisinden daha kaçık olduğumuz anlamına gelmez.”

“Doğru soruyu soramadım, galiba,” dedim. “Adanın ötesindeki yerin neresi olduğunu anlamak amacıyla doğru soruyu sorabilseydim eğer, daha iyi bir anlayış yakalayabilirdik belki?”

“Bunu yanıtlamanın yok bi yolu. Bunu, hiçlik diye yanıtlasaydım bile, nagualı, o saat tonalın bi parçası durumuna sokmuş olurdum. İnsan adanın ötesinde bulur nagualı, tüm diyebileceğim bu.”

“Peki, ona nagual dediğin an, tonalın bir parçası konumuna getirmiş olmuyor musun?”

“Hayır. Böyle bir şey olduğunun bilincine varasın diye söyledim adını onun.”

“Peki! Ama, nagualın bilincine varmak onu tonalın bir parçası konumuna getiren adımı atmak olmuyor mu?”

“Yazık, anlamıyorsun. Tonal ve nagualı gerçek bi çift olarak dile getirmiştim. Tüm yaptığım buydu.”

Bir zamanlar ona, anlam konusundaki ısrarcılığımın nedenini açıklamaya çalışırken, çocukların, anlamın üstesinden gelinceye dek “anne” ile “baba” arasındaki farkı anlayamadıklarını, bunu belki de yalnızca “babanın” pantolon, “annenin” ise etek giydiği ya da saç biçimi gibi farklar yoluyla kavrayabildikleri fikrini tartışmış olduğumu anımsattı.

“İki parçamızı betimleyebilmek için, bizler de kesinlikle aynı şeyi yaparız,” dedi. “Bi başka yanımız daha olduğunu duyumsarız. Ama ne zaman bu öbür yanımızı saptamak istesek, tonal, sopasını gösterir. Kıskanç, sıradan bi yöneticidir o. Kurnazca yanıltır bizi, gerçek çiftin öteki tekinden, nagualdan geldiğine inandığı en ufak imgeyi bile ezip geçmeye zorlar bizi."


•İSTENÇ: Sağduyuya meydan okurcasına yapılan akıl almaz, başarılı işlerle ilgilidir. Bi bakıma kendi kendimizi kontrol etme anlamına da gelebilir. İstenç, bi güçtür. Bi güç olduğundan ötürü de denetlenmesi, bir düzene sokulması gerekir ki bu da zaman alır. Düşkünlüklerimize karşın, istencimiz gelişir. İstenç içimizdeki yarığı azar azar açabilir. Hepimiz içinde bi yarık bulunuyor; bi bebeğin başında­ ki, bebek büyüdükçe kapanan bıngıldak gibi bi boşluk; işte bu yarık da, istencimiz geliştikçe daha da genişler. Bu yarık, Saydam telciklerimizin bulunduğu yerdedir. Yarık, bir açıklıktır. İstencin bi ok gibi dışarıya fırlamasına yol açan bir açıklık... Büyücülerin istenç dediği şey içimizdeki bi güçtür. Düşünce değildir; nesne, istek falan da değildir. Soru sormayı kesmek, istenç olamaz; çünkü düşünceyle ve istekle ilgisi vardır. Düşüncelerin, sana, yenildiğini söylerken seni utkun kılan şeydir istenç. Kişiyi, hiçbi şeyden incinmez duruma sokan bi şeydir istenç. Bi büyücüyü duvardan geçirten, uzayı aşırtan; isterse aya götüren bi şeydir istenç. İstenç, insanla dünya arasında ki gerçek bağdır. Dünyayı ne biçimde sezersek sezelim, sezgi alanımıza giren her şeyi kapsar dünya.


Dünyayı sezmek, dünyanın bize sunduğu her şeyi algılama sürecinin bir sonucudur. İşte bu sezme işi duyularımızla ve istencimizle yapılır.


İstenç, sezilen dünyayla kendimiz arasındaki bir bağ, bir ilişkidir.


İstenç deyince insanlar, iradeyi, yani karakter sahibi ve sağlam yaradılışlı olmayı anlarlar. Bi büyücüye göre istenç, içimizden çıkan ve dışarıdaki dünyaya sarılan bi güç demektir. İşte şuracaktın, göbeğimizdeki saydam telciklerin bulunduğu yerden çıkar o. Buradan çıkar diyorum, çünkü onun buradan çıktığını hisseder insan.


Sıradan bi kişi dünyadaki şeyleri yalnızca elleriyle ya da gözleriyle ya da kulaklarıyla ‘çakar’. Oysa bi büyücü bunlardan başka burnuyla, diliyle ve istenciyle de, evet özellikle istenciyle çakar her şeyi. Bunun nasıl yapıldığını anlatabilmem gerçekten olanaksızdır. Ama sen kendin, örneğin, nasıl olup da işittiğini anlatabilir misin bana? Tabii anlatamazsın. E, ben de işitebildiğim için, işittiğimiz şeylere değin bi şeyler anlatabiliriz, ama nasıl olup da işittiğimizi anlatamayız. Bi büyücü istencini dünyayı sarmak için kullanılır. Ne var, bu sezme, işitmeye benzemez. Biz dünyaya bakınca, ya da bi şeyler işitince, kendi dışımızda bi şeyler bulunduğunu, ve bi şeylerin gerçek olduğu izlenimini elde ederiz. Oysa dünyayı istencimizle sezdiğimiz zaman, onun, ‘dışarımızda’ymış gibi olmadığını, ‘gerçek’miş gibi olmadığını biliriz.


Görme gibi bir şey değildir istenç. Bi güçtür istenç, bi erktir. Görme ise bi güç değildir-daha çok bi şeyin iç yüzünü ortaya çıkarmaya yarar. Güçlü bir istence sahip olup da göremeyen büyücüler olabilir; demek oluyor ki, yalnızca bi bilgi adamı dünyayı hem duyularıyla ve istenciyle hem de görmesiyle sezebilir.


Yapmakta olduğun bütün bu küçük şeylerin ta içinde gizlidir istencini geliştirmene yardımcı olacak olan şey.



••“Bu, benim çok sevdiğim bi sıra,” dedi, ahşabı okşayarak. Bana göz kırpıp dişlerini göstere göstere sırıttı. “Sever beni. Bundan dolayı kimse oturmaz üstüne. Zaten, geleceğimi de biliyordu.”

“Ne? Sıra, geleceğini biliyor muydu!”

“Hayır! Sıra değil. Nagualım.”

“Nagual, bilinçliliğe mi sahip? Olayların ayırdında mı?”

“Tabii. O her şeyin ayırdında. Anlattıklarınla ilgilenmemin nedeni de bu zaten. Duraksama ya da duygu dediğin, nagualın ta kendisidir. Bunun hakkında konuşabilmek için tonal adasından alıntılar yapmak gerek, ama açıklama yapma değil de, etkilerini anlatma yoluna gitmeliyiz.”

O belirgin hisler konusunda bir şeyler söylemek istedim ama, beni susturdu.

{erk öyküleri-tonalın günü)



•her tonalın iki yanı vardır. Biri dış taraftır; adanın üstü, yüzeyi. Bu, eylemde bulunmaya yönelik sert ve pürüzlü yandır. Öteki kısım ise karar ve yargılamadır, ya da iç tonal. Daha yumuşak, daha duyarlı ve daha karmaşık.

“Gerçek tonal, her iki düzeyin yetkin bi uyum ve denge içinde olduğu tonaldir.”


•en iyi yanımız her zaman köşeye sıkıştığımızda, kılıç kafamızın üstündeyken ortaya çıkar. Başka türlü de olsun istemezdim ben, şahsen.



•Neyin ne olduğunu ortaya çıkarmak çok zaman alır. Görme, dolaysız olmalıdır, çünkü bi savaşçının ne gördüğünü çözümlemeye zamanı yoktur. Görme, görmedir, tüm bu saçmalığı delip geçer, ve sana ulaşır.



Savaşçı güçlendikçe, görmesi de olması gerektiği gibi olur, yani dolaysız bilgi.



•savaşçının yolu uyumdur- kararla eylem arasındaki uyum öncelikle, ikinci olarak da tonalla nagual arasındaki uyum.



•“Nagual, yüzeye çıkmayı öğrenir öğrenmez, hiçbi denetim olmadan açığa çıkıp tonalda büyük zararlara yol açabilir. Ama, senin durumun özel. Düşkünlük göstermeyi öylesine abarttın ki, ölebilirdin, ve bunu kafana takmayabilirdin, ya da daha da kötüsü ölmekte olduğunu bile anlayamayabilirdin.”

Ona, tepkimin, bana, “nagual”ımın yaptıklarını hissediyor muyum, diye sorduğu anda başladığını söyledim. Ne demek istediğini anladığımı düşünmüş, ama bunun ne olduğunu tanımlamaya kalkar kalkmaz duru biçimde düşünemediğimin ayırdına varmıştım. Baş dönmesi gibi, hiçbir şeyin gerçekten önemi yokmuş gibi kayıtsızlık duygusuna kapılmıştım. Sonra, bu duygu büyüleyici bir yoğunlaşmaya dönüşmüştü. Sanki, yavaşça dışarı doğru emiliyordum. Dikkatimi çeken ya da tuzağa düşüren şey ise meşum bir bilginin bana açıklanmak üzere olduğuna ilişkin açık seçik bir duygu ile hiçbir şeyin bunu bölmesine izin vermemesi isteğimdi.

“Sana açıklanacak şey ölümündü,” dedi don Juan. “Düşkünlük göstermenin tehlikesi bu, işte. Çok abartan bi kişiliğin olması nedeniyle senin için özellikle geçerli. Tonalın düşkünlük göstermeye öylesine alışmış ki, özünün bütünselliğini tehlikeye atıyor. Korkunç bi var olma biçimi bu, be!”

“Ne yapabilirim?”

“Biri, ötekini destekleyinceye dek tonalın akılla, nagualınsa eylemlerle güvence altına alınmalı. Sana dediydim, tonal, egemendir ama, çabucak da yaralanabilir. Naguala gelince, hiç ya da nerdeyse hiçbi edimde bulunmaz. Ama, bi de eyleme geçerse, tonalı öyle bi korkutur ki...

"Bu sabah, tonalın çok korktu da kendiliğinden büzüştü, böylece nagual işi ele aldı.

“Yaramaz bi köpeği yerine göndermek istermiş gibi, nagualını sarsabilmek amacıyla parktaki fotoğrafçılardan birinden bi kova su ödünç aldım. Her ne olursa olsun, tonal korunmalı. Egemenliği elinden alabilirsin, ama uzakları gören bi danışman olarak yanında tutmalısın onu.

“Tonala yöneltilen ciddi bi tehdit ölümle sonuçlanır daima. Tonal ölürse, insan da ölür. Tonal, zayıflığı nedeniyle kolayca yok edilebilir. Savaşçının sanatlarından biri de, nagualı, tonala destek verecek biçimde ortaya çıkarmasıdır. Sanat sözcüğünü kullanıyorum, çünkü büyücüler nagualı ortaya çıkarmanın yalnız tonalı desteklemekle mümkün olabileceğini çok iyi bilir. Anlıyor musun? İşte, bu desteğe kişisel erk adı verilir.” (erk öyküleri 2.bölüm tonalı küçültmek)



•Bu, bana yıllar önce büyük tehlike, korku ya da gerginlik anlarında kullanmam için öğrettiği bir yöntemdi. Diyafram aşağıya doğru itildiği sırada ağızdan dört kez keskince nefes alınıyor, bunu, burundan yapılan nefes alma ve verme devinimleri izliyordu. Ağızdan alınan ilk nefeslerin bedenin orta bölümünde oluşan sarsıntılar biçiminde hissedilmesi, ve sıkıca kenetlenmiş ellerle karın deliği kapatılarak, orta bölümün güçlendirilmesi, ve diyafram aşağıdayken sekiz kez alınan derin nefesler ile ilk alınan nefeslerin denetimine yardımcı olunması gerektiğini açıklamıştı. Nefes vermeler ise iki kez ağızdan iki kez de burundan, kişinin tercihine göre yavaş ya da hızlı biçimde yapılıyordu.



•“İnsan nagualla ilgileniyorsa eğer, asla doğrudan bakmamalıdır,” dedi. “Sense, bu sabah ona gözlerini dikmiş öyle bakıyordun; işte o yüzden takatin kesildi. Naguala sıradan bi işmiş gibi bakacaksın, tek çıkar yol bu. Gözlerinin takılıp kalmasını önlemek için onları kırpıştırarak bakacaksın. Gözlerimiz, tonalın gözleridir, ya da şöyle desem daha iyi, tonaldır gözlerimizi eğiten; üstelik malına sahip çıkmakta da üstüne yoktur. Rahatsızlık duymanın nedenlerinden biri bu işte, tonalın, senin gözlerini salıvermiyor. Salıverdiği gün, nagual büyük bir savaşım kazanacaktır. Sana musallat olan takınak, ya da daha kötüsü herkesin takınağı, dünyayı tonalın kurallarına göre düzenlemek; böylece, nagualla her karşı karşıya kalışımızda, gözlerimizi inatçı ve uyuşmaz kılmak amacıyla yolumuzdan çıkarız.

Ben, tonalının bu ikilemi anlayan tarafına hitap edip aklını çelmeye çalışırken sen de gözlerini özgür bırakmak için çaba göstermelisin. Önemli olan şey, tonalı, aynı pencerelerin önünden başka dünyaların da geçtiğine inandırmak. Nagual sana gösterdi bunu, bu sabah. Gözlerini özgür bırak! Bırak ki gerçek pencerelere dönüşsünler. Gözler sıkıntı krallığına da açılabilir, o sonsuzluğa da.”

Don Juan sol eliyle, tüm çevremizdekileri gösteren bir çember çizdi. Gülüşü hem ürkütücüydü hem de dostça.

“Nasıl yapabilirim, bunu?” diye sordum.

“Çok basit bi iştir, derim ben. Basittir derim, zira çok uzun süredir yapıyorum. Tüm yapman gereken, niyetini bi gümrük binası gibi düzenlemek. Tonalın dünyasındayken kusursuz bi tonal olmalısın; mantıksızlığın ne yeri ne de zamanıdır. Ama, nagualın dünyasındaysan da gene kusursuz olmalısın; mantığın ne yeri ne zamanıdır. Niyet, bi savaşçı için aradaki kapıdır. Ne taraftaysa, kapı öteki yan için kapanır.

“Nagualdayken yapılması gerekenlerden biri de, göz hattını ara sıra kaydırmaktır, böylece nagualın büyüsünü bozmuş olursun. Gözlerin konumunu değiştirmek, nagualın getirdiği yükü azaltmıştır hep. Bu sabah aşırı derecede incinebilirdin, o yüzden başının konumunu değiştirdim. Böylesine bir gereksinme karşısında gözlerini kaydırmayı becerebilmelisin. Ne var, bu kaydırma acıyı dindirmek amacıyla yapılmalı, tonalın buyruklarını yerine getirmenin bi başka biçimi olarak değil. Bu yöntemi, tonalının mantığını bunun ardına saklamak için kullanmaya çabalayacağına bahse girerim, böylece, tonalını yok olmaktan kurtardığına da inandırırsın kendini. Senin mantık akışını bilirim ben, kimse, tonalın mantıklılığının yok olmasını istemez, diye düşünürsün sen. Ama unutma, bu hastalıklı bi korkudur.

“Genaro’nun her devinimini, kendini tüketmeden izle demekten başka söyleyecek şeyim kalmadı. Şu an, tonalının asılsız şeylerle tıkanıp tıkanmadığını anlamaya çalışmaktasın. Adanın üstünde, eğer çok fazla gereksiz nesne bulunuyorsa, nagualla karşılaşmalarını pek uzunca sürdüremezsin.”

“Ne olabilir ki bana?”

“Ölebilirsin. Hiç kimse, önceden uzun uzun kendini hazırlamadan nagualla yapılan bi karşılaşmayı sürdürebilme yetisine sahip değildir. Genelde, nagualla karşılaşan sıradan bi insanın şoku öylesine büyük olur ki, bi bakmışsın ölüvermiş. Savaşçının çalışmalarının hedefi, tonalını cezbetmek ya da büyülemek değil, saçmalamasını önlemek olmalıdır. Oldukça zor bi uğraş. Savaşçı dediğin, nagualla yüzleşmeden önce, kusursuz olmayı, ve içini kesinlikle boş tutabilmeyi öğrenmelidir.

“Sen, örneğin, hesap yapmayı durdurmalısın. Bu sabah yaptığın şey çok saçmaydı. Bi de buna açıklama diyorsun. Bense, tonalın, her şeyi denetim altında tutmaya ilişkin sıkıcı ve soluksuz inadı, diyorum. Bu denetim ne zaman başarısızlığa uğrasa, tonalın geçirdiği şaşkınlık, insanı ölüme karşı savunmasız bırakır. Ne ahmaklık ama! Denetimi elden bırakmaktansa ölmeyi yeğlemek. İşin ürkünç yanı, bu durumu değiştirebilecek pek bi şey gelmez elimizden.”

“Sen nasıl değiştirdin, don Juan?”

“Tonal adası süpürülmeli ve temiz tutulmalı. Bu bi savaşçının tek seçeneğidir. Temiz bi ada direnmez, zira direnç gösterecek bi şey yoktur.”



•"Ani bi korku, tonalı küçültüverir,” dedi, don Genaro çığlığı bastırınca neler hissetmiş olduğuma ilişkin betimlememe açıklama getirmek amacıyla. “Buradaki sorun, tonalı tek başına küçültmeye bırakmamaktı. Bi savaşçının, tonalın ne zaman küçüleceğini, ne zaman durdurulması gerektiğini bilmesi gerekir. İnce bi konudur bu. Savaşçı, tonalı küçültebilmek için çılgınca bi çabaya girmeyi bilmeli. Zamanı geldiğinde bu çabayı tersine döndürüp, tonalı durdurmayı da bilmeli.”

“Ama, böyle yaptığında, eskiden her neyse o konuma dönmüş olmaz mı? diye sordum.

“Hayır. Tonal küçüldükten sonra savaşçı, kapıyı öte taraftan kapatır. Tonalına meydan okunmadığı ve gözleri yalnızca tonalın dünyasına ayarlı olduğu sürece, savaşçı duvarın güvenlikli tarafındadır. Kendi toprağındadır, ve tüm kuralları bilir. Ama, tonalı küçüldüğünde rüzgârlı tarafa geçmiş olur, işte bu açıklık, anında sıkıca kapatılmalıdır. Yoksa, savrulur gider. Bunu, laf olsun diye söylemiyorum. Tonalın gözlerinin kapısı ardında kuduruk bi rüzgâr vardır. Gerçek bi rüzgâr. Mecaz falan değil, ha! Adamın yaşamını uçurup götüren bi rüzgâr. Aslında, bu dünya üzerindeki tüm canlıları götüren rüzgârdır bu. Yıllar önce tanıştırdım sana bu rüzgârı da şaka gibi gelmişti o zaman sana, bu.”

Beni dağlara götürüp de rüzgârın kimi özelliklerini açıkladığı bir zamanı anımsatıyordu. Ne var, hiçbir zaman şaka gibi gelmemişti bana, bu.

“Bunu ciddi biçimde ele almış olman da önemli değil,” dedi, karşı çıkmalarımı dinledikten sonra. “Tonal, genelde, tehdit altında kaldığında, kendini savunmak zorundadır; böylelikle, tonalın, savunmasını başarmak için ne tür davrandığı gerçekten önemli değil. Mühim olan tek şey, bi savaşçının tonalının, öbür seçeneklerden de haberli olması gerektiğidir. Bu bağlamda, bi öğretmenin önem verdiği tek şey, bu olasılıkların toplam ağırlığıdır. Tonalın küçülmesine yardımcı olan, bu yeni olasılıkların ağırlığıdır, işte. Gene bu aynı ağırlık, tonalın gerektiğinden fazla küçülmesini durdurmaya da yardım eder.”



•“Bi savaşçı, istencini ayarlamayı öğrendi diyelim, ister bi noktaya yönlendirmek için, ister herhangi bi şey üzerinde yoğunlaşmak için. Bu istenç, bedenin orta bölümünden çıkan tek bi ışıklı telcik gibidir, aklına gelebilecek herhangi bi yere yönlendirebileceği bi telcik. Naguala giden yoldur işte bu telcik. Başka bi anlatımla, savaşçı, naguala bu telcik yoluyla batar.

“İçine battıktan sonra, nagualın tanımı kişisel bi yorumdur artık. Savaşçı neşeli bi kişiyse, nagual da neşelidir. Savaşçı somurtkanın tekiyse, nagual da somurtkandır. Savaşçı kötü herifin biriyse, nagual da kötüdür.



İnsan, nagualla yüz yüze geldiğin­ de daima tek başına olmalıdır. Ben yalnızca, tonalını korumak amacıyla çevrede dolanıyordum. Görevim bu.”

Don Juan, “tonalımın, don Genaro ağaçtan atladığı sıra­ da, patlayıp parçalanmasına ramak kalmış olduğunu söyledi. Bunun nedeni, “nagual”da var olan herhangi bir tehlike niteliği değil, “tonal”ımın şaşkınlık konusunda aşırı düşkünlük göstermesiymiş. Savaşçının öğreniminin amaçlarından birinin de, savaşçı hiçbir şeyi kabul etmeden, her şeyi kabul edecek denli akışkanlaşana dek “tonal”ın şaşkınlığını kesmek olduğunu söyledi.

(erk öyküleri - 2. bölüm - nagualın zamanında)



•“Nagualla yalnızca belirli anlarda ilgilenmelisin,” dedi. "Geriye kalan zamanlarda sen ve ben, bu dünyanın tüm öbür insanları gibiyiz.”

Don Juan’a dönerek ona gülümsedi.

“Öyle değil mi, Juancho?” diye sordu, Juan’ın gülünç bir türevi olan Juancho sözcüğünü vurgulayarak.

“Öyledir, öyledir, Gerancho,” diye yanıtladı don Juan, Gerancho sözcüğünü uydurarak.

Kahkahaları patlattılar.

“Bak seni uyarıyorum,” dedi, don Juan, “bi adamın nagual mı, yoksa sıradan bi insan mı olduğunu anlayabilmek için zorlu bi gözlem geliştirmem gerek, nagualla doğrudan ilişkiye girersen ölebilirsin ha!”

Don Juan, don Genaro’ya dönerek ışıldayan bir gülüşle sordu, “öyle mi, Gerancho?”

“Öyle, kesinlikle öyle Juancho,” dedi; yeniden gülüştüler.

Çocuksu neşelerini paylaşamıyordum. Gün içinde yaşadıklarım oldukça yorucuydu, ayrıca çok heycanlıydım. Her yanımı kendime acıma duygusu kapladı. Bana her ne yaptılarsa, bunun dönüşü olmadığını, bunun bana zarar verici olduğunu yinelemeye başladığım sırada ağlamak üzereydim. Düşüncelerimi okuduğundan kuşku duymadığım don Juan, duyduklarına inanamıyormuş gibi başını salladı. Kıkırdadı. İçsel söyleyişimi kesmek için çabaladım, kendime acıma duygusu da yok oldu.

“Genaro çok sıcak bi insan,” dedi don Juan, don Genaro ayrıldıktan sonra. “Böylesine incelikli bi velinimetin olması erkin işlerinden biridir.”


•“Yine döndük dolaştık, şu eski soruya geldik, don Juan. Kusursuzluk nedir?’’

“Evet. Gene şu eski soru, gene şu eski yanıt: kusursuzluk, neyle uğraşırsan uğraş, en iyisini yapmaktır.”

“Ama, don Juan benim de anlatmaya çalıştığım bu, her an en iyisini yaptığımı sanıyorum, ama görülüyor ki öyle değilmiş."

“Göstermeye çalıştığın kadar karmaşık değil bu iş. Bu kusursuzluk dalgasının anahtarı, zamanın olması ya da olmaması duyumudur. Kendini ölümsüz gibi görür öyle de davranırsan o işte kusursuzluk arama, ana kuraldır bu; öyle zamanlarda dön, sağına soluna bak—zamanın varmış gibi hissetmenin bi aptallık olduğunu anla. Ölümsüz insan yok bu dünyada."


(erk öyküleri - nagualın fısıldaması - 2. bölüm)



Nestor, yarı-kapalı gözleriyle toprağı tarayıp oturacak doğru dürüst bir yer aradı. Tarama devinimlerinin çok zayıf olduğunu üzüntüyle ayrımsamıştım. Yanımda duran Pablito birkaç kez onun hareketlerini düzeltmeye yeltendiyse de kendini tutarak üstüne düşmedi. Sonra, Nestor bir anlık tereddüdün ardından bir yer seçti. Pablito, rahatlamış biçimde nefesini koyverdi. Nestor’un seçtiği yerin doğru yer olduğunu biliyordum, ama bunu nasıl bildiğimi anlayamıyordum. Böylece, ben önder olsaydım neresini seçerdim diye bakınmaya başladım. Ne var, izlemem gereken yöntem hakkında bir karara bile varamadım. Pablito ne yaptığımın kesinlikle ayırdındaydı.

“Beceremezsin bunu,” diye fısıldadı. Beni yasal olmayan bir şeyler yaparken yakalamış gibi sıkıntıyla güldüm. Pablito da gülerek don Genaro’nun daima onlarla birlikte dağlarda yürüdüğünü, önderliği zaman zaman birine ya da ötekine bıraktığını, bu yüzden kişinin, seçiminin ne olacağını bilmesinin mümkün olmadığını bildiğini söyledi.

“Genaro der ki, bunu yapamamanın nedeni, yalnızca doğru ve yanlış seçimlerin var olmasıdır,” dedi. “Yanlış bir seçim yaparsan bedenin bunu bilir; oradaki başka herkesin bedeni de bilir bunu; ama doğru bir seçim yaptığında beden bunu anlayıp, gevşer—seçim falan yaptığını hemen unutur. Bedenini, gelecek seçim için yeniden doldurursun, anlıyo musun, tıpkı bir silah gibi. Bedenini aynı seçim için yeniden kullanmak istersen, yapamazsın bunu."

(erk öyküleri - bölüm 3 - naguala 3 tanık)



•“Bi öğretmenin hiçbi zaman çömez peşine düşmediğini, hiç kimsenin de öğretileri talep edemeyeceğini söyleyerek başlamama izin ver,” dedi. “Bi çömezi daima bi yora imlemiştir. Öğretmen olma konumundaki bi savaşçı o bi santimetre küplük şansını kullanabilecek denli tetikte olmalıdır. Seni, karşılaşmamızdan hemen önce görmüştüm, Mexico City’de karşılaştığımız o genç kız gibi güzel bi tonalın vardı. Seni gördükten sonra, o akşam o kız için parkta beklediğimiz gibi bekledim seni. Kız bize dikkat etmeden geçip gitmek üzereydi. Ama sen, saçma sapan birkaç laf ettikten sonra çekip giden birisi tarafından bana getirilmiştin. Benimle yüz yüze bırakılmıştın, sen de saçmalamıştın. Çok çabuk davranıp seni yakalamam gerektiğini biliyordum. O kız seninle konuşsaydı senin de aynı şeyleri yapman gerekecekti. Benim yaptığım, seni istencimle yakalamaktı.”

Don Juan, onunla tanıştığımız gün bana yöneltmiş olduğu o olağanüstü bakıştan söz ediyordu. Gözünü bana diker dikmez anlatılmaz bir boşluk ya da sersemlik hissi yaşamıştım. Bu tepkiye hiçbir mantıksal açıklama getirememiş, bu bakışı takınak haline getirmiş olmam nedeniyle onu ikinci kez görmeye gitmiş olduğuma da hep inanmıştım.

“Bu seni yakalamak amacıyla kullanabileceğim en hızlı yoldu benim için,” dedi. Senin tonalına doğrudan bi darbeydi. istencimi onun üzerine odaklayarak sersemlettim onu.”

“Nasıl yaptın bunu?” diye sordum.

“Savaşçının bakışı, öteki kişinin sağ gözüne yerleştirilir,” dedi, yaptığı şey de içsel söyleşiyi susturmaktır; ardından nagualı devreye girer ki, bu manevranın tehlikesi de budur. İsterse bi saniye sürsün, Nagual duruma hâkim olduğunda, bu sadece bi anlık dahi olsa, bedenin duyumsadığı duyguyu tanımlayamazsın. Bunun ne olduğunu anlayabilmek amacıyla saatler boyu düşündüğünü, ve şu ana dek bi sonuca ulaşmadığını bilmekteyim. Bense yapmak istediğimi becerdim— seni yakaladım.”

Ona, o bakışı hâlâ anımsadığımı söyledim.

“Sağ göze bakış, sıradan bi bakış değildir,” dedi. “Daha çok, kişinin, öbür kişinin gözü vasıtasıyla güçlü bi yakalama, bi ele geçiriştir. Başka bi deyişle, kişi, gözünün ardındaki bi şeyi yakalar. Kişi istenciyle bi şeyi tutmayı andıran, gerçek bedensel bi duyum yaşar"

Kafasını kaşıdı, şapkasını alnının üstüne kaldırdı.

“Sözün gelişi böyle dedim, elbet,” diye sürdürdü. “Yabansı bedensel duyguları açıklamanın yolu.” Yazmayı durdurup, kendisine bakmamı buyurdu. “Tonal”ımı, “istenciyle” nazikçe “yakalayacağını” söyledi. Yaşadığım duyum, onunla ilk tanıştığımız gün hissettiklerimin, ve don Juan’ın gözleriyle bana gerçekten dokunuyormuş hissini verdiği anların tıpatıp aynısıydı.

“Bana dokunuyormuş hissini nasıl yaratıyorsun, don Juan? Tam anlamıyla ne yapıyorsun?” diye sordum.

“Ne yaptığımı tam olarak betimleyebileceğimi sanmıyorum,” dedi. “Karın bölgesinin oradan bi şey fırlıyor; bu şey yönlendirilebiliyor, sonra da istediğin şeyin üzerine odaklanabiliyor.”

Yeniden, yumuşak, cımbızımsı bir şeyin belirsiz bir yerimi tutmasına benzer bir şey duyumsadım.

“Bu yalnızca, savaşçının, istencini odaklamayı öğrenmesinden sonra harekete geçer,” diye açıkladı don Juan, gözlerini uzaklara çevirdikten sonra. “Bunu çalışarak yapamazsın, onun için seni bu konuda yüreklendirmiş değilim. Bu, savaşçının yaşamının belli bir anından başlayarak ortaya çıkar. Kimse nasıl olduğunu bilmiyor.”

Bir süre sustu. Birden endişelendiğimi hissettim. Don Juan birdenbire konuşmasını sürdürdü.

“Asıl giz sol gözde,” dedi. “Savaşçı bilgi yolunda ilerledikçe sol gözü her şeyi kavramaya başlar. Aslında bi savaşçının sol gözünün değişik bi görüntüsü vardır, kimi zaman kısıktır, kimi zaman da öbüründen daha büyük ya da daha küçüktür, ya da bi biçimde değişiktir.”


•kişisel tarihin silinmesine yardımcı olacak üç tekniğin daha öğretildiğini söyledi. Bunlar: kendine önem vermeyi bırakma, sorumluluk alma, ve ölümü bi danışman olarak kullanmaydı. Bunun amacı şuydu: bu üç tekniğin yardımı olmadan kişisel tarihi silmeye çalışmak, çömezi kaypaklığa, kaçamakçılığa, ve kişiliğiyle edimleri üzerinde gereksiz yere şüpheciliğe sürükleyebilirdi.


(erk öyküleri, bölüm 3, büyücünün stratejisi)



değişim konusunda bir çelişki varmış gibi göründüğünü söyledi; bir yandan, büyücülük dünyası devasa dönüşümleri gerektiriyordu, öte yandan, büyücülerin açıklaması, “tonal” adasının tam olduğunu, ve en ufak bir nesnenin bile oradan çıkarılamayacağını ileri sürüyordu. O halde, değişim, bir şeylerin yok edilmesi değil, bu nesnelere atanan kullanımın değiştirilmesi anlamına gelmekteydi.

“Kendine acıma”yı ele alalım, örneğin,” dedi. “Bundan ilelebet kurtulmanın bi yolu yok; adanda belirli bi yere ve yapıya sahiptir o, tanınabilir belirli bi görünümü vardır. Böylece her fırsatta, kendine acıma derhal etkinleşebiliyor. Bi tarihi var onun. O halde kendine acımanın görünümünü değiştirirsen, onun önemlilik sırasını kaydırmış olursun.”

Kullandığı mecazların, özellikle de görünümün değiştirilmesi düşüncesini açıklamasını istedim ondan. Ben bunu aynı anda birden çok rol oynama biçiminde anlamış olabilirdim.

“Kişi, görünümü, adadaki nesnelerin kullanımını başkalaştırarak değiştirir,” diye yanıtladı. “Gene kendine acımayı ele alalım. Sana yaradı, zira o senin kendini önemli hissetmeni, daha iyi koşulları, ve daha iyi davranılmayı hak ettiğine inanmanı sağladı, zira sen, seni kendine acımaya iten durumun sorumluluğunu üstlenmek istemiyordun, ya da zira sen yanı başında duran ölümün senin edimlerine tanıklık, ve sana da danışmanlık etmesi fikrini kabul etmekten acizdin.

“Kişisel tarihi silmek ve ona eşlik eden öteki üç teknik, büyücülerin, adadaki nesnelerin görünümlerini değiştirmede kullandıkları araçlardır. Örneğin, kişisel tarihini silmekle, kendine acımayı kullanmayı reddetmiş oldun; kendine acımanın işleyebilmesi için senin kendini önemli, sorumsuz ve ölümsüz olarak hissetmen gerekir. Bu duygular bi biçimde başkalaştırıldığında, artık kendine acımanın olanağı kalmaz.

“Adanda değiştirdiğin tüm öbür nesneler için de aynı şey geçerli. Bu teknikleri kullanmadan, onları değiştiremezdin. Ne var, görünümleri değiştirmek, daha önce önemli olan bi öğeye, ikincil bi yer vermek anlamına gelir, yalnızca. Kendine acıman, gene de adanın bi parçasıdır; gerilerde bi yerde, tıpkı yanı başındaki ölümünün, ya da alçakgönüllülüğünün, ya da edimlerin için duyduğun sorumluluğun orada hiç kullanılmadan durduğu gibi öylece duracaktır.”

(büyücünün stratejisi)



“Erk bitkileri yardımcı oldu mu, bana?” diye sordum.

“Hiç kuşkusuz,” dedi. “Dünya görüşünü durdurarak, açılmana katkıları oldu. Bu bağlamda erk bitkileri, tonal üzerinde, doğru yürüme biçimiyle aynı etkiyi yapar. İkisi de tonalı malumatla doldurarak içsel söyleşinin durmasını sağlar. Bitkiler, bu iş için biçilmiş kaftandır; ne var, bedeli çok ağır. Bedene, anlatılmaz derecede zararlıdırlar. Bu da onların bedeli, özellik de şeytanotu.”

“Bu denli tehlikeli olduklarını biliyordun da neden o kadar çok miktarda, o kadar sık verdin bana bunları?” diye sordum.

Don Juan bana, tüm ayrıntıların erk tarafından ayarlanmış olduğu konusunda güvence verdi. Her ne kadar öğretiler, tüm çömezler için hemen hemen aynı esasları kapsıyor olsalar da, bunların sıralarının her bir kişi için değişik olabileceğini, ve benim herhangi bir şeye karşı ilgilenmemi sağlayabilmesi için bana baskı uygulaması gerektiği yolunda art arda belirtiler görmüş olduğunu söyledi.

“Ölümüne ve yaşamına karşı saygı duymayan küstah bi ilahla uğraşıyordum,” dedi, gülerek.

(büyücünün stratejisi)



Los Angeles’ta yapmak istediğim bir şey düşünmek istedim. Hiçbir şey bulamadım. Don Juan, bir keresinde, insanlardan nefret ettiğim, ve hiçbir şey istemeyerek kendimi korumayı öğrenmiş olduğumu söylemişti. Hiçbir şey istemememin, bir savaşçının en iyi hüneri olduğunu belirtmişti. Ben ise tüm aptallığımla, hiçbir şey istememeyi, hiçbir şeyden hoşlanmama kertesine vardırmıştım. Böylece, yaşamım sıkıcı ve boş bir hale gelmişti.



•"gerçek şu ki, tüm canlı varlıklar ölmek için çabalar. ölümü durduran farkındalıktır. yalnızca üstün bir sağduyu hissi karşıtlar arasında köprü kurabilir. karşıtlar arasındaki köprüye istediğin adı verebilirsin: sanat, zaaf, sağduyu, aşk, hatta şefkat..."



••“Kişi ancak bu dünyayı tutkuyla severek arınır kederlerinden,” dedi don Juan. “Bi savaşçı her zaman sevinçlidir, çünkü sevgisi değişmez; bunu iyi bilen aşkı, yeryüzü, ona akla hayale gelmez armağanlar sunar. Üzüntü, yalnızca varlıklarına barınak sağlayan şeyden nefret edenlere özgüdür.”

Don Juan yeniden toprağı şefkatle okşadı.

“Son zerresine dek canlı olan, ve her türlü duyguyu anlayan bu sevgili varlık beni sağalttı, acılarımı dindirdi, ve sonun­ da ona olan aşkımı anladığımda bana özgürlüğü öğretti.”

Durdu. Aramızda ürkütücü bir sessizlik vardı. Rüzgâr hafifçe ıslık çalarak esti, ta uzaklardan yalnız bir köpeğin duyulan havlamasını taşıdı.

“Şu havlamayı dinleyin,’’dedi don Juan. “Sevgili dünyam şimdi de size göstermek istediğim noktayı açıklamama yardımcı oluyor. Şu havlama, insanın duyabileceği en hüzün verici şeydir.”

Bir süre sustuk. Köpeğin havlaması o kadar hüzünlü, çevredeki sessizlik o kadar kesifti ki, benliğimi uyuşturan bir kedere büründüm. Yaşamımı, üzüntümü, nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmediğimi anımsattı, bana.

“Bu köpeğin havlaması, bi insanın geceleyinki sesidir,” dedi don Juan. “Şu güneydeki vadinin ordaki bi evden geliyor. Bi adam köpeği aracılığıyla bağırıyor kederini, kasvetini, zira yoldaş tutsaklardır yaşam boyunca onlar. Ölümünün gelip onu yaşamının bu sönük ve hazin prangalarından kurtarması için yalvarıyor.”

Don Juan’in sözleri içimdeki son derece acı verici bir yarayı deşmişti. Doğrudan bana konuştuğunu düşündüm.

“Bu havlamada, yarattığı yalnızlık da, insanların duygularını anlatır,” diye sürdürdü don Juan. Tüm hayatları bir pazar öğleden sonrası gibi sefilce demesem bile bunaltılı, sönük ve tedirginlikle geçen insanların. Çok terlemiş, çok da oflayıp puflamışlardır. Nereye gideceklerini, ne yapacaklarını bilememişlerdir. O pazar öğleden sonrası onlarda sudan üzüntüler ve bıkkınlıkların anısını bırakmıştır sadece, sonra bi bakarlar ki iş bitmiş, gece gelmiştir bile.”


{erk öyküleri son kısım}



••Don Juan, en büyük düşmanımızın, başımıza gelenlere inanmama olgusu olduğunu söylemişti hep.



•Don Juan, başımıza gelenin ne olduğunu anladığımızda bunu sormanın artık çok geç olduğunu söylemişti. Bizi yanıltanın daima aklımız olduğunu, çünkü önce iletiyi aldığını, ne var ki ivedilikle yanıt verip eylemde bulunmak yerine bu iletiyi evirip çevirmeyi yeğlediğini anlatmıştı.



•••Nagual insanın amacı ve özgürlüğü dışında bir şeye sahip olmamasının daha iyi olduğunu söylemişti.



•••Aniden elimden tutup çekerek beni evin dışına çıkardı. Beni derenin kenarına götürerek kusmaya başladı.

Benim de midem bulanmaya başladı. Dostların çekiminin çok güçlü olduğunu ve bundan kurtulmak için benim de kendimi kusmaya zorlamam gerektiğini söyledi. Daha fazla açıklama bekleyerek ona baktım. Bir çocuğa bakan hemşirenin kendinden emin hareketleriyle başımı ellerinin arasına alıp parmağını boğazıma soktu ve sonunda beni kusturdu. İnsanların midelerinin çevresinde çok ince bir çeper bulunduğunu, bu çeperin etrafımızdaki her şeyin çekimine kapıldığını açıkladı. Çekim çok güçlü olduğunda, tıpkı dostlarla karşılaşıldığı zaman, hatta erke sahip insanlarla karşılaşıldığı zaman olduğu gibi, bu çeper altüst olur, renk değiştirir, hatta tamamen yok olurmuş. Böyle durumlarda insanın yapabileceği tek şey yalnızca kusmaktan ibaretmiş.



•••Eligio en iyimizdi; işte, bu dünyada olmasının nedeni de bu. Geri dönmedi. Aslında öyle iyiydi ki, çömezliğinin bitiminde bir uçuruma atlamasına bile gerek kalmadı. Genaro gibiydi o; bir gün tarlada çalışırken bir şey geldi ve onu alıp götürdü. Kendini salıvermeyi biliyordu."


Ona, ben gerçekten uçuruma atladım mı, diye sormak üzere olduğumu hissettim. Sorumu sormadan önce bir an için düşündüm. Eninde sonunda, bu konuyu aydınlığa çıkarmak için gelmiştim Pablito’yla Nestor’u görmeye. Bu konuyla ilgili olarak don Juan’ın dünyasındaki herhangi bir kişiden öğreneceğim bir bilgi parçası benim için fazladan bir ikramiye olacaktı.


Sorumu aktarır aktarmaz güldü.


"Yani şimdi sen, ne yapmış olduğunu bilmediğini mi söylüyorsun?" diye sordu.


"Gerçek olmaktan öylesine uzak ki," dedim.


"İşte bu Nagual’ın dünyası, hiç kuşkusuz. İçimdeki hiçbir şey gerçek değil. Onun kendisi bana, hiçbir şeye inanmamamı söylediydi. Ne var, erkek çömezlerin atlaması gerek. Tabii eğer Eligio gibi gerçekten görkemli değilseler.


"Nagual, beni ve la Gorda’yı alıp o dağa götürdü ve bizi en dibine baktırdı. İşte orada bize ne tür bir uçan Nagual olduğunu gösterdi. Ama yalnızca la Gorda izleyebildi onu. O da karanlığa atlamak istedi. Nagual bunun gereksiz olduğunu söyledi ona. Dişi savaşçıların bundan daha acı veren ve daha zor şeyler yapmaları gerektiğini söyledi. Bize, bu atlayışın yalnızca dördümüz için olduğunu söyledi. Olan da buydu zaten, siz dördünüz atladınız."



•••"Atladığında, öteki dünyanın bir kapısını yakalayabilmiştin," dedi. "Ama belki de atlama kafanı karıştırmıştır. Çok kötü. Bu konuda kimseler bir şeycik yapamaz. Erkek olmak senin yazgın. Kadınlar bu bağlamda erkeklerden çok daha iyidir. Uçuruma atlamaları gerekmez. Kadınların kendi yolları vardır. Kendi uçurumları. Aybaşı olurlar. Nagual, bana, bunun onlar için bir kapı oluşturduğunu söyledi. Aybaşı dönemlerinde başka bir şeye dönüşüyorlardı. Bunu kızlarıma öğrettiğinde ne demek istediğini anladım. Benim için çok geçti; çok yaşlıydım ben ve o kapının neye benzediğini anlayamadım. Ama, Nagual o dönemde kızların başlarına gelen her şeye dikkat etmelerinde diretti. O günler gelince kızları dağlara götürür, iki dünya arasındaki yarığı görünceye dek onlarla birlikte kalırdı.


"Nagual hiçbir şeyden çekinmez ve de yerinmezdi; onları, kendilerinde çok iyi gizlediklerini bildiği yarığı bulana dek acımasızca zorladı. Bu gizlilik ne kerte kusursuz olursa olsun, o dönemlerde alaşağı düşer ve kadınlar çırılçıplak kalıverirler. Nagual, kızlarını bu yarığı açarken ölene dek zorladı. Başardılar da. Başarmalarını sağladı, ama bu da onların yıllarını aldı."



"Dört rüzgâr vardır, dört yön gibi. Tabii bu büyücülere ya da her ne yapıyorlarsa ona göre geçerlidir. Dört, bir erk sayısı onlar için. Meltemdir ilk rüzgâr; sabah. Umut ve parlaklık taşır, günün müjdecisidir. Gelir, gider ve her yere girer. Kimi zaman yumuşak ve anlaşılmazdır, kimi zamansa dırdırcı ve sıkıcı.


"Bir başka rüzgâr da yeğin rüzgârdır, sıcak, soğuk ya da ikisi birden olur. Gün ortası rüzgârıdır bu. Tüm gücüyle ama tam bir körlük içinde eser. Kapıları zorlar, duvarları devirir. Büyücünün yeğin rüzgârla aşık atması için aşırı güçlü olması gerekir.


"Derken, öğleden sonrasının soğuk rüzgârına gelir sıra. Hüzünlü ve yorucudur. Bir an olsun erince kavuşmana izin vermez. İliğine dek üşütür seni, ağlatır. Nagual, bunun göründüğünden de derin bir şey olduğunu ve peşinde koşmanın zahmete değmekten de öte bir şey olduğunu söyledi.


"Sonuncusuysa sıcak rüzgârdır. Her şeyi korur, ısıtır ve kaplar. Büyücüler için bu, gece rüzgârıdır. Erki, karanlıkla birlikte sürer.


"Bunlar dört rüzgâr işte. Aynı zamanda dört yönle de bağdaştırılabilir. Meltem doğudur. Soğuk rüzgâr da batı. Sıcak rüzgâr güneydir. Yeğin rüzgârsa kuzey.


"Dört rüzgârın kişilikleri de vardır. Meltem neşeli, kaygan ve kaypaktır. Soğuk rüzgâr kafadar, melankolik ve daima düşüncelidir. Sıcak rüzgâr mutlu, terk edilmiş, ama canlıdır. Yeğin rüzgâr ise güç dolu, buyurgan ve sabırsızdır.


"Nagual, bana dört rüzgârın da kadın olduğunu söyledi. Kadın savaşçıların rüzgârların peşinde koşma nedenleri buymuş. Rüzgârlar ve kadınlar benzeşirlermiş. Kadınların erkeklerden daha iyi olmalarının nedeni de buymuş. Kadınlar kendi özgün rüzgârlarına sıkıca sarılınca daha hızlı öğreniyorlar da diyebilirim."


"Kadın kendine özgü rüzgârın hangisi olduğunu nasıl bilebilir?"


"Kadın sesini kısar da kendiyle konuşmayı bırakırsa, rüzgârı gelip öylece alıverir onu."


Eliyle kavrarmış gibi yaptı.


"Çırılçıplak yatması mı gerek?"


"Eh işte, yardımcı olur bu. Hele de utangaçsa. Yaşlı, şişman bir kadındım ben. Giysilerimi hiç çıkarmamıştım. Onlarla yatardım, yıkanırken donumu çıkarmazdım. O şişman bedenimi rüzgâra göstermek, ölmek gibi bir şeydi benim için. Bunu bilen Nagual, sonuna dek kullandı bunu. Kadınlarla rüzgârların dostluğunu da biliyordu, ama onu şaşırtmış olduğum için Mescalito’yu göstermişti bana.



"Biçimini kaybetmenin önemi nedir?"

"Bir savaşçı değişmek, gerçekten değişmek için insan biçimini kaybetmelidir. Yoksa, tıpkı senin durumunda olduğu gibi, değişimin lafı edilir sadece. Nagual insanın alışkanlıklarından vazgeçeceğini düşünmesinin ya da ümit etmesinin yararsız olduğunu söylerdi. İnsan, biçimini kaybetmedikçe kendini asla değiştiremez. Nagual, bir savaşçının değişemeyeceğini bildiği, bunu başaramayacağından emin olduğu halde bütün çabasıyla değişmeye uğraştığını söylemişti. Bir savaşçının normal bir insana göre daha avantajlı olmasının nedeni budur. Savaşçı değişmeyi başaramazsa düş kırıklığına uğramaz."

"Ama sen hâlâ kendinsin la Gorda, değil mi?"

"Hayır. Artık bitti. Senin, kendin olduğunu düşünmene neden olan tek şey insan biçimidir. Bir kez gitmeyegörsün, bir hiçsindir artık."

"Ama eskiden konuştuğun gibi konuşuyor, öyle de hissediyorsun, değil mi?"

"Hayır, değil. Ben yeniyim."

Güldü ve çocuğu avutmak istermişçesine bana sarıldı. "Yalnızca Eligio ve ben kaybettik biçimimizi," diye sürdürdü konuşmasını. "Nagual henüz aramızdayken biçimimizi kaybettiğimiz için çok şanslıyız biz. Sizler berbat anlar yaşayacaksınız. Kaderiniz bu. Bundan sonra biçimini kaybedecek olana yalnızca ben eşlik edeceğim. Şimdiden üzülüyorum o kişi için."

"Biçimini kaybettiğinde, yeterli gücün olmaması dışında neler hissettin, Gorda?"

"Nagual bana biçimi olmayan bir savaşçının bir göz görmeye başladığını söylemişti. Ben de gözümü her kapadığımda o gözü görüyordum. Bu o kadar ileri gitti ki uyuyamamaya başladım; göz, nereye gidersem gideyim izliyordu beni. Az kalsın deliriyordum. Sonunda galiba alıştım ona. Şimdi fark etmiyorum bile, çünkü bir parçam haline geldi.

"Biçimi olmayan savaşçı rüya görmek için kullanır bu gözü. Eğer biçimin yoksa rüya görmek için uyumana gerek yoktur. Önündeki göz ne zaman gitmek istesen seni çekiştirir.

"Bu göz tam olarak nerededir, Gorda?"

Gözlerini yumdu ve ellerini gözlerinin tam önüne getirerek görüş alanını kapadı, sonra ellerini sağa sola doğru hareket ettirmeye başladı.

"Göz bazen çok ufaktır, bazen de koskocaman," diye sürdürdü konuşmasını. "Eğer ufaksa rüya görmen de gayet açık olur. Eğer büyükse rüyanda dağların üzerinde uçar ve pek de fazla bir şey görmezmiş gibi olursun. Benim henüz yeterince rüya görme deneyimim yok ama Nagual bana rüyalarımın tek kozum olduğunu söyledi. Bir gün biçimimi tamamen kaybedeceğim ve gözü görmeyeceğim artık. Göz de benim gibi olacak, hiçbir şeye benzemeyecek, ama dostlar gibi orada olacak. Nagual her şeyin biçimimiz tarafından süzgeçten geçirilmesi gerektiğini söylemişti. Biçimimiz olmazsa etrafımızdaki şeyler de biçimini kaybeder, ama var olmayı sürdürürler. Bu sözleriyle tam olarak ne demek istediğini anlayamamıştım o zaman, ama şimdi kesinlikle haklı olduğunu görüyorum. Dostlar yalnızca birer varlıktır, göz de öyle. Ama şu anda göz benim her şeyim. Aslında göz benimle oldukça, uyanıkken bile rüya görmek için başka hiçbir şeye gereksinimim yok. Ama bunu henüz başaramadım. Belki de sana benziyorum, biraz dik başlı ve tembelim."

(La Gorda)



••Nagual her birine, kadın ya da erkek bir savaşçının insan biçimini korkutmak, onu titretmek için kusursuz bir şekilde değişmeye çabalamaları gerektiğini söylemişti. Yıllarca süren kusursuzluk döneminden sonra, demişti Nagual, bir gün gelecek, artık biçim buna dayanamaz olacak ve tıpkı beni terk ettiği gibi sizi de terk edecek. Bunu yaparken tabii ki bedene zarar verebilir, hatta onu öldürebilir bile. Ama kusursuz bir savaşçı her zaman hayatta kalır."



•••Nestor bana biz atlamadan önce Pablito’nun nasıl bir ruh hali içinde olduğunu hatırlayıp hatırlamadığımı sordu. Pablito’nun ruh hali gibi bir ayrıntıyı hatırlayacak durumda olmadığımı kabul etmek zorunda kaldım.

"Bir savaşçı her şeyi fark etmelidir," dedi. "Onun asıl numarası budur, Nagual’ın söylediği gibi asıl avantajı da buradadır."



•"Peki sen ne yaptın biz atladıktan sonra?" diye sordum uzun bir sessizlikten sonra.

"Siz gözden kaybolduktan hemen sonra," dedi, "sinirlerim o kadar gerildi ki nefes alamaz oldum ve ben de kendimden geçtim. Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Ben kısa bir süre olduğunu sanıyordum. Tekrar kendime geldiğimde Genaro ve Nagual’ı aradım ama çoktan gitmişlerdi. Dağın tepesinde oradan oraya koşarak sesim kısılana kadar adlarını bağırdım. Sonra anladım ki yalnızdım. Uçurumun kenarına gelip bir savaşçı artık geri dönmeyeceği zaman verilen o işareti görmeye çalıştım ama onu kaçırmıştım. O zaman Nagual ve Genaro’nun sonsuza kadar dönmeyeceklerini anladım. O ana kadar da onlar sizle vedalaştıktan, siz uçurumdan atladıktan sonra bana dönüp niçin veda ettiklerini anlayamamıştım.

"Günün o saatinde, o terk edilmiş yerde bulunmak dayanma gücümü aşıyordu. Dünyadaki bütün dostlarımı bir hamlede kaybetmiştim. Oturup ağlamaya başladım. Giderek daha çok korkuyor, giderek daha çok bağırıyordum. Çıkarabildiğim en yüksek sesle Genaro’nun adını bağırdım. O sırada hava zifiri karanlık olmuştu. Etrafımı hiç göremiyordum. Bir savaşçı olarak kendimi böyle üzüntüye kaptırmamam gerektiğini biliyordum. Kendimi sakinleştirmek için bir çakal gibi ulumaya başladım. Bunu yapmayı bana Nagual öğretmişti. Bir süre uluduktan sonra kendimi öyle iyi hissettim ki üzüntümü unuttum. Dünyanın varlığını bile unuttum. Uludukça toprağın sıcaklığını ve koruyuculuğunu daha iyi hissediyordum.

"Bu arada saatler geçmiş olmalı. Aniden bedenimin içinde, boğazımın içinde bir patlama hissettim. Kulaklarımda bir zil sesi çınlayıp duruyordu. Eligio ve Benigno atlamadan önce Nagual’ın onlara ne söylediğini hatırladım. Boğazdaki bu yabansı hissin ancak insanın hız değiştirmeye hazır olmasından hemen önce duyulabileceğini, kulaklardaki sesinse insanın her şeyi gerçekleştirebileceği bir araç olduğunu söylemişti Nagual. Ben bir çakal olmak istiyordum. Önümde, yerde duran kollarıma baktım. Şekil değiştirmişlerdi. Tıpkı bir çakalın kolları gibiydiler. Göğsümü, kollarımı çakal kürkü kaplamıştı. Ben bir çakaldım artık! Bu beni öylesine mutlu etti ki bir çakal nasıl ağlarsa ben de öyle ağladım. Çakal dişleri gibi dişlerimi, uzun, benekli burnumu ve dilimi hissedebiliyordum. Her nasılsa, ölmüş olduğumu biliyordum ama hiç önemi yoktu bunun. Bir çakala dönüşmüş olmak, ölmüş olmak, yaşıyor olmak hiç önemli değildi benim için. Bir çakal gibi dört ayağım üstünde uçurumun kenarına doğru yürüyüp aşağı atladım. Bundan başka yapabileceğim bir şey yoktu.

"Aşağı düştüğümü, çakal bedenimin boşlukta yuvarlandığını hissediyordum. Sonra boşlukta dönüp duran yine kendi bedenim oldu. Ama yere düşmeden önce öylesine hafifleştim ki yere düşmek yerine havada salındım. Hava içimden geçiyordu. O kadar hafiftim. Artık ölümün nihayet içime girdiğini sandım. İçimde bir şeyler harekete geçip kuru kum taneleri gibi dağılmaya başladı. Bulunduğum şekilde öyle mükemmel ve huzurluydum ki. Hem vardım, hem yoktum orada. Ben bir hiçliktim. Bu konuda söyleyebileceğim tek şey bu işte. Sonra birden beni kuru kum taneleri gibi yapan şey parçalarımı bir araya getirdi. Tekrar yaşama döndüğümde kendimi yaşlı bir Mazatec büyücüsünün kulübesinde buldum. Adının Porfirio olduğunu, beni görmekten mutluluk duyduğunu söyleyip Genaro’nun öğretmediği bitkiler hakkında bir şeyler öğretmeye başladı bana. Beni bitkilerin yetiştirildiği yere götürüp bitkilerin kalıplarını, özellikle de kalıplardaki işaretleri gösterdi. Bitkilerdeki bu işaretleri arar bulursam, o bitkileri hiç görmemiş olsam bile bunların neye iyi geldiğini kolayca anlayabileceğimi söyledi. İşaretleri iyice kavradığımı anlayınca hoşçakal deyip yine gelmemi söyledi. O anda güçlü bir çekim hissettim. Tıpkı önceki gibi çözülmeye başladım. Milyonlarca parçaya ayrıldım.

"Sonra yine bir araya gelip Porfirio’yu görmeye gittim. Nasıl olsa beni davet etmişti. İstediğim her yere gidebileceğimi biliyordum ama oraya gittim, çünkü o bana nazik davranıyor, bir şeyler öğretiyordu. Bunun yerine korkunç şeylerle karşılaşmak istemiyordum. Porfirio bu kez beni hayvanların kalıbını görmeye götürdü. Orada kendi nagual hayvanımı gördüm. Birbirimizi bir görüşte tanıdık. Porfirio böyle bir dostluğu görmekten mutluluk duydu. Pablito’nun ve senin nagualınızı da gördüm ama benimle konuşmak istemediler. Üzüntülü görünüyorlardı. Konuşmak için pek fazla ısrar etmedim. Atlayışınızın nasıl geçtiğini hiç bilmiyordum. Kendimin ölü olduğunu biliyordum ama nagualım ölü olmadığımı, hatta sizin de ölmemiş olduğunuzu söyledi. Eligio’yu sorunca nagualım onun artık dönmeyeceğini bildirdi. Eligio ve Benigno’nun atlayışına tanıklık ettiğimde Nagual’ın Benigno’ya, kendi dünyasının dışında başka dünyalar ya da yabansı görüntüler aramaması şeklinde tavsiyelerde bulunduğunu duyduğumu hatırladım. Nagual ona yalnızca kendi dünyasıyla ilgili şeyleri öğrenmesini, böylece kendisine uygun olan erk biçimini bulabileceğini söylemişti. Güç toplamak için parçalarının olabildiğince uzağa dağılması konusunda özel komutlar verdi onlara. Ben de bu komutları uyguladım. Tonaldan naguala on bir kez geçiş yaptım. Ancak her seferinde bana hep biraz daha fazla şey öğreten Porfirio’ya gidiyordum. Gücüm tükendiğinde nagual durumunda gücümü topluyor, sonra gücüm iyice arttığında kendimi tekrar bu dünyada buluyordum."

"Doña Soledad bana Eligio’nun boşluğa atlamak zorunda kalmadığını söylemişti," dedim.

"O Benigno’yla atladı," dedi Néstor. "Benigno’ya sor. O sana en istekli sesiyle yanıt verecektir."

Benigno’ya dönüp sordum.

"Birlikte atladığımızdan emin olabilirsiniz!" diye yanıtladı patlayan bir sesle. "Ama atlayıştan söz etmeyi pek sevmem."

"Soledad, Eligio’nun ne yaptığını söyledi peki?" diye sordu Néstor.

Soledad’ın onun bir rüzgâr tarafından alınıp götürüldüğünü, onun bir tarlada çalışırken bu dünyayı terk ettiğini söylediğini anlattım onlara.

"Tamamen karıştırmış," dedi Néstor. "Eligió dostlar tarafından sürüklendi ama hiçbirini istemedi o. Onlar da Eligio’yu bıraktılar. Bunun atlayışla bir ilgisi yok. La Gorda sizin dün gece dostlarla görüştüğünüzü söyledi. Bu gerçekten oldu mu bilmiyorum ama eğer onları yakalamak ister ya da onları seninle kalmaları için ayartırsan onlarla dolaşmak zorundasın. Bazen kendi istekleriyle gelip büyücüyü dolaştırırlar. Eligió aramızdaki en iyi büyücüydü, bu yüzden dostlar ona kendi istekleriyle gelirlerdi. Eğer içimizden biri dostların gelmesini isterse onlara yıllarca yalvarmak zorundadır. Yalvarsak bile onların bize yardım etmek isteyeceklerinden pek emin değilim.

"Eligió da herkes gibi atlamak zorundaydı. Ben atlayışına tanıklık ettim. Benigno ile eşleştirilmişti. Biz büyücülerin başına gelen şeylerin çoğu ortağının ne yaptığına bağlıdır. Benigno biraz keçileri kaçırdı çünkü ortağı geri gelmedi. Öyle değil mi Benigno?"

"Emin ol ki öyle!" diye yanıtladı Benigno en istekli sesiyle.



"Nagual bana şayet senle ben dostlarla karşılaşmamızdan sonra sağ çıkarsak," diye sürdürdü, "senin için her şeyi yapmam gerektiğini söylemişti, çünkü savaşçılık yolumun gereği böyleymiş. Benigno’nun dün gece sana yapmakta olduğu şeyi engellememin nedeni buydu işte. Gözleriyle senin göğsüne habire bastırıyordu. Onun iz sürücülük sanatıdır bu. Dün daha önce Pablito'nun elini gördüydün sen; o da gene bu sanatın bir parçasıydı."

"Ne sanatıymış o öyle, Gorda?"

"İz sürücüsünün sanatı. Nagual’ın bildiği bir sanattır bu, Genarolar da onun bu işi bilen iyi çömezleridir. Bize gelince, rüya görücüleriz biz. Senin çiftin rüya görmedir."



Rumana, alıntı kavramını yerle bir ettin yahu. Kitabı direkt koysaydın ya. ;)

Bu arada benim biraz gerimden geliyorsun. Kitapta geçtiğim bölümleri, ardım sıra bir kez de buradan okumuş oluyorum. :)



bir deli ben varım sanıyodum :)))



biraz yavaş okuyorum ya bu ara. yoksa sana gününü gösterirdim:Pp

utanmasam kitapları ekliycem zaten buraya. sessizdeki odam gibi oldu



ben henüz tam kafayı yemedim gibi slhakcığım:)) hala biraz var ne yazık ki beni "durduran"



•"Nagual, öbür dünyaya girmesi için insanın tam olması gerektiğini söylerdi. Bir büyücü olması için insanın tüm ışıltısına gereksinmesi vardır: hiçbir deliği, hiçbir yaması olmayacak ve tininin olanca keskinliğini koruyacak. Demek ki boş olan bir büyücünün tamlığını yeniden kazanması gerekir. Kadın olsun, erkek olsun, ordaki o dünyaya, Nagual ile Genaro’nun şimdi bizleri bekledikleri o sonsuzluğa girebilmeleri için tam olmaları gerekir."

La Gorda konuşmasını kesti ve uzun bir süre bana baktı. Işık yazamayacağım denli azalmaktaydı.

"Ama sen tamlığını nasıl kazandın yeniden?" diye sordum.

Sesim onun yerinden sıçramasına yol açmıştı. Sorumu yineledim. La Gorda beni yanıtlamazdan önce gözlerini mağaranın tavanına çevirdi.

"O iki kızımı reddetmek zorunda kaldım," dedi. "Nagual bir zamanlar sana bunun nasıl yapılacağını anlattıydı ama sen onu dinlemek istememiştin, onun demesi şuydu ki, insan keskinliğini çalıp geri almak zorundadır. Bizim onu çalarak ona zor bir şekilde sahip olacağımızı ve onu gene zor bir şekilde muhafaza etmemiz gerektiğini sana söylediydi.

"Nagual bunun için bana kılavuzluk etti, yapmamı sağladığı ilk şey o iki çocuğuma olan sevgimi reddetmemdi. Bunu rüya görme sırasında yapmam gerekiyordu. Azar azar onları sevmemeyi öğrendim, ama Nagual bunun yararsız olduğunu söyledi, insanın sevmemeyi değil de onlara şefkat göstermemeyi öğrenmesi gerekmiş. Kızlarımın artık benim için hiçbir anlamı kalmadığı zaman onları görmem gerekirmiş, ne var onlara bakmalı ama onları kucaklamamalıymışım. Başlarını sevecence okşarken sol elimle onlardaki keskinliği aşırıvermeliymişim."

"E, ne oldu onlara?"

"Hiçbir şey olmadı. Bir şey hissetmediler. Eve döndüler, şimdi ikisi de koskoca insanlar gibi. Çevrelerindeki çoğu kimse gibi boş. Çocuklarla oynamak istemiyorlar zira onlara gereksinmeleri yok. Bence bu onlar için çok daha iyi. Onlardaki delişmenliği aldım. Buna gereksinmeleri yoktu, oysa benim vardı. Bunu onlara verdiğimde ne yaptığımı bilmiyordum. Üstelik, babalarından çaldıkları keskinliğe hâlâ sahipler. Nagual haklıydı: kimse kaybının farkına varmadı, ama ben kazandığım şeyin farkındaydım. Bu mağaradan dışarıya bakarken tüm düşlerimi askerler gibi sıraya dizilmişler gördüm. Dünya pasparıldak ve yepyeniydi. Bedenimin ve ruhumun ağırlığı uçup gitmişti ve ben gerçekten yepyeni bir varlığa kavuşmuştum."

"Keskinliğini çocuklarından nasıl aldığını biliyor musun?"

"Onlar benim çocuklarım değiller! Hiç çocuğum olmadı ki. Baksana bana."

La Gorda sürenerek mağaradan çıktı, eteklerini kaldırıp çıplak bedenini bana gösterdi. İnceliği ve güçlü kasları dikkat çekiciydi.

La Gorda ısrarla ona yaklaşıp onu incelememi istedi. Bedeni öyle yağsız ve sıkıydı ki, ola ki hiç çocuk doğurmamış olabileceği sonucuna vardım. Sağ bacağını yüksekçe bir kayaya dayayarak fercini gösterdi bana. Geçirdiği değişikliği bana kanıtlama gayretkeşliği öyle kuvvetliydi ki sinirimden gülmeye başladım. Bir doktor olmadığım için bilemeyeceğimi anlattım, ama doğru söylediğine emin olduğumu belirttim.

"Elbette doğru söylüyorum," dedi la Gorda sürünerek mağaraya girerken. "Bu rahimden bir şey çıkmış değil."

"Sol yanım keskinliğimi geri aldı," dedi. "Yapttığım tek şey gidip kızlarımı ziyaret etmek oldu. Bana alışabilmeleri için oraya dört beş kez gittim. Koskoca kızlardı, okula gidiyorlardı. Onları sevmemek için zorlanacağımı sanmıştım, ama Nagual zararı yok demişti, istersem onları sevebilirmişim. Ben de sevdim onları. Ama onları sevmek tıpkı bir yabancıyı sevmek gibiydi. Kararımı vermiştim, maksadımdan vazgeçemezdim. Nagual’ın bana anlattığı gibi öbür dünyaya hâlâ sağken girmek istiyordum. Bunu gerçekleştirebilmek için tinimin tüm keskinliğine gereksinmem var. Tamlığım gerek bana. Hiçbir şey beni o dünyadan döndüremez! Hiçbir şey!"



Daha önce de Nagual’ın bana dikkatten söz ettiğini anlattıydım sana," dedi. "Bizler dünyanın imgelerini dikkatimizle yakalarız. Bir erkek büyücünün eğitilmesi çok güçtür zira dikkati her daim kapalıdır, bir şey üzerine odaklanmıştır. Oysa bir kadın, dikkatini hiçbir şey üzerinde odaklamadığından dolayı her zaman açıktır. Özellikle âdet görme dönemlerinde. Nagual bunu bana söylemiş ve sonra da aybaşı dönemimde dikkatimi dünyanın imgelerinden gerçekten de ayırabildiğimi göstermişti. Şayet dikatimi dünyanın üzerine odaklamazsam, dünya çöker."

"Bu nasıl yapılıyor, Gorda?"

"Çok basit. Bir kadın âdet görürken dikkatini odaklayamaz. Nagual’ın sözünü ettiği yarık budur işte. Odaklamaya çalışacak yerde, kadın, gözlerini uzaklardaki tepelere çevirerek ya da bir suyun, bir ırmağın ya da ne bileyim bulutların üzerinde gezdirerek imgeleri bırakıvermek.

"Şayet gözlerin açıkken uzun uzun bakarsan, başın döner ve gözlerin yorulur. Lâkin gözlerini yarı aralık tutarsan ve sık sık kırparak bir dağdan ötekine ya da bir buluttan ötekine gezdirirsen, saatlerce hatta gerekirse günlerce bakabilirsin.

"Nagual bizleri kapının önünde oturtur ve vadinin öte yanındaki şu yuvarlak tepelere o şekilde baktırtırdı. Kimileyin orada, yarık açılana dek günlerce otururduk."



"Büyücü, nagualla ilgileniyorsa savaşçıya bilgiyi vermelidir, bu da ona gizemleri göstermek anlamına gelir. Tüm yapacağı da budur. Gizemleri alan savaşçı kendisine gösterileni uygular ve bilgiyi erk olarak talep eder.

"Nagual sana tümümüze gösterdiği gizemden daha fazlasını gösterdi. Ne var, tembelsin sen, tıpkı Pablito gibi ve kafanın karışmasını yeğliyorsun. Tonal ve nagual iki ayrı dünya. Birinde konuşursun. İkincisinde ise eylemlerde bulunursun."



Aklımın beni zincire vuran bir iblis olduğunu, öğretilerinin sonuçlarına ulaşmak istiyorsam onu yok etmem gerektiğini söylemişti. Akıl derken neyi kastettiğinin tam bir tanımını hiçbir zaman yaptırmamıştım ona. Düzgün mantıklı bir biçimde anlama, karşılaştırma ya da düşünme yetisinden söz ettiğini sanmıştım hep. La Gorda’nın söylediklerinden, don Juan için, aklın dikkat demek olduğunu anlamıştım.

Don Juan, varlığımızın özünün algılama, büyüsünün ise bilinçlilik olduğunu söylerdi. Ona göre, algılama ve bilinçlilik, işlevsel, birbirinden ayrılmaz bir bütündü, çift alanlı bir bütün. Birincisi "tonal dikkatiydi"; bir başka deyişle, sıradan insanın günlük olayları algılama, bilinçliliğini kullanma yetisiydi. Don Juan bu dikkat biçimine "birinci erk çemberi" adını da vermiş ve bunu bizim günlük yaşamımızın algılarına düzen veren, olduğu gibi kabul ettiğimiz bir yeti olarak tanımlamıştı.

İkinci alan ise "nagual dikkatiydi;" bu, büyücülerin, bilinçliliklerini sıra dışı dünya üzerine yöneltmeleri anlamına geliyordu. Bu dikkat alanına ise "ikinci erk çemberi" adını vermiş ve bunu hepimizde bulunan, ama yalnızca büyücülerce kullanılan ve sıra dışı dünyaya düzen getirmemizi sağlayan muhteşem bir yeti olduğunu söylemişti.

La Gorda’nın ve küçük kız kardeşlerin, rüya görücülerin sanatının, rüyalarındaki görüntüleri dikkatleri sayesinde zapt etmek olduğunu göstermeleri, don Juan’ın düşüncelerinin gerçekçi yanını görmemi sağlamıştı. Onlar, don Juan’ın öğretilerinin kuramsal yanının çok ötesine geçmiş uygulamacılardı. Bana bu sanatın gösterisini sunmak için "ikinci erk çemberini" ya da "nagual dikkatlerini" kullanmaları gerekmişti. Buna tanık olabilmek için benim de aynı şeyi yapmam gerekmişti. Aslında, dikkatimi her iki alana da yöneltmiş olduğum çok açıktı. Belki de hepimiz sürekli olarak bu biçim­ de algılıyor, ama birini tutuyor ve diğerini göz ardı ediyorduk ya da benim de yaptığım gibi, bir başka yere depoluyorduk. Gerginlik ya da gönül rızası gibi kimi durumlarda, sansürlü bellek yüzeye çıkıyor ve böylece aynı olayın iki değişik anısına sahip oluyorduk.

Don Juan'ın bende yok etmeye ya da daha çok bastırmaya çalıştığı şey, mantıksal düşünme bağlamındaki aklım değil, "tonal dikkatim" ya da sağduyu dünyasındaki farkındalığımdı. Bunu gerçekleştirme isteğinin amacı, la Gorda’nın günlük yaşam vardır, çünkü bunun görüntülerini zapt etmeyi biliyoruz demesiyle ortaya çıkmıştı; sonuç olarak, kişi bu görüntüleri zapt etmek için gereken dikkati yitirince de dünya durmuyordu.



O her iki dikkatinin de ele avuca sığmaz olduğunu söylediydi. Şayet onları fethedebilirsen büyük bir savaşçı olabilirmişsin.



••Don Juan, "birinci erk çemberimizin" yaşamımızın çok erken dönemlerinde ayarlandığını ve yaşamımızın tümüyle bundan ibaret olduğu sanısıyla yaşadığımızı söylemişti. "İkinci erk çemberinin" ya da "nagual dikkatinin" insanlığın ezici çoğunluğunda gizli kaldığını, yalnızca ölüm anında açığa çıktığını söylemişti. Yine de buna ulaşmak için bir yol bulunduğunu, bunun tüm insanlık için açık olduğunu, ne ki yalnızca büyücülerin buradan yürüdüğünü ve bu yola "rüya görme" yöntemiyle girileceğini belirtmişti.

Don Juan, nagual dikkatine varmanın bir yöntemi olmadığını söylerdi. Bana yalnızca kimi önemli noktaları göstermişti. Rüyalarımda ellerimi bulmak ilk aşamaydı; dikkat alıştırması daha sonra nesneleri bulmaya, evler, sokaklar gibi belirli biçimleri aramaya dek uzayıp gidiyordu. Buradan, belirli yerlerin, günün belirli anlarındaki "rüyasını görme" aşamasına geliyordu sıra. Son aşama ise "nagual dikkatini" bütünsel özün üzerinde yoğunlaşacak biçimde yöneltmekti. Don Juan buna, birçoğumuzun şu ya da bu zamanda kendisini yatakta uyurken gördüğü rüyada ulaştığını söylemişti. Bir büyücünün böyle bir rüya gördüğünde, dikkatinin zaten yeterince gelişmiş olduğunu ve hepimizin de yapabileceği gibi kendisini uyandırmak yerine, sırtını dönüp günlük yaşamdaymışçasına işine baktığını eklemişti. Bu andan başlayarak, erken dönemde birleştirilmiş kişilikte bir kopma, bir ayrılma oluyordu. Don Juan’ın öğretisine göre "nagual dikkatini" ayarlamanın ve bunu yüksek derecede geliştirmenin sonucunda öteki öz ortaya çıkıyordu; bu, "rüya görme" sırasında oluşturulan özdeş bir varlıktı.

Don Juan, bu çifte ulaşmanın belirgin aşamaları olmadığını söylemişti bana, tıpkı günlük bilinçliliğimize ulaşmanın bir yolu olmadığı gibi. Buna yalnızca uygulama yoluyla varabiliyorduk. "Nagual dikkatimize" yönelme eylemimiz sırasın­ da gerekli aşamaları görebileceğimizi söylemekle yetinmişti. Beni, korkularımın bunu bozuk bir üretime dönüştürmesine izin vermeden "rüya görme" uygulaması yapmaya yöneltmişti.



••Gerçi iki dikkatini birleştirmekten henüz daha epey uzakmış, ama çalışıp didinerek kusursuz bir yaşam sürdürmeye başlamış ve bu tür bir yaşam da, Nagual’ın ileri sürdüğü gibi, insan biçimini yitirmesinin biricik yolu imiş. İnsan biçiminin yitirilmesi, o iki dikkatin birleştirilmesinin temel koşulu imiş.

"Masanın altındaki dikkat, büyücülerin yaptığı her şeyin anahtarıdır," diye sürdürdüydü la Gorda. "O dikkate ulaşılabilmesi için, Nagual ile Genaro bize rüya görmeyi, sana da erk bitkilerini öğrettilerdi. Erk bitkileriyle sana ikinci dikkatini nasıl kapana kıstıracağını öğretmek için neler yaptılar bilmem, ama bize rüya görmeyi öğretmek amacıyla Nagual bize sabit bakmayı öğrettiydi. Bize ne yapmakta olduğunu asla söylemiş değildi. Sadece bakmayı öğrettiydi. O şekilde bakmanın ikinci dikkatimizi kapana kıstırmanın bir yolu olduğunu hiç bilmiyorduk.



Bilincimizin en büyük parçasını oluşturan son bölümeyse üçüncü dikkat adını veriyordu; bu, cismani ve saydam bedenlerimizin farkındalığının, tanımlanamaz özelliklerini kaynaştıran sınırsız bilinçmiş.

Don Juan’a, kendisinin üçüncü bilince ilişkin herhangi bir deneyimi olup olmadığını sormuştum. Bana, bu bilincin sınırlarında dolaştığını, eğer bu boyuta girmiş olsaydı, bunun o anda farkına varmış olabileceğimi, çünkü böyle bir durum­ da tüm varlığının gerçek özüne, yani bir enerji patlamasına dönüşeceğini söylemişti. Savaşçılarının dövüştükleri alanlar, üçüncü dikkate ulaşabilmek için bir tür eğitim niteliği taşıyan ikinci dikkatmiş. Ulaşılması oldukça güç, ama bir kez ulaşıldıktan sonra son derece verimli olan bir durummuş bu.

(kartalın armağanı - 1. bölüm 1. kısım)



Rüya görme uykunun yapmamasıdır. Bu durumda rüya görme, uygulayıcıların yaşamlarının bir bölümünü uyku halinde geçirmelerinden oluşur. Öyle ki, rüya görücüler artık uyumuyor gibidirler. Yine de, uykusuzluk onlarda herhangi bir sorun yaratmaz. Rüya görmenin etkisi, sözüm ona ayrı bir bedenin, rüya gören bedenin kullanımı sonucu, uyanık yaşanan zamanın bir uzantısı gibi görünür.



Don Juan, içimizdekileri dışa vurmak için en uygun zamanı beklemek gerektiğini vurgulardı hep.



“Sıradan insanlar,” dedi don Juan, “büyücülüğü saçma ya

da ulaşamayacakları tuhaf bi gizem olarak görür. Haklıdırlar

da—söyledikleri kesin bi gerçek olduğu için değil, sıradan insan

büyücülükle uğraşacak erkeye sahip olmadığı için.”

Sözlerini sürdürmeden önce kısa bir ara verdi. “İnsanoğlu

sınırlı bi erkeyle doğar,” diye devam etti, “doğum anından itibaren

düzenli olarak yayılan bu erke belli bi zamanın duyum

boyutunca en avantajlı biçimde kullanılabilir.”

“Zamanın duyum boyutuyla neyi kastediyorsun?” diye

sordum.

“Zamanın duyum boyutu, algılanan erke alanları destesi

bütünüdür,” diye yanıtladı. “İnsan algısının çağlardan beri değiştiğine

inanıyorum. Şimdiki zaman, içinde bulunduğumuz

halin niteliğini belirler; sayılamayacak kadar çok olmasına rağmen

hangi erke destesinin kullanılacağına zaman karar verir.

Ve zamanın duyum boyutunun—yani, seçilmiş bikaç erke alanının—

işlenmesi, var olan tüm erkemizi silip götürür ve bizde

öbür erke alanlarımızı kullanabilecek takat bırakmaz.”

Kaşlarının anlamlı bir hareketiyle, bütün bunları iyice düşünmemi

istedi.

“Sıradan insanın büyücülükle uğraşacak erkeye sahip olmadığını

söylediğimde bunu kastediyordum,” diye sürdürdü.

“Eğer sadece elindeki erkeyi kullanırsa, büyücülerin algıladığı

âlemleri algılayamaz. Onları algılayabilmek için, büyücüler,

normalde kullanılmayan bi erke alanı öbeği kullanırlar. Doğaldır

ki, sıradan insan, bu âlemleri algılayacak ve büyücülerin algısını

anlayacaksa, onların kullandığı öbeğin aynısını kullanmak

zorundadır. İşte bu da olanaksızdır, çünkü olanca erkesi

zaten yayılıp gitmiştir.”

Açıklamasını belirginleştirmek amacıyla, en isabetli sözü

bulmak istermişçesine duraladı.

“Bi de şöyle düşün,” diye sürdürdü. “Zaman ilerledikçe

büyücülüğü öğreniyor değilsin; aslında sen erke biriktirmeyi

öğreniyorsun. Ve bu erke, şu anda senin için ulaşılamaz olan

erke alanlarına işleyebilmeni sağlayacak. Büyücülük işte budur:

bildiğimiz sıradan dünyanın algılanmasında kullanılmayan

erke alanlarını kullanma yetisi. Büyücülük bi bilinçlilik durumudur. Büyücülük sıradan algının farkında olmadığı şeyleri

algılama yetisidir.

“Sana yaşattığım deneyimlerin hepsi,” diye sürdürdü don

Juan, “gösterdiğim her bi şey, sadece gözümüzle görebildiğimizden

daha fazla şeyin var olduğu göstermek içindi. Kimsenin

bize büyücülük öğretmesine gereksinimimiz yok, çünkü,

aslında öğrenecek bi şey yok. Bize gereken, burnumuzun dibinde

ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir.

Ne tuhaf bi çelişki! Bilgi yolundaki her savaşçı zaman

zaman büyücülüğü öğrendiğini düşünür, ama yaptığı şey sadece

kendi varlığındaki gi-zli erke ve ona ulaşabileceğine inandırılmaya

razı olmasıdır.”

“Senin yaptığın da bu mu don Juan? Beni inandırmak

mı?”

“Kesinlikle. Seni, o erkeye ulaşabileceğine inandırmaya

çalışıyorum. Ben de aynı yollardan geçtim. Ve ben ikna edilme

konusunda senden de katıydım.”

“Ona ulaştığımızda, onunla ne yaparız don Juan?”

“Hiçbi şey. Ona ulaştığımızda, o kendiliğinden kullanılabilir

ama ulaşılamaz olan erke alanlarından yararlanır. Ve işte

bu, dediğim gibi, büyücülüktür. İşte o zaman başka bi şey görme

ye—yani, algılamaya—başlarız; hayalimizde değil, gerçek

ve somut olarak. Ve artık sözcükleri kullanmak zorunda kalmaksızın

bilmeye başlarız. Ve bu artan algılamayla, ve sessiz

bilgiyle ne yapacağımız ise, kendi mizacımıza bağlıdır.”



kişisel tarihin silinmesine yardımcı olacak üç tekniğin daha öğretildiğini söyledi. Bunlar: kendine önem vermeyi bırakma, sorumluluk alma ve ölümü bi danışman olarak kullanmaydı. Bunun amacı şuydu: bu üç tekniğin yardımı olmadan kişisel tarihi silmeye çalışmak, çömezi kaypaklığa, kaçamakçılığa ve kişiliğiyle edimleri üzerinde gereksiz yere şüpheciliğe sürükleyebilirdi.



saydam kozalarının içinde yaratıklar, çevrelerindeki her şeyin cam gibi parlak ve net biçimde görülebilmesini sağlayacak parlak ışınlar saçıyorlardı. Harikulade bir görüntüydü.

Don Juan, bizlere böylesine parlak görünen yumurta şeklindeki kabukların aslında mat olduklarını söylemişti. Saydamlık göz kamaştırıcı biçimde parıldayan çekirdekten yayılıyormuş; kabuksa gerçekte, onun saydamlığını azaltmaktaymış. O varlığı özgür kılmak için kabuğun kırılması gerekirmiş. Kabuğun, canlıların yumurtadan çıkmak üzere kabuklarını kırmaları gibi, doğru zamanda ve içeriden kırılması gerekiyormuş. Bu yapılmayacak olursa, içeride boğulup ölürlermiş. Yumurtadan çıkan canlılarda olduğu gibi, bir savaşçı için de, zamanı gelinceye kadar saydamlığını çevreleyen kabuğu kırabilmek olanaklı değilmiş.

Don Juan bizlere, bu kabuğu kırmanın, o gizem dolu parıltılı çekirdeği, Kartal’ın gıdası olan o bilinç çekirdeğini kurtarmanın tek yolunun, insan biçiminin yitirilmesi olduğunu açıklamıştı. Bu kabuğu kırabilmek, öteki benliği anımsamak ve kişinin kendi bütünlüğüne ulaşması oluyormuş.



•“Ölümün görkemli ya da huzur verici hiçbir özelliği yoktur,” dedi. “Zira gerçek dehşet ölüm anında başlar. Orada hissettiğin sınırsız güçle, Kartal seni öyle bir sıkacak ki, içinde bulunan, sahip olduğun en ufak bilinç ışıltısı bile silinip gidecek.”



•Bize, erk noktalarının dünyayı biçimini yitirmekten koruyan bir tür kubbenin üzerinde yer alan gerçek delikler olduğunu açıkladı. İkinci dikkati içinde yeterince güç toparlanabildiği sürece, bir erk noktasından yararlanabilmek olanaklıydı. Kartal’ın varlığına dayanabilmenin anahtarının, kişinin niyetinin kudretinde yattığını söyledi. Niyet olmadan, hiçbir şey olamazdı. Öteki dünyaya adım atan tek kişi ben olduğuma göre, az kalsın beni öldürecek olan nedenin, kendi amacımı değiştirmedeki yetersizliğim olduğunu söyledi. Bununla birlikte, çok çalışarak tümümüzün de kendi niyetimizi sürdürebileceğimizden emindi. Bununla birlikte bize niyetin ne olduğunu açıklamadı. Şaka yollu, bunu ancak Nagual Juan Matus’un açıklayabileceğini belirtti—ancak o da bizimle birlikte değildi.



•La Gorda, Silvio Manuel’in herkese Kartal’ın beni gruptan ayırdığını, en sonunda, yazgımı uygulamak üzere beni hazırlamaları için uygun bir duruma geldiğimi söylediğini anlattı. Planı, bilinçsiz bir anımda beni paralel çizgiler arasındaki dünyaya geçirmek ve bu dünyanın, bedenimde artakalan tüm gereksiz enerjiyi çekip almasını sağlamaktı. Bu düşüncesi tüm yoldaşları arasında kabul görmüştü, zira kural kişinin oraya ancak bilinçli durumda girebileceğini söylüyordu. Bilinçsiz bir durumda oraya girmek ölüm getirirdi, zira bilinç olmadığında yaşam gücü o dünyanın basıncı altında tükenip giderdi.



•Dikkatin üç aşamasına girebilmek için kişinin yaşam gücüne sahip olmasının bir önkoşulmuş, zira yaşam gücünden yoksun savaşçının gidecek yönü ya da amacı olamazmış. Ölüm sırasında bilincimizin üçüncü dikkate girermiş; ancak ölüm durumuna geçiş, Kartal yaşam gücümüzü parçalayıp yutmadan önce yalnızca bir an sürermiş.



•Belirttiğine göre, ikinci dikkatin kendisini topladığı nokta tam olarak Juan Tuma’nın ilk kez buluştuğumuzda betimlediği noktaydı— bedenin orta bölümünden yaklaşık otuz otuz beş santim yukarıda, mideyle göbek deliği arasında ve on santim sağda.

Zuleica bu bölgeye masaj yapmamı, bir arp çalıyormuş gibi iki elimin parmaklarıyla tam o noktaya dokunmamı emretti. Bu sayede giderek parmaklarımın su gibi katı bir yere temas edecek, en sonunda kendi saydam kabuğumu hissedecekmişim.

Parmaklarımı kıpırdattıkça hava giderek katılaştı ve sonunda bir kütlenin ayırdına vardım. Tanımlanması olanaksız bir haz tüm bedenimi kapladı. Bedenimde yer alan bir sinire dokunduğumu sandım ve bunun saçma bir şey olduğunu düşünerek kendimi bir budala gibi hissettim. Parmaklarımı hareket ettirmekten vazgeçtim.

Zuleica, eğer parmaklarımı hareket ettirmezsem başıma

vuracağını söyledi. Parmaklarımla bedenimi sarstıkça, kaşıntının olduğu yere yaklaştığımı hissediyordum. En sonunda bedenimin on on iki santim ötesine kadar yaklaştı. Sanki içimde bir şeyler büzülüyordu. Ciddi ciddi bir oyuk hissediyordum neredeyse. Daha sonra başka bir acayip duygu ayrımsadım. Uykuya dalıyordum, ancak kendimdeydim. Kulaklarımda, bana buldozer sesini anımsatan bir uğultu vardı; daha sonra ise bir gücün beni uyandırmadan sol yanıma çevirdiğini duyumsadım. Bir sigaranın sarılışı gibi sıkıca olduğum yerde döndürüldüm ve uyarılma çöküntüsüne geri döndüm. Bilincim orada dondu; uyanamıyordum, ancak bilincim kendi içinde öylesine sıkı sarılmıştı ki, uykuya da dalamıyordum.

Zuleica’nın bana etrafıma bakınmamı söyleyen sesini duydum. Gözlerimi açamıyordum, ancak dokunma duyum bana sırtüstü bir çukurun içinde uzanmış olduğumu söyüyordu. Kendimi rahat ve emin hissettim. Öylesine dalmıştım ki bu işe, kalkmayı istemiyordum. Zuleica’nın sesi bana kalkmamı ve gözlerimi açmamı emretti. Yapamıyordum. Hareketlerimi istençlememi, ayağa kalkabilmemin artık adelelerimi kasmakla bir ilgisinin olmadığını söyledi.

Yavaş hareket ettiğim için bana kızdığını sandım. Ancak daha sonra aslında tümüyle kendimde olduğumu, belki de tüm yaşamımda olduğumdan daha bilinçli bir durumda bulunduğumu ayrımsadım. Mantıklı düşünebiliyordum ancak sanki derin bir uykuda gibiydim. Zuleica’nın beni bir hipnoza sokmuş olabileceği aklıma geldi. Bu düşünce beni bir an rahatsız ettiyse de umursamadım. Kendimi havada asılı, serbestçe yüzüyormuşum duygusuna bıraktım.

Söylediklerinin gerisini duymadım. Ya susmuştu ya da artık kulaklarımı onun söylediklerine tıkamıştım. Bu cennetten ayrılmayı istemiyordum. Hiçbir zaman kendimi böylesine huzurlu, böylesine eksiksiz hissetmemiştim. Nefes alışımın temposunu duyabiliyordum. Birdenbire uyandım. Onunla bir sonraki seansımda, Zuleica, bana kendi saydamlığım içinde tek başıma bir oyuk oluşturmayı başardığımı, böyle bir oyuk oluşturmanın, saydam kozamdaki uzak bir noktanın bedenime yaklaştığı, böylece de denetime yaklaştığım anlamına geldiğini söyledi. Bana birkaç kez, bedenin bu oyuğu oluşturmayı öğrenmesinden sonra rüyaya girmek çok daha kolay oluyordu. Garip bir dürtü, bedenimin dolaysızca çoğalmayı öğrenmiş olduğuna ilişkin bir duyum edinmiştim. Bu, kendini rahat ve emin hissetme, uykuda olma, dokunma duyumundan soyutlanmış bir biçimde havada asılı durma, aynı zamanda da tam olarak uyanık bulunma ve her şeyin farkında olmanın karışımı bir duyguydu.

La Gorda, Nagual Juan Matus’un kendisinde, küçük kız kardeşlerde ve Genarolarda bu oyuğu oluşturabilmek, böylelikle onlara ikinci dikkat üzerinde sürekli odaklanabilme yetisini kazandırmak için yıllarca uğraştığını söyledi. Juan Matus’un ona açıkladığına göre, normal olarak oyuk, gerek duyulduğunda rüya görücü tarafından bir anda yaratılıyor, daha sonra saydam yumurta ilk şekline geri dönüyormuş. Ancak çömezlerin durumunda, başlarında bir Nagual lider bulunmadığı için, oyuk dışarıdan içeri doğru oluşmuş ve saydam bedenleri üzerinde sürekli bir özellik olarak kalmış; kimi zaman bu durumun büyük yararlar sağladığı oluyormuş, ancak aynı zamanda da önemli bir engel oluşturuyormuş. Tümünü de dış uyarılara karşı korunaksız ve değişken tabiatlı yapmış.

Bir keresinda Lydia’yla Rosa’nın saydam kozalarını gördüğümü ve tekme attığımı anımsadım. Oyuğun onların sağ uyluklarının dış bölümünün üst kısmında yukarılarda bir yerde bulunduğunu ya da tam olarak kalça kemiklerinin en üst kısmında bulunduğunu düşünmüştüm. La Gorda’nın söylediğine göre tam ikinci dikkatlerinin girintisine tekme atmışım ve neredeyse onları öldürecekmişim.



•Zuleica, sağ ve sol bilincin birbirleriyle iç içe geçtiklerini belirtmişti. Her ikisi de, ikinci dikkatin girintili merkezini oluşturan bir oyuğun içinde tek bir küme halinde devinimlerini sona erdiriyorlardı. Rüyaya girebilmesi için kişinin hem saydam bedenini hem de normal bedenini kullanması gerekiyordu. Önce, ikinci dikkatin merkezine bir başkası tarafından dışardan itilerek ya da rüya görücü tarafından içeriden emilmek suretiyle ulaşılması gerekiyordu. İkinci olarak, birinci dikkati ayırmak üzere, bedenin orta bölgesinde konumlanan cismani beden ve baldırların, özellikle de sağ baldırın uyarılması ve temas edecekleri noktaya ulaşıncaya değin birbirlerine yaklaştırılmaları gerekiyordu. O anda kişi kendini bohçalanmış gibi hissediyor, ikinci dikkat otomatik olarak benliği eline geçiriyordu.



•Uygulamalarım arttıkça, rüya görmenin aslında ussal bir durum olduğu gerçeği benim için giderek açıklık kazanıyordu. Zuleica bunu bana açıkladı. Söylediğine göre rüya sırasında sağ yan, ussal bilinç, rüya görücüye bir kendindelik ve ussallık duyumu kazandırmak üzere sol yan bilincinin içine girer; ancak ussallığın etkisinin en alt düzeyde kalması ve yalnızca rüya görücüyü aşırılıklardan ve tuhaf girişimlerden korumak üzere denetleyici bir mekanizma işlevini görmesi gerekmektedir.



•İz sürücülerin yaşamlarını böylesine ayrıntılı bir biçimde özetlemek zorunda olmalarının nedeni şuymuş: Kartal’ın insana armağanı, onun gerçek bir bilinç yerine, gerçeğin kusursuz bir kopyası olması koşuluyla ikame bir bilinci de kabul etmek konusundaki istekliliğini de kapsarmış. Bilinç Kartal’ın gıdası olduğuna göre, Kartal’ı, gerçek bilincin yerine kusursuz bir özetleme de hoşnut edebilirmiş.



•Kontrollü çılgınlık başkalarını kandırmanın, onları cezalandırmanın, veya onlar karşısında üstünlük elde etmenin bir yolu olmadığına göre, onu uygulayabilmek için kişinin kendi kendine gülebilmesi gerekir. Florinda, ayrıntılı bir özetleme ediminin sağladığı sonuçlardan birinin de, kişinin insanlarla ilişkilerin özünde yer alan kendi kendine hayranlığın bunaltıcı tekrarı karşısında gülebilme olduğunu söyledi.



•Florinda, velinimetinin bir savaşçının en başta gelen görevleri olarak iz sürmenin üç temel tekniği üzerinde durduğunu söyledi. Bunlar, sırasıyla sandık, özetlenecek olayların listesi ve iz sürücünün nefesidir. Velinimeti, derinlikli bir özetlemenin, insan biçiminin yitirilmesi için en uygun yöntem olduğunu düşünüyormuş.



•O anda doña Soledad’a döndüm ve kendisine düşkünlüğümden beni kurtârması için yalvardım; eğer bunu başaramazsa beni öldürmesini istedim. Ussallığımın sınırları içinde yaşamak istemiyordum.

“Böyle düşünmemelisin,” dedi Florinda. “Bizler birer savaşçıyız ve savaşçıların zihinlerinde yalnızca bir tek şey vardır—özgürlükleri. Ölmek ve Kartal’a yem olmak bir mücadele değildir. Oysa sessizce Kartal’ın çevresinde dolaşarak özgürlüğe kavuşmak, en büyük cesarettir.



••Bir zamanlar Nagual Juan Matus’un inandığı gibi, öteki benliğe ulaşan gerçek ve somut bir geçit yolunun bulunduğuna inanmamam gerekiyormuş. Görmüş olduğum yarık yalnızca onların niyetlerinin bir ürünüymüş; Nagual Juan Matus’un geçit yollarıyla ilgili saplantısının ve Silvio Manuel’in acayip mizah anlayışının bileşimiymiş; bu ikisinin karışımı “kozmik vajina”yı yaratmış. Bildiği kadarıyla, bir benlikten diğer benliğe geçişin hiçbir dünyevi gerçekliği yokmuş. Kozmik vajina, iki adamın “zamanın çarkları”nı hareket ettirme konusunda sahip oldukları gücün dünyevi bir ifadesiymiş.

Florinda’nın açıklamasına göre, o ya da topluluğundaki diğer savaşçılar zamandan söz ettiklerinde, bir saatin tiktaklarıyla ölçülebilen bir süreçten bahsetmiyorlardı. Zaman, dikkatin özüydü; zamanı Kartal’ın buyrukları oluşuyordu; ve gerçekte, bir insan öteki benliğinin herhangi bir aşamasına girdiğinde, zamanla tanışmaya başlıyordu.

Florinda’nın belirttiğine göre, o gece düzen içinde oturduğumuzda, benim ve çömezlerin zaman çarkıyla karşı karşıya gelmemize yardımcı olamaları için son bir şansları kalmıştı. Nasıl sol bilinç gündelik yaşamın bir bölümünü oluşturuyorsa, zaman çarkı da öteki benliğin bir bölümünü oluşturan bir yüksek bilinç durumunu andırıyordu ve fiziksel olarak, sonsuz genişlik ve uzunlukta, üzerinde yansıtıcı oluklar bulunan bir tünel şeklinde betimlenebilirdi. Oluklardan her biri sonsuzluğa uzuyordu ve tünelin üzerinde sonsuz sayıda oluk bulunuyordu. Yaşayan varlıklar, yaşam gücü tarafından, zorunlu olarak oluklara sabit bakışlarıyla bakmak zorundaydılar. Sabit bakışlarla oluklara bakıyor olmak, onun içinde tutsak olmak, o oyuğun içinde yaşamak anlamına geliyordu.

Florinda’nın savına göre, savaşçıların istenç adını verdikleri kavram zaman çarkına aitti. Bu, sarmaşık sürgünlerine, ya da hepimizde bulunan gözle görülmeyen dokunaçlara benziyordu. Florinda’nın dediğine göre bir savaşçının nihai amacı, kendi istencini dönmesini sağlamak üzere zaman çemberinin üzerinde odaklayabilmekti. Zaman çemberini döndürmeyi başaran savaşçılar, sabit bakışlarını oluklardan herhangi birinin üzerinde odaklayabilirler ve onunla, örneğin kozmik vajina gibi, istedikleri her şekli oluşturabilirlerdi. Kişi, zorunlu olarak böyle bir zaman oluğunun içinde tutsak olduğunda, oluğun içinde akıp giden imgeleri ancak kendisinden uzaklaştığında görebiliyordu. Kişinin, bu olukların insanı kendine bağlayan büyülü gücünden kendini kurtarabilmesi, onun akıp geçen imgeleri iki yönden de görebilmesini sağlıyordu.


••Yanıma daha sonra Silvio Manuel geldi; yapmam gerekenler konusunda beni bilgilendirmek istiyordu. Bana bir formül, görevim sahip olduğum güçten daha büyük olduğunda söyleyeceğim efsunlu birtakım sözler verdi; bunlar, Nagual kadını ilk anımsayışımda zihnimde beliren efsunlu sözlerdi.

Yazgımı yöneten güce kendimi teslim ettim.

Hiçbir şeyi sahiplenmeyeceğim, böylece, savunacağım hiçbir şey olmayacak.

Zihnimde hiçbir düşünce yok, böylece görebileceğim. Hiç korkum yok, böylece kendi kendimi anımsayacağım. Yansız ve rahat,

Bir ok gibi fırlayıp Kartal’ı aşacağım özgür olmak için.



••Bana, ikinci dikkatin pratik bir manevrasını öğreteceğini söyledi ve o an saydam bir yumurtaya dönüştü. Daha sonra normal görünümüne geri döndü ve aynı dönüşümü üç dört kez daha yineledi. Ne yaptığını gayet iyi anlamıştım. Bunu bana açıklaması gerekmiyordu, ancak bildiklerimi sözcüklere aktaramıyordum.

Silvio Manuel derdimi anlıyormuş gibi güldü. Gündelik yaşamın niyetini bırakıvermenin olağanüstü bir güç gerektirdiğini söyledi. Biraz önce bana açtığı gizem, bu niyeti bırakıvermeye nasıl bir ivme kazandırılacağını gösteriyordu. Onun yapmış olduğunu yapabilmek için, kişinin dikkatini saydam koza üzerinde odaklaması gerekiyordu.

Gözümün önünde bir kez daha saydam yumurtaya dönüştü ve o anda, ta en baştan beri bildiğim bir gerçek zihnimde belirginleşti. Silvio Manuel’in gözleri bir an ikinci dikkat noktası üzerinde odaklandı. Başı, önüne bakıyormuş gibi dimdikti, ancak gözleri yana doğru kaymıştı. Bir savaşçının niyeti uyandırabilmesi gerektiğini söyledi. Bunun sırrı bakıştaydı. Niyeti çağıran, gözlerdi.

O noktada derin bir mutluluk duydum. Uzun yıllardan sonra, en sonunda gerçekten bilmediğim bir şey üzerinde düşünebilmeyi başarmıştım. Görmenin görsel bir deneyim olmasının nedeni, niyet üzerinde odaklamak için gözlerimize gereksinim duymamızdı. Don Juan ve savaşçı topluluğu niyetin farklı bir yönünü yakalamak üzere gözlerini kullanmasını biliyorlardı ve bu edime görme adını vermişlerdi. Silvio Manuel’in bana gösterdiği şey niyet yakalayıcıları olarak gözlerin gerçek işleviydi.

Daha sonra ben de niyeti yakalamak üzere gözlerimi kullanmaya çalıştım. Onları ikinci dikkat noktası üzerinde odakladım. Birdenbire, don Juan, savaşçıları, dona Soledad ve Eligio saydam yumurtalara dönüşmüşler, ancak la Gorda, küçük kız kardeşler ve Genarolarda bu dönüşüm gerçekleşmemişti. Gözlerimi ışık kabarcıkları ve insanlar arasında ileri geri hareket ettirdim, sonunda boynumun altında bir çatırtı duydum ve odanın içindeki herkes saydam yumurtaya dönüştü. Bir an için onları birbirlerinden ayıramadığımı hissettim, ancak daha sonra gözlerim bu görüntüye alıştı ve niyetin iki yönünü, iki farklı imgeyi aynı anda ayrımsayabildim. Onların hem bedenlerini, hem de parıltılarını görebiliyordum. İki görüntü örtüşmüyor, ayrı ayrı görünüyorlardı, ancak bunun nedenini bilmiyordum. Kesinlikle birbirinden ayrı iki görüm bulunuyordu ve görme edimini tümüyle gözlerimle algılıyordum, ancak yine de onlardan ayrıydım. Gözlerimi kapattığımda onların saydam kozalarını görebiliyordum ama bedenleri görümümden kayboluyorlardı.

Bir an, dikkatimi nasıl kendi saydamlığıma çevirebileceğimi artık bildiğimi ayrımsadım. Ayrıca, dünyevi düzleme nasıl geri dönüleceğini de öğrenmiştim. Yapmam gereken tek şey, gözlerimi bedenim üzerinde odaklamaktı.



••İleri bilinçliliğe her girişimde, iki yanım arasındaki farka hayret etmişimdir. Her seferinde gözlerimin önünden bir perde kalkmış, sanki daha önce yarı körmüşüm de şimdi görebiliyormuşum gibi hissederdim. O anlarda beni saran özgürlüğü, benzersiz neşeyi yaşadığım başka hiçbir şeyle karşılaştıramam. Bununla birlikte, korkutucu bir hüzün ve özlem duygusu da özgürlük ve neşe duygusuna eşlik ederdi. Don Juan bana hüzün ve özlem olmadan bütünlük olmayacağını, çünkü bunlar olmadan sağduyu ve sevecenliğin de olamayacağını söylemişti. Sevecenlikten yoksun bilgelik ve sağduyusuz bilgi yararsızdır, derdi.



••don Juan savaşçıların taktik listesinde kibri, erkeyi en çok tüketen ve dolayısıyla kökünden yok edilmesi gereken bir eylem olarak andıklarını söyledi.

“Savaşçılar için en önemli meselelerden biri, bu erkeyi bilinmeyenle yüzleşmek için serbest bırakmaktır,” diye sürdürdü don Juan. “Bu erkeyi yeniden yönlendirmenin adı da, kusursuzluktur.”

Kendi içlerinde etkileşen altı öğeden oluşuyordu bu taktik. Bunlardan beşine savaşçılığın özellikleri deniyordu; denetim, disiplin, sabır, zamanlama ve istenç. Kibrini kaybetmek için savaşan savaşçının dünyasının parçalarıydı bunlar. Belki de en önemlisi olan altıncı öğe ise, dış dünyaya aitti ve adı ufak tirandı.


••Sabır, savaşçının yapmaya hakkı olduğunu bildiği bi şeye tüm tiniyle gem vurmasıdır. Tabii bu savaşçının gidip herhangi birisine düzen hazırlaması ya da eski hesapların peşine düşmesi anlamına gelmez. Sabır bağımsızdır. Savaşçı, denetim, disiplin ve zamanlamaya ulaşmışsa, sabır kim neyi hak ediyorsa onu bulmasını sağlar.”



••“Basit bi kuralı vardır,” dedi. “Bilinmeyen söz konusu olduğunda, insan maceraperesttir. Bize umut ve mutluluk vermek, bilinmeyenin bi özelliğidir. İnsan kendini dinç, keyifli hisseder. Hatta arttırdığı zihin kavrayışı bile çok tatmin edicidir. Yeni görücüler, insanın en iyi bilinmeyende olduğunu görmüşlerdi.”

Ne zaman bilinmeyen sanılan bilinemeyen çıksa sonuç felaket olmuş. Görücüler tükendiklerini, kafalarının allak bullak olduğunu hissetmişler. Korkunç bir baskı onları ele geçirmiş. Bilinemeyenin hiçbir erke verici etkisi olmadığından bedenleri esnekliğini yitirmiş, mantık ve sağduyuları amaçsızca uzaklaşıp gitmiş. İnsanın bilinemeyende ulaşabileceği bir şey olmadığından aptalca hatta tedbirle bile ona karışmamak gerekmiş. Yeni görücüler, onunla en hafif bağlantı için dahi aşırı bir ceza ödemeye hazırlıklı olmaları gerektiğini algılamışlar.

(içten gelen ateş - bölüm 3)



••Bizim algı kapasitemizin ötesinde kalansa bilinemeyenmiş. Onunla, bilinebilecek arasındaki fark hayati önem taşıyormuş. Bilinemeyenle karşılaşıldığında, ikisini birbirine karıştırmak, görücüyü en tehlikeli duruma sokuyormuş.

“Eski görücülere bu olduğunda,” diye sürdürdü don Juan, “yöntemleri zıvanadan çıktı sandılar. Orada olanın çoğunun, bizim anlayışımız dışında olabileceği hiç akıllarına gelmedi. Sonunda bedelini ağır ödedikleri korkunç bi yargı hatasıydı onlarınki.”

(içten gelen ateş - bölüm 3)



••Görücüler, orada bi madde dünyası olduğunu düşünmemizin sebebi farkındalığımızdır, der. Fakat esasında gerçekte oradaki akışkan, sürekli hareket halinde ve yine de değişmeyen, sonsuza dek sürecek olan Kartal’ın yayılımlarıdır.”

Tam ona Kartal’ın yayılımlarının ne olduğunu soracakken, eliyle işaret ederek beni durdurdu. Eski görücülerin bize bıraktığı en önemli mirasın, tüm hisseden varlıkların varoluş nedeninin farkındalığın arttırılması olduğunun keşfi olduğunu söyledi. Don Juan buna muazzam bir keşif diyordu.


••“Eski görücüler için,” diye devam etti don Juan, “farkındalığın arttırılmasının varoluşun sebebi olduğunu söylemek, inanç veya inançsızlık meselesi değildi. Bunu görmüşlerdi.”

“Hisseden varlıkların farkındalığının, ölüm anında uçup, ışık saçan saydam bi top pamuk gibi Kartal’ın gagasından içeri tüketilmek üzere süzüldüğünü görmüşlerdi. Eski görücüler için bu, hisseden varlıkların sadece Kartal’ın besini olan bilinci zenginleştirmek için yaşadıklarına kanıttı.”

(içten gelen ateş - bölüm 3)



••“Kartal’ın yayılımlarını gören görücüler, onlara sıklıkla emirler derler,” dedi don Juan. “Onlara, yayılımlar demeye alışmış olmasam emirler de diyebilirdim. Benimki velinimetimin tercihine karşı bi tepkiydi: Onun için onlar emirdir. Ben bu terimin, onun gibi güçlü bi kişiliğe benden daha fazla uyduğunu düşünürüm. Ben şahsi olmayan bi şey istedim. ‘Emirler’ bana çok insani geldi, ama esasında onlar gerçekten emirdir.”

Don Juan, Kartal’ın yayılımlarını görmenin felakete davet olduğunu söyledi. Yeni görücüler, kısa zamanda bunun zorluklarını görmüşler ve ancak çizgelerini yapmaya çalışırken büyük sıkıntılar atlatıp bilinmeyeni bilinemeyenden ayırdıktan sonra her şeyin Kartal’ın yayılımlarından ibaret olduğunu anlamışlar. Bu yayılımların ancak ufak bir parçasına insan farkındalığıyla ulaşılabiliyormuş ve bu ufak parça daha da azalarak günlük yaşamımızın sınırlamalarıyla cüzi bir orana iniyormuş. Kartal’ın yayılımlarının bu cüzi oranı, bilinen, insan farkındalığının ulaşabileceği ufak parça, bilinmeyen ve geriye kalan hesaplanamaz alan da bilinemeyenmiş.

Yeni görücülerin, gerçekçiliğe yatkın olduklarından, yayılımların zorlayıcı erkinden hemen haberdar olduklarını, söyleyerek devam etti. Onlar, tüm yaşayan canlıların ne olduklarını hiçbir zaman bilmeden Kartal’ın yayılımlarını uygulamaya zorlandıklarının farkına varmışlar. Ayrıca, organizmaların sırf belirgin bir sınıra kadar yayılımı anlamak üzere oluşturulduğunu ve her canlı türünün kesin bir sınırı olduğunu da fark etmişler. Yayılımlar, organizmalar üzerinde büyük baskı uyguluyorlarmış ve bu baskı sayesinde organizmalar kendi algılanabilir dünyalarını oluşturuyorlarmış.

“Bizim durumumuzda, insan olarak,” dedi don Juan, “biz yayılımları uyguluyoruz ve onları gerçeklik olarak yorumluyoruz. Ama insanın duyumsadığı Kartal’ın yayılımlarının o kadar az bi parçası ki, algımıza fazla güvenmemiz gülünç ve yine de bizim için algımıza aldırmamak, olanaksız. Yeni görücüler, bunu zor yoldan, heybetli tehlikelere davetiye çıkardıktan sonra buldular.”

(içten gelen ateş - bölüm 3)



••“O yayılımlar, insanlar tarafından nasıl kullanılıyor, don Juan?”

“O kadar basit ki sana aptalca gelecek. Bi görücü için, insanlar ışık saçan varlıklardır. Bu parlaklık, Kartal’ın yayılımlarının parçası olan yumurtamsı kozamızla kılıflanmıştır. İşte bu parça, bu az sayıdaki, kılıflanmış yayılımlar, biz insanları oluşturur. Algılamak, kozanın içindeki yayılımlarla, dışarıdakileri birbiriyle karşılaştırmaktır.”

“Örneğin görücüler, herhangi bi canlının içindeki yayılımları görür ve bunların dışarıdaki hangi yayılımlarla uyabileceğini söyleyebilir.”

“Yayılımlar, ışın şavkı gibi midir?” diye sordum.

“Hayır. Hiç değildir. Bu çok basit olurdu. Onlar tanımlanamaz bi şeydir. Yine de, kişisel yorumum onların ışık lifçikleri gibi olduklarıdır. Olağan farkındalığın kavrayamadığı, lifçiklerin farkındalığıdır. Bunun ne demek olduğunu sana söyleyemem, çünkü ne söylediğimi bilmiyorum. Sana, kişisel yorumumla tüm söyleyebileceğim, lifçikler kendilerinin farkındadır, canlı ve titreşim halindedirler, onlardan o kadar çok vardır ki sayılarının anlamı yoktur ve her biri kendi içinde bi sonsuzluktur.”

(içten gelen ateş - bölüm 3)



••“Çorbayı beğendin mi?” diye sordu Genaro ve gözlerini kaçırdı.

Beğendiğimi söyledim, çünkü anımsamakta çektiğim zorluğu kabul etmek istemiyordum.

“Benim damak zevkim için biraz fazla acılıydı,” dedi Genaro. “Sen de hiç acılı yemezsin, onun için sana dokunmayacağını umarım. Keşke iki porsiyon yemeseydin. İleri farkındalıkta daha bi iştahlı oluyorsun sanırım, ha?”

Herhalde haklıydı. Susuzluğumu bastırmak ve boğazımı yumuşatmak için koca bir sürahi su uzattı. Ciddiyetle hepsini içtiğimde ikisi de uluyarak kahkahalara boğuldular.

Birdenbire, neler olduğunu anlayıverdim. Ayırt edişim fizikseldi. Sanki tam gözlerimin ortasında bir kibrit yakılmış gibi bir ışık çaktı beynimde. Genaro’nun beni tiye aldığını o zaman anladım. Yemek yememiştim. Don Juan’ın konuşmalarına o kadar kapılmıştım ki onun dışında her şeyi unutmuştum. Önümdeki tabak Genaro’nundu.

Yemekten sonra don Juan farkındalık parıltısıyla ilgili konuşmaya devam etti. Genaro yanımda oturup sanki bu açıklamaları daha önce hiç duymamışçasına dinledi. Don Juan, dışarıdaki yayılımlar denen kozanın dışındaki yayılımların baskısının koza içerisindeki yayılımlara baskısının, tüm hisseden varlıklarda aynı olduğunu söyledi. Fakat bu baskının sonuçları apayrıydı, çünkü kozalar baskıya akla gelebilecek her şekilde tepki gösteriyordu. Yine de belirli sınırlar içerisinde bazı benzerlikler vardı.

“Şimdi,” diye devam etti, “görücüler dışarıdaki yayılımların baskısının içerdeki, her zaman hareket eden yayılımları yendiğini ve hareketini kestiğini görünce, saydam varlığın o anda farkındalıkla sabitlendiğini bilirler.

“Dışarıdaki yayılımların, kozanın içerisindeki yayılımları yendiğini ve durdurduğunu söylemekle görücülerin anlatılamaz bir şey gördüğünü, hiç şüphelenmeden bunun anlamını bildiklerini söylemek istiyorum. Bu da görme sesinin, içerdeki yayılımların tamamıyla durduğu ve dışarıdakilerden bazılarıyla uyduğunu onlara söylediği anlamına geliyor.”

Görücülerin, doğal olarak, farkındalığın bizim dışımızdan geldiğine, gerçek gizemin içimizde olmadığına inandıklarını, söyledi. Yaratılış olarak dışarıdaki yayılımlar, koza içindeki yayılımları sabitlemek için yapılmışlardı, farkındalığın numarası sabitleyici yayılımları içimizdekilerle birleştirmesi için bırakmasıymış. Görücüler, eğer bunun olmasına izin verirsek gerçekten olmamız gereken şey olacağımıza inanıyorlarmış -akışkan, devamlı hareket halinde, ölümsüz.

(içten gelen ateş - bölüm 4)



•Eski görücüler korkudan panik olmaları gerekirken, korkularını bastırma duygusuna tutsak olmuşlar. Yaptıkları işi durdurmak ya da rahatlatan birikimlerini terk etmek istemediklerinden bunun yerine korkularını denetlemişler.

(içten gelen ateş - 6. bölüm)



•Hayatımda hiç böyle bir melankoli krizine tutulmamıştım. Belirgin bir dayanağı olmayan bir hüzündü bu; aynada gördüğüm derinliklerin anısına bağlıyordum. İçimdeki duygu o derinlikler için arı bir hasret ile onların dondurucu yalnızlığının keskin korkusunun karışımıydı.

Don Juan, savaşçının yaşamında, ortada bir neden olmadan hüzünlenmenin gayet doğal olduğunu belirtti. Görücülere göre, bilinenin sınırlarının kırıldığı yerde parlak yumurta, bir enerji alanı olarak son varış noktasını, duyumsarmış. Kozanın dışındaki sonsuzluğa esaslı bir bakış, mevcudiyet keyfinin bozulması için yeterliymiş. Sonucundaki melankoli, bazen o kadar yoğun olurmuş ki ölüme neden olabilirmiş.

Melankoliden kurtulmanın en iyi yolunun onunla dalga geçmek olduğunu söyledi. Alaylı bir tonla, ilk dikkatimin, dostla temasımda bozulan düzeni onarmak için elinden geleni yaptığını izah etti. Mantık yoluyla onarılamadığından, ilk dikkatim tüm gücünü hüzne odaklayarak yapıyordu bunu.

Ona, yine de bunun melankolinin var olduğu gerçeğini değiştirmeyeceğini söyledim. Buna anlayış göstermek, keyifsiz ve kederli olmak, o derinlikleri anımsadığımdaki yalnızlık hissinin parçaları değildi.

“Sonunda bi şey içine işlemeye başlıyor,” dedi. “Haklısın. Sonsuzluktan daha yalnız bi şey yoktur. Ve bizim için insan olmaktan daha rahat bi şey yoktur. Bu da aslında başka bi çelişki insan nasıl hem insanlık bağlarını koruyup hem de tamamıyla mutlulukla ve amaçlı olarak sonsuzluğun mutlak yalnızlığına atılabilir? Bu bilmeceyi çözdüğünde sonuncu yolculuğuna hazır olacaksın.”

O zaman, hüznümün sebebini kesinlikle anlayabildim. Bu unutup bir daha ayırdına varana kadar tekrar eden bir histi bende: aynada yansımış gördüğüm kendi-içindeki-şeyin enginliğine karşılık insanlığın cezalandırıcılığı.

“İnsanlar gerçekten bir hiç, don Juan,” dedim.

“Kesinlikle ne düşündüğünü biliyorum,” dedi. “Tabii, biz hiçiz, ama bu kesin bir meydan okuyuşun da temeli, biz hiçler sahiden sonsuzluğun yalnızlığıyla yüz yüze gelebiliriz.”

(içten gelen ateş - bölüm 6)



•“Tanrı’ya verdiğin söze ne oldu?”

“Velinimetim, üzülmememi iyi bi söz verdiğimi ama henüz böyle bi sözü duyacak kimse olmadığını, çünkü Tanrı’nın var olmadığını, söyledi. Olan her şey Kartal’ın yayılımlarıydı ve onlara söz vermeye olanak yoktu.”

(içten gelen ateş 6. bölüm)



••“Yaşayan her canlıda olan birleşim noktası,” diye devam etti, “vurgulanacak yayılımları seçer. Görücüler, diğer hisseden varlıkların aynı dünya görüşünü paylaşıp paylaşmadığını birleşim noktalarının seçtiği yayılımların aynı olup olmadığını görme yoluyla, görür.”


••“İnsanın birleşim noktası, Kartal’ın buyruğuyla kozada belirli bi alan etrafında görünür, “ dedi. “Ama kesin nokta alışkanlıkla, tekrar edilen eylemlerle belirlenir. Önce orada yer alabileceğini öğreniriz ve sonra kendimiz orada olmasını buyururuz. Buyruğumuz Kartal’ın buyruğu olur, nokta o yerde sabitlenir. Bunu dikkatlice tart; buyruğumuz Kartal’ın buyruğu olur. Eski görücüler bu bulguyu canlarıyla ödediler.


(İçten Gelen Ateş - 7. Bölüm)



••“Sana büyücülüğün, çıkmaz

bi sokağa girmek gibi olduğunu söylemiştim, “ diye yanıtladı. “Söylemeye çalıştığım büyücülük uygulamalarının hiçbi hakiki değeri olmadığıdır. Bunların değeri dolaylıdır, esas işlevleri birleşim noktasını kaydırıp insanı ilk dikkatin o noktadaki denetiminden kurtarmaktır.

“Yeni görücüler, büyücülük uygulamalarının oynadığı esas rolü anladılar ve diğer tüm saçma ritüel ve sihirlerden kaçınarak doğrudan birleşim noktalarını kaydırma işlemine geçmeye karar verdiler. Ne var ki ritüel ve sihirler de aslında bi zaman her savaşçının hayatında gereklidir. Ben kendim sırf ilk dikkatini cezbedip, birleşim noktanı kaskatı sabit tutan kendi içine çekilmenden uzaklaştırmak için seni her türden büyücülük usulüyle başlatmayı uygun gördüm.”

İlk dikkatin kendi içine çekilmeye ya da mantığa takılmasının güçlü bir bağlayıcı kuvvet olduğunu ve ritüel davranışın tekrar edici özelliği nedeniyle, ilk dikkatin kaydı seyretme erkesinin bir kısmını özgürleştirdiğini ve bunun sonucunda birleşim noktasının katılığını kaybettiğini ekledi.

“Birleşim noktaları katılığını yitiren kimselere ne olur?” diye sordum.

“Savaşçı değillerse, akıllarını kaybettiklerini sanırlar,” dedi gülerek. “Aynen senin bi zaman aklını oynattığını sandığın gibi. Ancak savaşçıysalar o zaman akıllarını oynattıklarını bilirler ama sabırla beklerler. Görüyorsun, sağlıklı ve makul olmak, birleşim noktasının devinemez olduğunu gösterir. Kaydığında, bi kimse harfiyen bi şeyleri karıştırmış demektir.”

Birleşim noktaları kayan savaşçıların iki seçeneği varmış. Bir tanesi, kayma kuvvetinin onları tanık olmaya zorladığı tuhaf dünyalara duygusal tepki vererek hasta olduklarını kabullenmek; diğeri, birleşim noktasının her zaman orijinal pozisyonuna döneceğini bilerek vurdumduymaz, etkilenmemiş kalmakmış.

“Ya birleşim noktası eski pozisyonuna dönmezse?” diye sordum.

“O zaman o insanlar kaybolur,” dedi. “Birleşim noktaları dünyayı bizim bildiğimiz gibi bi araya toplayamayacağından ya sağaltılamaz kadar çatlak olur ya da bilinmeyene doğru yol almaya başlamış emsalsiz görücüler olurlar.”

“Biri ya da diğeri olmasına ne karar verir?”

“Erke! Kusursuzluk! Kusursuz savaşçılar keçileri kaçırmaz. Dokunulmaz kalırlar. Sana kaç kere kusursuz savaşçıların korkunç dünyalar görüp bi sonraki an şakalar yapıp arkadaşları ya da yabancılarla gülebileceğini söyledim.”

Ona, daha önce kaç kez söylediğim gibi, kendimi hasta sanmama sebep olan şeyin sanrısal bitkiler yutmamın neticesi olarak arka arkaya rahatsız eden duyusal deneyimler yaşamak olduğunu söyledim. Bütünüyle yer ve zaman uyuşmazlıklarından, çok sinir bozucu akıl konsantrasyon boşluklarından gerçek görüler veya yer ve insanlara gerçekten varmışlar gibi dikkatle baktığım sanrılar yaşamıştım. Aklımı oynattığımı düşünmekten alamıyordum kendimi.

“Tüm sıradan ölçülere göre hakikaten aklını oynatıyordun,” dedi, “ama görücülerin görüşüne göre eğer kaybettiysen fazla bi şey kaybettin sayılmaz. Zihin, bir görücü için insan kayıtlarının öz yansımasından başka bi şey değildir. Bu öz yansımayı kaybeder ama desteklerini kaybetmezsen, aslında bunu tutsaydın olacağından sınırsız daha güçlü bi hayat yaşarsın.”

Duyusal deneyimimin acayipliğini fark etmemi önleyen duygusal tepki kusurumun, birleşim noktamın insanın yayılım bandının ne kadar derinine ilerlediğine göre belli olduğunu belirtti.


(İçten Gelen Ateş - 7. Bölüm)



••Birleşim noktasının parıltısının o diskin içine oynadığını görmek kozanın yüzeyinin sola doğru kaydığı duyumsamasını verir. Kıyaslamasını üç ya da dört kere tekrarladı ama anlayamadım ve daha fazla açıklaması gerekti. Aslında birleşim noktasının her hareketi derinine, insan şeridinin genişliğince parlak yumurtanın merkezine doğru olmasına rağmen, parlak yumurtanın şeffaflığının sola doğru bir hareket etkisi yarattığını söyledi.

Söylediğinin görücülerin birleşim noktasının hareketini gözlerini kullanarak görmesine benzediğini belirttim.

“İnsan bilinemez değildir,” dedi. “İnsanın parıltısı neredeyse sadece gözler kullanılarak görülebilir .”

Eski görücülerin, birleşim noktasının hareketini görmelerine rağmen bunun derine bir hareket olabileceğini anlamadıklarını söyledi; onun yerine kendi görmelerini izlemişler ve gördüklerine yeni görücülerin hatalı olduğunu bilmelerine rağmen ismen yeğledikleri “sola kayış” adını takmışlar.

Onunla eylemlerim sırasında birleşim noktamı şu anda da olduğu gibi sayısız kereler oynattığını söyledi. Birleşim noktasının kayışı hep derinine olduğundan daha evvel kullanmadığım yayılımları kullanmama rağmen kişilik hissimi hiç kaybetmemiştim.

“Nagual bu noktayı ittiğinde,” diye devam etti, “nokta insanın bandı boyunca herhangi bi yöne yollanır ama nereye yollandığı hiç fark etmez çünkü her zaman daha evvel ayak basılmamış yerlerdir.


(İçten Gelen Ateş - 7. Bölüm)



••Don Juan, ayrıca birleşim noktasının ilk dikkatin demetler halinde algılamasından da sorumlu olduğunu söyledi. Birleşimi vurgulanan yayılım demetlerine bir örnek algıladığımız haliyle insan bedeniymiş. Tüm varlığımızın başka bir parçası, parlak kozamız, hiç vurgulanmaz ve unutulmuşluğa sürülürmüş; çünkü birleşim noktasının etkilerinden biri yayılım demetlerini algılamak olduğu gibi bir diğeri de yayılımlara aldırmamakmış.

Demetleme konusunu bir örnekle açıklaması için ısrar ettiğimde birleşim noktasının saçtığı parıltının kılıflanmış yayılımları bir araya destelediğini söyledi. Sonra bu desteler, deste halinde dışarıdaki yayılımlarla birleşirmiş. Demetleme, görücüler hiçbir zaman kullanılmayan yayılımlarla uğraştığında bile olurmuş. Ne zaman vurgulansalar biz onları ilk dikkatin demetlerini algıladığımız gibi algılarmışız.

“Yeni görücülerin en yüce anlarından biri,” diye sürdürdü, “bilinmeyenin, ilk dikkat tarafından dikkate alınmayan yayılımlar olduğunu bulmaları oldu. Bu koca bi ilişkidir, ama dikkatini çekerim, ancak demetlemenin yapılabildiği yerde kurulabilecek bi ilişki. Bilinemeyen, diğer yandan, birleşim noktamızın herhangi bi şeyi demetleyemeyeceği bi sonsuzluktur.”

Birleşim noktasının parlak bir mıknatıs gibi olduğunu, insanın yayılım bandı sınırları içinde nereye hareket etse yayılımları seçip gruplandırdığını açıkladı. Bu keşif, bilinmeyene yeni bir ışık tuttuğundan yeni görücüler için bir zafermiş. Yeni görücüler, kendilerine musallat olan kavranması neredeyse olanaksız bazı hayallerin, insan bandındaki birleşme noktasının her zamanki yerinden taban tabana zıt bir noktaya kaymasıyla ortaya çıktığını fark etmişler.

“Onlar insanın karanlık yanının hayalleriydi,” diye ileri sürdü.

“Neden insanın karanlık yönü diyorsun?” diye sordum.

“Çünkü nalet ve önceden hissediliyor,” dedi. “Yalnızca bilinmeyen değil aynı zamanda bilmek-kimin umurundaki bölümü.”

“Ya kozanın içindeki ama insan bandının sınırları dışındaki yayılımlar?” diye sordum. “Onlar algılanabilir mi?”

“Evet, ama betimlenemez yollarla,” dedi. “Onlar insan bandındaki kullanılmayan yayılımlar gibi insan bilinmeyeninde değil, ama insanın niteliklerinin tasavvur edemeyeceği ölçülemez bi bilinmeyende. O kadar güçlü bi enginlik ki en iyi görücüler dahi bunu betimlemekte zorlanırlar.”

Bana gizin hala bizim içimizdeymiş gibi geldiği konusunda ısrar ettim.

“Giz, bizim dışımızda,” dedi. “İçimizde sırf kozayı yıkmaya çalışan yayılımlar var. Şöyle ya da böyle sıradan bi insan da savaşçı da olsak bu gerçek bizi saptırıyor. Sadece yeni görücüler bunun ardına geçebilir. Onlar görmeye çabalar. Ve birleşim noktalarının kayışıyla gizin algılayış olduğunun ayırdına varırlar: Ne algıladığımızın değil daha çok neyin algılamamızı sağladığının.”

“Sana, yeni görücülerin duyularımızın herhangi bi şeyi ortaya çıkarma yetisinde olduğuna inandıklarından bahsetmiştim. Onlar, buna birleşim noktasının konumunun duyularımızın ne algılayacağını belirlediğini gördüklerinden inanırlar.

“Birleşim noktası kozanın içindeki yayılımları normalden değişik bi konumda birleştirirse, insan duyuları akıl almaz şeyler algılar.”


(İçten Gelen Ateş - 7. Bölüm)



••don Juan kibrin, bütün melankoli fırtınalarını yüreklendiren kuvvet olduğunu söyledi. Savaşçıların, esaslı mahzunluklara hakları varmış ama bu mahzunluk sadece onları güldürmek için olmalıymış.


(İçten Gelen Ateş - Bölüm 8)



••“Dışarıdaki yayılımların kuvveti,” diye devam etti, “birleşim noktamıza bazı yayılımları seçtirir ve bağlanma ve algı için demetler. Bu Kartal’ın buyruğudur fakat algıladığımızın tümüne yüklediğimiz anlam bizim buyruğumuzdur, bizim sihirli armağanımızdır.”


(İçten Gelen Ateş 8. Bölüm)



••Yeni görücüler, salt insanların, yayılım demetlerini daha fazla demetleyebilmek yetisinde olduklarını gözlemiş. Süzmenin, İspanyolca karşılığı, desnate yi bir kap kaynamış sütün soğuduktan sonra üstünden en leziz yeri olan kaymağını toplamak eylemini betimlemek için kullandı. Aynı şekilde, algısına göre, insanın birleşim noktası yayılımların bağlanış için önceden seçtiği bazı parçaları alır ve onlarla daha lezzetli bir yapı elde edermiş.

“İnsanın süzmeleri,” diye devam etti don Juan, “diğer yaratıkların algıladıklarından daha gerçek. İşte bizim düştüğümüz tuzak bu. O kadar gerçekler ki, biz birleşim noktalarımıza verdiğimiz buyruk yüzünden onların bize böyle göründüğünü unutuyoruz. Onları gerçek olarak algılamak için verdiğimiz buyruk sayesinde bize gerçek gibi geldiğini unutuyoruz. Bağlanışların kaymağını süzme erkine sahibiz de, kendimizi, verdiğimiz buyruktan koruma erkine sahip değiliz. Bunu öğrenmek gerekiyor. Süzmelerimize, bizim yaptığımız gibi yardım eli uzatmak, eski görücülerin kendilerininkiler için ödedikleri ceza gibi, ödediğimiz çok yüklü bi yargı hatası.”


{İçten Gelen Ateş 8. Bölüm}



••Don Juan konuşmasını, “Sana insanın birleşim noktasının algı için, yayılımlara ayarlı olduğunu söylemiştim” diye sürdürdü, “Noktanın sabit konumundan hareket edebildiğini de tartışmıştık. Son gerçek, birleşim noktasının belli bir sınırın ötesinde hareket etmesi halinde bildiğimiz bu dünyadan bütünüyle başka dünyalarla birleşebilmesidir.”


(İçten Gelen Ateş 9. Bölüm Aşağı Kayış)



••Don Juan, büyük bir sakinlik içinde Genaro’yla konuşmaya başladı. O’na, nagual Julian’ın birçok defalar korkularına fazla kapıldıkları için ikisini de öldüresiye boğmak üzere olduğunu anımsayıp anımsamadığını sordu.

Genaro bana dönüp nagual Julian’ın insafsız bir öğretmen olduğuna dair güvence verdi. O ve kendi öğretmeni, henüz o zamanlar dünyada olan nagual Elias, herkesin birleşim noktasını hayati bir sınırın ötesine iter ve kendi kendilerini korumaları için bırakırlarmış.

“Sana bir zamanlar nagual Julian’ın cinsel erkemizi boşa harcamamamızı tavsiye ettiğini söylemiştim,” diye devam etti Genaro. “Bununla birleşim noktasının kaydırılması için kişiye erke gerektiğini söylemek istemiştim. Eğer birinde bu yoksa, nagualın vuruşu özgürlük yerine ölüm vuruşu olur.”

“Yeterli erke olmadığında,” dedi don Juan, “bağlanış gücü ezicidir. Sıradan şartlar altında gerçekleşmeyen bağlanışın baskısına karşı dayanabilmek için yeterince erkeye sahip olmak gerekir.”

Genaro, nagual Julian’ın ilham veren bir öğretmen olduğunu söyledi. Her zaman öğretip aynı zamanda da kendini eğlendirecek yollar bulurmuş. En sevdiği yöntemlerden biri bir ya da iki defasında yaptığı gibi hiç fark ettirmeden onları olağan farkındalıklarında yakalayıp, birleşim noktalarını kaydırmak olurmuş. O zamandan beri, bölünmez dikkatlerini sağlamak için tüm yapması gereken onları beklenmedik bir nagual vuruşuyla tehdit etmek olmuş.

“Nagual Julian, gerçekten unutulmaz bi adamdı,” dedi don Juan. “Sanki onda şeytan tüyü vardı. Dünyadaki en kötü şeyi yapsa da, o yapınca harika olurdu. Başka herhangi biri tarafından yapılsa bunlar ham ve kaba kaçardı.

“Nagual Elias’ın, diğer yandan öyle bi niteliği yoktu ama büyük, yüce bi öğretmendi.”

“Nagual Elias, nagual Juan Matus’a çok benzerdi,” dedi Genaro bana. “Birbirleriyle çok iyi geçinirlerdi. Ve nagual Elias ona her şeyi, hiç sesini bile yükseltmeden veya onu kandırmadan öğretmişti.

“Ama nagual Julian farklıydı,” diye sürdürdü Genaro, beni dostça bir dürterek. “Diyebilirim ki o aynen senin gibi, sol yanında tuhaf sırlarını kıskançlıkla sakladı. Sence de öyle değil mi?” diye sordu don Juan’a.

Don Juan cevap vermedi ama başıyla onayladı. Kahkahasını tutmaya çalışıyordu..

“Oyunbaz bi mizacı vardı,” dedi don Juan ve ikisi kahkahalara boğuldular.

Bildikleri bir şeyi ima ediyor olmaları beni daha da tehdit altında hissettirdi.

Don Juan, ciddiyetle nagual Julian’ın hayatı boyunca öğrendiği acayip büyücülük tekniklerini kastettiklerini söyledi. Genaro, nagual Julian’ın nagual Elias’tan başka nevi şahsına münhasır bir öğretmeni daha olduğunu söyledi. Öğretmeni, onu fazlasıyla sevmiş ve ona alışılmamış ve karmaşık birleşim noktası oynatma yolları öğretmişti. Bunun sonucunda nagual Julian alışılmadık, delişmen yaradılışta biri olmuştu.

“Kimdi o öğretmen, don Juan?” diye sordum. Don Juan ve Genaro birbirlerine bakıp çocuklar gibi kı­

kırdadılar.

“Bu çok zor yanıtlanacak bi soru,” diye cevap verdi don Juan. “Tüm söyleyebileceğim bizim tarzımızı saptıran öğretmen olduğu. Bize iyi kötü bi çok şeyi öğretti ama öğrettiklerinin en fenası eski görücülerin yaptıklarıydı. Böylece aramızdan bazıları tuzağa düştü. Nagual Julian bunlardan biriydi, la Catalina da öyle. Biz yalnızca senin onları izlemeyeceğini ümit ediyoruz.”

Hemen karşı koymaya başladım. Don Juan beni susturdu. Neye karşı koyduğumu bilmediğimi söyledi.

Don Juan konuşurken, ona ve Genaro’ya fena halde kızdım. Aniden hiddetten kudurarak, avaz avaz onlara bağırmaya başladım. Tepkim, o kadar bana uymuyordu ki kendimden korktum. Sanki ben bir başkasıydım. Durdum ve yardım umuduyla onlara baktım.

Genaro’nun kolları destek gereksinirmiş gibi don Juan’ın omzundaydı. İkisi de önüne geçilmez bir şekilde gülüyorlardı.

O kadar umutsuzdum ki neredeyse gözlerimden yaşlar boşanacaktı. Don Juan yanıma geldi. Kolunu güven verici bir şekilde omzuma attı. Sonora Çölü’nün, onun anlayamadığı nedenlerden dolayı insanı veya herhangi bir diğer organizmayı kavgacılığa teşvik ettiğini söyledi.

“İnsanlar, burada hava çok kuru olduğundan diyebilir,” sürdürdü, “ya da çok sıcak olduğundan. Görücülerse, buranın Kartal’ın yayılımlarının belirli bi kavşağı olduğunu ve daha önce söylediğimiz gibi birleşim noktasının aşağı kaymasına yardımcı olduğunu söyleyebilirler.”


(Aşağı Kayış)



••“Nasıl olursa olsun, savaşçılar kendilerini tarafsız tanıklar olarak eğitmek, kendi gizlerini anlamak ve kim olduklarını bulmanın coşkusunu tatmak için dünyadadır. Bu yeni görücülerin emellerinin en yükseğidir. Ve her savaşçı buna ulaşamaz. Biz nagual Julian’ın ulaşamadığını sanıyoruz. O yolda kaldı, la Catalina da.”


(Aşağı Kayış)



••Emsalsiz bir nagual olmak için bir kimse özgürlüğü sevmeli ve her şeyden en yüksek mertebede kopmuş olmalıymış. Savaşçının yolunu bu kadar tehlikeli yapan çağdaş insanın yaşamının tam tersi olmasıymış. Çağdaş insan, bilinmeyen ve giz alemini bırakıp işlevsellik aleminde yerleşmiş. Önceden hissedilen ve coşku veren dünyaya sırtını dönüp, can sıkıntısını dünyasına buyur etmiş.

“Tekrar giz dünyasına dönme şansı verilmesi,” diye sürdürdü don Juan, “bazen savaşçılara fazla gelir ve dayanamazlar; benim bilinmeyenin macerası dediğim yolda kalırlar. Özgürlük arayışlarını unuturlar; tarafsız tanıklar olmayı unuturlar. Bilinmeyen de kaybolup gider ve buna bayılırlar.”

“Ve sen benim de böyle olduğumu düşünüyorsun, değil mi?” diye sordum don Juan’a.

“Böyle düşünmüyor, bunu biliyoruz,” diye cevapladı Genaro. “Ve la Catalina herkesten daha iyi biliyor.”

“O nerden bilecek ki?” diye diklendim.

“Çünkü o da senin gibi,” diye yanıtladı Genaro sözlerini komik, monoton bir ses tonuyla vurgulayarak.

Sıkı bir tartışmaya girmek üzereyken don Juan beni yine susturdu.

“Bu kadar heyecanlanacak bi şey yok,” dedi bana. “Sen neysen osun. Özgürlük için savaş bazıları için daha zordur. Sen onlardan birisin.

“Tarafsız tanıklar olmak için,” diye devam etti, “birleşim noktasının deviniminin sabitlenişini anlamak, bizim ve ne olursa olsun tanık olduğumuz dünya için, her şeydir.


(Aşağı Kayış)



••Yanıtı, onunla tartışmama neden oldu. Ona, Kartal’ın farkındalığı yayılımlarıyla sağladığını söylemenin, sofu bir adamın Tanrı hakkında, Tanrı hayatı sevgiyle sağlar demeye benzediğini söyledim. Bunun hiçbir anlamı yoktu.

“İki yorum aynı görüş açısından yapılmamıştır,” dedi sabırla. “Ne var ki, yine de aynı anlama geliyorlar. Tek fark, görücülerin Kartal’ın farkındalığı yayılımlarıyla sağladığını görmesi ve sofu insanların Tanrı’nın sevgi sayesinde hayatı nasıl bağışladığını görememesidir.”


••“Birleşim noktamızın birleştirebileceği başka tam dünyalar var,” diye sürdürdü. “Eski görücüler, böyle yedi dünya saymıştı, her farkındalık bandı için bi tane. Ben günlük yaşantımızın dünyası dışında bunlardan iki tanesinin birleştirmemiz için kolay olduğunu ekleyeceğim; diğer beş tanesiyse başka dava.”


••Tekrar konuşmak için oturduğumuzda, don Juan hemen la Catalina’yla olan deneyimimden söz etmeye başladı. Birleşim noktasının her zamanki konumundan aşağılara kayışının, görücüye bildiğimiz dünyanın daha ayrıntılı ve dar bir görüşünü sunduğunu söyledi. Manzara o denli ayrıntılıymış ki sanki tamamıyla başka bir dünyaymış. Bu özellikle, maceracı fakat nasılsa üşengeç ve tembel tinli görücüler için müthiş cazibesi olan büyüleyici bir manzaraymış.

“Bakış açısının değişmesi mutluluk verir,” diye devam etti don Juan. “Az bi çaba gerektirir ve sonuçlar sersemleticidir. Eğer bi görücü çabuk kazanç umudundaysa, aşağı kayıştan daha iyi bi manevra olmaz. Tek sorun, birleşim noktasının o konumunda, görücülerin insanın durumundaykenkinden daha vahşice ve daha çabuk bi ölümle bezdirilmesidir.

“Nagual Julian, oranın şahlanmak için harika bi yer olduğunu düşünür ama işte hepsi bu.”

Gerçek bir dünya değişimi, birleşim noktası insanın bandında hayati eşiğe ulaşacak kadar derine inip, o noktada diğer büyük bantları kullanabildiğinde olurmuş.

“Onu nasıl kullanırlar?” diye sordum.

Omuzlarını silkti. “Erke meselesi,” dedi. “Görücünün yeterli erkesi olduğunda bağlanış gücü başka bi banda kancayı takar. Normal erkemiz birleşim noktasının bi büyük yayılım bandının bağlanış gücünü kullanmaya izin verir. Ve biz de bildiğimiz dünyayı algılarız. Ama eğer fazladan erkemiz varsa, diğer büyük bantların bağlanış gücünü kullanabiliriz ve sonuçta başka dünyalar algılarız."


(İçten Gelen Ateş - Büyük Yayılım Bantları)



••Don Juan, rüya görücülerin, rüyaların arasına girilmemesi, rüya görenin bilinçli çabasıyla buyrulmaması ve yine de birleşim noktasının kayışının rüya görücünün buyruğuna uyması zorunlu olduğundan, çok karmaşık bir denge kurmaları gerektiğini açıkladı. Bu ussallaştırılmayıp uygulamada çözülmesi gereken bir zıtlıkmış.

Rüya görücüleri uyurken izledikten sonra eski görücüler rüyaları kendi doğal akışına bırakma çözümüne rast gelmişler. Bazı rüyalarda, rüya görücünün birleşim noktasının diğer rüyalara oranla sol yanın çok daha derine sürüklendiğini görmüşler. Bu izlenim, rüyanın içeriğinin mi birleşim noktasını oynattığı, yoksa birleşim noktasının hareketinin mi rüyanın içeriğini kullanılmayan yayılımları harekete geçirerek ürettiği sorusunu doğurmuş.

Kısa zamanda, birleşim noktasının sol yana kayışının rüyalara sebep olduğunun ayırdına varmışlar. Hareket ne denli uzağaysa, rüya o denli, canlı ve garipmiş. Kaçınılmaz olarak, birleşim noktalarını sol yanın derinlerine oynatmayı amaçlayarak rüyalarına hâkim olmayı denemişler. Denemeleri sonucunda, rüyalar bilinçli ya da yarı-bilinçli olarak yönlendirildiğinde, birleşim noktasının aniden her zamanki yerine döndüğünü keşfetmişler. İstedikleri, o noktanın oynaması olduğundan, kaçınılmaz bir şekilde rüyaların arasına girmenin birleşim noktasının kayışının arasına girmek olduğu sonucuna varmışlar.

Don Juan, buradan eski görücülerin konu üzerinde son derece şaşırtıcı bilgiler geliştirdiklerini, rüya görme ile ilgili bu bilgilerin yeni görücülerin fevkalade şeyler yapmayı tasarladıkları ancak orjinal biçiminde pek işe yaramayan bir yapıda olduklarını söyledi.


[İÇTEN GELEN ATEŞ - 11. BÖLÜM - İz Sürme, Niyet ve Rüya Görme Konumu]



••Her ne kadar rüya denetimini hiç anlamasam da, rüya görmek ve rüyamda ellerimi bulmak gibi uygulamalarıyla, rüyalarımı denetlemeyi öğretmek amaçlanmıştı. Bu alıştırmalar, birleşim noktamı uyku sırasında oynadığı yere sabitleyebilmem içinmiş. Rüya görücülerin, nazik bir denge kurması gereken nokta işte buymuş. İdare edebilecekleri tek şey birleşim noktasının sabitlenmesiymiş. Görücüler, kendini istediği yana fırlatan bir iple donanmış balıkçılar gibiymiş; tek yapabilecekleri ipi battığı yerde demirli tutmakmış.

“Birleşim noktasının rüyalarda oynadığı yere rüya görme konumu, denir,” diye sürdürdü. “Eski görücüler, rüya görme konumlarım tutmada öylesine ustalaştılar ki, birleşim noktaları orada demirliyken uyanabiliyorlardı bile.

“Eski görücüler bu durumu rüya gören beden olarak adlandırdılar, çünkü bunu her seferinde yeni bi rüya görme konumunda uyandıklarında geçici bi yeni beden yaratacak denli denetleyebildiler.

“Sana açıkça söylemeliyim ki rüya görmenin fena bi sakıncası var,” diye devam etti. “Eski görücülere ait, onların ruh haliyle lekelenmiş bi şey. Sana bundan sıyrılmanda çok dikkatlice kılavuzluk ettim ama bundan emin olmanın bi yolu yok.”

“Beni neye karşı uyarıyorsun, don Juan?” diye sordum.

“Seni hakikaten muazzam olan rüya görmenin gizli tehlikelerine karşı uyarıyorum,” diye yanıtladı. “Rüya görürken, gerçekten birleşim noktasının devinimini idare etmenin yoktur bi yolu; bu kayışı idare eden tek şey rüya görücünün içsel direnci veya zayıflıdır. İşte ilk tuzak tam buradadır.”

Yeni görücüler, önceleri rüya görmeyi kullanma konusunda duraksamışlar. Rüya görmenin, savaşçıları güçlendireceği yerde zayıf, zorlanmış, kaprisli yaptığına inanmışlar. Eski görücülerin hepsi böyleymiş. Yeni görücüler, rüya görmenin — onu kullanmaktan başka seçenekleri olmadığından— şeytansı etkisini alt etmek için, karmaşık ve zengin bir davranış düzencesi geliştirip buna savaşçının yürüdüğü yol veya savaşçının yolu demişler.

Bu düzenceyle, yeni görücüler kendilerini güçlendirip, birleşim noktasının rüyalarda kayışına kılavuzluk etmek üzere gereksindikleri iç dirence kavuşmuşlar. Don Juan üzerine basarak bahsettiği direncin yalnızca kanaat olmadığını söyledi. Hiç kimsenin eski görücüler kadar güçlü kanaati olmamış fakat onlar çekirdekte zayıfmış. İç direnç, soğukkanlılık duyumu, neredeyse umursamazlık, bir hafife alma hissi ama her şeyden öte doğal ve esaslı bir inceleme ve anlayış eğilimi demekmiş. Yeni görücüler bu karakter niteliklerinin tümüne sağduyu dermiş.

“Yeni görücülerin kanaati,” diye sürdürdü, “kusursuz bi yaşamın kendiliğinden, kaçınılmaz olarak sağduyu duyumuna neden olduğu ve bunun da sonuçta birleşim noktasının devinimine neden olduğudur.

“Yeni görücülerin,, birleşim noktasının içimizde kendiliğinden oynatılabileceğine inandığını söylemiştim. Onlar, bi adım daha ileri gittiler ve kusursuz insanların onlara kılavuzluk edecek hiç kimseye ihtiyaçları olmadan kendiliklerinden, erkelerini biriktirerek, görücülerin yaptığı her şeyi yapabileceklerini iddia ettiler. Tek gereksindikleri, azıcık bi şansla, görücülerin ortaya çıkardığı olanaklardan haberdar olmaları.”


[İÇTEN GELEN ATEŞ - 11. BÖLÜM - İz Sürme, Niyet ve Rüya Görme Konumu]



••Sonunda durup yeni görücülerin rüya gören bedene ne yolla ulaştığını ve ne yolda kullandığını anlatacağını söyledi.

“Eski görücüler, bedenin mükemmel bi kopyasını yapmaya çalıştılar,” diye sürdürdü “ve neredeyse başardılar da. Hiçbi zaman kopya edemedikleri tek şey gözlerdi. Gözler yerine, rüya gören bedende sırf farkındalık parıltısı vardı. Bunu daha önce Genaro sana rüya gören bedenini gösterdiği zamanlar hiç fark etmemiştin.

“Yeni görücüler mükemmel bi vücut suretini hiç umursamadılar; hatta onlar vücudu kopya etmekle ilgilenmediler bile. Sadece bu ismi, rüya gören bedeni, birleşim noktasının devinimiyle bu dünyanın herhangi bi yerine veya insana açık diğer yedi dünyadan birine taşınan büyük bi erke dalgasını, bi hissi ifade etmek için tuttular.”

Don Juan sonra rüya gören bedene ulaşmak için kullanılan usulden kabataslak söz etti. Bunu başlatan ilk eylem, desteklenmek suretiyle bükülmez niyeti besliyormuş. Bükülmez niyet, iç sessizliğe yol açıyor ve iç sessizlik, birleşim noktasının rüyada uygun konumlara kaydırtabilmesi için gereken iç direnci karşılıyormuş.

Bu sıralamaya, temel işlem diyordu. Denetim, temel işlem bittiğinde gelişiyordu; inatla rüya görsüsüne tutunarak rüya görme konumunun planlı olarak korunmasından oluşuyordu. Düzenli uygulama, yeni rüyalarda yeni rüya görme konumları tutmakta büyük kolaylığa sebep oluyormuş; bu, kişi uygulamayla kasti denetim elde ettiğinden değil, denetim her uygulamayla içsel direnci güçlendirdiğindenmiş. Güçlenmiş içsel direnç sonuçta birleşim noktasının sağduyuyu teşvik etmek için gittikçe daha uygun rüya görme konumlarına kaymasına veya başka bir deyişle, rüyaların kendiliğinden daha başa çıkılır hatta düzenli olmasına yol açıyormuş.

“Rüya görücülerin gelişimi dolaylıdır” diye sürdürdü. “Bu yüzden yeni görücüler, rüya görmeyi kendiliğimizden, yalnız başımıza yapabileceğimize inandılar. Rüya görme, doğal, yerleşmiş bi birleşim noktası kayışı kullandığından bize yardım edecek kimseye gereksinim duymamalıyız.

“Fena halde gereksindiğimiz, sağduyudur ve kendimiz dışında kimse bunu bize veremez ya da bunu sağlamamıza yardımcı olamaz. Onsuz, birleşim noktasının kayışı düzensizdir, sıradan rüyalarımızın düzensiz olması gibi.

“Yani sonuçta, rüya gören bedeni sağlamanın usulü günlük hayatımızda kusursuzluğu sağlamaktır.”

Don Juan, sağduyu bir kere ele geçtiğinde ve rüya görme konumları güçlendiğinde, bir sonraki adımın herhangi bir rüya görme konumunda uyanmak olduğunu söyledi. Bu manevra, çok basitmiş gibi görünmesine rağmen aslında çok karmaşık bir meseleymiş —hatta öyle karmaşıkmış ki sadece sağduyu değil savaşçılığın tüm niteliklerini, en fazla da niyeti gerektirirmiş.

Ona, niyetin görücülere rüya görme konumunda uyanmaya nasıl yardımcı olduğunu sordum. Niyet, bağlanış gücünün en karmaşık denetimi olarak, rüya görücünün sağduyusu ile birleşim noktasının deviniminden aydınlanan bir yayılım varsa onların bağlanışını korurmuş.

Don Juan, rüya görmenin bir tane daha heybetli, gizli tehlikesi olduğunu söyledi: rüya gören bedenin kendi direnci. Örneğin, rüya gören bedenin hiç aralıksız, uzun süreler Kartal’ın yayılımlarına gözlerini dikip bakması çok kolaymış ama bunun sonunda onlar tarafından tamamen tüketilmesi de çok kolaymış. Kartal’ın yayılımlarına, rüya gören bedenleri olmadan gözlerini diken görücüler ölmüşler ve rüya gören bedenleriyle gözlerini dikenler de içten gelen bir ateşle yanıp kavrulmuşlar. Yeni görücüler, bu sorunu takım halinde görerek çözmüşler. Bir görücü yayılımlara gözünü dikerken, diğerleri görmeyi bitirmeye hazır beklemişler.

“Yeni görücüler nasıl takımlar halinde görmüşler ?” diye sordum.

“Beraber rüya gördüler diye yanıtladı. “Senin de bildiğin gibi, bi görücü grubu için aynı kullanılmayan yayılımları harekete geçirmek gayet olanaklı. Bu durumda da, bilinen bi yol yok, kendiliğinden oluveriyor; izlenecek bi teknik yok.”

Beraber rüya görürken, içimizde bir şeyin dizginleri ele aldığını ve birdenbire kendimizi diğer rüya görücülerle aynı bakışı paylaşırken bulduğumuzu ekledi. Olan şuymuş, insani durumlarımız, farkındalık parıltısını kendiliğinden diğer insanların kullandığı yayılımlar üzerine odaklamamızı sağlıyormuş; birleşim noktalarımızın konumunu etrafımızdaki diğer insanlarınkine uyduruyormuşuz. Bunu sağ yanda, olağan algımızda, sol yanda da beraber rüya görürken yapıyormuşuz.


[İÇTEN GELEN ATEŞ - 11. BÖLÜM - İz Sürme, Niyet ve Rüya Görme Konumu]



••“Sana başından beri eski görücülerin yaptığı büyük bulgulardan söz ediyorum,” dedi. “Organik hayatın dünya üzerindeki tek yaşam olmadığını buldukları gibi yeryüzünün kendisinin de canlı bi varlık olduğunu keşfettiler.”


••“Algının, bağlanış olduğu keşfini yapan eski görücüler muazzam bi şeyle karşı karşıyaydılar,” dedi. “Üzücü olan, sapkınlıklarının başardıkları şeyin ne olduğunu bilmelerini engellemesi.

Ufak vadinin doğusunda, kentin olduğu yandaki bir sıradağı imledi.

“O dağlarda birleşim noktanı sarsacak kadar parıltı var,” dedi bana. “Güneş batı dorukları arkasına inmeden hemen önce gereksindiğin tüm parıltıyı yakalayacak birkaç dakikan olacak. Yeryüzünün kapılarını açan sihirli anahtar, iç sessizlikle beraber göz alan herhangi bir şeyden yapılmıştır.”


••“Bugün, Genaro’nun yardımıyla her şeyin kilidini açan anahtarı bulacaksın. Bunu henüz kullanamayacaksın ama ne olduğunu ve nerede olduğunu bileceksin. Görücüler bunu öğrenmek için en ağır bedeli öderler. Sen de senelerdir bunun karşılığını ödüyordun.”

Her şeyin anahtarı dediğinin, yeryüzünün sezen bir varlık olup, savaşçılara şahane bir destek verebildiğinin ilk elden bilinmesi olduğunu açıkladı; bu yeryüzünün kendi farkındalığından, savaşçının kozasındaki yayılımlar yeryüzünün kozasındaki uygun yayılımlarla bağlandığı anda gelen bir güdüymüş. Hem yeryüzü hem de insan sezgili varlıklar olduğundan, yayılımları birbirine uyarmış. Daha doğrusu, yeryüzünde insandaki yayılımların ve aslında tüm sezgili organik ve inorganik varlıklardaki yayılımların hepsi varmış. Bir bağlanış anında, sezgili varlıklar bağlanışı sınırlı bir şekilde kullanıp kendi dünyalarını algılarmış. Savaşçılar bu bağlanışı ya herkes gibi algılamak ya da hayal bile edilemeyecek dünyalara girmeyi sağlamak için destek olarak kullanırmış.

“Bana sorabileceğin en anlamlı soruyu sorman için bekliyorum ama bi türlü sormuyorsun,” diye sürdürdü. “Tüm bunların gizinin içimizde mi olduğunu sormakta takılıp kaldın. Yine de yeterince yaklaştın sayılır.

“Bilinmeyen, gerçekte insan kozasında farkındalık tarafından dokunulmamış yayılımlar arasında değildir ama yine de bi şekilde ordadır. Bi türlü anlayamadığın nokta bu. Sana bildiğimiz dışında yedi dünya birleştirebileceğimizi söylediğimde, sen bunu içsel bi iş gibi aldın çünkü bizimle yaptıklarını tümüyle imgelediğine inanmaktan yanasın. Bu nedenle, bilinmeyenin aslında nerede olduğunu hiç sormadın. Yıllarca, çevremizdeki her şeyi elimle imleyip bilinmeyenin orada olduğunu söyledim sana. Hiçbi zaman bağlantıyı kurmadın.”

Genaro gülmeye başladı sonra öksürdü ve ayağa kalktı. “Hala bağlantıyı kuramadı ki,” dedi don Juan’a.

Kurulacak bir bağlantı vardıysa bunda başarısız olduğumu kabul ettim.

Don Juan tekrar tekrar, insanın kozasındaki yayılımların bir parçasının orada salt farkındalık için olduğunu ve farkındalığın, bu yayılımlar parçasını dışarıdaki aynı yayılımlar parçasıyla eşleştirmek olduğunu söyledi. Bunlara, dışarıdaki yayılımlar denirmiş çünkü çok enginlermiş ve insanın kozası dışındakinin bilinemeyen olduğunu söylemek bilinemeyenin yeryüzünün kozası içinde olduğunu söylemekmiş. Ne var ki bilinmeyen de yeryüzünün kozası içindeymiş ve insanın kozası içinde bilinmeyen, farkındalığının dokunmadığı yayılımlarmış. Farkındalık parıltısı onlara dokunduğunda harekete geçer ve dışarıdaki kendilerine ilişkin yayılımlarla bağlanırlarmış. Bu gerçekleştiğinde, bilinmeyen algılanır ve bilinen haline gelirmiş.


••Şu anda yaptığımız her şeyi kendi kendine yapabilmen için arkada kalacak, kendinle bırakılacaksın. Bu görevle her nagualın yüzleşmesi gerek.

“Nagual Julian da aynısını bana yaptı, hem de benim sana yaptığımdan çok daha acımasızca. Ne yaptığını biliyordu; nagual Elias’ın ona öğrettiği her şeyi birkaç yılda yeniden organize etmeyi beceren fevkalade bi nagualdı. O, senin ya da benim için hayat boyu sürecek bi şeyi, kısacık bi zamanda yapardı. Fark, nagual Julian’ın tek gereksindiği şeyin hafif bi ima olmasıydı; bundan sonra farkındalığı devralır ve olan tek kapıyı açardı.”

“Olan tek kapıyla ne demek istiyorsun, don Juan?”

“İnsanın birleşim noktası hayati bi noktanın ötesine geçtiğinde, sonuçlar her insan için aynıdır demek istedim. Bunu oynatma tekniği ne denli değişirse değişsin sonuçlar hep aynıdır, bu da birleşim noktası yeryüzünün desteğiyle diğer dünyaları birleştirir anlamına gelir.”

“Yeryüzünün desteği her insan için aynı mıdır, don Juan?”

“Tabii ki. Sıradan insanın zorlandığı iç söyleşidir. Salt mutlak sessizliğe erişildiğinde kişi desteği kullanabilir. Bu gerçeği, desteği kendin kullanmayı denediğinde doğrulayacaksın.”

“Denemeni hiç tavsiye etmem,” dedi Genaro içtenlikle. “Kusursuz bir savaşçı olmak seneler sürer. Dünyanın desteğinin etkisine karşı koyabilmek için şu anda olduğundan daha iyi olmalısın.”

“Bu desteğin hızı sendeki her şeyi çözer,” dedi don Juan. “Onun etkisi altında biz hiç oluruz. Hız ve bireysel varoluş hissi bi arada yürümez. Dün, dağda Genaro ve ben seni destekleyip, sana çıpa demiri vazifesi gördük; yoksa geri dönemeyebilirdin. Desteği bir amaç uğruna kullanan bazıları gibi bilinmeyene gitmiş ve hala akıl almaz enginliklerde başıboş geziyor olurdun.

Bunu biraz daha ayrıntılı açıklamasını istedim ama kabul etmedi. Aniden konuyu değiştirdi. ••“Yeryüzünün sezgili bi varlık olması hakkında anlayamadığın bi şey daha var,” dedi. “Ve Genaro, bu berbat Genaro seni, anlayana kadar zorlamak istiyor.”

İkisi de güldü. Genaro oyunbazca iteledi beni ve ağzından şu sözcükler çıkarken bana göz kırptı, “Ben korkuncum.”

“Genaro, çok fena bi angaryacıdır, sert ve acımasızdır,” diye devam etti don Juan. “Korkularına, aldırmadan seni zora koşar. Ben olmasaydım...”

O, iyi, düşünceli, ihtiyar beyefendiyi başarıyla canlandırıyordu. Gözlerini indirip, içini çekti. İkisi kahkahalara boğuldular.

Sakinleşip sesleri kesildiğinde, don Juan Genaro’nun daha anlayamadığım şeyi göstermek istediğini, diğer büyük yayılımlar bandına değişmemize yol açanın yeryüzünün yüce farkındalığı olduğunu söyledi.

“Biz canlılar algılayıcılarız,” dedi. “Ve biz, insanın kozası içindeki bazı yayılımlar dışarıdaki bazı yayılımlarla bağlandığı için algılarız. Bağlanış bu yüzden, gizli geçiş yoludur ve yeryüzünün desteği de bunun anahtarıdır.


••“Bağlanış, çok barışçıl, fark edilmeyen bi eylem olmalıdır. Uçup gitmek yok, fazla dert yok.”

Birleşim noktasının, başka dünyaları birleştirmesini sağlamak için gereken sağduyunun doğaçlama yapılamayacağını söyledi. Sağduyu olgunlaşmalı ve savaşçıların cezasızca algı engelini yıkabilmelerinden önce kendi içinde bir güç olmalıydı.

Merkeze yaklaşıyorduk. Genaro tek söz etmemişti. Düşüncelere dalmış gibi sessizce yürüyordu. Tam meydana ulaşmadan, don Juan Genaro’nun bana bir şey daha göstermek istediğini söyledi: birleşim noktasının konumu her şeymiş ve onun algılamamızı sağladığı dünya öyle gerçekmiş ki, gerçeklik dışında hiçbir şeye yer bırakmıyormuş.

“Genaro, sırf senin yararına birleşim noktasının bi başka dünyayı birleştirmesine izin verecek,” dedi don Juan bana. “Ve sonra o onu algılarken sen, algı kuvvetinin başka hiçbi şeye yer bırakmadığını fark edeceksin.”

Genaro önümüzden yürüyordu ve don Juan bana Genaro’ya bakarken onun tarafına çekilmeyeyim diye gözlerimi saatin tersi yönde yuvarlamamı buyurdu. Ona itaat ettim. Genaro benden birkaç metre ötedeydi. Birden şekli yayıldı ve bir anda havaya uçup kayboldu sanki.

Gördüğüm bilim-kurgu filmlerini düşünüp, içten içe olanaklarımızın farkında olup olmadığımızı merak ettim.

“Genaro şu anda bizden algı kuvvetiyle ayrıldı,” dedi sessizce don Juan. “Birleşim noktası bi dünya birleştirdiğinde, o dünya mutlaktır. Eski görücülerin rastlantıyla buldukları bu kerametti ve ne olduğunu hiç anlayamadılar: yeryüzünün farkındalığı, bize diğer büyük yayılımlar bandını bağlayarak destek verir. Ve bu yeni bağlanış kuvveti dünyanın gözden kaybolmasını sağlar.

“Yeni görücüler her bi yeni bağlayış yaptıklarında, aşağıdaki derinliklere daldıklarına ya da yukarıdaki cennete çıktıklarına inandılar. Yeryüzü yeni bi mutlak bağlanış, bambaşka bi dünya algılamamızı sağladığında bu dünyanın havada bir nefes gibi yok olabileceğini hiç anlayamadılar.”


<{İÇTEN GELEN ATEŞ - BÖLÜM 13 - YERYÜZÜNÜN DESTEĞİ}>



••Ondan insan biçiminin ne olduğunu ve onu kaybetmenin ne demek olduğunu bir seferde açıklamasını istedim. Görücülerin, insan formunu, farkındalık parıltısının normalde insanın birleşim noktasının sabitlendiği belirli bir yerde yanan yayılımlar bağlanışının zorlayıcı gücü olarak betimlediklerini söyledi. Bu bizleri kişi yapan kuvvetmiş. Yani kişi olmak bu bağlanış gücüyle yakın ilişkide olmaya zorlanmak ve sonuçta bunun tam çıkış noktasıyla ilişkide olmakmış.

Eylemleri dolayısıyla, savaşçıların birleşim noktası herhangi bir anda sola sürüklenirmiş. Bu, alışılmadık bir çekingenlik, denetim ya da hatta her şeyden el çekmeyle sonuçlanan kalıcı bir devinimmiş. Birleşim noktasının sürüklenmesi, yayılımların yeni bağlanışlarına sebep olurmuş. Görücüler, bu ilk kayışa insan formunu kaybetme demeyi yerinde bulmuşlar çünkü bu birleşim noktasının orijinal yerinden direngen devinimini belirlermiş ki bu bizi kişi yapan güçle, geri dönülmez bir ilişki kaybına neden olurmuş.


[İçten Gelen Ateş - 14. Bölüm - Yuvarlanış Kuvveti]



••Birleşim noktasının kayışı, kişinin yuvarlanan kuvvete açılması için gereken tek şeymiş. Eğer kuvvet kasıtlı bir şekilde görülürse tehlike en aza inermiş. Fiziksel yorgunluk, duygusal dayanıksızlık, hastalık, korkmak ya da sarhoş olmak gibi basit ve hafif, duygusal veya fiziksel bir nöbet sonucunda birleşim noktası istemeden kaydığındaysa aşırı tehlikeli bir durum oluşurmuş.

“Birleşim noktası istemeden kayarsa yuvarlanış kuvveti kozayı kırar,” diye sürdürdü. “Birçok kereler insanın göbeği altındaki aralıktan bahsetmiştim. Aslında tam göbeğin altında değil de göbek seviyesinde, kozanın üstündedir. Aralık, bi göçük, aslında pürüzsüz olan kozanın üstünde doğal bi hatadır. Yıkıcının bize hiç durmadan vurduğu ve kozayı kırdığı yer orasıdır.”

Eğer birleşim noktasının kayışı önemsizse, çatlak çok ufak olurmuş, koza hızla kendini onarır ve insanlar da herkesin şu ya da bu şekilde deneyimlediği bir şey deneyimlermiş: kocaman renk lekeleri ve göz kapansa da ortadan kalkmayan burulmuş biçimler.

Eğer dikkate değer bi kayışsa, o zaman çatlak geniş olurmuş ve bu kayışı sağlamak için amaçlı olarak erk bitkileri kullanan savaşçıların ve uyuşturucu kullanıp habersizce aynı şeyi yapan insanların durumlarında olduğu gibi, kozanın kendini onarması zaman alırmış. Bu durumlarda insan duyarsız ve soğuk olurmuş; konuşmakta hatta düşünmekte bile zorlanır; sanki içerden donmuş gibi hissedermiş.

Bir travma ya da ölümcül bir hastalık sonucunda birleşim noktası şiddetli kaydığında, yuvarlanış kuvveti kozanın uzunluğu boyunca bir çatlağa sebep olurmuş; koza çöker ve kendi üstüne kıvrılırmış ve kişi ölürmüş.


(içten gelen ateş - 14. bölüm)



••“Gönüllü bir kayışta bu tür bir aralık yaratmaya olanak var mı?” diye sordum.

“Bazen,” diye yanıtladı. “Gerçekten zayıfız. Yıkıcı bize üst üste vururken, ölüm bize aralıktan gelir. Ölüm, yuvarlanış kuvvetidir. Parlak bi yaratığın aralığında bi zayıflık bulduğunda otomatikman onu kırıp açar ve çökertir.”

“Yaşayan her varlığın aralığı var mı?” diye sordum.

“Tabii ki,” diye yanıtladı. “Eğer olmasaydı ölmezdi. Ne var ki, aralıklar boy ve şeklen farklıdır. İnsanın aralığı yumruk boyunda, kasemsi bi çukurdur, çok hassas ve yaralanabilir bi şekildir. Diğer yaratıkların aralıkları insanınkine oldukça benzer; bazıları bizimkinden güçlü bazılarıysa daha zayıftır. Ama inorganik yaratıkların aralığı gerçekten farklıdır. Uzun bi iplik, saydam bi saç teli gibidir; sonuçta inorganik varlıklar bizden çok daha dayanıklıdır.

“O yaratıkların uzun ömürlerinin dayanılmaz bi çekiciliği vardır ve eski görücüler bu cazibeye karşı koyamamışlar.”

Birbirlerine yüz seksen derece karşı gelen iki etki, bu güç tarafından üretilirmiş. Eski görücüler yuvarlanış kuvvetine tutsak olmuş ve yeni görücüler, tuzakları için özgürlük armağanıyla ödüllendirilmişler. Niyetteki ustalıkla yuvarlanış kuvvetine alışan yeni görücüler, bir an gelmiş kozalarını açmışlar ve kıvrılmış bir teşbih böceği gibi yuvarlanacakları yerde, kuvvetle akıp gitmişler: Sonuçta tümden ve anında dağılmışlar.

Ona, parıldayan varlığın içten gelen ateşle tükendikten sonra farkındalığın sürmesiyle ilgili bir sürü soru sordum. Yanıtlamadı. Yalnızca yutkundu, omuzlarını silkti ve eski görücülerin yıkıcıyla ilgili takınaklarının onları kuvvetin diğer tarafına körleştirdiğini söyledi. Yeni görücüler her zamanki titizlikleriyle gelenekleri yadsımış ve karşıt uca gitmişler. Onlar önceleri, görmelerini yıkıcı üzerinde odaklamak konusunda muhaliflermiş; dışarıdaki yayılım kuvvetinin hayat veren ve farkındalık geliştiren yanlarıyla anlaşılması gerektiğini savunmuşlar.

“Onlar bi şeyi yok etmenin, onu yapıp korumaktan,” diye sürdürdü don Juan,” sınırsız daha kolay olduğunun farkına vardılar. Hayatı kullanıp atmak, onu beslemenin yanında bi şey değildi. Tabii ki, yeni görücüler bu konuda hatalıydı ama yol alırken hatalarını düzelttiler.”

“Ne yönden hatalıydılar, don Juan?”

“Görme için herhangi bi şeyi yalıtmak yanlıştır. İlk başlarda, yeni görücüler seleflerinin yaptıklarının tam tersini yaptılar. Eşit dikkatle yıkıcının diğer yanına odaklandılar. Onlara olan eski görücülere olan kadar, belki daha da kötüydü. Aynen sıradan insanlar gibi aptalca ölümlerle öldüler. Eski görücülerin gizemi ya da garazkârlığı yoktu onlarda, hatta bugünün görücüleri gibi özgürlük arayışları dahi yoktu.

“O ilk yeni görücüler herkese hizmet etti. Görmelerini yayılımların hayat veren kuvvetine odakladıklarından, sevgi ve şefkat doluydular. Ama bu onları yıkılıp yuvarlanmaktan kurtaramadı. Marazilikle dolu eski görücüler kadar kırılgandılar.”

Çağdaş yeni görücüler için, denetim ve tuzak dolu bir hayattan sonra, hayatlarında bir tek amaca yönelik anı olmayanlar gibi zor durumda kalmak dayanılmazmış.

Don Juan, yeni görücülerin, gelenekle yeniden bağlantı kurduktan sonra eski görücülerin yuvarlanış kuvvetiyle ilgili bilgilerinin tamam olduğunu fark ettiklerini söyledi; bir yerde eski görücüler aynı kuvvetin iki çehresi olduğu sonucuna varmışlar. Yıkıcı yanı, tamamıyla yok etme ve ölüme delginmiş. Çembersel yanıysa, hayatı ve farkındalığı, doyum ve amacı koruyanmış. Ancak onlar, özellikle yıkıcı yanıyla uğraşmayı seçmişler.

“Takımlar halinde bakan yeni görücüler, yıkan ve çembersel tarafların ayrımını görmeyi becerdiler,” diye açıkladı. “İki kuvvetin kaynaştığını ama aynı olmadığını gördüler. Çembersel kuvvet tam bizi yıkan kuvvetten önce gelir; birbirlerine o kadar yakındırlar ki bize aynıymış gibi görünürler.

“Çembersel kuvvet denmesinin sebebi halkalarla, ipliğimsi ilmiklerden bi yanardöner olarak gelmesindendir ki bu -gerçekten çok nazik bi iştir. Ve aynen yıkan kuvvet gibi yaşayan varlıklara sürekli çarpar, ama başka bi amaçla. Onlara dayanıklılık, yön, farkındalık yani hayat vermek amacıyla.

“Yeni görücülerin keşfettiği, yaşayan varlıklarda bu iki kuvvetin dengesinin çok hassas olduğudur,” diye devam etti. “Eğer herhangi bi zaman kişi, yıkan kuvvetin çembersel kuvvetten daha kuvvetli çarptığını duyumsarsa bu denge bozuldu demektir; bundan sonra yıkan kuvvet gittikçe daha, daha kuvvetli çarpar; ta ki yaşayan varlığın aralığını kırıp onu öldürene dek.”

Benim ateş topları diye adlandırdıklarımın insana, ağaca, mikroba ya da dosta yaşayan varlığın boyu kadar, yanardöner bir çember halinde geldiğini ekledi.

“Değişik boy çemberler mi var?” diye sordum.

“Her dediğimi harfi harfine anlama,” diye karşı çıktı. “Öyle çemberler filan yok, sadece onu rüyada gören görücülere halka hissi veren çembersel bi kuvvet var. Ve ayrıca değişik boylar da yok. Tüm yaşayan varlıklara, organik ve inorganik yardıklara uyan ayrılamaz bi kuvvet var.”

“Eski görücüler neden yıkan çehresine odaklandılar?” diye sordum.

“Çünkü hayatlarını onu görmeye bağlı sandılar,” diye yanıtladı. “Görmelerinin, yıllanmış sorularına yanıt olacağından emindiler. Anlayacağın gibi, yuvarlanış kuvvetinin gizini ortaya çıkartırlarsa yaralanamaz ve ölümsüz olacaklarını umdular. Üzücü olan, şöyle ya da böyle gizi ortaya çıkarmaları ve yine de ne yaralanamaz hale gelmeleri ne de ölümsüzleşmeleri.

“Yeni görücüler, insanın bi kozası olduğu sürece ölümsüzlüğü elde etmenin hiçbi yolu olmadığını anlayarak her şeyi değiştirdiler.”

Don Juan, eski görücülerin, kozanın bir kılıf olduğunun ve yuvarlanış kuvvetinin saldırısına sonuna kadar dayanamayacağının hiçbir zaman farkına varamadıklarını açıkladı. Bütün biriktirebildikleri bilgiye rağmen durumları sonuçta sıradan insandan daha iyi değilmiş, hatta belki daha kötüymüş.

“Sıradan insandan ne bakımdan daha kötüler?” diye sordum.

“Heybetli bilgelikleri onlara seçimlerinin yanılmaz olduğunun garantisi gibi geldi,” dedi. “Ne olursa olsun yaşamayı seçtiler.”

Don Juan bana bakıp gülümsedi. Dramatik duraksamasıyla bana kavrayamayacağım bir şey söylemeye çalışıyordu.

“Yaşamayı seçtiler,” diye tekrarladı. “Aynı, neredeyse ulaşılmaz bantlarla dünyaları birleştirmek için ağaç olmayı seçmeleri gibi.”

“Ne demek istiyorsun, don Juan?”

“Yuvarlanış kuvvetini, yenip yutulmak için Kartal’ın gagasına yuvarlanmaya bırakacakları yerde birleşim noktalarını hayal bile edilemez rüya görme konumlarına kaydırmak için kullandılar demek istiyorum.”


(içten gelen ateş - bölüm 14)



••“Bu başka bi yöre,” dedi don Juan. “Bu koca kaya insanları çekmesi için buraya kondu. Yakında bunun sebebini de bileceksin.”

Tüm bedenimden soğuk ter boşandı. Bayılacağımı sandım. Kesinlikle fazla tepki gösteriyordum, bununla ilgili bir şeyler söyleyeyim dedim, ama don Juan boğuk bir fısıltıyla konuşmasına devam etti. Genaro’nun rüya görmesi nedeniyle kendi birleşim noktasını kayanın çevresindeki özel yayılımları uyandıracak noktaya getirme denetimine sahip olduğunu söyledi. Benim de birleşim noktamı oynatıp Genaro’yu izlememi önerdi. Bunu oynatmak için, ilkin bükülmez niyetimi hazırlamalı ve sonra durumun getireceği içeriğe göre oynamaya bırakmalıymışım.

Bir an düşündükten sonra, görücülere de ya da aslında sıradan insana da gerçekten alışılmadık şeylerin çoğunun kendiliğinden, niyetin araya girmesiyle olduğunu, bunun usulünü kafaya takmamamı fısıldadı.


(içten gelen ateş - 15. bölüm)



Tutkum yüzünden, diyorlar

Kötü talih yakamı bırakmıyor.

Hiç fark etmez

isterse şeytanın kendisi olsun,

nasıl ölüneceğini biliyorum.


Valentina, Valentina.

Yeter ki sen iste.

Eğer bir gün öleceksem,

o tek sefer, neden bugün olmasın?


Tüm benliğim, bu değerlerin akıl almaz yan yana gelişinin etkisiyle sersemledi. Hiçbir şarkı bu denli anlamlı olmamıştı benim için. Günlük hayatta, ucuz bir duygusallıkla dolu olduğunu düşündüğüm bu şarkı sözlerini dinlerken, savaşçının tarzını anladığımı hissettim. Don Juan, savaşçıların ölümle yan yana yaşadığını ve bunu bildiklerinden her şeyle yüzleşebilecek cesareti duyduklarını beynime kazımıştı. Don Juan bize olabilecek en kötü şeyin ölmemiz olacağını ve bu bizim değişmez yazgımız olduğundan özgür olduğumuzu söylemişti; her şeyi kaybetmiş olanların artık korkacak hiçbir şeyi olmazmış.


(içten gelen ateş 15. bölüm)



••Yeni görücülerin tamamen değişik olduklarını, birleşim noktalarını insan bandının orta kısmı boyunca tuttuklarını söyledi. Eğer bu kayış, ileri farkındalığa kayış gibi yüzeysel olursa, rüya görücü korku ve şüphe gibi bazı yönlerden duygusal hassaslığı dışında sokaktaki herkes gibi olurmuş. Fakat derinliğin belirli bir düzeyinde, orta kısımda kaydıran bir rüya görücü ışık damlasına dönüşürmüş. Işık damlası, yeni görücülerin rüya gören bedeniymiş.

Ayrıca kişisel olmaktan böylesine uzak olan bir rüya gören beden tüm yeni görücülerin temelde yaptığı gibi arılamak ve deneyimlemek açısından iyi bir vesileymiş. Eski görücülerin derinine insanlaşmış rüya gören bedeni, onların eşit derecede kişisel, insansı yanıtlar aramasına yol açmış.


(içten gelen ateş 15. bölüm)



••“İnsan kalıbının ne olduğunu anladığına emin misin?” diye sordu bana gülümseyerek.

“Seni temin ederim don Juan, insan kalıbının ne olduğunun tamamen farkındayım,” dedim.

“Köprüye vardığımda insan kalıbına saçmalıklar bağırdığını duydum,”dedi en muzip gülümsemesiyle.

Değersiz bir efendiye tapınan, değersiz bir uşak gibi hissettiğimi söyledim ve yine de katışıksız aşkla duygulanmış, ölümsüz sevgi sözü vermiştim.

Tüm bunları çok şamatalı bulup nefesi kesilene dek güldü.

“Değersiz bi uşağın, değersiz bi efendiye verdiği söz değersizdir,” deyip tekrar kahkahalara boğuldu.

Durumumu savunmak istemedim. İnsan kalıbına aşkım, karşılığında ödül bekleme düşüncesi olmadan verilmişti. Verdiğim sözün değersiz olmasının, benim için önemi yoktu.


(içten gelen ateş 16. bölüm)



••Don Juan’a biraz önce anımsadığım yeni kısmı söylerken, duygusal karmaşalarımla başa çıkma yöntemlerinden birinin, beni olağan farkındalığa kaydırmak olduğunun farkına vardım.

“Bilinmeyene yolculuk edenleri yatıştıran tek şey unutmadır,” dedi. “Sıradan bi dünyada olmak ne de rahatlatıcıdır!”

“O gün harika bi zafer kazandın. Benim için yapılacak en uyanıkça şey seni ona odaklanmaya bırakmamak. Tam gerçekten paniklediğin an, seni olağan farkındalığa birleşim noktanın artık hiç şüphe duymadığı bir noktaya kaydırdım. Savaşçılar için böyle iki konum vardır. Birinde her şeyi bildiğin için hiç şüphe yoktur. Diğerinde, olağan farkındalıkta, hiçbir şey bilmediğin için hiç şüphen yoktur.


(içten gelen ateş 17. bölüm)



••Belleğimde, benim için korkunç önemi olan bir şeyin kaybolduğunu ya da don Juan’ın sözleriyle bir zamanlar bağlanmış olup da kullanılmayan yayılımlarda kaldığını duyumsadım.

Sakin kalmak için çabam, yapılmaması gereken bir şeymiş. Ansızın, dizlerim titredi ve bedenimin orta kısmına sinir spazmları yayıldı. Ses çıkarmaktan aciz, mırıldandım. Tekrar sükûnetimi kazanmadan önce sertçe yutkunmam ve derin nefes almam gerekti.

“Buraya konuşmak için ilk oturduğumuzda, hiçbi mantıksal tahminin görücünün eylemlerine müdahale etmemesi gerektiğini söylemiştim,” diye sert bir ses tonuyla devam etti. “Yaptıklarında hak iddia edebilmek için aklınla üstesinden gelmen gerektiğini biliyordum ancak bunu şu anda bulunduğun farkındalık seviyesinde yapmalısın.”

Aklın bir bağlanış durumu, çok çok birleşim noktasının bir konumu olduğunu anlamam gerektiğini açıkladı. Bunu, şu anda olduğum gibi büyük bir yaralanabilirlik durumunda anlamam gerektiğini önemle belirtti. Bunu, birleşim noktam hiçbir şüphe olmayan konumdayken anlamam yararsızmış çünkü bu konumda bu tür aymalar bol olurmuş. Bunu olağan farkındalıkta anlamak aynı derecede yararsızmış; bu durumda aymalar duygu geçene kadar yaşanan duygusal patlamalarmış.

“O gün büyük bi mesafe kat ettiğini söyledim,” dedi sakince. “Ve bunu söylememin nedeni bunu biliyor olmam. Ben ordaydım, anımsıyor musun?”

Sinir ve endişeden aşırı terliyordum.

“Yolculuk ettin çünkü uzak bi rüya görme konumunda uyandın,” diye devam etti. “Genaro seni, bu banktan meydanın karşısına çektiğinde birleşim noktanın olağan farkındalıktan taa rüya gören bedenin göründüğü konuma oynamasını sağladı. Rüya gören bedenin gerçekten göz açıp kapayana kadar inanılmaz bi mesafeyi uçup geçti. Lâkin önemli olan bu değil. Giz, rüya görme konumunda. Seni çekecek kadar güçlüyse, dünyanın sonuna hatta ötesine dek gidebilirsin, aynı eski görücüler gibi. Onlar bilinmeyenin sınırları ötesinde bi rüya görme konumunda uyandıklarından bu dünyadan kayboldular. O günkü rüya görme konumun bu dünyadaydı, ancak Oaxaca kentinden hayli uzaktı.”

“Bunun gibi bir yolculuk nasıl gerçekleşir?” diye sordum.

“Bunun nasıl yapıldığını bilmenin bi yolu yok,” dedi. “Güçlü duygular, bükülmez niyet ya da büyük ilgi insana rehberlik edebilir; sonra birleşim noktası rüya görme konumunda, koza içindeki tüm yayılımları kendisiyle çekebilecek kadar uzun süre, erkle sabitlenir.”

Sonra don Juan, yıllar boyunca süren ilişkimizde, birçok kez olağan farkındalık durumunda ya da ileri farkındalıkta görmemi sağladığını söyledi; ancak şimdi birbirini tutan bir biçimde anlamaya başladığım sayısız şey görmüştüm. Bu tutarlık mantıksal veya ussal değildi ama yine de garip bir şekilde yaptığım her şeyi, bana yapılan her şeyi ve onunla olduğum tüm bu yıllar boyunca gördüklerimi berraklaştırıyordu. Şimdi son bir açıklama daha gereksindiğimi söyledi: Dünyada algılamayı öğrendiğimiz her şey çözülmez bir biçimde birleşim noktasının konumunun nerede olduğuna bağlıymış. Birleşim noktası bu konumdan oynatılırsa, dünya bizim için olduğu şey olmaktan çıkarmış.

Don Juan, birleşim noktasının insanın kozasının ortasından ötede bir yere oynatılmasının bildiğimiz dünyanın bir anda sanki bütünüyle silinmişçesine yok olmasına yol açtığını; sabitliğin dayanıklılığın algılanan dünyaya bağlanışla ilgili olduğunu belirtti. Bazı yayılımlar birleşim noktasının belirgin bir yöreye sabitlenmesi yüzünden sürekli bağlanırmış; işte bizim bütün dünyamız buymuş.

“Dünyanın sağlamlığı serap değil,” diye devam etti, “birleşim noktasının herhangi bi yerde sabitlenmesi bi seraptır. Görücüler birleşim noktalarını kaydırdıklarında bi hayalle karşılaşmazlar, karşılaştıkları bambaşka bi dünyadır; bu yeni Dünya şu anda seyrettiğimiz dünya kadar gerçektir, ama bu dünyayı ortaya çıkaran birleşim noktalarının yeni bir yere sabitlenmesi de eski sabitlenme kadar seraptır”.

“Örneğin seni ele alalım; şu anda ileri farkındalık durumundasın. Bu tür durumlarda yapabileceklerin bi hayal değil; yarın günlük yaşamında karşı karşıya geleceğin dünya kadar gerçek ve yine de yarın, şu anda tanık olduğun dünya var olmayacak. Yalnızca birleşim noktan şu anda olduğu noktaya oynarsa var olur.”

Savaşçıların eğitimlerini tamamladıktan sonra görevlerinin bütünleme olduğunu ekledi. Eğitim sırasında savaşçıların, özellikle de nagual olanların olabildiğince çok değişik yere kayışta bulunmaları sağlanırmış.


(içten gelen ateş 17. bölüm)



••“Başka bir dünya bağlamayı başarırsam ne olur?” diye sordum.

“Oraya gidersin,” diye yanıtladı. “Tam burada bi gece, sana bağlanışın gizemini gösterirken Genaro’nun yaptığı gibi.”

“Ben nerede olacağım, don Juan?”

“Başka bir dünyada tabii ki, nerede olabilirsin ki?”

“Ya çevremdeki insanlar, binalar, dağlar ve başka her şey?”

“Tüm bunlardan kendi kırdığın engelle ayrılmış olacaksın: algı engeliyle. Ve aynen ölüme meydan okumak için kendini gömmüş olan eski görücüler gibi, bu dünyada olmayacaksın.”

Açıklamalarını dinlerken içimde bir mücadele köpürerek yükseliyordu. Bir yanım don Juan’ın durumunun savunulamaz olduğuna dair yaygara koparırken, diğer yanım hiç sorgusuz haklı olduğunu biliyordu.

Ona birleşim noktamı sokakta, Los Angeles’ta trafiğin ortasında oynatırsam ne olacağını sordum.

“Los Angeles, bir nefes gibi havada kaybolur,” diye yanıtladı ciddi bir ifadeyle. Ama sen kalırsın.”

“Sana açıklamaya çalıştığım giz bu işte. Bunu deneyimledin ama henüz anlayamadın, bugün anlayacaksın.”


(içten gelen ateş 18. bölüm)



••“Bi dakika sonra, birleşim noktasının oynayışını niyet edeceksiniz,” dedi. “Ve hiç kimse size yardım etmeyecek. Şimdi yalnızsınız. Niyetin bi emirle başladığını anımsamanız lazım.

“Eski görücüler, eğer görücü iç söyleşi yaparsa bunun uygun bi söyleşi olması şarttır, derler. Eski görücüler için bu, büyücülük ve öz yansımanın geliştirilmesiyle ilgili bi söyleşi anlamı taşır. Yeni görücüler için, bu söyleşi değil, niyetin sağduyulu buyruklar sayesinde tarafsızca idare edilmesidir.”

Tekrar tekrar niyetin idare edilmesinin kişinin kendisine verdiği emirle başladığını söyledi; buyruk sonra Kartal’ın buyruğu olana kadar tekrarlanır ve sonra buna uygun olarak, savaşçılar iç sessizliğe eriştiği anda birleşim noktası kayarmış.

Bu tarz bir manevraya olanak olması, yeni ve eski tüm görücüler için birbirine karşıt nedenlerle de olsa en önemli tek şeymiş. Bunu bilmeleri sayesinde eski görücüler birleşim noktalarını uçsuz bucaksız bir bilinmeyen içinde, akıl sır ermez rüya görme konumlarına oynatabilmişler; yeni görücüler için bu yem olmayı yadsımak anlamına geliyormuş ve birleşim noktasını mutlak özgürlük denen belirli bir rüya görme konumuna oynatarak Kartal’dan kaçmak anlamını taşıyormuş.

Eski görücüler, birleşim noktasını bilinenin sınırına oynatmanın ve asıl ileri farkındalıkta sabit tutmanın olanağı olduğunu keşfetmişler. Bu konumdan birleşim noktalarını yavaşça bu konumun ötesinde başka noktalara oynatmanın yararlılığını görmüşler -bu cesaretli fakat sağduyudan yoksun muazzam bir zafermiş, çünkü birleşim noktalarının hareketini hiçbir zaman geri döndürememiş ya da belki döndürmeyi hiçbir zaman istememişler.

Don Juan, sıradan işler dünyasında ölmek ya da bilinmeyen dünyalarda ölmek seçenekleriyle karşı karşıya kalan maceracı insanların kaçınılmaz olarak İkincisini seçeceklerini söyledi. Seleflerinin sadece ölecekleri yeri değiştirmeyi seçtiklerini fark eden yeni görücüler tüm bunların gereksizliğini kavramışlar; yoldaşlarını denetlemeye çabalamanın gereksizliğini, diğer dünyaları birleştirmenin gereksizliğini ve hepsinden fazla da kibrin gereksizliğini.

Yeni görücülerin en talihli kararlarından biri, birleşim noktalarını ileri farkındalık dışında hiçbir konuma kalıcı olarak oynatmamalarıymış. Bu konumda, gereksizlik ikilemini çözmüşler ve çözümün, ölünecek bir dünya seçmek değil de mutlak bilinç, mutlak özgürlüğü seçmek olduğunu keşfetmişler.

Don Juan, yeni görücülerin mutlak özgürlüğü seçerek habersizce seleflerinin geleneklerini devam ettirip, ölüme meydan okuyanların özü haline geldikleri yorumunu yaptı.

Yeni görücüler, birleşim noktası sürekli olarak bilinmeyenin sınırlarına kaydırılır fakat bilinenin sınırında bir konuma dönmek zorunda bırakılırsa, o zaman birden bırakıldığında yıldırım gibi insanın kozası boyunca oynayarak, kozadaki yayılımların hepsini bir anda bağladığını bulmuşlar.

“Yeni görücüler bağlanış kuvvetiyle yanarlar,” diye devam etti don Juan, “kusursuzca sürdürülmüş bi hayatın niyetine dönüştürdükleri istenç kuvvetiyle. Niyet, farkındalığın tüm amber rengi yayılımlarının bağlanışıdır, yani mutlak özgürlüğün mutlak farkındalık olduğunu söylemek doğru olur.”

“Hepinizin yapacağı bu mu, don Juan?” diye sordum.

“Yeterli erkemiz olursa, kesinlikle,” diye yanıtladı. “Özgürlük, Kartal’ın insana armağanıdır. Maalesef, pek az insan bunun gibi harika bi armağanı kabul etmek için gerekenin sadece yeterli erke olduğunu anlar.”

“Eğer tek gereken şey buysa, o zaman kuşkusuz erkeyi cimrice kullanmalıyız.”

Bundan sonra don Juan hepimizi olağan farkındalık durumuna soktu. Alacakaranlıkta, Pablito, Nestor ve ben boşluğa atladık. Ve don Juan ile nagual topluluğu içten gelen ateşle yandılar. Mutlak farkındalığa girdiler, çünkü bu üstün özgürlük armağanını kabul edecek yeterli erkeleri vardı.

Pablito, Nestor ve ben koyağın dibinde ölmedik -ve önceden atlamış olan çömezlerin hiçbiri de ölmedi- çünkü hiçbirimiz oraya ulaşmadık; ölümümüze atlamak gibi böylesine muazzam ve akıl almaz bir eylemin etkisiyle hepimiz birleşim noktamızı oynattık ve başka dünyalar birleştirdik.

Şimdi ileri farkındalığı anımsamak ve bütünlüğümüzü yeniden kazanmak zorunda olduğumuzu biliyoruz. Ve ne kadar çok anımsarsak, kıvanç, hayretimizin o kadar yoğun, kuşku ve şaşkınlığımızın o kadar fazla olacağını da.

Şimdiye dek, sadece doğanın ve insan kaderinin en akıl sır ermez sorularıyla hayal kırıklığı tatmaya bırakılmıştık sanki. Taa ki don Juan’ın bize öğrettiği her şeyi doğrulayıp, Kartal’ın armağanını kabul etmek için yeterli erkeye ulaşacağımız zamana kadar.


(içten gelen ateş 18. bölüm)



••“Sıradan insanlar,” dedi don Juan, “büyücülüğü saçma ya da ulaşamayacakları tuhaf bi gizem olarak görür. Haklıdırlar da— söyledikleri kesin bi gerçek olduğu için değil, sıradan insan büyücülükle uğraşacak erkeye sahip olmadığı için.”

Sözlerini sürdürmeden önce kısa bir ara verdi. “İnsanoğlu sınırlı bi erkeyle doğar,” diye devam etti, “doğum anından itibaren düzenli olarak yayılan bu erke belli bi zamanın duyum boyutunca en avantajlı biçimde kullanılabilir.”

“Zamanın duyum boyutuyla neyi kastediyorsun?” diye sordum.

“Zamanın duyum boyutu, algılanan erke alanları destesi bütünüdür,” diye yanıtladı. “İnsan algısının çağlardan beri değiştiğine inanıyorum. Şimdiki zaman, içinde bulunduğumuz halin niteliğini belirler; sayılamayacak kadar çok olmasına rağmen hangi erke destesinin kullanılacağına zaman karar verir. Ve zamanın duyum boyutunun—yani, seçilmiş bikaç erke alanının—işlenmesi, var olan tüm erkemizi silip götürür ve bizde öbür erke alanlarımızı kullanabilecek takat bırakmaz.”

Kaşlarının anlamlı bir hareketiyle, bütün bunları iyice düşünmemi istedi.

“Sıradan insanın büyücülükle uğraşacak erkeye sahip olmadığını söylediğimde bunu kastediyordum,” diye sürdürdü. “Eğer sadece elindeki erkeyi kullanırsa, büyücülerin algıladığı âlemleri algılayamaz. Onları algılayabilmek için, büyücüler, normalde kullanılmayan bi erke alanı öbeği kullanırlar. Doğaldır ki, sıradan insan, bu âlemleri algılayacak ve büyücülerin algısını anlayacaksa, onların kullandığı öbeğin aynısını kullanmak zorundadır. İşte bu da olanaksızdır, çünkü olanca erkesi zaten yayılıp gitmiştir.”

Açıklamasını belirginleştirmek amacıyla, en isabetli sözü bulmak istermişçesine duraladı.

“Bi de şöyle düşün,” diye sürdürdü. “Zaman ilerledikçe büyücülüğü öğreniyor değilsin; aslında sen erke biriktirmeyi öğreniyorsun. Ve bu erke, şu anda senin için ulaşılamaz olan erke alanlarına işleyebilmeni sağlayacak. Büyücülük işte budur: bildiğimiz sıradan dünyanın algılanmasında kullanılmayan erke alanlarını kullanma yetisi. Büyücülük bi bilinçlilik durumudur. Büyücülük sıradan algının farkında olmadığı şeyleri algılama yetisidir.

“Sana yaşattığım deneyimlerin hepsi,” diye sürdürdü don Juan, “gösterdiğim her bi şey, sadece gözümüzle görebildiğimizden daha fazla şeyin var olduğu göstermek içindi. Kimsenin bize büyücülük öğretmesine gereksinimimiz yok, çünkü, aslında öğrenecek bi şey yok. Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir. Ne tuhaf bi çelişki! Bilgi yolundaki her savaşçı zaman zaman büyücülüğü öğrendiğini düşünür, ama yaptığı şey sadece kendi varlığındaki gizli erke ve ona ulaşabileceğine inandırılmaya razı olmasıdır.”

“Senin yaptığın da bu mu don Juan? Beni inandırmak mı?”

“Kesinlikle. Seni, o erkeye ulaşabileceğine inandırmaya çalışıyorum. Ben de aynı yollardan geçtim. Ve ben ikna edilme konusunda senden de katıydım.”

“Ona ulaştığımızda, onunla ne yaparız don Juan?”

“Hiçbi şey. Ona ulaştığımızda, o kendiliğinden kullanılabilir ama ulaşılamaz olan erke alanlarından yararlanır. Ve işte bu, dediğim gibi, büyücülüktür. İşte o zaman başka bi şey görmeye—yani, algılamaya—başlarız; hayalimizde değil, gerçek ve somut olarak. Ve artık sözcükleri kullanmak zorunda kalmaksızın bilmeye başlarız. Ve bu artan algılamayla, ve sessiz bilgiyle ne yapacağımız ise, kendi mizacımıza bağlıdır.”

Başka bir seferinde de, başka bir açıklama yapmıştı. İlgisiz bir konuyu tartışıyorduk ki aniden konuyu değiştirdi ve bana bir fıkra anlatmaya başladı. Gülerek kibarca omuzlarımın arasını, sırtımı okşadı. Sanki utanıyordu da, bana dokunmak için cesaret toplaması gerekiyordu. Ben sinirlenince, kıkırdamaya başladı.

“Çok ürkeksin,” diye takıldı, sırtıma daha sertçe vurdu.

Kulaklarım uğuldadı. Bir an için nefesim kesildi. Adeta ciğerlerim ağzıma gelmişti. Soluk almak gittikçe daha çok rahatsızlık veriyordu. Birkaç kez aksırıp tıksırdıktan sonra ciğerlerim açıldı ve kendimi derin, düzgün soluk alırken buldum. O kadar harika hissediyordum ki, bu beklenmedik ama sert darbe için ona kızamadım bile.

Ardından, epey ilginç bir açıklamaya girişti, büyücülüğün değişik ve daha açık bir tanımına.

Olağanüstü bir bilinçlilik durumuna girmiştim! Öylesine

bir us berraklığım vardı ki don Juan’ın söylediği her şeyi anlayabiliyordum. Evrende, büyücülerin niyet dediği, ölçülemeyecek ve anlatılamayacak bir güç bulunduğunu ve evrende var olan her şeyin bir bağlantı hattıyla niyete bağlı olduğunu söyledi. Onun, büyücüler ya da savaşçılar diye adlandırdığı insanlar, bu bağlantı hattının tartışılmasıyla, anlaşılmasıyla ve kullanımıyla ilgilenirlermiş. Özellikle yaptıkları şey, günlük hayatlarının sıradan kaygılarınca duyarsızlaştırılan bu hattı temizlemekle uğraşmakmış ki büyücülüğe, bu bağlamda, insanın niyet ile olan bağlantısının temiz tutulması da denebilirmiş. Don Juan, bu ‘temizleme işlemini’ anlamanın ya da öğrenip uygulamanın son kerte zor olduğunu söyledi. Böylece, büyücüler yönergelerini iki gruba ayırmışlar. Biri, günlük yaşam bilinçliliği durumuna ilişkin yönergeler ki; bunlar da temizlik işlemi örtülü bir biçimde sunulurmuş. Diğeri, benim şimdi deneyimlemekte olduğum, büyücülerin bilgiyi, konuşulan dilin müdahalesi olmaksızın, dolaysız olarak niyetten aldıkları ileri bilinçlilik durumunun yönergeleriymiş.

Don Juan, büyücülerin ileri bilinçliliği zorlu mücadelelerle geçen binlerce yıl boyunca kullanarak, niyet ile ilgili belirgin içgörüler edindiklerini, bu dolaysız bilgileri, kuşaktan kuşağa günümüze taşıdıklarını açıkladı. Büyücülüğün görevinin, bu anlaşılmazmış gibi görünen bilgiyi alıp, günlük hayatın bilinçlilik standartlarında anlaşılır kılmak olduğunu söyledi.


(sessizliğin erki - sunuş)



•••“Büyücüler için bi ilgi noktası saptamak niyeti inceleme şansı elde etme anlamına gelir,” diye yanıtladı, “ki bu tam da yönergelerin son başlığının amacıdır. Niyeti hiçbi şey aynı gücü anlamak için savaşan büyücülere ait hikâyeleri incelemekten daha iyi gösteremez büyücülere.”

Kendi neslindeki büyücülerin geçmişlerini incelerken bilgilerinin temel kuramsal düzeninin farkına vardıklarını açıkladı don Juan.


•••“Sana anlatacağım ilk öyküye ‘tinin belirmesi’ denir,” diye başladı don Juan. “Ama adı seni şaşırtmasın. Tinin belirmesi, sadece ilk büyücülük öyküsünün kurulduğu ilk soyut özdür.

“İlk soyut öz, kendi içinde bi öyküdür,” diye sürdürdü. “Bi zamanlar, sıradan, hiçbi özelliği olmayan bi adam varmış. O da, herkes gibi, tin için sadece bir geçitmiş. Ve bu yüzden, diğer herkes gibi, tinin, soyutun bi parçasıymış, ama o bunu bilmiyormuş. İşleri o kadar başından aşkınmış ki, bu konuyla ilgilenecek ne vakti ne de merakı varmış.

“Tin, bağlantılarını hissettirmek için boşu boşuna didinmiş durmuş. İçsel sesi kullanıp sırlarını açıklamış fakat adam açıklananları anlama yetisinden yoksunmuş. İçsel sesi duyduğunda bunların kendi duygu ve düşünceleri olduğunu sanmış.

“Tin, daldığı uykudan uyandırmak için adamı sarsıp, üç işaret vermiş; art arda üç belirme. Adamın yoluna çıkıp duruyor, kendini ayan beyan ortaya koyuyormuş ama adamın taktığı yokmuş.”

Don Juan, benim sorularımı ve yorumlarımı beklediği zamanlar yaptığı gibi, bana baktı. Bir şey söyleyemiyordum çünkü vurgulamak istediği konuyu anlayamıyordum.

“Biraz önce sana ilk soyut özü anlattım,” diye sürdürdü konuşmasını. “Ekleyebileceğim yegâne şey şu: Adamın anlamamaktaki inadı yüzünden, tin hile yapmak zorunda kalmış ve hile bu sayede büyücülerin yönteminin özünü oluşturmuş. Fakat bu başka bi öykünün konusu.”

Don Juan, büyücülerin soyut özü, olayların tasarlanması ya da niyetin anlamlı bir şeyler için her işaret verişinde ortaya çıkan, yinelenen bir kalıp olarak algıladıklarını söyledi. Soyut özler, o halde, tamamlanmış olaylar zincirinin tasarılarıdır, denilebilir.

Bütün nagual çömezlerinin, her soyut özün her ayrıntısıyla mutlaka karşılaşacağından emin olmam gerektiğini söyledi. Beni büyücülüğün soyut özlerine tabi kılmak için—nagual Julian’ın ve ondan önceki tüm naguallar’ın yaptığı gibi— niyete yardımcı olduğunu söyledi. Her nagual çömezinin soyut özlerle karşılaşma süreci, o soyut özlerle nagual çömezinin kişiliğinin ve koşulların bir araya gelmesi sonucu kurulan bir öykü ortaya çıkarırmış.


•••“Neden naguallar’a ‘velinimet’ deniyor da basitçe öğretmen denmiyor?” diye sordum sinirli sinirli.

“Nagual’a ‘velinimet’ demek, çömezin şükran duygusundandır,” dedi don Juan. “Nagual çömezinde karşı koyamayacağı bi minnettarlık duygusu yaratır. Ne de olsa nagual, onları biçimlendiren ve bilinmeyen bölgelerde onlara yol gösteren insandır.”

‘Öğretme’nin, benim düşünceme göre, birinin bir diğeri için yapabileceği en müthiş, en insancıl şey olduğunu belirttim. “Senin için öğretmek, dizgeler hakkında konuşmaktan ibaret,” dedi. “Bi büyücü içinse öğretmek, nagual’ın çömezleri için yaptığıdır: evrende zaten var olan gücü onlar için ortaya çıkarmak; niyeti—her şeyi yeniden düzenleyen, değiştiren ya da onları olduğu gibi koruyan gücü. Nagual, bu gücün çömezleri üzerindeki etkilerini hesaplar ve buna göre onlara yol gösterir. Nagual niyeti biçimlendirmese, çömezler için merak edilecek, hayran kalınacak bi şey de olmazdı. Ve çömezler, keşiflerle dolu büyülü bi yolculuğa çıkacaklarına, sadece bi geleneği öğrenmekle

yetinirlerdi; üfürükçü, falcı, şarlatan ya da öyle bi şey olmayı.” “Bana niyeti anlatabilir misin?” diye sordum.

“Niyeti bilmenin tek yolu,” diye yanıtladı, “niyet ile, onu hissedebilen canlılar arasında canlı bi bağlantı olduğu zaman onu tanımaktır. Büyücüler niyete açıklanamaz, tin, soyut, nagual gibi adlar verirler. Ben nagual demeyi tercih ederdim ama bu, lidere, yani velinimete verilen isimle çakışıyor. Bu yüzden ben onu tin, niyet ya da öz olarak adlandırmaya karar verdim.”


(sessizliğin erki - tinin belirmesi -ilk soyut öz)



••İleri farkındalığın bir sıçrama tahtası olduğunu söyledi. Kişi onu kullanarak sonsuzluğa sıçrayabilirmiş. Birleşim noktasının yerinden oynatılması durumunda, ya olağan yerine çok yakın bir yere saplandığını, ya da sonsuzluğa doğru kaymayı sürdürdüğünü tekrar tekrar vurguladı.


(sessizliğin erki - 3. bölüm ~ tinin hilesi - iz sürmenin 4 biçimi)



••İz sürmenin bir başlangıç olduğunu, savaşçının yolunda herhangi bir girişimden önce iz sürmeyi, daha sonra niyeti öğrenmesi gerektiğini ve ancak ondan sonra isteğine göre birleşim noktasını hareket ettirebileceğini belirtti.


(sessizliğin erki - 3. bölüm ~ tinin hilesi - iz sürmenin 4 biçimi)



••Don Juan velinimetinin iyi bir düşünür olmadığını tekrarladı. Öyle olsaymış şeylerin akışı olarak görüp açıkladığı şeyin her şeyin içine işleyen güç, yani niyet olduğunu anlarmış. Don Juan velinimetinin görmesinin bilincine varmış olsa bile bunu belli etmediğini söyledi. Aslında don Juan, velinimetinin bunun hiç farkında olmadığı düşüncesindeymiş. Yine de velinimeti şeylerin akışını gördüğüne inanıyormuş ve bu tamamıyla doğruymuş ama anlamı onun düşündüğü gibi değilmiş.


••Don Juan bundan sonra söyleyeceklerine dikkat etmemi istedi benden. Büyücülerin binlerce yıl önce görmeyi kullanarak, yeryüzünün hisseden bir varlık olduğunun ve onun farkındalığının insanların farkındalığını etkileyebileceğinin ayırdına vardıklarını söyledi. Yeryüzünün farkındalığını insan farkındalığının üzerinde kullanabilecekleri bir yol bulmaya çalışmışlar ve bunun sonucunda en etkili yerlerin bazı mağaralar olduğunu keşfetmişler. Don Juan bu büyücüler için uygun mağara araştırmanın tüm zamanlarını verdikleri bir iş haline geldiğini ve girişimleri sonucu farklı mağaraların farklı kullanımları olduğunu bulduklarını söyledi. Bu keşfin bizimle ilgili tek sonucu, şu anda bulunduğumuz mağaranın birleşim noktasını bir ara algı noktasına ulaştıracak biçimde hareket ettirebilmesiymiş.


••Don Juan geçmişte niyet hakkındaki bilgi ve denetimimin görüntünün etkisine dayanacak yeterlilikte olmadığını defalarca tekrarlamıştı. Olağan algının saf erke olan niyetin kozamızın içindeki saydam ışık telciklerinden bir bölümünü aydınlattığında oluştuğunu ve bu durumun aynı zamanda kozamızdan sonsuzluğa doğru uzayan saydam telciklerden uzun bir eklentinin parıldamasını sağladığını söyledi. Sıradışı algı, yani görme ise niyetin gücü tarafından bir başka bölüm erke aldığında ve aydınlandığında ortaya çıkarmış. Kozanın içinde önemli miktarda erke alanı aydınlandığında, bir büyücü erke alanlarının kendisini görmeye başlarmış.

Bir başka sefer don Juan ilk büyücülerin mantıksal düşünme sistemlerini anlatmıştı. Görme yetilerini kullanarak, farkındalığın saydam kozamızın içerisindeki erke alanlarının, dışımızda bulunan eş erke alanlarıyla bağlanması sonucu ortaya çıktığını anlamışlar. Ve farkındalığın kaynağı olarak bağlanışı bulduklarına inanmışlar.

Bununla birlikte yakından incelendiğinde, Kartal’ın yayılımlarının bağlanışı dedikleri şeyin görme durumunu tam açıklamadığı da ortadaymış. Eski büyücüler kozanın içindeki ışık telciklerinden küçük bir kısmı erke alırken, büyük kısmının değişmeden kaldığını fark etmişler. Az sayıda olan bu telcikleri görmek, yanlış bir keşfe yol açmış. Aslında ışık telcikleri aydınlanmak için bağlanışı gereksinmiyormuş, çünkü kozamızın içinde olanlarla dışında olanlar birbirinin aynısıymış. Onlara güç kazandıran şey kesinlikle bağımsız bir kuvvetmiş. Yapmış oldukları gibi buna farkındalık demeyi sürdüremeyeceklerini anlamışlar, çünkü farkındalık aydınlanan erke alanlarının akışıymış. Böylece alanları aydınlatan kuvvete istek demişler.

Don Juan eski büyücülerin görüşleri daha etkin ve daha deneyimli hale geldikçe, Kartal’ın yayılımlarını ayrı tutan isteğin sadece farkındalığımızdan değil, evrendeki her şeyden sorumlu olduğunu anladıklarını söylemişti. Bu kuvvetin mutlak bir bilinci olduğunu ve evreni oluşturan her erke alanından yayıldığını görmüşler. Böylece sözünü ettikleri şey için niyetin, istekten daha uygun bir ad olduğuna karar vermişler. Buna karşın, zaman içinde bu adın getirdiği olumsuzluklar belli olmuş, çünkü bu ad da onun ezici önemini ya da evrendeki her şeyle olan canlı bağlantısını tam tanımlamıyormuş.

Don Juan en büyük ve ortak kusurumuzun, yaşamlarımızı bu bağlantıyı tamamen dışlayarak yaşamamız olduğunu belirtmişti. Yaşantımızdaki meşguliyetler, acımasız ilgilerimiz, sorunlarımız, umutlarımız, korkularımız hep önde geliyormuş ve günü gününe yaşama esasına dayanarak, diğer her şeyle olan bağımızı unutuyormuşuz.

Don Juan, Hıristiyanlığa ait Cennet bahçesinden kovulma düşüncesinin kendisine, sessiz bilgi yani niyet ile olan bağlarımızın yitirilmesine ilişkin bir benzetme gibi geldiğini ileri sürmüştü. Böylelikle büyücülük, başlangıca, kökene yani Cennet’e geri dönme anlamına geliyordu.

Mutlak sessizlik içinde belki saatlerce, belki de sadece bir­ kaç an oturduk. Don Juan aniden konuşmaya başladı ve sesinin beklenmedik etkisi beni sarstı. Ne söylediğini anlayamadım. Sözlerini tekrarlamasını söylemek için boğazımı temizledim ve bu hareket beni düşünceli halimden çıkardı. Çevremdeki karanlık artık zifiri karanlık değildi. Olağan farkındalık durumuma geri döndüğümü anladım.

Don Juan çok yumuşak bir sesle yaşamımda ilk kez tini, evreni bir arada tutan gücü görmüş olduğumu söyledi. Niyetin, kişinin kullanabileceği, denetleyebileceği ya da harekete geçirebileceği birşey olmadığını, yine de onu arzusu doğrultusunda kullanabileceğini, denetleyebileciğini ya da harekete geçirebileceğini söyledi. Bu çelişkinin büyücülüğün özü olduğunu belirtti. Bunu anlayamamak yüzyıllarca büyücülere acı ve üzüntü vermiş. Günümüz naguallar’ı bu acı dolu bedeli ödememek için, savaşçının yolu ya da kusursuz eylem denilen ve büyücüleri temkinli ve düşünceli olmaya hazırlayan bir davranışlar dizisi geliştirmişler.

Bir zamanlar, uzak bir geçmişte, büyücüler niyetin her şeyle olan genel bağlantı hattıyla derinlemesine ilgilenmişler. Ve ikinci dikkatlerini bu hat üzerinde yoğunlaştırarak, yalnız dolaysız bilgi edinmekle kalmamış, aynı zamanda bu bilgiyi yönlendirerek inanılmaz işler yapma becerisi de elde etmişler. Bu yolla tüm o güçle başa çıkmak için gerekli olan zihinsel derinliği elde edememişler ama.

Böylece büyücüler sağduyulu bir ruh hali içinde ikinci dikkatlerini sadece farkındalığı olan varlıkların bağlantı hattı üzerinde yoğunlaştırmaya karar vermişler. Bu, tüm yaşayan organik canlıları kapsadığı gibi, büyücülerin dost diye adlandırdığı, farkındalığı olan ama bizim anladığımız anlamda bir yaşamı olmayan inorganik varlıkları da kapsıyormuş. Fakat bu çözüm de başarılı olmamış, çünkü onlara bilgelik getirmemiş.

Büyücüler bir sonraki denemelerinde dikkatlerini sadece insanların niyet ile olan bağlantı hattına odaklamışlar. Sonuç bir önceki durumla hemen hemen aynıymış.

Ve böylece nihai bir çözüm arayışına girmişler. Her büyücü kendi kişisel hattı üzerinde yoğunlaşmış. Ama bu da aynı ölçüde etkisiz olmuş.

Don Juan bu dört ayrı ilgi alanı arasında kayda değer ayrımlar olmasına rağmen, her birinin birbirinden beter etkileri olduğunu söyledi. Böylece büyücüler en sonunda, kendilerini kendi içlerindeki ateşi yakmak üzere serbest bırakacak olan niyet ile bağlantılı bireysel hatlarının kapasitesi üzerine yoğunlaşmışlar.

Günümüz büyücülerinin zihinsel bir derinlik kazanabilmek için acımasızca savaşmak zorunda olduklarını söyledi. Bir nagual ise, daha dayanıklı olduğundan, algıyı belirleyen erke alanları üzerinde daha büyük bir denetimi olduğundan, daha eğitimli olduğundan ve niyet ile dolaysız bağlantı anlamına ge­ len sessiz bilginin belirsizliğiyle daha tanışık olduğundan, özellikle daha çok mücadele etmeliymiş.

Böyle bakıldığında, büyücülük, niyet hakkındaki bilgimizi yeniden kurma ve ona yenilmeden onun kullanımını yeniden kazanma anlamına geliyordu. Ve büyücülük öykülerinin soyut özleri de bizim niyet ile ilgili farkındalığımızın aşamaları, kavrayışın gölgeleriydi.


(sessizliğin erki - 4 tinin inişi - 1 tini görmek)



•••Ona tıkanmış olmanın rahatsız edici hissini yaşadığımı söyledim. İçimde sanki kilitli birşey vardı, kapıları çarpmama, masaları tekmelememe yol açan, beni öfkelendirip, çabucak parlamama neden olan birşey.

“Her insan bahsettiğin tıkanma duygusunu deneyimler,” dedi. Bu, niyet ile olan bağımızın bize anımsatılmasıdır. Büyücülerin amacı bu bağı isteklerine göre kullanacak denli duyarlılaştırmak olduğundan tıkanmayı özellikle daha şiddetli yaşarlar.

“Bağlantı hattının baskısı çok büyük olduğu zaman, büyücüler kendi izlerini sürerek rahatlarlar.”

“İz sürme ile tam olarak ne kastettiğini hâlâ anlamış değilim,” dedim. “Ama bir başka düzeyde ne söylediğini tam olarak anladığımı düşünüyorum.”

“Öyleyse bildiğini netleştirmene yardımcı olayım,” dedi, “İz sürmek bi yöntemdir, hem de çok basit bi tanesi. İz sürmek, bazı ilkeleri takip ederek davranmaktır. Bi darbe yaratmak adına gizlice, kaçamak ve kandırıcı şekilde hareket etmektir. Ve kendi kendinin izini sürdüğünde acımasızca ve kurnazca hareket ederek darbeyi kendine vurursun.”

Bir büyücünün farkındalığı algı patlaması nedeniyle batağa saplandığında, ki bu bana olan şeymiş, en iyi hatta tek çarenin iz sürücü darbeyi indirmek için ölüm düşüncesini kullanmak olduğunu söyledi.

“Ölüm düşüncesinin bi savaşçının yaşamında çok önemli bi yeri vardır,” diye devam etti don Juan. “Sana yakın ve kaçınılmaz sonumuzla ilgili—ki bizi temkinli ve ılımlı olmaya ikna eden şey budur—bugüne dek sayısız örnek gösterdim. Sıradan insanlar olarak bize en pahalıya patlayan hatamız, kendimizi ölümsüzlük duygusuna kaptırmaktır. Ölümü düşünmezsek kendimizi ondan koruyabiliriz zannederiz.”

“Kabul etmelisin ki don Juan, ölümü düşünmeyerek onunla ilgili üzülmekten kurtuluruz,” dedim.

“Evet, bu düşünce o amaca hizmet ediyor,” diyerek kabul etti.

“Ancak bu amaç sıradan insan için değersiz, bi büyücü için de kandırmacadan ibarettir. Ölüme değin bakış açısı belirginleşmedikçe, bi düzen, ılımlılık, güzellik olmaz. Büyücüler, yaşamlarının anın ötesinde devam edeceğine dair hiçbi garantilerinin olmadığını mümkün olan en derin düzeyde anlamalarına yardımcı olabilmesi için bu önemli kavrayışı mücadele ederek kazanmak isterler. Bu kavrayış onlara sabırlı olup yine de eyleme geçebilme ve aptal olmadan uysal olma cesareti verir.”

Don Juan gözlerini bana odakladı. Gülümsedi ve başını salladı.

“Evet,” diye sürdürdü. “Ölüm düşüncesi büyücülere cesaret verebilecek tek şeydir. Tuhaf değil mi? Kibirli olmadan zeki olma ve hepsinden önemlisi de kişisel önem taşımadan acımasız olma cesareti verir.”

Yine gülümseyip bana hafifçe dokundu. Ona ölümü sık sık düşündüğümü, bunun bana dehşet verdiğini, ancak hiçbir şekilde eyleme geçme cesareti ya da isteği vermediğini söyledim. Beni ya alaycı biri yapıyor, ya da derin melankolik ruh hallerinde yitip gitmemi sağlıyordu.

“Senin sorunun çok basit,” dedi. “Çok kolay takıntılı hale geliyorsun. Sana az önce büyücülerin takıntılarının gücünü kırmak için kendi kendilerinin izini sürdüğünü söylüyordum. Kendi kendinin izini sürmenin birçok yolu vardır. Eğer bunun için ölüm düşüncesini kullanmak istemiyorsan bana okuduğun şiirleri kullan.”

“Anlamadım, ne dedin?”

“Şiiri sevmemin birçok nedeni olduğunu sana daha önce

de söylemiştim,” dedi. “Onlarla yaptığım şey, kendi izimi sürmek. Onlar yoluyla kendime darbe indiriyorum. Sen bana şiir okurken, dinler ve içsel konuşmamı keserek iç sessizliğimin ivme kazanmasını sağlarım. Şiir ve içsel sessizliğin birleşmesi darbeyi indiriyor.”

Şairlerin farkında olmaksızın büyücülerin dünyası için özlem çektiklerini söyledi. Bilgi yolunda yürüyen büyücüler olmadıkları için tüm sahip oldukları şey özlemmiş.

“Bakalım neden bahsettiğimi anlayabilecek misin,” dedi, Jose Gorostiza’nın bir şiir kitabını bana uzatırken.

Kitabın işaretli yerini açtım, beğendiği şiiri bana gösterdi.


... bu hiç bitmeyen direngen ölüm, seni katleden

bu yaşayan ölü, ah Tanrım,

kendi yorucu eserinde,

güllerde, taşlarda,

boyun eğmeyen yıldızlarda

ve yanıp kül olan ette,

şarkılarla tutuşturulan bir şenlik ateşi misali, bir rüya,

göz kamaştıran bir renk.

...ve sen, kendin,

belki ölmüşsündür orada yüzyılların sonsuzluğunda, biz bunu bilmeksizin,

biz tortular, kırıntılar, küllerin senin;

sen ki hâlâ buradasın,

kendi ışığınca kandırılan bir yıldız gibi,

bize ulaşan,

o yıldızsız boş ışık,

saklanan

kendi sonsuz felaketinde.


“Bu sözcükleri duyduğumda,” dedi don Juan ben okumamı bitirince, “o adamın şeylerin özünü gördüğünü hissediyorum ve ben de onunla beraber görebiliyorum. İlgilendiğim, şiirin konusu değil. Yalnızca şairin bana getirdiği duyguyla ilgileniyorum. Onun özlemini ödünç alıyorum ve beraberinde güzelliği de. Ve onun gerçek bi savaşçı gibi kendisine sadece özlemi ayırarak, alıcılar için, seyirciler için savurganca tükenişine hayret ediyorum. Bu darbe, bu şok edici güzellik, iz sürmektir.

Çok etkilenmiştim. Don Juan’ın açıklaması içimde tuhaf bir yere dokunmuştu.

“Ölümün sahip olduğumuz tek düşman olduğunu söyleyebilir miyiz, don Juan?” diye sordum.

“Hayır,” dedi kararlılıkla. “Ölüm öyle görünmesine rağmen düşman değildir. Bizi yok eden şey o olduğunu düşünmemize rağmen ölüm değildir.”

“Peki, eğer bizi yok eden değilse nedir o zaman ölüm?”

“Büyücüler ölümün kayda değer tek karşıtımız olduğunu söylerler,” diye yanıtladı beni. “Ölüm bize meydan okur, büyücü olsun, sıradan insan olsun bu meydan okuyuşa karşılık vermek için doğmuştur. Büyücüler bunu bilir, sıradan insan bilmez.”

“Ben şahsen don Juan, derim ki yaşam bir meydan okumadır, ölüm değil.”

“Yaşam, ölümün bize meydan okuma yollarının bulunduğu bi süreçtir,” dedi. “Ölüm, etken kuvvettir. Yaşamsa arena. Ve bu arenada yalnızca iki kişiye yer vardır, kişinin kendisi ve ölüm.”

“Meydan okuyucunun insan olduğunu düşünüyorum, don Juan” dedim.

“Hiç de değil,” diye anında cevabı yapıştırdı. “Biz edilgeniz, bunun üzerine biraz düşün. Eğer hareket edebiliyorsak, sadece ölümün baskısını duyduğumuz zaman yaparız bunu. Ölüm eylemlerimiz ve duygularımız için basamaklar hazırlar ve bizi bitirip mücadeleyi kazanıncaya kadar acımasızca itekler, ya da biz bütün olasılıkların üzerinden yükselerek ölümü yeneriz.

“Büyücüler ölümü yenerler ve bunun karşılığında ölüm, asla bi daha meydan okumamak üzere onların özgürleşmesine izin verir. Böylelikle yenilgisini kabul eder.”

“Bu büyücüler ölümsüz olur anlamına mı geliyor?”

“Hayır, o anlama gelmez,” diye yanıtladı don Juan. “Ölüm onlara artık meydan okumaz, hepsi bu.”

“Fakat bu ne anlama geliyor, don Juan?”

“Bu, düşüncenin kavranamaza doğru bi perende attığı anlamına geliyor,” dedi.


(sessizliğin erki, 4 tinin inişi, 2 düşüncenin perendesi)



••Bu ameliyat türündeki açıklaması güç olayların, aslında çok basit olduklarını belirtti. Onları bizim gözümüzde zor ya da anlaşılmaz kılan düşünme konusundaki ısrarımızmış. Eğer düşünmezsek, her şeyin yerli yerine oturduğunu görürmüşüz.

“Bu cidden çok saçma don Juan,” dedim, gerçekten de demek istediğim buydu.

Ona, bütün çömezlerinden iyi birer düşünür olmalarını beklediğini, hatta kendi velinimetini böyle olmadığı için eleştirdiğini, anımsattım.

“Çevremdeki herkesin açık bi şekilde düşünmesini isterim tabii ki,” dedi. “Ve dinlemek isteyen herkese apaçık düşünmenin tek yolunun hiç düşünmemek olduğunu açıklarım. Büyücülüğe mahsus bu çelişkiyi anladığını sanmıştım.”

Sesimi yükselterek açıklamalarının belirsizliğine isyan ettim. Güldü ve benim kendimi savunma takıntımla dalga geçti. Sonra, bir büyücü için iki tür düşünme şekli olduğunu açıkladı. Bunlardan ilki, birleşim noktasının olağan konumu tarafından belirlenen gündelik düşünme şekliydi. Bu, onun gereksinimlerini karşılamaktan uzak, kafasında büyük soru işaretleri bırakan, bulanık bir yolmuş. Diğeri, kusursuz düşünmeydi. Bu, işlevsel, tutumlu ve çok az şeyi karanlıkta bırakan bir düşünme tarzıymış. Don Juan, böyle düşünebilmeyi becerebilmek için birleşim noktasının hareket etmesi gerektiğini ya da en azından gündelik düşünme tarzının birleşim noktasının hareket edebilmesini sağlamak üzere durması gerektiğini belirtti. Aslında bir çelişki olmayan, çelişik gibi görünen de buymuş.

“Geçmişte yapmış olduğun bi şeyi anımsamanı istiyorum senden,” dedi. “Birleşim noktanın özel bi hareketini. Ve bunu yapabilmek için olağan düşünme şeklini durdurman gerekecek. Böylece benim kusursuz düşünme dediğim tarz ortaya çıkacak ve anımsamanı sağlayacak.”

Ne yanıt vereceğini bile bile, “Ama düşünmeyi nasıl durdurabilirim?” diye sordum.

“Birleşim noktanın hareket etmesini niyet ederek,” dedi. “Niyet gözlerle çağrılır.”

Don Juan’a, zihnimin her şeyin kristal berraklığında olduğu bir durumla, söylediklerini anlayamadığım derin bir yorgunluk arasında gidip geldiğini söyledim. Bu kararsızlığın, birleşim noktamdaki ufak hareketlenmeler nedeniyle olduğunu söyleyerek beni rahatlatmaya çalıştı. Birleşim noktam, birkaç yıl önce ulaşmış olduğu yeni konumunda henüz sabitlenememişti ve kendine acıma duygumdan arta kalanlar böyle bir dalgalanma yaratıyordu.

“Bu yeni konum da ne, don Juan?” diye sordum.

“Birleşim noktan yıllar önce kendine acıma duygusunun olmadığı bir konuma ulaştı—ki senden anımsamanı istediğim de bu,” diye yanıtladı.

“Affedersin ama ne dedin?” dedim.

“Kendine acımanın olmadığı yer, acımasızlığın yanı başındadır,” dedi, “Ama sen bütün bunları biliyorsun. Yine de şimdilik, sen anımsayana dek, acımasızlığın birleşim noktasının özel bi konumu olarak, kendini büyücülerin gözlerinde gösterdiğini söyleyelim. Bu, gözlerdeki parıltılı bi tabaka gibidir. Büyücülerin gözleri çok parlaktır. Büyücü ne kadar acımasızsa, parıltı da o kadar yoğundur. Şu anda senin gözlerin donuk.”

Birleşim noktası kendine acımanın olmadığı yere hareket ettiğinde, gözlerin parlamaya başladığını açıkladı. Ve bu yeni konumunda ne kadar sağlam tutunursa gözlerdeki parıltı o kadar yoğun olurmuş.

“Bu konuda zaten bildiğin şeyleri yeniden toplamaya çalış,” diye üsteledi.

Bir süre sessiz kaldıktan sonra bana bakmadan konuşmaya başladı.

“Yeniden toparlamak, anımsamakla aynı şey değildir,” diye devam etti. “Anımsamak, gündelik düşünme tarzı tarafından yönlendirilir, yeniden toparlamak ise birleşim noktasının hareketi tarafından. Büyücülerin yaptığı gibi hayatının bi özetini yapmak birleşim noktasının hareketi için anahtardır. Büyücüler kendi hayatlarının özetini yapmaya en önemli olay ve eylemleri düşünerek ve anımsayarak başlarlar. Sadece olay hakkında düşünmek bile onları yeniden o olayın yanı başına taşır. Bunu yapabildikleri zaman—yani kendilerini olayın yanı başına taşıdıklarında— birleşim noktalarını olayın gerçekleştiği noktaya oynatmayı başarmışlardır. Birleşim noktasını oynatma yoluyla bi olayı bütünüyle geri getirmeye, büyücülerin yeniden toparlaması denir.

Dinlediğimden emin olmak istermiş gibi bir an gözlerini bana dikti.

“Birleşim noktalarımız sürekli hareket ediyor,” diye açıkladı don Juan, “algılanamaz değişimler bunlar. Büyücüler, birleşim noktalarının belli noktalara oynaması için niyeti işin içine karıştırmamız gerektiğini düşünürler. Niyetin ne olduğunun bilinmesine olanak olmadığından, gözlerinin onu çağırmasına izin verirler.”

“Bütün bunlar benim için tamamıyla anlaşılmaz şeyler,” dedim.

Don Juan ellerini ensesinde birleştirdi ve yere uzandı. Ben de aynısını yaptım. Uzun bir süre sessiz kaldık. Rüzgâr bulutları akarcasına hareket ettiriyordu. Devinimleri neredeyse başımı döndürdü. Sonra baş dönmesi bildik bir keder duygusuna bıraktı yerini.

Don Juan’la her beraber olduğumda, özellikle sessizken ve dinleniyorken, ezici bir ümitsizlik duyuyordum— açıklayamadığım bir şeye karşı duyduğum özlem. Yalnızken ya da başka insanlarla birlikteyken bu duygunun esiri değildim. Don Juan, ne hissettiğimi açıkladı ve bunu birleşim noktamın ani olarak hareket etmesi olarak yorumladı.

O konuşmaya başlayınca sesi beni birdenbire sarstı ve ayağa kalktım.

“Gözlerinin ilk parladığı anı yeniden toparlamalasın,” dedi. “çünkü ilk kez o an birleşim noktan kendine acımanın olmadığı konuma ulaşmıştı. Daha sonra acımasızlık ele geçirdi seni. Acımasızlık bi büyücünün gözünü parlatır ve bu parlaklık da niyeti çağırır. Birleşim noktasının hareket ettiği her nokta, büyücülerin gözünde özel bi parlamayla kendini gösterir. Gözlerinin kendi belleği olduğundan, yeniden toparlamayı o alanla birleşmiş belirgin parıldamayı çağırarak geri getirebilirler.”

Büyücülerin gözlerindeki parıltıya ve bakışlarına bu kadar önem vermelerinin nedeninin, gözlerin niyetle dolaysız bağlantısı yüzünden olduğunu söyledi. Her ne kadar çelişkili görünse de gözlerin gündelik hayatla sadece yüzeysel bir ilgisi varmış. Daha derinde olansa soyutla olan bağlantılarıymış. Gözlerimin bu tür bir bilgiyi nasıl saklayacağını pek anlayamadığımı söyledim. Don Juan insanın olanaklarının çok geniş ve gizemli olduğunu ve büyücülerin bunlar üzerine düşünmek yerine, anlama ümidini bir tarafa bırakarak, keşfetmeyi seçtiklerini söyledi.

Ona sıradan insanın gözlerinin de niyetten etkilenip etkilenmediğini sordum.

“Tabii ki etkilenir,” dedi. “Bütün bunları biliyorsun sen. Ancak o kadar derin bi düzeyde biliyorsun ki, buna sessiz bilgi diyebiliriz. Bunu yalnızca kendine açıklayacak kadar bile erken yok henüz.

“Sıradan insan da gözleri hakkında aynı bilgilere sahiptir, ama onun senden bile az erkesi vardır. Büyücülerin sıradan insanlara karşı sahip oldukları tek üstünlük, erkelerini biriktirmiş olmaları, dolayısıyla niyetle daha kesin ve açık bi bağlantılarının olması. Doğal olarak, bu da istediklerinde gözlerinin parıltısını birleşim noktasını hareket ettirmek için kullanarak, yeniden toparlama yapabilecekleri anlamına geliyor.”

Don Juan konuşmayı kesti ve bakışlarını üzerime odakladı. Açıkça, gözleriyle, içimdeki tanımsız bir şeyi yönlendirdiğini, itelediğini ve çekiştirdiğini duyumsayabiliyordum. Bakış­ larından sıyrılamıyordum. Odaklanışı o kadar yoğundu ki, ben­ de bedensel bir duyum yarattı: kendimi bir fırının içinde gibi hissettim. Ve aniden içe döndüğümü anladım. Her şeyi boş verdiğim bir uyku gibiydi, ancak buna kendime ait bir iç farkındalık ve düşünce yokluğu eşlik ediyordu. Farkındalığım çok yüksek bir noktadaydı, içe doğru bakıyordum, hiçliğe doğru.

Büyük bir çabayla bundan kendimi çektim ve ayağa kalktım.

“Bana ne yaptın, don Juan?”

“Bazen gerçekten dayanılmaz oluyorsun,” dedi. “Savurganlığın sinir bozucu düzeyde. Birleşim noktan istediğin herhangi bir şeyi toparlayabileceğin bir noktaya gelmişti ki, sen ne yaptın? Sana ne yaptığımı sormak için, hepsinin akıp gitmesin izin verdin.”


(sessizliğin erki, 4 tinin inişi, 3 birleşim noktasını hareket ettirmek)



••Büyücülere ait en incelikli bilginin, algılayabilen varlıklar olarak yeterliliğimizle ilgili olduğunu, ve bu bilginin içeriğinin algımızın toplanma noktasına dayandığını tekrar tekrar vurguladı.


••Toplanma noktasının hareket edip, merhametin olmadığı yere ulaşmasıyla, ussallık ve sağduyunun zayıfladığını söyledi. Daha yaşlı, karanlık ve sessiz duyumsamam, zihnin tarihsel geçmişinin bir görüntüsüymüş.

“Ne dediğini tam olarak anlıyorum,” dedim. “Çoğu şeyin ayırdına varabiliyorum, ama bildiklerimi sözcüklere dökemiyorum. Nasıl başlayacağımı bilemiyorum.”

“Bunu sana zaten söylediydim,” dedi bana. “Deneyimlemekte olduğun ve iki yapılılık olarak adlandırdığın, toplanma noktanın bi başka konumunun görüşüdür. Bu konumdan insanın en yaşlı yanını duyumsayabilirsin. Ve insanın yaşlı yanının bildiği şey, sessiz bilgi olarak bilinir. Bu, henüz dile getiremediğin bilgidir.”

“Neden dile getiremiyorum?” diye sordum.

“Bunu dile getirebilmen için, hem sınırsız bi enerjiye sahip olmalısın, hem de onu kullanabilmelisin,” diye yanıtladı. “Şu anda verebileceğin bu tür bi enerjin yok.

“Sessiz bilgi hepimizde olan bi şeydir,” diye devam etti. “Her şeyle ilgili eksiksiz üstünlüğü olan, eksiksiz bilgisi olan bi şeydir sessiz bilgi. Ama düşünemez, dolayısıyla bildiğini de konuşamaz.”

“Büyücüler, insanın bildiğini anladığında, ve bildiğiyle ilgili bilinçli olmak istediğinde, bildiğini gözden kaybettiğine inanırlar. Bu açıklayamadığın sessiz bilgi tabii ki niyettir—tindir, soyuttur. İnsanların yanlışı, bunu, gündelik yaşamı bildiği gibi, dolaysız olarak bilmek isteyişindeydi. Bunu ne denli istediyse, bu bilginin ömrü o denli kısa oldu.”

“Peki bu tam olarak ne anlama geliyor, don Juan?” diye sordum.

“Bu, insanın us dünyasını, sessiz bilgiye tercih ettiği anlamına geliyor,” diye yanıtladı. “İnsan us dünyasına ne denli bağlanırsa, niyet o denli kısa ömürlü olur.”


••Don Juan birkaç gaz lambası yaktı ve dayanıklı bir masanın etrafında oturduk. Don Juan bir şeyler yemeye hazırlanıyormuş gibi görünüyordu. Ne yapayım ya da ne söyleyeyim diye düşünmekteyken, bir kadın sessizce içeri girdi ve koca bir yemek tabağını masanın üzerine bıraktı. Onun girişini beklemiyordum, ve karanlıktan aydınlığa adım attığında sanki var olmayan bir yerden ortaya çıkmış gibi istemeden soluksuz kaldım.

“Korkmayın, benim Carmela,” dedi ve yeniden kayboldu, karanlık tarafından yutularak.

Ağzım açık, atacağım çığlığın ortasında kalakalmıştım. Don Juan öyle feci güldü ki, evdeki herkesin onu duymuş olduğunu biliyordum. Belki gelirler diye düşündüm ama kimse görünmedi.

Yemek yemeye çalıştım, ama aç değildim. O kadın hakkında düşünmeye başladım. Kim olduğunu bilmiyordum. Bu konuda aşağı yukarı bir tahmin yürütebilirdim, ama düşüncelerimi gölgeleyen sisin içerisinde belleğimi kullanamıyordum. Aklımı dingin tutmak için uğraştım. Çok fazla erke gerektiğini hissettim ve bundan vazgeçtim.

Neredeyse onu düşünmeyi bırakır bırakmaz, tuhaf, uyuşukluk veren bir kaygı duygusu yaşadım. İlkin, o karanlık koca evin içindeki ve çevresindeki sessizliğin iç karartıcı olduğuna inandım. Ama uzaklardaki köpeklerin cansız havlamalarını duyduktan sonra içimdeki keder inanılmaz boyutlara vardı. Bir an bedenimin patlayacağını düşündüm. Don Juan çabucak olaya müdahale etti. Benim oturduğum yere zıpladı ve sırtımı kıtırdayana dek ittirdi. Sırtımdaki basınç çarçabuk beni rahatlattı.

Sakinleştiğimde, beni neredeyse tüketen o merak duygusuyla birlikte, her şeyi bildiğimin o açık duyumunun da yok olduğunu anladım. Artık don Juan’ın, benim kendi kendime bildiğim şeyleri nasıl ifade edeceğini kestiremiyordum.

Sonra don Juan çok özel bir açıklama yapmaya girişti. Önce, beni yıldırım gibi çarpan merakımın, Carmela’nın birden ortaya çıkışıyla, toplanma noktamdaki ani bir hareketinden, ve toplanma noktamı Carmela’yı tamamen tanımlayabileceğim bir yere getirebilmek için giriştiğim kaçınılmaz çabadan kaynaklandığını söyledi.

Bu tür merakların sık sık yineleneceği düşüncesine alışmamı önerdi, çünkü toplanma noktam hareket etmeyi sürdürecekmiş.

“Toplanma noktasının en ufak bi hareketi ölmek gibidir,” dedi. “İçimizdeki her şey bağlantısını koparır, sonra yeniden çok daha büyük bi enerji kaynağına bağlanır. Bu enerji yükselişi öldürücü bi kaygı olarak duyumsanır.”

“Bu olduğunda ben ne yapmalıyım?” diye sordum.

“Hiçbi şey,” dedi. “Sadece bekle. Bu enerji taşkınlığı geçecektir. Tehlikeli olan sana ne olduğunu bilmemektir. Bi kez bunu bildin mi, gerçek bi tehlike yok demektir.”


••savaş, bi savaşçı için, bireysel ya da topluca yapılan aptallıklar ve nedensiz şiddet anlamına gelmez. Savaş, bi savaşçı için, insanı erkinden yoksun bırakan bireysel benliğe karşı mutlak bi mücadele vermektir.”


••Büyücülerin, toplanma noktasının en ufak bir hareketinin, modern insanın eseri olan bireysel benliğe duyulan aşırı ilgiden uzaklaşma anlamına geldiğini ayırt ettiklerini açıkladı. Büyücülerin insanları tamamıyla kendi izlenimlerine düşkün, katil ruhlu bir egoiste dönüştüren şeyin, toplanma noktasının konumu olduğuna inandıklarını söyleyerek devam etti. Her şeyin kaynağına bir daha geri dönebilme umudunu yitiren insan, avuntuyu kendi benliğinde ararmış. Ve böyle yaparak, toplanma noktasını, kişisel izlenimini sürdürecek uygun konumda sabitleştirmeyi başarmış. Böylece, toplanma noktasını alışılmış konumundan uzaklaştıran herhangi bir hareketin, insanı, kişisel yansıması ve onunla birlikte olan kişisel öneminden uzaklaştırdığını söylemek doğru olurmuş: kendini fazla önemsemek.

Don Juan, kendini önemsemeyi, insanın kişisel izleniminden doğan bir güç olarak niteledi. Toplanma noktasını şu anda bulunduğu yerde sabit tutan gücün bu olduğunu birkaç kez tekrarladı. Bu nedenden dolayı, savaşçının yolunun asıl anlamı, kendini fazla önemsemeyi yenmekmiş. Ve büyücülerin yaptığı her şey, bu amacı başarabilmeye yönelikmiş.

Büyücülerin, kendini fazla önemsemenin maskesini düşürdüklerini ve bunun bir başka şeymiş gibi görünen kendine acıma olduğunu bulduklarını açıkladı.

“Pek olası gözükmüyor, ama olan budur,” dedi. “Kendine acıma, gerçek düşmandır ve insanın mutsuzluğunun kaynağıdır. Kendisine fazlasıyla acıma duymadan insan şu anda olduğu kadar kendini önemsemeyi başaramazdı. Her nasılsa, kendini fazla önemsemenin gücü bi kez işin içine karıştı mı, kendi çekim alanını geliştirir. Ve kişisel öneme sahte bi sıcaklık duyusu veren, onun bu güya bağımsız doğasıdır.”


••Açıklamalarına, büyücülerin toplanma noktamızı alışılmış konumlarından uzaklaştırdığımıza, sadece kararlılık olarak adlandırılabilecek bir varlık durumuna gelmeyi başarabildiğimize kesinlikle emin olduklarını söyleyerek devam etti. Büyücüler, toplanma noktalarını hareket ettirir ettirmez, kişisel önemin parçalanacağını, işlevsel eylemlerinin aracılığıyla biliyorlarmış. Toplanma noktalarının alışılmış konumu olmadan, kişisel izlenimleri daha fazla devam edemezmiş. Ve kişisel izlenimlerinin üzerindeki yoğun odaklaşma olmadan, kişisel acımalarını ve bununla birlikte, kendilerini fazlaca önemsemeyi yitirirlermiş. Böylece büyücüler kişisel önemin yalnızca kılık değiştirmiş kendine acıma olduğunu söylemekte haklılarmış.


••“Kişisel yansımanın konumu,” diye devam etti don Juan, “toplanma noktasını düzmece bi acıma dünyası kurmaya zorlar, ama gerçekten acımasız ve benmerkezcidir. Bu dünyadaki tek gerçek duygu, onları duyumsayan için uygun olanıdır.

“Bi büyücü için kararlılık acımasızlık değildir. Kararlılık kendine acıma ya da kendini fazlaca önemsemenin zıt anlamlısıdır. Kararlılık, aklı başındalıktır.”


(sessizliğin erki, 4 tinin inişi, 4 merhametin olmadığı yer)



"Teşekkürlerinizi ertelemeyiniz, çünkü büyücülerin yarını yoktur."


Teşekkürler Rumana, eklediğin bölümler için. :)



bendende teşekkür her şey için, liste uzun



••“Dilimde tüy bitene dek sana büyücülükte işlemler falan olmadığını anlatmakta direndim,” diye devam etti. “Herhangi bi yöntem, herhangi bi basamak yok. Önemi olan tek konu toplanma noktasının hareket etmesi. Ve hiç bi işlem buna neden olamaz. Bu tamamen kendi kendine olan bi etkidir.”


••Don Juan’a kuşkulu görünmüş olmalıydım ki, kişisel yansımamızın ya da usumuzun dünyasının, çok dayanıksız olduğunu ve kendisine temel oluşturan bir takım anahtar düşünüşlerle ayakta durduğunu açıkladı. Bu esas düşünceler başarısız olduğunda, temel düzen işleyemez olurmuş.

“Bu esas düşünceler neler, don Juan?” diye sordum.

“Senin durumunda ve o kendine has dakikalarda, daha önce konuştuğumuz o otacı ve izleyicilerinin durumundaki gibi, esas düşünce devamlılıktı.” diye yanıtladı.

“Devamlılık nedir, don Juan?” diye sordum.

“Katı bi biçimden oluştuğumuz düşüncesi,” dedi. “Usumuzda, dünyamızı ayakta tutan değişmez olduğumuz düşüncesinden emin oluşumuzdur. Davranışlarımızın biraz değişebileceğini kabul edebiliriz, tepkilerimizin ve düşüncelerimizin değişebileceğini, ama görünüşlerimizi değiştirecek, başka birisi olma noktasına gelebilecek kadar biçimlendirilebileceğimiz düşüncesi, kişisel yansımamızın temelinde yatan düzenin bi parçası değildir. Bi büyücü ne zaman bu düzeni deşse, ussal dünyası durur.”

Herhangi birisinin devamlılığını bozmanın, toplanma noktasının hareketine neden olup olamayacağını sormak istedim. Sanki bu soruyu bekliyordu. Bunu bozmanın olayı hafiflettiğini söyledi. Toplanma noktasının hareket etmesine yardım eden, nagual’ın kararlılığıymış.


(sessizliğin erki, 5 niyetin gereksindirdikleri, 1 kişisel yansımamızın aynasını kırmak)



•••Don Juan söylemini daha da ileri götürdü. Sıradan insanın, günlük sınırlarının ötesini algılayabilecek enerjiyi bulmaktan yoksun olarak, olağanüstü algı dünyasına büyücülük, cadılık ya da şeytanın işi diyerek, ve bunu daha fazla incelemeden bir kenara çekildiğini söyledi.

“Ama sen, artık böyle yapamazsın,” diye sürdürdü don Juan. “Dindar biri değilsin ve herhangi bi şeyden kolayca vazgeçmeyecek kadar meraklısın. Şu anda seni engelleyebilecek tek şey korkaklık.

“Her şeyi gerçekten olduğu biçime dönüştür: soyuta, tine, nagual’a. Cadılık yok, kötülük yok, şeytan yok. Sadece algılama var.”


••“Üçüncü ilgi noktası algının özgürlüğüdür; niyettir, tindir; düşüncenin mucizevi olana doğru attığı perendedir; sınırlarımızın ötesine ulaşma eylemi ve kavranamaza dokunmaktır.”


(sessizliğin erki, 6 niyeti kullanmak, 1 üçüncü nokta)



••“Sana defalarca söylediğim gibi kusursuzluk, dürüstlük değil,” dedi. “Yalnızca benzer ona. Kusursuzluk basitçe enerji seviyemizin en iyi kullanım biçimidir. Doğal olarak tutumluluğu, düşünceli olmayı, yalınlığı, saflığı; ve hepsinden öte kişisel yansımadan yoksun olmayı gerektirir. Bütün bunlar bi manastır hayatı kılavuzu gibi görünmesini sağlıyor, ama öyle değil.

“Büyücüler tini denetleyip, toplanma noktasının hareketini yönetebilmek için kişinin enerjiye gereksinim duyduğunu söylerler. Enerjiyi bizim için biriktirecek tek şeyse kusursuzluğumuzdur.”

Don Juan toplanma noktalarımızı hareket ettirebilmek için büyücülük öğrenimi görmemiz gerekmediğine değindi. Bazen, doğal ama dokunaklı koşullar altında, savaş ve yokluk gibi, gerginlik, bitkinlik, üzüntü ve çaresizlik gibi durumlarda insanın toplanma noktası muazzam değişikliklere uğrayabilirmiş. Eğer bu koşullar altında kalmış insan büyücülerin ülküsünü benimseyebilirse, dediydi don Juan, bu doğal hareketi, hiçbir güçlükle karşı karşıya kalmadan en üst düzeyine çıkarabilirmiş. İnsanlar, böyle durumlardaki kalıplaşmış tepkileri yerine—olağanlığa dönme isteği—olağanüstü şeyleri arayıp bulabilirlermiş.

“Toplanma noktasının hareketi en üst düzeyine çıkarıldığında,” diye sürdürdü don Juan, “hem sıradan insan, hem de büyücü çömezi, birer büyücü olurlar, çünkü o hareketi en üst düzeye çıkarmak, devamlılığı onarılmayacak şekilde tuzla buz etmiş olur.”

“Bu hareketi en üst düzeye nasıl çıkarırsın?” diye sordum.

“Kişisel yansımayı kısıtlayarak,” diye yanıtladı. “Gerçekte zor olan, toplanma noktasını hareket ettirmek, ya da kişinin devamlılığını kırmak değildir. Gerçek zorluk, enerjiye sahip olmaktır. Kişinin enerjisi varsa toplanma noktası hareket etti mi, sorgulanacak olaylar ortaya çıkar.”

Don Juan, kendi saklı kaynaklarını sezinleyebilmesinin, ama onları kullanmaya cesaret edememesinin, insanlığın açmazı olduğunu anlattı.


••Belirli bir anda nagual Julian orada hazır bulunanlara, özellikle çömezlerine, don Juan’ın dersini paylaşmak isteyen var mı diye sormuş. Hepsi bu öneriyi geri çevirmiş. Tümü de nagual’ın zorlu yöntemlerinin iyice bilincindeymiş. Sonra don Juan’a tinin ne olduğunu bilmek istediğinden emin mi diye sormuş.

Don Juan hayır diyememiş. Bu şekilde vazgeçemezmiş. Olanca varlığıyla hazır olduğunu söylemiş. Nagual onu çağlayan ırmağın kıyısına götürüp diz çökmesini sağlamış. Nagual rüzgârın ve dağların erkine yakardığı uzun bir büyüye başlamış, ırmağın erkinden don Juan’a önerilerde bulunmasını istemiş.

Anlamlı olan büyülü sözler öylesine saygısızca dile getiriliyorlarmış ki, herkes gülmek zorunda kalmış. Bitirdiğinde don Juan’dan gözleri kapalı, ayağa kalkmasını istemiş. Sonra çömezi çocukmuşçasına kucağına alıp, “Allah aşkına, ırmaktan nefret etme!” diye bağırarak onu dalgalı sulara atmış.

Bu olaya değinmek don Juan’ın gülme nöbetine tutulmasına neden oldu. Belki başka koşullar altında ben de bu durumu gülünç bulmuş olabilirdim. Bu kez, nedense öykü beni epeyce üzdü.

“O insanların suratını görmeliydin,” diye devam etti don Juan. “Havada ırmağa doğru uçarken endişeleri gözüme takıldı. Kimse o şeytan nagual’ın böyle bi şey yapacağını kestirememişti.”

Don Juan bu olayın yaşamının sonu olacağını sanmış olduğunu söyledi. İyi bir yüzücü değilmiş ve ırmağın dibine batarken, bunların başına gelmesine izin verdiğinden kendi kendine lanetler okumuş. O kadar öfkeliymiş ki dehşete kapılacak zamanı yokmuş. Tüm düşünebildiği bu kahrolası ırmakta, kahrolası adamın ellerinde ölmeyeceğiymiş.

Ayakları dibe değmiş ve kendisini yukarı doğru itmiş. Derin bir ırmak değilmiş, ama sel suları onu büyük ölçüde genişletmiş. Akıntı hızlıymış ve onu alıp götürüyormuş, coşan suların kendisini alabora etmesine izin vermemeye çalışarak köpekler gibi yüzmüş.

Akıntı onu epey uzaklara sürüklemiş. Sürüklenmekte, ve elinden gelenin en iyisini yaparak yenik düşmemeye çalışmaktayken, tuhaf bir ussal boyuta geçmiş. Kusurlarını biliyormuş. Çok öfkeli biriymiş ve o serbest kalamayan öfkesi etrafındaki herkesten nefret edip onlarla savaşmasına neden oluyormuş. Ama ırmaktan nefret edemiyor, onunla savaşamıyormuş, ya da genelde yaşamındaki herkes ve her şeye karşı davrandığı gibi onu kızdıramıyor, ona karşı sabırsızlık gösteremiyormuş. Irmağa tüm yapabildiği, akıntısını izlemekmiş.

Don Juan bu basit kavrayışın ve neden olduğu uysallığın, terazinin dengesini bozduğunu, deyim yerindeyse toplanma noktasının özgür hareketini deneyimlediğini söyledi. Aniden, hiçbir şekilde ne olduğunun bilincinde olmaksızın, coşan sularca çekilip götürüleceğine, don Juan kendisini ırmağın kıyısında koşar durumda bulmuş. Olanca hızıyla koştuğundan düşünecek zamanı yokmuş. İnanılmaz bir kuvvet kendisini çekmekteymiş, kayaların ve devrilmiş ağaçların üzerinden sanki onlar orada yokmuşçasına onu koşturuyormuş.

Uzunca bir süre bu çıldırmış biçimde koştuktan sonra, don Juan, kızılımsı, azgın sulara bir bakış fırlatmaya cesaret etmiş. Ve kendisini akıntı tarafından alabora edilirken görmüş. Yaşamındaki hiçbir şey onu böylesi bir an için hazırlayamamış. İşte o zaman düşünce işlemini işin içine karıştırmadan iki yerde birden olduğunu biliyormuş. Ve bu yerlerden birinde, o azgın ırmakta çaresizmiş.

Bütün enerjisini kendisini kurtarmak için harcamış.

Bu konuda düşünmeksizin, ırmak kıyısından açılmaya başlamış. Yana bir adım atmak, tüm gücü ve kararlılığına mal oluyormuş. Sırtında bir ağaç sürüklemekteymiş sanki. Öylesine ağır hareket ediyormuş ki birkaç adım atabilmek sonsuzluk gibi geliyormuş. ,

Gerilime dayanamayacak gibiymiş. Birdenbire artık koşmadığını anlamış; derin bir kuyuya düşmekteymiş. Suya değdiğinde, suyun soğukluğu bağırmasına neden olmuş. Sonra yeniden ırmakta bulmuş kendini, akıntıyla sürüklenerek. Kendini yeniden azgın sularda bulmasından doğan korkusu öylesine yoğunmuş ki, tüm yapabildiği ırmağın kıyısında sapasağlam olmayı var gücüyle dilemekmiş. Ve birdenbire kendini yine orada buluvermiş, ırmağa biraz uzak ama paralel bir şekilde çok hızlı koşuyormuş.

Koştukça, coşan sulara bakmış ve kendisini yüzmeye çalışırken görmüş. Bağırarak emretmek istemiş; kendisine belli bir açıyla yüzmesini emretmek istiyormuş, ama hiç ses çıkaramamış. Sularda olan öteki kendisi için duyduğu üzüntü çok eziciymiş. İki Juan Matus arasındaki bir köprü görevini üstleniyormuş bu üzüntü. Anında yine sulardaymış, kıyıya doğru bir açıyla yüzmeye çalışarak.

İki yer arasındaki değişimin o inanılmaz duyumu, korkusunu kökünden kazımaya yetmiş. Artık yazgısıyla ilgilenmiyormuş. Irmakta yüzmek ile kıyısında koşmak arasında serbestçe değişimler yapıyormuş. Ama hangisini yapsa sürekli sola yöneliyormuş, ya ırmaktan uzaklaşıyor ya da soldaki kıyıya doğru yüzüyormuş.

Akıntı yönünde, yaklaşık beş mil ilerde ırmağın solunda karaya çıkmış. Orada çalılara sığınarak bir haftadan fazla beklemek zorunda kalmış. Suların çekilmesini ve böylece karşıya yürüyüp geçebilmeyi bekliyormuş, ayrıca korkusunun geçmesini ve yeniden bir bütün olmayı da beklemekteymiş.

Don Juan, olanların, bitmek bilmeyen güçlü tutkusundan kaynaklandığını, bunların, yaşamı için verdiği savaşımda, toplanma noktasının doğruca sessiz bilginin yerine yönelmesine neden olduğunu söyledi. Nagual Julian’ın kendisine toplanma noktasına değin anlattıklarına hiç dikkat etmemiş olmasından, neler olduğu hakkında herhangi bir düşüncesi yokmuş. Bir daha asla eskisi gibi olamayacağı düşüncesinden korkmuş. Ama ayrılmış algısını inceledikçe, onun işlevsel yönlerini ve onu beğendiğini bulgulamış. Günlerce iki bedenli olarak kalmış. Doğrudan biri ya da öteki olabiliyormuş. Ya da aynı anda her ikisi oluyormuş. İkisi birden olduğunda işler karışıyormuş ve varlığı etkinliğini yitiriyormuş, bu nedenle bu olasılığı bırakmış. Fakat biri ya da diğeri olmak, onun için şaşırtıcı olanaklara yol açmış.

Çalılarda yeniden kendine kavuştuğunda, varlıklarından birinin diğerinden daha değişebilir olduğunu ve göz açıp kapayıncaya dek uzak mesafeleri kat edebildiğini, yiyecek bulabildiğini ve saklanacak en iyi yerlere ulaşabildiğini saptamış. Bir keresinde kendisi için kaygılanıyorlar mı diye nagual’ın evine giden de bu varlığıymış.

Gençlerin kendisi için ağladığını işitmiş, ve bu kesinlikle hayret vericiymiş. Kendisi hakkında ne düşündüklerini öğrenmek için gittiğinden, süresiz olarak onları izleyebilirmiş, ama nagual Julian onu yakalamış ve bu olaya bir son vermiş. Nagual’den korktuğu tek zaman gerçekten de bu olmuş. Don Juan, nagual’ın kendisine saçmalamayı kesmesini söylediğini işitmiş. Kapkara, zil biçiminde, çok büyük ağırlık ve güçte bir nesne olarak, aniden belirivermiş. Don Juan’ı tutmuş. Don Juan nagual’ın kendisini nasıl tutmakta olduğunu bilemiyormuş, ama en sarsıcı biçimde canını acıtıyormuş. Karnı ve

kasıklarında hissettiği keskin, sinirsel bir ağrıymış.

“Hemen ardından ırmak kıyısında buldum kendimi,” dedi don Juan, gülerek. “Ayağa kalktım, henüz suları çekilmiş ırmağı geçtim, ve eve doğru yürümeye başladım.”


••Nagual Elias, yalnızca mantıklılığa kusursuz bir örnek oluşturabilecek birinin aynı zamanda sessiz bilgiye kusursuz bir örnek oluşturabileceğini belirtmiş. Her iki konuma ulaşabilen birinin diğer konumu da açıkça görebileceğini söylemiş, bu da mantığın sınırının olduğunu bilmenin tek yoluymuş. Sessiz bilginin konumundan mantığın konumu açıkça görülebiliyormuş.

Yaşlı nagual don Juan’a, sessiz bilgiden mantığa uzanan tek yönlü köprüye ‘merak’ denildiğini anlatmış. Bu da sessiz bilgiye bağlı doğru insanların bildiklerinin kaynağına karşı duydukları merakmış. Diğer tek yönlü köprüyse mantıktan sessiz bilgiye uzanırmış ve ‘yalın anlayış’ olarak bilinirmiş. Bu da mantığın insanlarına, sonsuz adalar denizinde mantığın sadece tek bir ada olduğunu anlatan bir karşılıkmış.

Nagual, her iki tek-yönlü köprüyü de kullanabilen kişinin, her iki konumu da olası kılan, can alıcı bir kuvvet olan tinle dolaysız bağlantıya sahip bir büyücü olduğunu ekledi. O gün ırmakta nagual Julian’ın yaptığı her şeyin insanlara değil de tine, onu izleyen kuvvete bir gösteri olarak yapılmış olduğuna değindi. Hoplayıp zıplamış, oynayıp sıçramış ve herkesi özellikle kendisini gözetleyen kuvveti eğlendirmiş.

Don Juan, nagual Elias’ın kendisine tinin yalnızca konuşmacının edalarla konuştuğunda işittiğini söylediği. Ve edalarla konuşmak, el kol hareketleri yapmak anlamına gelmiyormuş; gerçek bir kendinden geçiş eylemi, genişlik, gerçek bir mizah anlayışı gerektiriyormuş. Tine yapılan bir edada, büyücüler kendilerine ait olanın en iyisini ortaya koyarlar, bunu sessizce soyuta sunarlarmış.


(sessizliğin erki, 6 niyeti kullanmak, 2 iki tek yönlü köprü)



••İlk sınıflandırmada olan insanların kusursuz birer yazman, yardımcı ve arkadaş olduklarını söyledi. Çok akışkan bir kişilikleri varmış, ama akışkanlıkları besleyici değilmiş. Yine de dayanıklı, ilgili ve tamamen evcimenlermiş, bazı kalıplar içerisinde beceriklilermiş, neşeli, iyi huylu, kibar ve duyarlılarmış. Bir başka deyişle insanın tanışabileceği en tatlı kişilermiş, ama büyük bir kusurları varmış: kendi başlarına hareket edemezlermiş. Her zaman kendilerini yönlendirecek birini gereksinirlermiş. Bu yönlendirmenin ne denli düşmanca ya da yapmacık olması önemsizmiş, hayret edilecek ölçüde iyi olurlarmış. Ama kendi başlarına kaldıklarında yok olurlarmış.

İkinci sınıflandırmadaki insanlar hiç de kibar olmazlarmış. Darkafalı, kinci, imrenen, kıskanç ve bencil olurlarmış. Çoğunluk kendilerinden konuşur, insanların kendi ölçütlerine uymasını isterlermiş. Bu durumdan memnun olmamalarına rağmen her zaman her şeye önayak olurlarmış. Her durumda tamamen gergin olurlarmış ve asla rahatlayamazlarmış. Özgüvenleri yokmuş ve asla memnun olmazlarmış; özgüvenleri yittikçe daha da kötü olurlarmış. Ölümcül kusurlarıyla lider olmak için birilerini öldürebilmeleriymiş.

Üçüncü sınıflandırmadaki insanlar ne iyi ne de kötü olanlarmış. Kimseye hizmet etmez, kimseye kendilerini kabul ettirmeye çalışmazlarmış. Dahası kayıtsızlarmış. Kendileriyle ilgili, sadece tatlı hayallerinden ve dileklerle dolu düşüncelerinden oluşturdukları coşkulu bir tanımlamaları varmış. Eğer üstün oldukları bir yetenekleri varsa bu da birşeylerin olmasını beklemekmiş. Keşfedilip övgü kazanmayı beklerlermiş ve o an ortada olmayan, hep gerçekleştireceklerini söyleyip aslında böyle yetilere sahip olmadıklarından gerçekleştiremedikleri, büyük amaçlara sahip olduklarının hayalini yaratmada olağanüstü yeteneklilermiş.

Don Juan kendisinin kesinlikle ikinci sınıflandırmaya ait olduğunu söyledi.


••“Tabii ki karanlık bi yönümüz var,” dedi. “Yok yere öldürüyoruz, öyle değil mi? Tanrı adına insanları yakıyoruz, kendimizi mahvediyoruz, yaşamı bu gezegenden silip dünyayı yok ediyoruz. Sonra da cüppeler giyiniyoruz ve Tanrımız bizimle konuşuyor. Peki Tanrımız bize ne anlatıyor? Bize iyi çocuklar olmamız gerektiğini yoksa bizi cezalandıracağını söylüyor. Tanrımız yüzyıllardır bize gözdağı veriyor ama hiçbi şey olduğu yok. Kötü olduğumuzdan değil, aptal olduğumuzdan. İnsanlığın karanlık bi yönü vardır, bu doğru ve buna aptallık denir.”

Başka bir şey söylemedim, ama sessizce onu takdir ediyordum ve mutlulukla don Juan’ın usta bir tartışmacı olduğunu düşünmekteydim.

Bir anlık duraksamadan sonra, don Juan ritüelin sıradan insanı, kişisel önemin birer anıtı olan koca kiliseler yapmaya zorlaması gibi, büyücüleri de sapkınlık ve tutkuya görkemli binalar yapmaya zorladığını açıkladı. Sonuç olarak, her nagual’ın görevi bilinçliliğe öncülük etmekmiş, böylece borçtan harçtan uzak soyuta doğru uçarmış.

“Borç harçla ne demek istiyorsun don Juan?” diye sordum.

“Ritüel dikkatimizi düşünebileceğim her şeyden daha iyi çekebilir,” dedi, “ama bedeli de epey yüksek. Bunun yüksek bedeli sapkınlık ve sapkınlık bilincimize en ağır borç harcı takabilir.”

Don Juan insan bilinçliliğinin büyük bir perili eve benzediğini söyledi. Güncel yaşamın bilinçliliği koca evin odalarından birine ömür boyu mahkûm olmak gibiymiş. Bu odaya büyülü bir açılışla girermişiz: doğum. Ve bir başka açılışla bu odadan çıkarmışız: ölüm.

Buna rağmen büyücüler, yaşamlarını sürdürmekteyken bir başka çıkış yolu bulabiliyor, mühürlenmiş odayı terk edebiliyorlarmış. Şahane bir edim. Ama akılları baştan alan başarıları, o mühürlenmiş odayı terk ettiklerinde özgürlüğü seçmiş olmalarıymış. Koca perili evin diğer bölümlerinde yiteceklerine oradan ayrılmayı seçmişler.

Sapkınlık bilinçliliğin özgürlüğe ulaşabilmesi için gereksindiği enerji akışının karşıtıymış. Sapkınlık büyücülere yollarını yitirtip, bilinmeyenin karmaşasında, onun karanlık tali yollarında tuzağa düşmelerine neden oluyormuş.


(sessizliğin erki, 6 niyeti kullanmak, 3 görünüşleri niyet etmek)



•••"Bizim algılama yolumuz, bi yırtıcının yoludur," dedi bana bir keresinde. "Besin ile tehlikeye değer biçmenin ve bunları sınıflandırmanın oldukça verimli bi yolu. Ancak bu, algılayabilmemizin tek yolu değildir. Bi başka konum daha var, seni bilgilendirdiğim yol: her şeyin özünü, erkenin kendisini doğrudan algılama edimi.

"Her şeyin özünü algılamak, dünyayı tamamen yeni, daha heyecan verici ve karmaşık terimlerle anlamamızı, sınıflandırmamızı ve tanımlamamızı sağlar." Don Juan'ın iddiası buydu. Ve sözünü ettiği daha karmaşık terimler, ona ataları tarafından öğretilmiş olanlardı; hiçbir ussal temelleri, gündelik dünyamızın herhangi bir olgusuyla hiçbir ilişkileri yoktu, ama erkeyi doğrudan algılayan ve her şeyin özünü gören büyücüler için apaçık gerçeklikleri tanımlıyorlardı.

Böyle büyücüler için büyücülüğün en anlamlı edimi, evrenin özünü görmekti. Don Juan'ın yorumuna göre, eski çağ büyücüleri evrenin özünü ilk görenler ve bunu en iyi biçimde tanımlayanlardı. Onlar, evrenin özünün, düşünülebilecek her doğrultuda sonsuzluğa uzanan, ışık saçan telciklere, insan zihninin anlaması mümkün olmayan yollarla kendilerinin bilincinde olan ışıltılı liflere benzediğini söylüyorlardı.

Eski çağ büyücüleri, evrenin özünü görmekten insanın erke özünü görmeye geçtiler. Don Juan, insanları dev yumurtalara benzeyen parlak şekiller olarak betimlediklerini ve bunlara ışıltılı yumurtalar dediklerini anlattı.

"Büyücüler bir insanı gördüklerinde," dedi don Juan, "sanki sürüklediği bi ana kökü varmış gibi, hareket ettikçe dünyanın erkesinde derin bi yarık oluşturarak süzülen dev bi ışıltılı şekil görürler."

Don Juan'ın izlenimi, erke şeklimizin zaman içinde değişmeyi sürdürdüğü yönündeydi. Kendisi de içinde olmak üzere, tanıdığı tüm görücülerin, insanların yumurtalardan çok küreler ve hatta mezar taşlarına benzeyen şekillere sahip olduklarını gördüğünü söyledi. Fakat büyücüler arada bir, ve bilmedikleri bir nedenle, erkesi yumurta gibi şekillenmiş bir kişi görürlerdi. Don Juan günümüzde şekilleri oval olan bu insanların, eski çağların insanlarına daha yakın olduklarını ileri sürüyordu.

Öğretilerinin akışı içinde, don Juan, eski çağ büyücülerinin tartışılmaz buluşu olarak değerlendirdiği bir noktayı bir çok kereler irdeledi ve açıkladı. Bunu ışıltılı küreler şeklindeki insanların yaşamsal uzvu olarak adlandırıyordu: şiddetli parlaklıkta, tenis topu büyüklüğünde, insanın sağ kürek kemiğinin yaklaşık 60 cm gerisinde, büyük ışıltılı kürenin içine yüzeyi ile aynı düzlemde kalıcı olarak yerleşmiş yuvarlak bir nokta.

Bana ilk anlattığında gözümde canlandırmakta güçlük çektiğim için don Juan bu noktayı bana betimledi; ışıltılı kürenin insan bedeninden çok daha büyük olduğunu, şiddetli paraklıktaki noktanın bu erke küresinin parçası olduğunu ve bunun insanın sırtından bir kol boyu uzaklıkta, kürek kemiği yüksekliğinde bir bölgede bulunduğunu anlattı. Eski çağ büyücülerinin, işlevini gördükten sonra ona birleşim noktası adını verdiklerini söyledi.

"Bu birleşim noktası ne işe yarar?" diye sordum.

"Algılamamızı sağlar," diye yanıtladı. "Eski çağ büyücüleri insanlarda algının orada, tam o noktada toplandığını gördüler. Tüm canlıların böyle bir parlaklık noktası olduğunu gören eski çağ büyücüleri, algının, her ne şekilde oluyorsa, genel olarak bu noktada gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyorlardı.

"Eski büyücüler, algılamanın birleşim noktasında gerçekleştiği sonucuna varmalarını sağlayacak ne görmüş olabilirler?" diye sordum.

Yanıtına göre, ilk olarak, ışıltılı kürenin tümünün içinden geçmekte olan, evrenin milyonlarca ışık saçan lifinden sadece çok az sayıda olanının doğrudan birleşim noktasından geçtiğini görmüşlerdi.

Ardından, birleşim noktasından biraz daha geniş olan, fazladan bir küresel parıltının her zaman bu noktayı çevrelediğini gördüler; bu parıltı doğrudan kendisinin içinden geçen liflerin ışıltısını büyük ölçüde arttırıyordu.

Son olarak, iki şey gördüler. Birincisi, insanların birleşim noktalarının genellikle konumlandıkları noktadan kendiliğinden ayırabildikleriydi. Ve İkincisi, birleşim noktası alışılmış konumunda olduğunda, gözlemlenen deneklerin normal davranışları temel alınarak, algılama ve ayrımsamanın da normal görünmesiydi. Fakat birleşim noktaları ve onları çevreleyen parlak küreler alışılmış pozisyonlarının dışına çıktığında deneklerin sergiledikleri olağandışı hareketler, ayrımsamalarının o anda farklı olduğuna, bildik olmayan bir tarzda algıladıklarına kanıttı.

Eski büyücülerin bundan çıkardıkları sonuç, birleşim noktasının alışılmış konumuna göre yer değiştirmesi ne denli fazla ise, buna bağlı davranışın ve besbelli sonuçtaki ayrımsama ve algılamanın da o derece sıra dışı olduğuydu.

"Görmeden söz ettiğimde her zaman 'görünümündeydi' ya da 'benziyordu' dememe dikkat et," diyerek don Juan beni uyardı. "Kişinin gördüğü her şey o denli eşsizdir ki, tanıdığımız bi şey ile karşılaştırmanın dışında, hakkında konuşmanın bi yolu yoktur."

Bu zorlukla ilgili en uygun örneğin, büyücülerin birleşim noktası ve onu çevreleyen ışıltıdan söz ediş biçimi olduğunu söyledi. Bunları parlaklık olarak tanımlarlar, oysa ki bu parlaklık olamaz; çünkü görücüler bunları gözleri olmadan görürler. Yine de, aradaki farkı kapatmaları gerektiği için, birleşim noktasının bir ışık beneği olduğunu ve bunun çevresinde bir hale, bir ışıltı bulunduğunu söylerler. Don Juan'ın dediğine göre, görmeye o denli bağımlı, yırtıcı hayvanların algı biçimiyle yönetilmeye öyle alışkındık ki, gördüğümüz her şeyin bize bir yırtıcının normalde gördüklerini tanımlayabilecek terimlerle sunulması şarttı.

Don Juan, eski büyücülerin, birleşim noktası ve çevresindeki parlak ışıltının görünüşte yaptığı şeyleri gördükten sonra bir açıklama geliştirdiklerini söyledi. Önermelerine göre, insanlardaki birleşim noktası, ışıldayan küresini doğrudan kendisinin içinden geçen evrenin lifleri üzerine odaklayarak, otomatik olarak ve önceden tasarlanmaksızın bu lifleri dünyanın sabit bir algılaması olarak birleştiriyordu.

"Bahsettiğin bu lifler dünyanın sabit bir algılaması olarak nasıl birleşiyorlar?" diye sordum.

"Bunu kimsenin bilmesi mümkün değil," diye vurgulayarak yanıtladı. "Büyücüler erkenin hareketini görürler, ancak sadece hareketini görmek onlara erkenin nasıl ya da neden devindiğini açıklayamaz."

Don Juan, birleşim noktasından geçen milyonlarca bilinçli erke lifini gören eski büyücülerin, bunların birleşim noktasından geçerken onu çevreleyen ışıltı tarafından toparlanarak bir araya geldiğini varsaydıklarını belirtti. Işıltının bilinçsiz kılınmış ya da ölmek üzere olan kişilerde son derece sönükleştiğini ve cesetlerde tamamen ortadan kalktığını gördükten sonra, bu ışıltının bilinçlilik olduğundan emin olmuşlardı.

"Peki ya birleşim noktası? Bu bir cesette ortadan kalkar mı?" diye sordum.

Ölü bir varlıkta birleşim noktasının izinin bulunmadığı, çünkü birleşim noktası ve bunu çevreleyen ışıltının yaşam ve bilinçliliğin işareti olduğu yanıtını verdi. Eski çağ büyücülerinin vardığı kaçınılmaz sonuç, bilinçlilik ve algılamanın birbirine uyduğu, ve birleşim noktası ile onu çevreleyen ışıltıya bağlı olduklarıydı.

"Bu büyücülerin gördükleri konusunda yanılmış olmaları olasılığı var mı?" diye sordum.

"Sana neden olduğunu açıklayamam, ama büyücülerin gördükleri konusunda yanılmaları mümkün değil," dedi don Juan, tartışma kabul etmeyen bir ses tonuyla. "Evet, gördüklerinden çıkardıkları sonuçlar yanlış olabilir, ama bu da toy ve eğitimsiz olmalarından ötürüdür. Bu felaketi önlemek için, büyücülerin ne şekilde olursa olsun kendilerini eğitmeleri gerekir."

Bunun ardından yumuşadı; ve sadece gördüklerini anlatma düzeyinde kalmalarının büyücüler için çok daha güvenli olacağını, ancak sadece kendi kendine bile olsa, sonuç çıkarma ve açıklamanın karşı konamayacak kadar büyük bir çekim oluşturduğunu söyledi.

Birleşim noktasının yer değiştirmesinin etkisi, eski çağ büyücülerinin görüp inceleyebildikleri başka bir erke biçimlenmesiydi. Don Juan, birleşim noktası başka bir konuma geçtiğinde, milyonlarca ışıltılı erke lifinin yeni bir küme oluşturarak o noktada bir araya geldiklerini söyledi. Eski çağ büyücüleri bunu gördüler, ve bilinçlilik ışıltısı her zaman birleşim noktasının bulunduğu yerde olduğu için, algılamanın otomatik olarak burada birleştiği sonucuna vardılar. Yalnız, birleşim noktası konum değiştirdiğinde bunun sonucu olarak ortaya çıkan dünya, gündelik işlerimizin dünyası olamazdı.

Don Juan, eski büyücülerin birleşim noktasının iki tür yer değiştirmesini ayırt edebildiklerini açıkladı. Biri, ışıltılı kürenin yüzeyinde ya da içindeki bir konuma yer değiştirmesi idi; bu yer değiştirmeye birleşim noktasının kayması adını veriyorlardı. Öbürü ise, ışıltılı kürenin dışındaki bir noktaya yer değiştirme idi; bu yer değiştirmeyi de birleşim noktasının devinimi olarak adlandırıyorlardı. Bir kayma ile bir devinim arasındaki farkın, sağladıkları algıların doğal nitelikleri olduğunu keşfettiler.

Birleşim noktasının kaymaları, ışıltılı kürenin içindeki yer değiştirmeler olduğundan, bunların yolunu açtığı dünyalar ne denli garip, şaşırtıcı ya da inanılmaz olurlarsa olsunlar, insanın etkinlik alanı içindeki dünyalardır. İnsanın etkinlik alanı, ışıltılı kürenin tümünden geçen erke lifleridir. Bunun aksine, birleşim noktasının devinimleri, ışıltılı kürenin dışındaki konumlara yer değiştirmeler olduklarından insan âleminin ötesindeki erke lifleriyle ilgilidirler. Böyle lifleri algılamak, idrakin ötesinde, içinde insan soyunun izi bulunmayan, anlaşılmaz dünyaların yolunu açar.

Geçerlilik meselesi, o günlerde zihnimde sürekli olarak bir anahtar rolü oynuyordu. "Affedersin, don Juan," dedim ona bir keresinde, "ancak bu birleşim noktası meselesi o denli zorlama, o denli kabul edilemez bir fikir ki, bununla nasıl başa çıkacağımı, ya da hakkında ne düşüneceğimi bilemiyorum."

"Senin için yapılacak tek bi şey var," diye sertçe yanıtladı. "Birleşim noktasını g ö r ! Görmek o denli zor değil. Zorluk, bizi yerimizde tutan, hepimizin zihnindeki sınırlayıcı duvarları yıkmakta. Bunları yıkmak için tek gereksindiğimiz, erke. Bi kez erkeye sahip olduk mu, görme kendiliğinden başımıza gelir. Hüner, kayıtsızlık ve sahte güvenlik kalelerimizi terk etmekte."

"Açıkça anlıyorum ki, don Juan, görmek için çok fazla bilgi gerekiyor. Bu sadece erke sahibi olma sorunu değil."

"Bu tam bi erke sahibi olma sorunu, inan bana. Zor kısmı, bunun yapılabileceğine kendini inandırman. Bunun için, naguala güvenmen gerekiyor. Büyücülüğün mucizesi, her büyücünün her şeyi kendi deneyimiyle kanıtlaması zorunluluğudur. Büyücülüğün ilkelerini sana ezberlemen değil, uygulaman umuduyla anlatıyorum."


(rüya görme sanatı, 1 eski çağ büyücüleri: bir giriş)



•••Öğretilerinde, birleşim noktasını açıklamaya ve tartışmaya geniş yer veriyordu. Bir keresinde ona, birleşim noktasının fiziksel gövde ile ilgisi olup olmadığını sordum.

"Normalde gövde olarak adlandırdığımız şey ile hiç ilgisi yok," dedi. "O, erkesel benliğimiz olan ışıltılı yumurtanın bi parçası."

"Yeri nasıl değiştirilir?"

"Erke akımlarıyla. Erke biçimimizin içinde ya da dışında meydana gelen erke sarsıntıları ile. Bunlar rasgele oluşan, öngörülemeyen akımlardır genellikle, ama büyücülerin elinde kesinlikle öngörülebilen, büyücünün niyetini yerine getiren akımlar haline gelirler."

"Kendin bu akımları duyumsayabiliyor musun?"

"Her büyücü bunları duyumsar. Hatta her insan duyumsar, ama sıradan insanlar buna benzer duyumlara dikkat edemeyecek kadar kendi uğraşlarıyla meşguldürler."

"Bu akımlar neye benziyor?"

"Hafif bi huzursuzluğu andırır; hemen ardından büyük bi coşkunun geldiği belirsiz bi hüzün duygusu gibidir. Ne üzüntünün, ne de coşkunun açıklanabilir bi nedeni olduğundan, bunları bilinmeyenin gerçek saldırıları değil; açıklanamayan, temelsiz can sıkıntıları sayarız."

"Birleşim noktası erke biçiminin dışına çıktığında ne olur? Dışarda asılı mı kalır? Yoksa ışıltılı küreye bağlı mıdır?"

"Erke sınırlarını bozmadan, erke biçiminin çevre çizgilerini dışarıya doğru iter."

Don Juan, birleşim noktasının deviniminin nihai sonucunun, bir insanın erke biçimlenmesinin tamamen değişmesi olduğunu açıkladı. Bir küre ya da yumurta yerine, pipoyu andıran bir şeye dönüşür. Piponun sapının ucu birleşim noktasıdır; ve piponun çanağı, ışıltılı küreden geriye kalandır. Birleşim noktası devinmeyi sürdürürse, ışıltılı kürenin ince bir erke çizgisine dönüştüğü bir ana gelinir.

Don Juan, sadece eski büyücülerin erke biçimi dönüşümü başarısına ulaşabildiklerini söyleyerek açıklamasını sürdürdü. Ben de ona, yeni erkesel biçimleri ile bu büyücülerin hâlâ insan olup olmadıklarını sordum.

"Elbette insandılar," dedi. "Sanırım asıl bilmek istediğin bunların hâlâ mantıklı, güvenilir insanlar olup olmadıkları. Eh, pek fazla değil."

"Ne açıdan farklıydılar?"

"İlgi alanları açısından. İnsani çabalar ve uğraşlar onlar için herhangi bi anlam taşımıyordu. Kesinlikle yeni bi görünüme de sahiptiler."

"İnsan gibi görünmediklerini mi söylemek istiyorsun?"

"O büyücüler konusunda neyin ne olduğunu söylemek çok güç. Kesinlikle insana benziyorlardı. Başka neye benzeyeceklerdi ki? Ancak pek senin ya da benim bekleyeceğim gibi değillerdi. Nasıl farklı olduklarını anlatmam için daha fazla bastırırsan, kuyruğunu kovalayan bi köpek gibi daireler çizmeye başlayacağım.

"Bu insanlardan biriyle karşılaştın mı, don Juan?"

"Evet, biriyle karşılaştım."

"Neye benziyordu?"

"Görünüşe göre, sıradan bi insana benziyordu. Olağandışı

olan, davranışlarıydı."

"Ne bakımdan olağandışı?"

"Sana bütün söyleyebileceğim, büyücünün davranışlarının imgeleme meydan okuduğuydu. Ama bunu yalnızca bi davranış meselesi olarak almak, yanlış yola sevk edici olur. Değerlendirebilmen için gerçekten görmen gereken bi şey bu."

"O büyücülerin tümü, karşılaştığın büyücü gibi miydi?"

"Elbette değil. Öbürlerinin nasıl olduklarını bilmiyorum, kuşaktan kuşağa geçen büyücü öykülerinin anlattıklarının dışında. Ve bu öyküler onları oldukça garip olarak betimliyor."

"Yani korkunç mu?"

"Hiç değil. Çok hoş, ama son derece ürkütücü oldukları anlatılır. Daha çok bilinmeyen yaratıklara benziyorlarmış. İnsanoğullarını türdeş kılan, hepimizin ışıltılı küreler olmamız olgusudur. Ama bu büyücüler artık erke küreleri değil; pek de oluşturamadıkları dairelere kendilerini bağlı tutmaya çalışan erke çizgileriydiler."

"Sonunda onlara ne oldu, don Juan? Öldüler mi?"

"Büyücü öyküleri, biçimlerini esnetebilmeyi başardıkları

için, bilinçliliklerinin sürekliliğini de esnetebilmeyi başardıklarını anlatır. Böylece bugüne kadar canlı ve bilinçli kalmışlardır. Dünyada belirli aralıklarla ortaya çıktıklarına dair öyküler bulunuyor."

"Tüm bunlar hakkında sen ne düşünüyorsun, don Juan ?"

"Benim için fazla garip. Ben özgürlük istiyorum. Bilinçliliğimi koruma, ama aynı zamanda enginde kaybolma özgürlüğü. Kişisel görüşüme göre, o eski büyücüler kendi düzenleri ile mıhlanmış, abartılı, saplantılı, kaprisli adamlardı.

"Ama kişisel görüşlerimin seni etkilemesine izin verme. Eski büyücülerin başarıları eşsizdir. Sadece bize insanın gizli güçlerinin yabana atılmaz olduğunu göstermeleri bile yeter."

Don Juan'ın açıklamalarının bir başka konusu, erkesel tekdüzelik ve bileşikliğini algılama için vazgeçilmezliğiydi. Onun savı, insanoğlunun, sadece erkesel tekdüzelik ve bileşikliği paylaştığı için, bildiğimiz dünyayı aynı terimlerle algıladığı idi. Söylediğine göre, bu iki erke koşulunu yetiştirilmemiz sırasında kendiliğimizden ediniyorduk; ve bildiğimizin dışındaki dünyaları algılama olasılığı ile karşılaştığımız ana dek, bunları yaşamsal önemlerini fark etmeyecek kadar doğal addediyorduk. Bu anlarda, uygun ve tam bir algı için yeni bir uygun erkesel tekdüzelik ve bileşiklik gereksindiğimiz açıklık kazanmaktaydı.

Ona tekdüzelik ve bileşikliğin ne olduğunu sorduğumda, bana, insanın erkesel biçimlenmesinin, dünya üzerindeki her insanın küre ya da yumurta biçimine sahip olması anlamında tekdüze olduğunu anlattı. İnsanın erkesinin kendisini bir küre ya da bir yumurta biçiminde bir arada tutması, bileşikliğe sahip olduğunu kanıtlar. Yeni bir tekdüzelik ve bileşiklik örneğinin ise, eski büyücülerin bir çizgi haline gelen erkesel biçimleri olduğunu söyledi: her biri, tekdüze bir biçimde, bir çizgi haline gelir, ve bileşik bir çizgi olarak kalırdı. Bir çizgi düzeyindeki tekdüzelik ve bileşiklik, eski büyücülerin yeni bir türdeş dünyayı algılamasına olanak tanımıştı.

"Tekdüzelik ve bileşiklik nasıl elde edilir?" diye sordum.

"Anahtar, birleşim noktasının konumudur, ya da daha doğrusu, birleşim noktasının sabitlenmesidir," dedi.

O sırada daha fazla ayrıntıya girmek istemiyordu, o yüzden kendisine bu eski büyücülerin oval şekle geri dönmüş olup olamayacaklarını sordum. Bir noktada bunun mümkün olduğunu, ancak yapmadıklarını söyledi. O noktanın ardından çizgideki bileşiklik başlamış ve geri dönüşlerini olanaksızlaştırmıştı. Onun inancına göre, çizgideki bileşikliği billurlaştıran ve onları geriye doğru yolculuk yapmaktan alıkoyan, bir tercih ve tamah sorunu idi. Bu büyücülerin erke çizgileri olarak algılayabildiklerinin ve yapabildiklerinin kapsamı, ortalama bir insanın, ya da herhangi bir ortalama büyücünün yapabildiği ya da algılayabildiğinden inanılmaz ölçülerde üstündü.

Erke küresi biçiminde olan biri için, insani etki alanının, kürenin sınırları içindeki alandan geçen erke liflerinden başka bir şey olmadığını açıkladı. Normal olarak tüm insan alanını değil, belki yalnızca binde birini algılayabiliyorduk. Bunu dikkate aldığımızda, eski büyücülerin yaptıklarının büyüklüğünün açıklık kazandığı görüşündeydi; kendilerini bir insanın erke küresi olarak büyüklüğünün bin katı kadar bir çizgiye uzatıyor ve bu çizgiden geçen tüm erke liflerini algılıyorlardı.

Israrı üzerine, benim için ana hatlarını çıkardığı erke biçimlenmesinin yeni modelini anlama konusunda çok büyük çaba harcadım. Bir sürü başarısız denemeden sonra, erke lifleri düşüncesini artık ışıltılı kürenin içinde ve dışında izleyebiliyordum. Fakat çok sayıda ışıltılı küreyi canlandırmaya çalıştığımda, zihnimdeki model bozuluyordu. Çok sayıda ışıltılı küre bir arada olduğu zaman, mantığıma göre, bir tanesinin dışında olan erke lifleri zorunlu olarak bitişiğindekinin içine girmiş bulunuyordu. Böylece, kalabalık söz konusu olduğu zaman, hiçbir erke lifinin bir ışıltılı küre dışında kalmasına olanak yoktu.

"Bütün bunları anlamak, kesinlikle mantığının uygulama alanında değil," diye yanıtladı beni, tartışmamı dikkatle dinledikten sonra. "İnsan biçiminin içindeki ve dışındaki liflerden söz ederken büyücülerin ne demek istediğini açıklamam mümkün değil. Görücüler insanın erke biçimini gördüklerinde, sadece tek bi erke küresi görürler. Eğer yanında başka bi küre varsa, o küre de tek bi erke küresi olarak görülür. Çok sayıda ışıltılı küreler fikri, senin insan kalabalıkları kavramından geliyor. Erke evreninde, sadece tekil bireyler vardır. Tek başınadırlar, sonsuzlukla kuşatılmış olarak.

"Bunu kendin görmelisin!"

O zaman, yapamayacağımı bildiği halde, kendimin görmemi söylemesinin anlamsızlığı konusunda don Juan'la tartışmaya giriştim. Ve o da bana kendi erkesini ödünç almamı, ve görmek için kullanmamı önerdi.

"Nasıl yapabilirim bunu? Erkeni ödünç almayı?"

"Çok basit. Birleşim noktanı, erkeyi doğrudan algılaman için daha uygun bi konuma kaydırabilirim."

Belleğimde ilk kez, eskiden beri bana yapmakta olduğu bir şeyden dikkatlice söz ediyordu: dünya ve kendim hakkında sahip olduğum kavramlara meydan okuyan idrak dışı bir algılama durumuna girmemi sağlamakta, ve bunu ikinci dikkat olarak adlandırmaktaydı. Böylece, erkeyi doğrudan algılamak için birleşim noktamı daha uygun bir konuma kaydırmak üzere, don Juan sırtımda, kürek kemiklerimin arasında bir yere öyle güçlü bir şamar vurdu ki, nefesim kesildi. Bayılmış olmalıyım, ya da darbe beni uyutmuş olmalı, diye düşündüm. Ansızın, sözcüklerle anlatılamayacak bir şeye bakıyordum, ya da baktığımı düşlüyordum. Parlak ışık lifleri her yerden fışkırıyor, her yöne uzanıyordu; o ana dek düşüncelerime giren hiçbir şeye benzemeyen ışık lifleriydi bunlar.

Soluğum yerine geldiğinde, ya da uyandığımda, don Juan merakla sordu, "Ne gördün?" Ve ben açık yürekle, "Vuruşun bana yıldızları saydırdı," diye yanıtlayınca gülmekten iki kat oldu.

Yaşamış olduğum olağandışı algılamayı kavramaya henüz hazır olmadığımı belirtti. "Birleşim noktanı kaydırdım," diye devam etti, "ve bi an için evrenin liflerini görür gibi oldun. Ama tekdüzelik ve bileşikliğini yeniden düzenleyebilecek disiplin ya da erkeye henüz sahip değilsin. Eski büyücüler bunun mükemmel ustalarıydılar. İşte bundan dolayı, insan tarafından görülebilecek her şeyi görmüşlerdi."

"Tekdüzelik ve bileşikliği yeniden düzenlemek ne demek?"

"Birleşim noktasını yeni konumunda alıkoyup, esas yerine geri kaymasını önleyerek ikinci dikkate girmek demek."

Don Juan bundan sonra bana ikinci dikkatin geleneksel bir tanımını yaptı. Eski büyücülerin, birleşim noktasını yeni konumlarda sabitlemenin sonucuna ikinci dikkat adını verdiklerini ve bunu, aynı gündelik dünyamızın dikkati gibi, çok kapsamlı bir etkinlik alanı olarak ele aldıklarını söyledi. Büyücülerin aslında çalışmaları için iki tam alana sahip olduklarına işaret etti: biri küçüktü, buna birinci dikkat, ya da gündelik dünyamızın bilinçliliği, ya da birleşim noktasının olağan konumunda sabitlenmesi denmekteydi; öteki ise çok daha geniş bir alana sahipti ki bu da ikinci dikkat, ya da başka dünyaların bilinçliliği, ya da birleşim noktasının sayısız yeni konumlarından her birinde sabitlenmesi olarak tanımlanıyordu.


•••Eski büyücülerin sahip çıktıkları ve don Juan'ın bana dikkatle açıkladığı bir başka olağanüstü buluş, birleşim noktasının uyku esnasında çok kolay yer değiştirdiğini öğrenmekti. Bunu kavrayış bir başka bilgiyi getirmişti; rüyaların tamamen bu yer değiştirme ile ilgili olduğunu. Eski büyücüler, yer değiştirme büyüdükçe rüyanın olağandışılığının arttığını, ya da tersine; rüya ne denli alışılmadıksa yer değiştirmenin o denli büyük olduğunu gördüler. Don Juan, bu gözlemin onları, birleşim noktasını yer değiştirmeye zorlamak için, farklılaştırılmış bilinç durumları yaratabilecek bitkiler yutmak; kendilerini açlık, yorgunluk ve gerilimlere tabi tutmak ve özellikle rüyaları denetlemek gibi abartılı teknikler tasarlamaya yönelttiğini söyledi. Bu şekilde, ve belki de farkında olmadan, rüya görmeyi yarattılar.

Bir gün Oaxaca kentinin meydanında dolaşırken, don Juan bana bir büyücünün bakış açısıyla rüya görmenin en uygun tanımını yaptı.

"Büyücüler rüya görmeyi son derece ileri bi sanat olarak görürler," dedi, "algılanabilir olanın alanını çoğaltmak ve genişletmek için, birleşim noktasının sürekli konumunu istendiği zaman değiştirme sanatı."

Eski büyücülerin, rüya görme sanatını insanların erke akışında gördükleri beş koşula bağladıklarını söyledi.

İlk olarak, sadece birleşim noktasından doğrudan geçen erke liflerinin uygun algılama için birleşebileceğini görmüşlerdi.

İkinci olarak, birleşim noktası başka bir konuma geçtiğinde, yer değiştirmenin ölçüsü ne denli küçük olursa olsun, farklı ve alışılmadık erke liflerinin bunun içinden geçmeye başladığını, bilinçliliği ayarladığını, ve bu alışılmadık erke alanlarını sabit ve uygun bir algılama için zorladığını gördüler.

Üçüncü olarak, sıradan rüyalar esnasında, birleşim noktasının kendiliğinden ışıltılı kürenin yüzeyinde ya da içindeki bir başka noktaya yer değiştirebileceğini gördüler.

Dördüncü olarak, birleşim noktasının, ışıltılı kürenin dışındaki konumlara; evrenin serbest erke lifleri arasına doğru hareket ettirilebileceğini gördüler.

Ve beşinci olarak, uyku ve sıradan rüyalar esnasında birleşim noktasının dizgesel olarak yer değiştirmesini geliştirip gerçekleştirmenin, disiplin yoluyla mümkün olduğunu gördüler.


(rüya görme sanatı, 1 eski çağ büyücüleri: bir giriş)



•Niyetlenmek hem çok daha basit, hem de sonsuz kerte daha karmaşıktır. İmgelem, disiplin ve amaç gerektirir. Konumuz bağlamında niyetlenmek, bi rüya görücü olduğuna ilişkin kuşku götürmez bi bedensel bilgi elde etmen demektir. Bedeninin tüm hücreleri ile bi rüya görücü olduğunu hissedersin."

Don Juan şakacı bir ses tonuyla, niyetlenmek için bana tekrar ödünç vermeye yetecek kadar erkesi kalmadığını, ve yapılacak şeyin benim erke bedenime kendi başıma ulaşmam olduğunu sözlerine ekledi. İlk rüya görme kapısı için niyetlenmenin, ikinci dikkate ve erke bedenine ulaşma konusunda eski çağ büyücülerinin keşfettikleri yollardan biri olduğunu belirtti.

Bana bunları söyledikten sonra, ilk rüya görme kapısı için niyetlenene dek gelmememi emredip, beni nerdeyse evinden dışarı attı.

Eve döndüm, ve aylar boyunca her gece tüm gücümle uykuya daldığımın farkında olmak ve rüyamda ellerimi görmek için niyetlenerek uyudum. Görevin öteki kısmı—kendimi bir rüya görücü olduğuma ve erke bedenime ulaştığıma inandırmak—benim için tümüyle olanaksızdı.


(rüya görme sanatı, 2 birinci rüya görme kapısı)



•"Rüya görme dikkati ile ikinci dikkat arasında ne fark var?"

"İkinci dikkat bi okyanus gibidir, rüya görme dikkati ise onu besleyen bi ırmak gibi. İkinci dikkat, tam olan dünyaların bilincinde olma durumudur, tıpkı bizim dünyamız gibi tam olan dünyaların; oysa rüya görme dikkati, rüyalarımızdaki öğelerin farkında olma halidir."

Rüya görme dikkatinin, büyücülerin dünyasındaki her devinimin anahtarı olduğunu kuvvetle vurguladı. Rüyalarımızda­ ki öğe kalabalığı arasında, dışardan yabancı bir güç tarafından rüyalarımıza konulan, erke sahibi gerçek parazitler bulunduğunu söyledi. Onları bulabilmek ve peşlerine düşmek, büyücülüktü.

Bu söylediklerini öyle belirgin şekilde vurgulamıştı ki, ondan açıklamasını istemek zorunda kaldım. Yanıtlamadan önce bir an duraksadı.

"Rüyalar, eğer bi kapı değilse, başka dünyalara açılan bi ara bölmedir," diye başladı. "Bu anlamda, rüyalar çift yönlü bi caddedir. Bilincimiz bu bölmenin içinden başka âlemlere geçer, ve bu âlemler de rüyalarımıza öncüler gönderirler."

"Nedir bu öncüler?"

"Normal rüyalarımızın öğeleri ile karışan erke yükleridir. Bunlar rüyalarımıza giren yabancı erke boşalmalarıdır, ve bunları bize bildik gelen ya da gelmeyen öğeler olarak yorumlarız."

"Üzgünüm, don Juan, ama açıklamalarından hiçbir şey anlayamıyorum."

"Anlayamıyorsun, çünkü rüyalar hakkında bildiğin terimlerle düşünmekte ısrar ediyorsun: uyku esnasında meydana gelenler. Ve ben de sana başka bi yorum getirmekte ısrarlıyım: başka algı âlemlerine açılan bir ara bölme. Bu bölmeden içeriye tanımadığımız erke akımları sızar. Sonra da zihin, ya da beyin, ya da her neyse o, bu erke akımlarını alır ve bunları rüyalarımızın parçaları haline dönüştürür."

Besbelli söylediklerini hazmedebilmem için zihnime zaman vermek üzere durakladı. "Büyücüler bu yabancı erke akımlarının bilincindedirler," diye sürdürdü sözlerini. Bunları fark eder ve rüyalarındaki normal öğelerden ayrıklamaya uğraşırlar."

"Bunları neden ayrıklarlar, don Juan?"

"Çünkü onlar başka âlemlerden gelmişlerdir. Eğer bunları kaynaklarına dek izlersek, bize rehberlik ederek öylesine gizem alanlarına götürürler ki, büyücüler salt böyle bi olasılıktan söz edilmesi karşısında bile titrerler."

"Büyücüler bunları rüyalarındaki normal öğelerden nasıl ayrıklıyorlar?"

"Rüya görme dikkatlerini çalıştırıp denetleyerek. Bir an gelir, rüya görme dikkatimiz rüyanın öğeleri arasında bunları keşfeder ve bunlara odaklanır, sonra tüm rüya dağılır ve yalnızca yabancı erke kalır."


(rüya görme sanatı, 2 birinci rüya görme kapısı)



•"İlk rüya görme kapısını geçmen için rüyalarında ne yapman gerektiğini tekrarlayacağım," dedi. "İlk olarak sabit bakışını bi başlangıç noktası olarak seçmiş olduğun herhangi bi şey üzerine odaklamalısın. Sonra bakışını başka öğelere kaydır ve bunlara kısa nazarlar at. Olabildiğince çok şey üzerine odakla bakışlarını. Unutma, sadece kısa bakışlar atarsan imgeler değişmez. Sonra ilk baktığın öğeye geri dön."

"İlk rüya görme kapısını geçmek ne anlama geliyor?"

"İlk rüya görme kapısına ya uykuya daldığımızın farkında olarak, ya da senin yaptığın gibi, son derece gerçek bi rüya görerek ulaşırız. Kapıya bi kez ulaşınca da, rüyalarımızdaki herhangi bi öğenin görüntüsünü sürdürmeyi becerip bu kapıyı geçmeliyiz."

"Rüyalarımdaki öğelere nerdeyse sabit bir şekilde bakabiliyorum; fakat çok çabuk dağılıyorlar."

"Ben de sana kesinlikle bunu anlatmaya çalışıyorum. Rüyaların bu çabuk gözden kaybolma özelliğine karşı durabilmek için büyücüler başlangıç noktası öğesini kullanmayı icat ettiler. Bu öğeyi ayrıklayıp ona her bakışında bi erke dalgası alırsın onun için başlangıçta rüyalarında çok fazla şeye bakma. Dört öğe yeterli olur. Sonraları, istediğin bütün öğeleri kapsayacak biçimde alanını genişletebilirsin; ama imgeler değişmeye, sen de denetimini yitirdiğini hissetmeye başlar başlamaz başlangıç noktası öğesine geri dön, ve tekrar en başından başla."

"Gerçekten ilk rüya görme kapısına ulaştığıma inanıyor musun, don Juan?"

"Ulaştın, ve bu da büyük başarı. Devam ettikçe, rüya görmenin artık ne denli kolay olduğunu göreceksin. "

Don Juan'ın abarttığını, ya da beni yüreklendirmeye çalıştığını düşünüyordum. Ama o samimi olduğu konusunda güvence verdi.

"Rüya görücülerin başına gelen en hayret verici şey şudur," dedi, "ilk kapıya ulaştıklarında, erke bedenine de ulaşırlar."

"Erke bedeni tam olarak nedir?"

"Fiziksel bedenin karşılığıdır. Saf erkeden oluşan hayaletimsi bi yapıdır."

"Fakat fiziksel beden de erkeden oluşmuyor mu?" "Elbette, fakat aralarındaki fark şu: erke bedeninin yalnızca görüntüsü vardır; ama kütlesi yoktur. Saf erke olduğu için, fiziksel bedenin olanaklarının ötesinde edimler gerçekleştirebilir. "

"Örneğin ne gibi, don Juan?"

"Kendisini bi an içinde evrenin en uç noktalarına taşımak gibi. Ve rüya görme; erke bedenini kıvama getirme, onu kademe kademe çalıştırarak esnek ve ahenkli kılma sanatıdır.

"Rüya görme yoluyla, erke bedenini algılama yetisi olan bi birim haline gelinceye dek yoğunlaştırırız. Erke bedenin algısı bağımsız bi algıdır; gündelik dünyayı algılama şeklimizden etkilense de. Onun kendi alanı vardır."

"Bu alan nedir, don Juan?"

"Erke. Erke bedeni, erke ile kendi bağlamında ilgilenir. Rüya görme içinde erkeyi üç şekilde ele alır: erkeyi akışı içinde algılar, ya da erkeyi kendisini beklenmedik bölgelere bi roket gibi fırlatması için kullanır, ya da bizim dünyayı algıladığımız kadar sıradan biçimde algılar."

"Erkeyi akışı içinde algılamak ne demek?"

"Bu, görmek demek. Erke bedeni, erkeyi doğrudan bir ışık biçiminde, ya da titreşen çeşitli akımlar şeklinde, ya da bir rahatsızlık duygusu olarak görür. Ya da onu doğrudan bi sarsılma, ve hatta bi acı duygusu olarak bile hissedebilir."

"Sözünü ettiğin öbür yol nedir peki, don Juan? Erkeyi fırlatıcı olarak kullanan erke bedeni?"

"Erke onun alanı olduğuna göre, kendisini ileri doğru itmek üzere evrende var olan erke akımlarını kullanmak onun için sorun değil. Bütün yapması gereken onları ayrıklamaktır; ve sonra onlarla çekip gider."

Konuşmayı kesti ve kararsız kalmış gibi durakladı, sanki bir şey söylemek istiyor da bundan emin olamıyor gibiydi. Bana gülümsedi, ve ben tam bir soruya başlarken açıklamasına devam etti.

"Büyücülerin rüyalarında başka âlemlerden gelen öncüleri ayrıkladığından sana söz etmiştim," dedi. "Bunu onların erke bedenleri yapar. Erkeyi tanır ve peşine düşerler. Fakat rüya görücülerin öncüleri aramaya düşkünlük göstermeleri arzulanan bi şey değildir. Sana bunu anlatmaya gönülsüzdüm, çünkü insanın bu araştırma sırasında denetim altına girmesi çok kolay olur."


(rüya görme sanatı, 2 birinci rüya görme kapısı)



•••"O denli uzun yaşamayı nasıl başarmış?" diye sordum.

"Kimse bilemez," diye yanıtladı, don Juan. "Bütün bildiğimiz, kuşaklar boyunca onun bize anlattıklarından ibaret. Ben eski büyücüleri ölüme meydan okuyana sormuştum; bana onların doruklarına üç bin yıl önce ulaşmış olduklarını söyledi."

"Doğruyu söylediğini nereden biliyorsun?" diye sordum.

Don Juan hayretle—eğer tiksinti değilse—başını salladı. "O dışardaki hayal edilemeyecek bilinmezle yüz yüze geldiğin zaman," dedi, dört bir yanını göstererek, "ufak tefek yalanlarla boşa zaman harcamazsın. Küçük yalanlar, sadece orada bizi bekleyene hiç tanık olmamış insanlar içindir."

"Orada bizi ne bekliyor, don Juan?"

Yanıtı, görünüşte zararsız olan sözcükler, tanımlayabileceği en korkunç şeyden daha dehşet vericiydi benim için.

"Düpedüz insani olmayan bi şey," dedi.


•••Elçinin yaptığı yalnızca zaten bildiğin şeyleri sana yinelemekti."

"Korkarım onların tümünü bildiğimi iddia edemem, don Juan."

"Evet, edebilirsin. Ussallığınla tahmin edebildiğinden sonsuz ölçüde fazlasını biliyorsun, evrenin gizemi hakkında. Ama bizim beşeri illetimiz bu; evrenin gizemi hakkında sandığımızdan çok daha fazlasını biliyor olmamız."


•••"Rüya elçisi organik olmayan bir varlık mı?" diye sordum.

"Şöyle söyleyelim, rüya elçisi organik olmayan varlıkların âleminden gelen bi güçtür. Bu yüzden rüya görücüler onunla mutlaka karşılaşırlar."

"Demek istediğin, don Juan, her rüya görücünün elçiyi duyduğu ya da gördüğü mü?"

"Hepsi elçiyi duyar, çok azı onu görür ya da hisseder." "Bunun için bir açıklaman var mı?"

"Hayır. Ayrıca elçi pek de umurumda değil, aslında. Yaşamımın bi yerinde bi karara varmak zorunda kalmıştım: ya organik olmayan varlıklar üzerinde yoğunlaşacak ve eski büyücülerin izinden gidecektim, ya da tümünü birden reddedecektim. Öğretmenim, nagual Julian, reddetme kararına varmamda bana yardımcı oldu. O karardan asla pişman olmadım."

"Ben de organik olmayan varlıkları reddetmeli miyim dersin, don Juan?"

Beni yanıtlamadı; onun yerine, organik olmayan varlıkların tüm âleminin daima öğretmeye hazır olduğunu anlattı. Belki bizden daha derin bir bilinçliliğe sahip olduklarından, organik olmayan varlıklar bizi kanatlarının altına almaya kendilerini mecbur hissediyorlardı.

"Ben onların öğrencisi olmakta bi yarar görmedim," diye ekledi. "Bedeli çok yüksek."

"Nedir bedeli?"

"Yaşamımız, erkemiz, onlara bağımlılığımız. Başka bi deyişle, özgürlüğümüz."

"Ama ne öğretiyorlar ki?"

"Dünyalarına ait şeyler. Eğer yetimiz olsaydı, bizim onlara kendi dünyamızı öğretebileceğimiz biçimde yapıyorlar bunu. Yalnız onların yöntemi, temel benliğimizi neye gereksinim duyduğumuzun ölçütü olarak almak; ve ona göre bizi eğitmek. Son derece tehlikeli bi ilişki!"

"Neden tehlikeli olabileceğini anlamıyorum."

"Eğer birisi senin temel benliğini ölçüt olarak alsaydı, bütün korkuların, tamahkârlığın, hasedin, vesaire, vesairenle birlikte, ve bu korkunç var oluş durumunu neyin tamamlayacağını öğretseydi, sonuç ne olurdu, dersin?"

Hiçbir karşılığım yoktu. Reddedişinin nedenlerini çok iyi anladığımı düşündüm.

"Eski büyücülerin sorunu şuydu; harika şeyler öğrendiler, ama bunu saflığı bozulmamış alt benliklerinin temeli üzerinde yaptılar," diye, don Juan devam etti. "Organik olmayan varlıklar onların dostları oldular, ve dikkatle planlanmış örnekler yoluyla onlara mucizeler öğrettiler. Dostları mucizeleri gerçekleştirdiler, ve eski büyücülere bu mucizeleri kopya etmeleri için adım adım rehberlik ettiler; temel doğalarındaki hiçbi şeyi değiştirmeksizin."

"Organik olmayan varlıklarla bu ilişkiler bugün de sürüyor mu?"

"Buna gerçekçi bi yanıt veremem. Bütün söyleyebileceğim, böyle bi ilişki kurmayı benim düşünemediğimdir. Bu türden ilişkilere karışmak var olan erkemizin tümünü tüketip, özgürlük arayışımızı sınırlandırır. Dostlarının örneğini gerçekten izleyebilmek için, eski büyücüler yaşamlarını organik olmayan varlıkların âleminde geçirmek zorunda kaldılar. Böyle sürekli bi yolculuğun üstesinden gelmek için gereken erke miktarı hayret vericidir."

"Yani, don Juan, eski büyücülerin o âlemlerde bizim buradaki varlığımız gibi var olduklarını mı söylemek istiyorsun?"

"Tam bizim buradaki var oluşumuz gibi değil; ama kesinlikle yaşadılar, bilinçliliklerini sürdürdüler, bireyselliklerini de. Rüya elçisi, o büyücüler için en yaşamsal varlık oldu. Bi büyücü organik olmayan varlıkların âleminde yaşamayı arzu ederse, elçi mükemmel bi köprüdür; konuşur, ve eğilimi öğretmek, rehberlik etmektir."

"Sen hiç o âlemde bulundun mu, don Juan?"

"Sayısız kereler. Ve sen de bulundun. Ama şimdi bunu konuşmanın bi yararı yok. Rüya görme dikkatinden tüm döküntüleri temizlemedin henüz. O âlemi bi gün konuşuruz."

"Elçiyi onaylamadığın, ya da ondan hoşlanmadığın sonucunu mu çıkarmalıyım, don Juan?"

"Ne onu onaylıyorum, ne de ondan hoşlanıyorum. O başka bi ruhsal duruma ait; eski büyücülerin ruhsal durumuna. Üstelik, öğretilerinin ve rehberliğinin bizim dünyamızda hiçbi anlamı yok. Ve bütün o saçmalık karşılığında elçinin bizden istediği erke miktarı korkunç. Bi gün bana hak vereceksin. Görürsün."

Don Juan'ın sözlerinin tonunda, elçi hakkında ona katılmadığım inancında olduğuna ilişkin gizli bir ima yakaladım. Tam karşı çıkmaya hazırlanıyordum ki, kulaklarımın içinde elçinin sesini işittim. Ses, "O haklı," dedi. "Benden hoşlanıyorsun, çünkü sence tüm olasılıkları keşfetmenin yanlış bir yanı yok. Sen bilgi istiyorsun, bilgi ise erktir. Gündelik dünyanın alışılmış düzen ve inançları içinde emniyette kalmak istemiyorsun."

Elçi bunların hepsini İngilizce söylemişti, belirgin bir Pasifik Kıyısı lehçesi ile. Sonra İspanyolca'ya geçti. Hafif bir Arjantin aksanı hissettim. Daha önce elçinin böyle konuştuğunu hiç duymamıştım. Bu beni büyüledi. Elçi bana bütünlenmekten, bilgiden bahsetti, doğum yerimden ne denli uzakta olduğumdan, yeni şeyler, yeni ufuklar hakkındaki saplantımdan söz etti. Benimle Portekizce bile konuştu, güney pampalarının tonunu belirgin biçimde taşıyan bir sesle.

O sesin yağdırdığı bütün o övgüleri işitmek beni yalnız korkutmakla kalmamış, midemi de altüst etmişti.


•••"Birleşim noktasını herhangi yeni bi noktada sabitlemek, bileşiklik elde etmek demektir," dedi. "Sen de rüya görme uygulamalarında işte tam bunu yapıyordun."

"Ben erke bedenimi mükemmelleştirdiğimi sanıyordum," dedim, sözlerine biraz şaşırmış olarak.

"Onu, ve çok daha fazlasını yapıyorsun; bileşiklik kazanmayı öğreniyorsun. Rüya görme, rüya görücüleri birleşim noktalarını sabitlemeye zorlayarak bunu yapar. Rüya görme dikkati, erke bedeni, ikinci dikkat, organik olmayan varlıklarla ilişki, rüya elçisi bileşiklik kazanmanın yan ürünleridir; başka bi deyişle, hepsi birleşim noktasını biçok rüya görme konumunda sabitlemenin yan ürünleridir."

"Rüya görme konumu nedir, don Juan?"

"Birleşim noktasının uyku sırasında yerini değiştirdiği herhangi yeni bir konum."

"Birleşme noktasını bir rüya görme konumunda nasıl sabitleriz?"

"Rüyalarındaki herhangi bi nesnenin görüntüsünü tutarak, ya da kendi arzunla rüyalarını değiştirerek. Rüya görme uygulamalarınla, aslında bileşiklik kapasiten üzerinde çalışıyorsun; bu da şu demek; birleşim noktanı görmekte olduğun herhangi bi rüyanın konumunda sabit tutarak, yeni bi erke biçimini sürdürme kapasiteni geliştiriyorsun."

"Gerçekten yeni bir erke biçimi edinebildim mi?"

"Tam sayılmaz, ama yapamadığından değil; birleşim noktanı devindirmek yerine kaydırdığın için. Birleşim noktasının kaymaları nerdeyse fark edilemeyecek kadar küçük değişiklikler yaratırlar. Bu kaymaların getirdiği zorluk şudur; bunlar öyle küçük ve sayıca öyle çokturlar ki, hepsinde birden bileşikliği sürdürebilmek bi zafer sayılır."

"Bileşiklik elde etmekte olduğumuzu nasıl anlarız?"

"Algımızın netliği ile anlarız. Rüyalarımızdaki görüntüler ne denli net ise, bileşikliğimiz de o denli iyidir."


•••"Sadece gözünü dikmeni istemiyorum; o yeşillikle çok özel bi şey yapmanı istiyorum," dedi. Şunu anımsa, rüyalarında herhangi bi nesnenin görüntüsünü tutmayı başardığın zaman, aslında birleşim noktanı rüya görme konumunda tutmuş oluyorsun. Şimdi, bi rüyada imişsin gibi, o yapraklardan gözünü ayırma, yalnız küçük ama son derece anlamlı bi farklılıkla: rüya görme dikkatini keçiboynuzu ağacının yapraklarında gündelik dünyamızın bilinçliliği içinde tutacaksın."

Sinirliliğim, düşüncesini izlememi olanaksızlaştırıyordu. Yapraklara uzun süre baktığımda, birleşim noktamda küçük bir yer değiştirme gerçekleştirmiş olacağımı sabırla açıkladı. Sonra, yaprakları tek tek süzerek rüya görme dikkatimi toplayıp, o küçük yer değiştirmeyi gerçekten sabitleyecektim, ve bileşikliğini ikinci dikkatte algılama yapmamı sağlayacaktı. Kıkırdayarak eklediğine göre, bu yöntem öyle basitti ki, adeta gülünçtü.


•••Birden anladım ki yine o tutarlı şekilde düşünebildiğim, ama konuşamadığım hale girmiştim. Don Juan kaygılanmamamı söyledi. Konuşma melekemizin son derece dayanıksız olduğunu, ve normal algılamanın sınırları dışına çıkmaya cüret eden büyücüler arasındaki dilsizlik nöbetlerinin yaygınlığını anlattı.


•••Uyandığımda, don Juan'ın isteği üzerine görmüş ve yapmış olduğum şeylerin tam bir tanımını yaptım. Deneyimimi anlamak için ussallığıma güvenmemin mümkün olmadığı konusunda beni uyardı; ussallığım bir şekilde bozulduğu için değil, olanlar ussallığın parametrelerinin dışında olduğu için.

Doğal olarak ben de, hiçbir şeyin ussallığın sınırları dışında olamayacağını; olguların çapraşık olabileceğini, ama eninde sonunda ussallığın her şeyi aydınlatmak için bir yol bulacağını söyleyerek itiraz ettim. Ve buna gerçekten inanıyordum.

Don Juan, büyük bir sabırla, ussallığın sadece birleşim noktasının sürekli konumunun bir yan ürünü olduğuna işaret etti; bu yüzden ne olup bittiğini bilmek, sağduyu sahibi olmak, ayakları yere basmak—büyük gurur kaynaklarımız ve değerimizin doğal göstergesi olarak kabul edilenler— ancak birleşim noktasını her zamanki yerinde sabitlemenin sonuçlarıydı. O ne denli katı ve sabitse, özgüvenimiz de o denli büyüktü; dünyayı bildiğimiz, her şeyi önceden kestirebileceğimiz duygusu da.

Rüya görmenin bize sağladığı şeyin, bu dünyayı bildiğimiz duygusunu yok ederek, başka dünyalara girmemiz için bize gereken akışkanlığı vermek olduğunu da ekledi. Rüya görmeye, hayal edilemeyecek boyutların yolculuğu diyordu; bu öyle bir yolculuktu ki, insan olarak algılayabileceğimiz her şeyi algıladıktan sonra, birleşim noktasını insan âleminin dışına fırlatıyor ve kavranamaz olanı algılıyordu.

"Tekrar aynı yere geldik, büyücülerin dünyasının en önemli konusu üzerinde konuşmaya," diye devam etti, "birleşim noktasının konumu. Eski büyücülerin laneti, ve de insanoğlunun baş belası."

"Neden böyle söylüyorsun, don Juan?"

"Çünkü her ikisi de; genel anlamda insanoğlu da, eski büyücüler de birleşim noktasının konumuna yem oldular: İnsanoğlu, birleşim noktasının varlığını bilmediği için onun daimi konumunun yan ürününü nihai ve tartışılmaz bir şey olarak almaya mecbur kaldı. Ve eski büyücüler, birleşim noktası hakkında her şeyi bildikleri halde, onu ustalıkla kullanmanın kolaylığına vuruldular.

"Bu tuzaklara düşmekten kaçınmalısın," diye devam etti. "Gerçekten iğrenç olurdu, eğer insanoğlunun tarafını tutsaydın; sanki birleşim noktasının varlığı hakkında bilgin yokmuş gibi. Ama eski büyücülerin tarafını tutup da birleşim noktasını çıkar için kullanmaya kalksaydın, bu ondan bile haince olurdu."

"Hâlâ anlamıyorum. Bütün bunların dün yaşadığım deneyimle ilgisi ne?"

"Dün, farklı bi dünyadaydın sen. Ama o dünyanın nerede olduğunu bana sorarsan, ben sana birleşim noktasının bir konumunda olduğunu söylerim, yanıtım da sana hiçbi şey ifade etmez."

Don Juan'ın savı, iki seçeneğim olduğu idi. Biri insanoğlunun ussallığını izleyip bir açmazla yüzleşmekti: deneyimim başka dünyaların var olduğunu söyleyecek, ama mantığım böyle dünyaların var olmadığını ve olamayacağını iddia edecekti. Öbür seçenek ise eski büyücülerin ussallığını izlemekti; bu durumda başka dünyaların varlığını kendiliğimden kabul edecektim, ve yalnızca açgözlülüğüm yüzünden birleşim noktamı sürekli o dünyaları yaratan konumda tutacaktım. Sonuç, başka tür bir açmaz olacaktı: erk ve çıkar beklentilerine kapılmış olarak, hayal gibi görünen âlemlere fiziksel olarak taşınma zorunluluğu.


•••Don Juan şuna işaret etti: içine doğduğumuzdan dolayı bu dizgeye mecbur edildiğimizden, yaşantımız boyunca üzerimizde hüküm süren bu dizgeye ve onun taleplerine uydurabilmek için algılamamızı ayarlamaya uğraşıyorduk; ister istemez. Bu nedenle, eski büyücüler buna tümüyle karşı çıkıp erkeyi doğrudan algılamanın bir insanı büyücüye dönüştürdüğüne inanmakta tamamıyla haklıydılar.

Don Juan, çocuk yetiştirmemizle ilgili en büyük başarımız olarak adlandırdığı şeyden duyduğu büyük şaşkınlığı dile getirdi: birleşim noktamızı sürekli konumuna kilitlemekti bu. Çünkü bir kez orada devinimsiz kılındı mı, algımız yönetilebilir ve ne algıladığımız konusunda ona kılavuzluk edilebilir. Başka bir deyişle, duyularımıza dayanarak algılamaktan çok, sisteme dayanarak algılama konusunda yönlendirilebilirdik. İnsan algısının dünya çapında türdeş olduğu konusunda güvence veriyordu, çünkü tüm insan ırkının birleşim noktaları aynı yerde sabitlenmişti.

Birleşim noktamız belirli bir eşiğin ötesine yer değiştirdiğinde, ve yeni evrensel erke lifleri algılanmaya başlandığında, algıladıklarımıza hiç anlam verilemediğini gören büyücülerin yukardaki savı kendilerine kanıtladığını söyleyerek, don Juan sözlerine devam etti. Bunun temel nedeni, yeni duyusal verilerin sistemimizi etkisiz kılması, ve artık algıladıklarımızı yorumlamak için onu kullanmamızın olanaksız hale gelmesiydi.

"Sistemimiz olmadan algılamak, elbette kaotiktir," diye konuşmasını sürdürdü. "Ama garip görünse de, iyice pusulayı şaşırdığımızda, eski sistemimiz toparlanır; imdadımıza koşar ve yeni idrak dışı algımızı anlaşılabilir yeni bi dünyaya dönüştürür. Aynı keçiboynuzu ağacının yapraklarına bakarken sana olduğu gibi."

"Bana tam olarak ne oldu, don Juan?"

"Algılaman bi süre kaotikti; her şey bi anda üstüne geldi, ve dünyayı yorumlama sistemin çalışmadı. Sonra kaos açıldı, ve işte yeni bi dünyanın önünde duruyordun."

"Yeniden, don Juan, aynı yere döndük. O dünya gerçekten var mı; yoksa benim zihnim mi uydurdu onu?"

"Kesinlikle aynı yere döndük; ve yanıt da hâlâ aynı. O, birleşim noktanın o anda durduğu belirli konumda var. Onu algılaman için, bıleşikliğe gereksinimin vardı; yani birleşim noktanı o konumda sabit bi şekilde tutman gerekiyordu, bunu da yaptın. Sonuçta bi süre için yeni bi dünyayı tümüyle algıladın."

"Ama başkaları da aynı dünyayı algılayabilir miydi?"

"Tekdüzelik ve bileşikliğe sahiplerse, algılayabilirlerdi. Tekdüzelik, birleşim noktasının aynı konumda, birlik içinde tutulabilmesi için gerekli. Eski büyücüler, normal dünyanın dışında tekdüzelik ve bileşiklik kazanmanın tüm edimine, iz sürme algılaması derlerdi.

"İz sürme sanatı," diye devam etti, "daha önce de söylediğim gibi, birleşim noktasının sabitlenmesi ile uğraşır. Eski büyücüler, deneyimler sonucu şunu keşfettiler; birleşim noktasının yerini değiştirmek önemli olmakla birlikte, onu yeni konumunda, bu yeni konum nerede olursa olsun, sabit tutmak daha da önemliydi."

Eğer birleşim noktası durağan olmazsa, tutarlı biçimde algılamanın başka yolu olmadığını açıkladı. O zaman deneyimleyebileceğimiz, birbiriyle ilişkisiz bir imgeler kaleydoskopu olur. Bu yüzden eski büyücüler rüya görmeye de, iz sürmeye de aynı önemi verdiler. Bir sanat öbürleri olmadan var olamaz; özellikle eski büyücülerin uğraştıkları etkinlikler söz konusu olduğunda.

"Neydi o etkinlikler, don Juan?"

"Eski büyücüler, onları ikinci dikkatin karışık işleri; ya da bilinmeyenin büyük serüveni olarak adlandırıyorlardı. "

Don Juan, bu etkinliklerin birleşim noktasının yer değiştirmesinden doğduğunu söyledi. Eski büyücüler, birleşim noktalarının yerini erke kütlelerinin yüzeyindeki ya da içindeki binlerce konuma değiştirmeyi öğrenmekle kalmamışlar; aynı zamanda birleşim noktalarını bu konumlarda tutmayı ve bileşikliklerini süresiz olarak korumayı da öğrenmişlerdi.

"Bunun yararı neydi, don Juan?"

"Yararlardan söz edemeyiz. Nihai sonuçlardan söz edebiliriz yalnızca."

Açıkladığına göre, eski büyücülerin bileşiklikleri öyle bir düzeydeydi ki, algısal ve fiziksel açıdan birleşim noktalarının belirli konumlarının buyurduğu her şeye dönüşmelerine olanak veriyordu. Kendilerini belirli bir kayıttan geçirdikleri her şeye dönüştürebiliyorlardı. Bu kayıt, dediğine göre, oluşumun bütün algılama ayrıntılarını kapsıyordu; bu oluşum bir jaguar da olabilirdi, bir kuş da, bir böcek de, vb., vb.

"Bu dönüşümün mümkün olabileceğine inanmak benim için çok zor," dedim.

"Bu mümkün," diye bana garanti verdi. " Senin ve benim için o kadar değil, ama onlar için mümkün. Bu hiçbi şeydi, onlar için."

Eski büyücülerin mükemmel bir akışkanlıkları olduğunu söyledi. Bütün gereksindikleri, bileşim noktalarında çok hafif bir kayma, rüyalarından en önemsiz bir algısal işaret idi; hemen anında algılarının izini sürer, yeni algı durumlarına göre bileşikliklerini yeniden düzenler; ve bir hayvan, başka bir insan, bir kuş ya da herhangi bir şey olurlardı.

"Fakat bu akıl hastası insanların yaptığı bir şey değil mi? Yaşadıkça kendi gerçekliklerini oluşturmak?"

"Hayır, aynı şey değil. Deliler kendi gerçekliklerini imgelerler, çünkü önceden tasarlanmış hiçbir amaçları yoktur. Deliler, kaosa kaos katarlar. Büyücülerse, tam aksine, kaosa düzen getirir. Onların tasarlanmış, üstün hedefi, algılarını değiştirmektir. Büyücüler algıladıkları dünyayı uydurmazlar, erkeyi doğrudan algılarlar, ve o zaman algıladıklarının onları bütün yutabilecek, bilinmeyen yeni bi dünya olduğunu keşfederler; çünkü o da bildiğimiz her şey kadar gerçektir."

Don Juan, bundan sonra, keçiboynuzu ağacına baktığımda bana olanların yeni bir yorumunu yaptı. Önce ağacın erkesini algılamakla başladığımı söyledi. Oysa kendi adıma ben rüya görmekte olduğuma inanıyordum; çünkü erkeyi algılamak için rüya görme tekniklerini uygulamıştım. Gündelik yaşamda rüya görme tekniklerinin kullanılmasının eski büyücülerin en etkin hilelerinden biri olduğunu öne sürdü. Erke algılamayı tümüyle kaotik yapmak yerine, doğrudan rüyadaki gibi bir hale getiriyordu; bu durum, bir şey algıyı yeniden düzenleyene dek sürüyor ve o anda büyücü kendini yeni bir dünya ile yüz yüze buluyordu—bana olan da tam buydu.

Ona üzerinde düşünmeye bile cesaret edemediğim fikrimi anlattım: izlediğim görüntünün ne bir rüya, ne de gündelik dünyamız olmadığı fikrini.

"Değildi," dedi. Bunu sana tekrar tekrar söylüyorum, ve sede sadece kendimi yinelediğimi düşünüyorsun. Akıl dışı olasılıkların gerçekleştiğini zihne kabul ettirmenin ne denli zor olduğunu biliyorum. Ama yeni dünyalar var! Onlar birbirlerinin etrafına sarılmış durumda, bi soğanın katmanları gibi. Var olduğumuz dünya, o katmanların birinden başka bi şey değil."

"Söylemek istediğin, don Juan, öğretinin amacının beni o dünyalara gitmeye hazırlamak olduğu mu?"

"Hayır, onu demek istemiyorum. O dünyaların içine idman olsun diye gireriz. Bu yolculuklar, günümüz büyücülerinin geçmiş kayıtlarıdır. Eski büyücülerle aynı biçimde rüya görme uygularız, ama bi yerde yeni alanlara saparız. Eski büyücüler birleşim noktasının kaymalarını yeğliyorlardı; böylece her zaman, az çok bildikleri, kestirebildikleri alanlardaydılar. Biz birleşim noktasının devinimlerini yeğliyoruz. Eski büyücüler, insani bilinmeyenin peşindeydiler. Biz, insan ötesi bilinmeyenin peşindeyiz."

"Ben oraya daha gelmedim, değil mi?"

"Hayır. Sen daha yeni başlıyorsun. Ve başlangıçta herkesin eski büyücülerin adımlarını izlemesi gerekir. Unutmamalı ki, rüya görmeyi icat eden onlardı."

"Peki ben ne zaman yeni büyücülere özgü olan rüya görmeyi öğrenmeye başlayacağım?"

"Daha gidilecek dünya kadar yolun var. Yıllar sonra, belki. Üstelik, senin durumunda olağanüstü dikkatli olmam gerekiyor. Kişilik olarak kesinlikle eski büyücüler gibisin. Sana bunu daha önce de söylemiştim, ama her zaman benim gözlemlerimden kaçınmayı beceriyorsun. Bazen seni yabancı bi erkenin öğütlediğini bile düşünüyorum, ama sonra kovuyorum bu düşünceyi. Dalavereci değilsin sen."

"Sen neden söz ediyorsun, don Juan?"

"Farkında olmadan, kaygıdan aklımı başımdan alan iki şey yaptın. Erke bedeninle bu dünyanın dışına yolculuk yaptın; daha ilk kez rüya gördüğünde. Ve orada yürüdün. Sonra erke bedeninle bu dünyanın dışında bi başka yere yolculuk yaptın; ama gündelik dünyanın bilinçliliğinden yola çıkarak."

"Bu seni niye kaygılandırsın ki, don Juan?"

"Rüya görmek senin için fazla kolay. Ve bu bi lanettir; eğer dikkatli olmazsak. İnsanı bilinmeyene götürür. Oysa sana söylediğim gibi, modern çağ büyücüleri insan ötesi bilinmeyeni elde etmek için uğraşırlar."

"İnsan ötesi bilinmeyen ne olabilir?"

"İnsan olmaktan kurtulmuş olmaktır. İnsan topluluğunun dışında olan, ama yine de algılayabileceğimiz, inanılmaz dünyalardır. Çağdaş büyücülerin dolambaçlı yolu seçtikleri yer burasıdır. Onların tercihi, insan âleminin dışında olandır. Ve o âlemin dışındakiler, çok kapsamlı dünyalardır; sadece kuşlar âlemi değil, hayvanlar âlemi ya da insanlar âlemi değil, bilinmeyen bi insan türü olsa bile. Benim sözünü ettiğim, dünyalardır; aynı içinde yaşadığımız dünya gibi, sonsuz âlemleriyle tüm dünyalar."

"Nerede bu dünyalar, don Juan? Birleşim noktasının değişik konumlarında mı?"

"Doğru. Birleşim noktasının değişik konumlarında; ama devinimi ile büyücülerin ulaştıkları konumlarda; kayması ile değil. O dünyalara girmek, yalnız günümüz büyücülerinin yaptığı türden bi rüya görme. Eski büyücüler ondan uzak durdular; çünkü çok fazla bağımsızlık istiyor, ve kendini fazla önemsemekten kesinlikle kurtulmayı gerektiriyordu. Ödemeye güçlerinin yetmediği bi bedeldi bu.

"Günümüzde rüya görme uygulaması yapan büyücüler için rüya görmek, imgelemin ötesinde dünyalar algılamak için özgürlüktür."

"Ama, bütün bunları algılamaktaki amaç ne?"

"Bugün zaten bana bi kez sordun, aynı soruyu. Tam bi tüccar gibi konuşuyorsun. Riski ne? diye soruyorsun, yatırımın kazancı yüzde kaç? Bana kâr sağlayacak mı?

"Bunları yanıtlamanın yolu yok. Tüccar mantığı ticaret yapar. Ama özgürlük bi yatırım olamaz. Özgürlük, sözcüklerin ötesinde, düşüncelerin ve duyguların ötesinde bikaç dakikalık bişey için yaşamımızı ve daha fazlasını tehlikeye attığımız, sonu olmayan bi serüvendir."

"O soruyu bu anlamda sormadım, don Juan. Bilmek istediğim, benim gibi tembel bir dalgacıya tüm bunları yapacak azmi veren dürtü ne olabilir?"

"Özgürlük arayışı, bildiğim tek dürtü. Oradaki sonsuzluğun içine uçup gitme özgürlüğü. Çözülüp dağılma özgürlüğü; havalanma; bi mum alevi gibi olma özgürlüğü; o mum ki, milyarlarca yıldızın ışığının önünde durmasına karşın sapasağlam kalır; çünkü asla üstünlük taslamamıştır, ne ise odur, sadece bi mum."


[rüya görme sanatı, 4 birleşim noktasının sabitlenmesi]



•Benim için en yaşamsal parça, rüya görme dikkatinin damağın arkasından gelmesi idi. Rüya görürken, dilimin ucunu damağıma bastırdığımı hissetmek, kendi adıma çok büyük çaba gerektirdi. Bunu bir kez başardığımda, rüya görme dikkatim kendine ait bir yaşam edindi, ve diyebilirim ki, gündelik dünyadaki normal dikkatimden daha keskin hale geldi.


•"Ne yapmam gerektiğini hiç değilse azıcık çıtlatmalısın," diye ısrar ettim bir keresinde, ona soracak cesareti bulduğumda.

"Yapamam," dedi, kesinlikle, "ve bi daha da sorma. Sana söylemiştim; rüya görücüler bu olayda yalnız bırakılmalıdır."

"Ama sana ne soracağımı bile bilmiyorsun, daha."

"Ah evet biliyorum. Senin o tünellerden birinin içinde yaşamanı onaylamamı istiyorsun, başka hiçbi nedenle olmasa bile, salt elçinin sesinin neden bahsettiğini öğrenmek için."

Benim açmazımın tam da bu olduğunu itiraf ettim. Başka hiçbir şey olmasa bile, insanın o tünellerin içinde yaşayabileceği söylendiğinde ne kastedildiğini bilmek istiyordum.

"O keşmekeşten kendim de geçtim," diye, don Juan devam etti, "ve bana hiç kimse yardım edemedi, çünkü bu son derece kişisel ve nihai bi karar; o dünyada yaşama arzunu dile getirdiğin anda verilen bi nihai karar. Bu arzuyu dile getirmeni sağlamak için, organik olmayan varlıklar en gizli dileklerini bile yerine getirecekler."

"Bu gerçekten şeytanca, don Juan."

"Ha şunu hileydin. Ama sadece senin düşündüğün nedenden ötürü değil. Senin için şeytanca yanı, teslim olmak için ayartılmak; özellikle de bu denli büyük ödüllerle. Benim için ise, organik olmayan varlıklar âleminin şeytansı doğası, rüya görücülerin düşman bi evrende bulabileceği belki de tek sığınak olmasından geliyor."

"Orası rüya görücüler için gerçekten bir sığınak mı, don Juan?"

"Bazı rüya görücüler için kesinlikle öyle. Benim için değil. Benim payandalara ve parmaklıklara gereksinmem yok. Ben ne olduğumu biliyorum. Ben düşman bi evrende tek başınayım ve, Ne olursa olsun! demesini öğrendim."

Konuşmamız burada son buldu. Duymak istediklerimi söylememişti, ancak biliyordum ki, bir tünelde yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek, nerdeyse, o yaşam biçimini seçmiş olmak anlamına geliyordu. Böyle bir şeye meraklı değildim. Hemen oracıkta, başka şeyler karıştırmadan rüya görme uygulamalarıma devam kararı aldım. Bunu da hemen don Juan'a söyledim.

"Hiçbi şey söyleme," diye öğütledi. "Ama anla ki, eğer kalmayı seçersen, kararın kesindir. Orada sonsuza dek kalırsın."


•Devinimsiz olan bilinçlilikten sakın. Böyle bi bilinçlilik devinim aranmak zorundadır, ve bunu da sana söylediğim gibi yansıtmalar gerçekleştirerek, hatta bazen hayalet görüntüler yaratarak yapar."


•Eski büyücüler, organik olmayan varlıkların dünyasını karanlık bi alanda yüzen bi mağaralar ve gözenekler kabarcığı olarak tanımladılar. Ve organik olmayan varlıkları da, tıpkı vücudumuzun hücreleri gibi birbirlerine bağlı olan, içleri boş değnekler olarak betimlediler. Eski büyücüler, bu uçsuz bucaksız demete alacakaranlık labirenti adını verdiler."

"O zaman her rüya görücü o dünyayı aynı şekilde görüyor, öyle mi?"

"Elbette. Her rüya görücü onu olduğu gibi görür. Sen kendini, o dünyayı olduğu gibi gören tek insan mı sanıyorsun?"

O dünyada bir şeyin baştan beri bana eşsiz olduğum duyumunu verdiğini itiraf ettim. Bu çok hoş ve net olan özellik duygusunu yaratan rüya elçisinin sesi değildi, bilinçli olarak düşünebildiğim başka herhangi bir şey de değildi.

"İşte eski büyücüleri yere yıkan da tam buydu," dedi, don Juan. "Organik olmayan varlıklar onlara şimdi sana yaptıklarının aynısını yaptılar; onlarda eşsiz, özel oldukları duyumunu yarattılar; üstelik en mahvedici bi başkasını da: erk sahibi olma duyumunu. Erk ve eşsizlik, bozguncu güçler kadar yenilmezdir. Dikkatli ol!"


(rüya görme sanatı, 5 organik olmayan varlıkların dünyası)



••örneğin bi rüya görücü bi başka rüyanın içinde uyanmayı ya da gündelik yaşamın dünyasında uyanmadan rüyalarını değiştirmeyi öğrendiğinde, ikinci kapıya ulaşıp onu geçtiğini söylemek gerçeği yansıtmaz."

"Neden yansıtmaz, don Juan?"

"Çünkü ikinci rüya görme kapısı, ancak bi rüya görücü yabancı erke öncülerini ayrıklayıp onları izlemeyi öğrendiğinde geçilir."

"Öyleyse neden rüyaları değiştirme fikri de ortaya atılıyor ki?"

"Başka bi rüyada uyanmak ya da rüyaları değiştirmek, bi rüya görücünün bi öncüyü ayrıklayıp izleme yeteneğini arttırma uygulaması için eski büyücüler tarafından düşünülüp bulunmuş bi yoldur."

Don Juan bir öncüyü izlemenin yüksek bir başarı olduğunu, ve rüya görücüler bunun üstesinden geldiklerinde ikinci kapının ardına dek açılıp, ardında varolan evrenin onlara ulaşılabilir kılındığını söyledi. Bu evrenin hep orada olduğunu, ama erkesel cesaretimiz olmadığı için oraya gidemediğimizi; ve aslında ikinci rüya görme kapısının organik olmayan varlıkların dünyasına açılan kapı, ve rüya görenin de o kapıyı açan anahtar olduğunu vurguladı.

"Bir rüya görücü, bir öncüyü doğrudan ayrıklayabilir mi, rüya değiştirme eğitiminden geçmek zorunda kalmadan?" diye sordum.

"Kesinlikle hayır," dedi.

"Eğitim şarttır. Buradaki soru, varolan tek eğitimin bu olup olmadığı. Ya da rüya görücü başka bi eğitim izleyebilir mi?"

Don Juan bana şakacı bir ifadeyle baktı. Sorusunu gerçekten yanıtlamamı bekler gibi görünüyordu. "Eski büyücülerin buldukları kadar mükemmel bir eğitimle ortaya çıkmak çok zor," dedim, nedenini bilmeden, ama karşı çıkılamayacak bir yetkeyle.

Don Juan kesinlikle haklı olduğumu kabul etti ve eski büyücülerin, rüya görme kapılarından geçip, her kapının ardında varolan belirli dünyalara gitmek için bir seri mükemmel eğitim tasarladıklarını söyledi. Rüya görmenin eski büyücülerin icadı olmasından dolayı, onların kuralları ile oynanması gerektiğini tekrarladı. İkinci kapının kuralını, üç adımdan oluşan bir seri olarak tanımladı: bir, rüya değiştirme eğitimini uygulayarak, rüya görücüler öncüleri keşfederler; iki, öncüleri izleyerek bir başka gerçek evrene girerler; ve üç, orada, eylemleri aracılığıyla, o evrenin yönetim yasalarını ve kurallarını kendi kendilerine keşfederler.


(rüya görme sanatı, 6 gölgelerin dünyası)



•"Yaşantılarımızı özetlemenin sonu yoktur, daha önce ne denli iyi yapmış olursak olalım," dedi, don Juan. "Sıradan insanların rüyalarındaki istenç yoksunluğunun nedeni, hiç özetleme yapmamış olmaları ve yaşamlarının anılar, umutlar, korkular, vb., vb. gibi ağır çeken duygularla tıka basa dolu olmasıdır.

"Buna karşıt olarak, büyücüler özetlemeleri yüzünden ağır, bağlayıcı duygulardan çok daha fazla arınmıştır. Ve onları bi şey durdurursa eğer, şimdi seni durdurduğu gibi, hâlâ içlerinde tam aydınlatılamamış bi şey kaldığı varsayılır."

"Özetleme çok çetrefilli bir iş, don Juan. Belki onun yerine yapabileceğim başka bir şey vardır."

"Hayır, yok. Özetleme ve rüya görme el ele gider. Yaşamımızı geriye sardıkça, gitgide daha uçucu oluruz."

Don Juan bana özetleme hakkında çok ayrıntılı ve açık yönergeler vermişti. İşin içeriği, kişinin yaşam deneyimlerinin tümünü yeniden yaşanmasıydı; içlerindeki her ufacık ayrıntıyı anımsayarak. Özetlemeyi, bir rüya görücünün erkeyi yeniden belirleme ve yeniden düzenlemesinde ana etmen olarak görüyordu. "Özetleme, içimizde hapsolmuş erkeyi serbest bırakır; ve bu özgür kılınmış erke olmadan rüya görmek mümkün değildir." Açıklaması buydu.


•Özetlemeyi, birleşim noktasında ufak, fakat sağlam bir yer değiştirme için büyücünün bir manevrası olarak kabul ediyordu. Birleşim noktası, diyordu, geçmiş eylemleri ve duyguları yeniden incelemenin etkisi altında, o andaki yeri ile, özetlenen olayın yaşandığı an arasında gidip geliyor.

Don Juan'a göre eski büyücülerin özetleme yapma gerekçesi, evrende organizmalara bilinçlilik ödünç vererek onların yaşamasını sağlayan, düşünülemeyecek miktarda çözülmüş güç bulunduğuna inanmaları idi. O güç onları aynı zamanda öldürüyordu da; organizmaların yaşam deneyimleri yoluyla zenginleştirdiği aynı bilinçliliği söküp almak için. Don Juan eski büyücülerin uslamlamasını açıkladı. Onların inanışına göre, bu güç bizim yaşam deneyimimizin peşinde olduğuna göre, onun yaşam deneyimimizin tam bir kopyası ile, yani özetleme ile tatmin edilmesi çok büyük önem taşıyordu. Aradığını bulduğu için, çözülmüş güç, o zaman, büyücüleri algılama yeteneklerini geliştirip onunla zamanın ve uzayın sınırlarına ulaşmakta özgür bırakıyordu.

Özetlemeye yeniden başladığım ilk andan itibaren rüya görme uygulamalarımın kendiliğinden durması bana büyük sürpriz oldu. Bu istenmeyen molayı don Juan'a sordum.

"Rüya görme, kullanılabilir erkemizin en küçük kırıntısını bile gerektirir," diye yanıtladı.

"Yaşamımızda derin bi meşguliyet varsa, rüya görmenin olanağı yoktur."

"Ama daha önce de derin meşguliyetlerim olmuştu," dedim, "ve uygulamalarım hiçbir zaman kesilmemişti."

"O zaman her meşgul olduğunu düşündüğünde, aslında sadece manyakça bi dengesizliğe kapılıyormuşsun," dedi, gülerek. "Büyücüler için meşgul olmak, bütün erke kaynaklarının çalıştırılması anlamına gelir. Şimdi erke kaynaklarını bütünlük içinde ilk kez işe koşuyorsun. Öbür seferler, önceki özetlemelerinde bile, tamamıyla meşgul değilmişsin."

Don Juan bu kez bana yeni bir özetleme modeli verdi. Yaşamımın değişik olaylarını açık bir düzene bağlı olmadan özetleyerek bir yap-boz bulmacası kurmam gerekiyordu.

"Ama karmakarışık bir şey olacak," diye itiraz ettim.

"Hayır, olmayacak," diye güvence verdi. "Özetleyeceğin olayları dar kafalılığının seçmesine izin verirsen karmakarışık bi şey olur, ancak. Onun yerine, bırak ruhun karar versin. Sessiz ol, sonra ruhunun gösterdiği olaya yönel."

Bu özetleme modelinin sonuçları benim için birçok düzeyde sarsıcı oldu. Ne zaman zihnimi sustursam, görünüşe göre bağımsız bir gücün beni hemen yaşamımdaki bir olayın en ayrıntılı bir anısına daldırdığını keşfetmek çok etkileyiciydi. Fakat sonuçta çok düzenli bir özetlemenin oluşması daha da etkileyiciydi. Karmakarışık olacağını düşündüğüm şey son derece etkin olup çıkmıştı.

Don Juan'a bana neden baştan beri bu tarzda özetleme yaptırmadığını sordum. Özetlemenin iki basit devresi olduğu yanıtını verdi; birincisi biçimsellik ve değişmezlik, İkincisi ise akışkanlıktı.

Bu seferki özetlememin ne denli değişik olacağını sezememiştim hiç. Rüya görme uygulamalarım yoluyla edinmiş olduğum konsantrasyon yeteneği, yaşamımı hiç hayal edemeyeceğim ölçülerde derinlemesine incelememe olanak vermişti. Yaşam deneyimlerim hakkında elimden gelen her türlü gözlem ve yeniden gözden geçirme işlemini tamamlamam bir yıldan fazla sürdü. Sonunda, don Juan'a hak vermek zorunda kaldım: içimde sonsuz büyüklükte duygu yükleri vardı; ve öylesine derinliklerde gizliydiler ki ulaşmak nerdeyse olanaksızdı.

İkinci özetleme, yeni ve daha rahat bir tutuma girmemle sonuçlandı. Rüya görme uygulamalarıma geri döndüğüm gün, rüyamda kendimi uyuyor gördüm.


•"Çılgın bir yanım var benim," dedim. "Yaptıklarımın anlamı yok."

"Anlamı var. Organik olmayan varlıklar hâlâ seni makaraya sarıp çekmeye devam ediyorlar; oltanın ucundaki iğneye takılmış balık gibisin. Seni elde tutmak için zaman zaman değersiz yemler atıyorlar. Rüyaları düzeni hiç bozulmadan her dört günde bi görmen değersiz bi yem. Ama sana erke bedenini nasıl devindireceğini öğretmediler."

"Neden öğretmediler dersin?"

"Çünkü erke bedenin kendi başına devinmeyi öğrenirse, sana hiç ulaşamayacaklar. Onlardan kurtulduğunu düşünmekle acele ettim. Göreceli olarak özgürsün, ama tümüyle değil. Hâlâ bilinçliliğinin peşindeler."

Sırtımda bir ürperti hissettim. İçimde hassas bir noktaya dokunmuştu. "Ne yapmam gerektiğini söyle don Juan, hemen yapacağım," dedim.

"Kusursuz ol. Sana bunu düzinelerce kez anlattım. Kusursuz olmak, kararlarını desteklemek için yaşamını tehlikeye atmak, sonra o kararları yerine getirmek için elinden gelenden fazlasını yapmaktır. Hiçbi şey için karar almıyorsan, yaşamınla gelişigüzel bi şekilde kumar oynuyorsun demektir sadece."


•Don Juan, "Senin için bi sonra gelen, büyücülerin cevheri," diye devam etti. "Erke görme uygulaması yapacaksın, rüya görürken. Üçüncü rüya görme kapısının alıştırmasını tamamladın: erke bedenini devindirmeyi. Şimdi gerçek görevi yerine getireceksin: erke bedeninle erke görmeyi.

"Daha önce de erke gördün;" diye devam etti, "biçok kez, aslında. Ama onların hepsinde görme bi rastlantıydı. Şimdi bunu amaçlı olarak yapacaksın.

"Rüya görücülerin bi pratik kuralı vardır," diye sözlerini sürdürdü. "Erke bedenleri tamam ise, gündelik dünyada bi nesneye her sabit baktıklarında erke görürler. Rüyalarda, bi nesnenin erkesini görürlerse, gerçek dünyayla uğraşmakta olduklarını anlarlar; rüya görme dikkatlerine o dünya ne denli çarpıtılmış görünürse görünsün. Eğer bi nesnenin erkesini göremezlerse, sıradan bi rüyadadırlar; gerçek bi dünyada değil."

"Gerçek bir dünya nedir, don Juan?"

"Erke üreten bi dünya; hiçbi şeyin erkesel bi etkisinin olmadığı biçok rüyamıza benzeyen, ve hiçbi şeyin erke üretmediği yansıtmalardan oluşmuş bi hayal dünyasının tam karşıtı.

Ondan sonra don Juan bana rüya görmenin başka bir tanımını yaptı: rüya görücülerin içinde erke üreten öğeleri bulabildikleri rüya durumlarını ayrıklama süreci. Şaşkınlığımı fark etmiş olmalıydı. Güldü ve bir tanım daha verdi, çok daha dolambaçlı bir tanım: rüya görme, birleşim noktasının uygun konumlarını bulmaya niyetlendiğimiz bir süreçtir; o konumlar ki bizim rüyamsı durumlarda erke üreten nesneleri algılamamızı sağlarlar.

Açıklamasına göre, erke bedeni aynı zamanda bizim kendi dünyamızın erkesinden oldukça farklı olan erkeyi de algılama yetisine sahipti; örneğin organik olmayan varlıkların âlemindeki erke gibi; ki bunu erke bedeni cızırdayan erke olarak algılıyordu. Bizim dünyamızda hiçbir şeyin cızırdamadığını; buradaki her şeyin titrek olduğunu sözlerine ekledi.

"Bundan sonra," dedi, "rüya görmenin konusu, rüya görme dikkatini odaklayacağın nesnelerin erke üretip üretmediğine; sadece hayal yansıtmaları mı, yoksa yabancı erke üreticileri mi olduklarına karar vermek olacak."

Don Juan, erkeyi görmeyi, gerçekten uyuyan bedenimi inceleyip incelemediğime karar vermek için bir ölçüt olarak ortaya atacağımı ümit etmiş olduğunu itiraf etti. Benim her dört günde bir özenle hazırlanmış uyku kıyafetleri giymek gibi yanlış uslamlamaya dayanan hilelerime güldü. Dediğine göre, üçüncü rüya görme kapısının gerçek görevinin ne olduğunu çıkarsamak ve doğru görüşleri ortaya sürmek için gerekli tüm bilgi parmaklarımın uçundaydı; ama yorumlama sistemim beni büyücülüğün sadeliğinden ve dolaysızlığından yoksun, zoraki çözümler aramaya zorlamıştı.


(rüya görme sanatı, 8 üçüncü rüya görme kapısı)



•••Aylar boyunca, sürekli olarak rüyalarımda yüzlerce nesneye sabit bakıp görme niyetimi dikkatle seslendirdim, ama hiçbir şey olmadı. Beklemekten yorulup, don Juan'a sormak zorunda kaldım, sonunda.

"Sabırlı olman gerekiyor. Olağanüstü bi şey yapmayı öğreniyorsun," dedi. Rüyalarında görmeye niyetlenmeyi öğreniyorsun. Günün birinde niyetini seslendirmene gereksinimin kalmayacak; sadece arzulayacaksın, sessizce."

"Sanırım yapmakta olduğum şeyin işlevini anlamadım," dedim. "Görme niyetimi bağırdığım zaman hiçbir şey olmuyor. Bu ne demek?"

"Şimdiye kadar gördüklerin sıradan rüyalarmış demek, hayal yansıtmalarmış; yalnızca rüya görme dikkatinde yaşam bulan imgelermiş."


•••"Birleşim noktasının gizemi büyücülükte her şeydir," diye devam etti, bana bakmadan.

"Ya da daha doğrusu, büyücülükte her şey birleşim noktasının yönetiminde yatar. Bütün bunları biliyorsun, ama tekrar etmen gerek."

Anlattıklarını dinlerken, bir an için, ıstıraptan öleceğimi düşündüm. İnanılmaz bir fiziksel hüzün duyumu göğsümü sıkıştırdı ve acıyla bağırmama neden oldu. Midem ve diyaframım yukarı doğru itiyordu sanki; göğüs boşluğuma doğru giriyor gibiydiler. İtme duygusu öyle yoğundu ki bilinçliliğim düzey değiştirdi ve normal bilinç durumuma girdim. Tüm konuştuklarımız, yaşanmış olabilecek, ama günlük yaşam bilinçliliğimin olağan uslamlamasına göre yaşanmamış olan belirsiz bir düşünce haline geldi.

Bir sonraki kez don Juan'la rüya görme hakkında konuştuğumuzda, uygulamalarımı bıraktığım yerden sürdürmekteki aylar süren başarısızlığımın nedenlerini tartıştık. Don Juan durumumu açıklamak için dolambaçlı bir yoldan gitmesi gerektiğini söyleyerek beni uyardı. Önce, eski çağ insanı ile modern çağ insanının düşünceleri ve eylemleri arasında çok büyük farklılık olduğuna dikkat çekti. Sonra eski zamanlardaki insanların algı ve bilinçliliğe ilişkin çok gerçekçi bir görüşü olduğuna; çünkü görüşlerinin çevrelerindeki evrene dair kendi incelemelerinden kaynaklandığına işaret etti. Buna karşılık olarak çağdaş insan, algı ve bilinçlilik hakkında anlamsızlık derecesinde gerçekçi olmayan bir görüşe sahipti, çünkü görüşleri toplumsal düzen ve bununla olan ilişkilerinden kaynaklanıyordu.

"Bana bunları neden anlatıyorsun?" diye sordum.

"Çünkü sen eski çağ insanlarının görüşleri ve incelemeleriyle ilgilenen çağdaş bi adamsın," diye yanıtladı. Ve bu görüş ve incelemelerin hiçbiri sana aşina değil. Şimdi her zamankinden fazla aklı başında olmaya ve özgüvene gereksinmen var. Sağlam bi köprü yapmaya uğraşıyorum, üzerinde yürüyebileceğin bi köprü; eski çağ insanının görüşleri ile çağdaş insanınkiler arasında."

İleri sürdüğüne göre, eski çağ insanının deneyüstü incelemelerinden günümüze kadar süzülüp gelmiş olduğu için benim aşina olduğum tek bir tanesi, ölümsüzlük karşılığında ruhumuzu şeytana satma fikriydi; ve bunun ona doğrudan doğruya eski büyücülerle organik olmayan varlıklar arasındaki ilişkiden çıkmış bir şey gibi geldiğini ifade ediyordu. Rüya elçisinin bana bireyselliğimi ve özbilinçliliğimi nerdeyse sonsuzluğa dek sürdürme olanağını önererek kendi âleminde kalmam için nasıl kandırmaya çalıştığını anımsattı.

Don Juan, "Bildiğin gibi, organik olmayan varlıkların çekiciliğine kapılmak yalnızca bi fikir değil, bi gerçek," diye devam etti. "Ama daha o gerçekliğin anlamını kavramış değilsin. Rüya görmek de aynı şekilde gerçek; erke üreten bi durum. Söylediklerimi duyuyor ve ne demek istediğimi kesinlikle anlıyorsun, ama bilinçliliğin onun tüm anlamları ile aynı düzeye çıkmış değil henüz."

Don Juan benim ussallığımın bu türden bir kavramanın önemini bildiğini, ve son konuşmamız sırasında bunun algılamamı düzey değiştirmeye zorladığını söyledi. Rüyamın ayrıntıları ile uğraşamadan normal bilinçliliğimde bulmuştum kendimi. Rüya görme uygulamalarımı askıya alarak ussallığım kendini daha büyük ölçüde korumuştu.

"Seni temin ederim ki erke üreten bir durumun ne olduğunun tam olarak bilincindeyim," dedim.

"Ben de seni temin ederim ki değilsin," diye cevabı yapıştırdı. "Eğer olsaydın, rüya görmeyi daha büyük özenle ve düşünüp taşınarak ölçüp tartardın. Sadece rüya gördüğünü düşündüğünden körleme atışlar yapıyorsun. Hatalı uslamlaman, sana ne olursa olsun belirli bir anda rüyanın biteceğini ve uyanacağını söylüyor."

Haklıydı. Rüya görme uygulamalarımda tanıklık ettiğim onca şeye karşın, nedense hâlâ hepsinin bir rüya olduğu genel duyumunu koruyordum.

Don Juan, "Sana eski çağ insanları ile çağdaş insanların görüşlerinden söz ediyorum," diye devam etti, "çünkü çağdaş insanın bilinçliliği olan senin bilinçliliğin, kendine tanıdık gelmeyen bir kavramı boş bi fikir gibi ele almayı tercih eder.

"Eğer sana bıraksaydım, rüya görmeyi bi fikir olarak kabul edecektin. Rüya görmeyi ciddiye aldığından eminim, elbette, ama rüya görmenin gerçekliğine pek inanmıyorsun."

"Ne dediğini anlıyorum, don Juan, ama bunu niye söylediğini anlamıyorum."

"Bütün bunları söylememin nedeni, şimdi ilk kez olarak, rüya görmenin bi erke üreten durum olduğunu anlamaya uygun konumda olman. İlk kez olarak şimdi, sıradan rüyaların, birleşim noktamıza rüya görme dediğimiz bu erke üreten durumu yaratan konuma ulaşması için alıştırma yaptırmak üzere kullanılan bir araç olduğunu anlayabilirsin."

Rüya görücülerin, her şeyi kapsayan etkileri ile gerçek dünyalara dokundukları ve girdikleri için, sürekli biçimde aşırı yoğun ve devamlı tetik durumda olmaları gerektiğini söyleyerek beni uyardı; tam tetiktelikten herhangi bir sapma, rüya görücüyü en dehşetli tehlikelere atabilirdi.

Bu noktada, yine göğüs boşluğumda bir hareket duyumsamaya başladım, tıpkı bilinçliliğimin düzey değiştirdiği gün hissettiğim gibi. Don Juan kolumdan tutup şiddetle sarstı.

"Rüya görüyor olmayı son derece tehlikeli bi şey olarak düşün!" diye buyurdu. "Ve buna şimdi başla! Acayip manevralarından birine girişme."

Sesinin tonunda öyle bir evginlik vardı ki, her ne yapıyor idiysem, bilinçsizce durdum.

"Bana neler oluyor, don Juan?" diye sordum.

"Sana olan birleşim noktanı hızla ve kolayca yerinden oynatabilmen," dedi. "Ancak bu kolaylığın yer değiştirmeleri düzensiz kılma eğilimi vardır. Rahatlığına bi çekidüzen ver. Ve rotanda en küçük bi sapmaya bile izin verme."

Neden söz ettiğini bilmediğimi söyleyerek kolaylıkla tartışmaya girişebilirdim, ama biliyordum. Yine biliyordum ki, erkemi toparlayıp tavrımı değiştirmek için sadece birkaç saniyem vardı; ve ben de öyle yaptım.

O günkü konuşmamız burada son bulmuştu. Eve döndüm, ve nerdeyse bir yıl boyunca, don Juan'ın yapmamı istediklerini her gün sadakatle tekrarladım. Bu ayin duasına benzeyen tekrarların sonuçları inanılacak gibi değildi. Bunun bilinçliliğim üzerinde bedensel idmanın vücut kasları üzerinde yaptığı etkinin aynısını gerçekleştirdiğine iyice ikna olmuştum. Birleşim noktam daha kıvraklaşmıştı; bunun anlamı rüyada erke görmenin uygulamalarımın tek amacı haline gelmesiydi. Görmeye niyetlenmekteki ustalığım çabalarımla doğru orantılı gelişiyordu. Öyle bir an geldi ki, tek kelime etmeden görmek için niyetlenebiliyor ve görme niyetimi seslendirdiğim zaman aldığım sonucun aynısını elde edebiliyordum.

Don Juan beni başarımdan dolayı kutladı. Ben, doğal olarak, yine alaycı olduğunu varsaymıştım. Ciddi olduğuna beni temin etti, ama bağırmayı sürdürmemi rica etti, hiç değilse ne yapacağımı bilemediğim zamanlarda. İsteği bana garip gelmemişti. Gerekli olduğuna inandığım her zaman rüyalarımda avazım çıktığı kadar bağırıyordum zaten, kendiliğimden.

Bizim dünyamızın erkesinin titreştiğini keşfettim. Işık saçıyor. Sadece canlı varlıklar değil; dünyamızdaki her şey kendine ait bir iç ışığıyla parıldıyor. Don Juan dünyamızın erkesinin titrek bir şekilde parıldayan renk tonları katmanlarından oluştuğunu söyledi. Üst katman beyazımsı, hemen bitişiğinde­ ki bir başkası sarımsı yeşil, ve daha bir uzakta, bir başkası kehribar rengi.

Bütün o tonları buldum, ya da daha doğrusu onların pırıltılarını gördüm, rüya benzeri durumlarımda karşılaştığım nesneler her şekil değiştirdiğinde. Bununla birlikte, erke üreten herhangi bir şeyi görmenin ilk etkisi daima beyazımsı bir pırıltıydı.

"Sadece üç değişik ton mu var?" diye sordum don Juan'a.

"Sonsuz sayıda var onlardan," diye yanıtladı, "ama bi başlama düzeni olması amacıyla, o üçüyle ilgilenmelisin şimdilik. Daha sonraları dilediğin kadar gelişebilir ve düzinelerce ton ayrıklayabilirsin, eğer becerebilirsen."

Don Juan, "Beyazımsı katman, insanoğlunun birleşim noktasının şimdiki zamanda bulunduğu konumun tonu," diye devam etti. "Ona çağdaş ton diyelim. Büyücüler, insanoğlunun günümüzde yaptığı her şeyin beyazımsı bi pırıltıyla renklendiğine inanırlar. Başka bi zamanda, insanoğlunun birleşim noktasının konumu dünyada hüküm süren erkenin tonunu sarımsı yeşil yapmıştı; ve daha uzaklardaki bi başka zamanda bu ton kehribar rengi idi. Büyücülerin erkesinin rengi kehribar rengidir; bu onların uzak geçmişte var olmuş insanlarla erkesel olarak ilişkide bulundukları anlamına geliyor."

"Günümüzdeki beyazımsı tonun da bir gün değişeceğini sanıyor musun, don Juan?"

"İnsanoğlunun tekâmül etme yetisi varsa. Büyücülerin büyük görevi, insanoğlunun tekâmül etmesi için önce bilinçliliğini toplumsal düzene olan bağlarından kurtarması gerekliliğini ortaya koymaktır. Bilinçlilik bi kez özgür kaldı mı; niyet onu yeni bi tekâmül yoluna yöneltecektir, yeniden.

"Büyücüler bu işte başarılı olacaklar mı dersin?"

"Zaten oldular. Kanıt, kendileri. Tekâmülün değer ve anlamına başkalarını inandırmak ayrı bi mesele."

Başka bir erke de, dünyamızda bulduğum, fakat ona yabancı olan ve don Juan'ın cızırdayan dediği, öncülerin erkesi idi. Rüyalarımda onları gördüğüm zaman ısı benzeri içsel bir canlılıkla kızarıyor, fokurduyor gibi görünen erke kabarcıklarıyla sayısız defalar karşılaşmıştım.

"Bulduğun her öncünün organik olmayan varlıkların âlemine ait olmayabileceğini aklından çıkarma," dedi don Juan. "Şimdiye dek bulduğun her öncü, mavi öncü hariç, o âlemdendi, ama bunun nedeni organik olmayan varlıkların sana hizmetle meşgul olmalarıydı. Gösteriyi onlar yönetiyordu. Şimdi kendi başınasın. Karşılaştığın öncülerden bazıları organik olmayan varlıkların âleminden değil, daha da uzak bilinçlilik düzeylerinden olacaklar."

"Öncüler kendilerinin bilincinde mi?" diye sordum.

"Pek tabii," diye yanıtladı.

"O zaman bizimle neden biz uyanıkken temasa geçmiyorlar?"

"Geçiyorlar. Ama bizim büyük talihsizliğimiz şu; bilinçliliğimiz öylesine tümüyle meşgul ki, dikkat etmeye zamanımız yok. Oysa uykumuzda, iki yönlü işleyen gizli kapı açılıyor: rüya görüyoruz. Ve rüyalarımızda temasa geçiyoruz."

"Öncülerin organik olmayan varlıkların dünyasının dışında bir düzeyden olduklarını anlamanın hiç yolu var mı?"

"Cızırdamaları ne kadar fazlaysa, o denli uzaktan gelmektedirler. Basitmiş gibi görünüyor, ama neyin ne olduğunu söylemeyi erke bedenine bırakman gerek. Seni temin ederim ki, yabancı erkeyle yüz yüze geldiğinde çok iyi ayırtlamalar ve şaşmaz yargılarda bulunacak."

Yine haklıydı. Fazla zorlanmadan, erke bedenim yabancı erkenin iki genel tipinin ayrımını yaptı. Birinci tip, organik olmayan varlıkların âleminden öncülerdi. Onların erkeleri hafifçe cızırdıyordu. Ses çıkarmıyordu; ama köpüren, veya kaynamak üzere olan suyun tüm açık belirtilerini gösteriyordu.

İkinci genel tip öncülerin erkesi, bana bir hayli daha fazla erk sahibi izlenimi vermişti. Bu öncüler nerdeyse tutuşacak gibiydiler. Basınçlı gazla doluymuş gibi içten titreşiyorlardı.

Yabancı erkeyle karşılaşmalarım her zaman kısa süreli idi, çünkü don Juan'ın önerisine tam olarak uyuyordum. Şöyle demişti; "Ne yaptığını ve yabancı erkeden ne istediğini tam olarak bilmediğin sürece, kısa bi bakış seni tatmin etmeli. Bu bakışın ötesindeki her şey, bi çıngıraklı yılanı okşamak kadar tehlikeli ve aptalca olur."

"Neden tehlikeli, don Juan?" diye sordum.

"Öncüler her zaman çok saldırgan ve aşırı cüretlidirler," dedi. "Keşiflerini sürdürmek için öyle olmaları gerek. Rüya görme dikkatimizi onların üstünde tutmak, bilinçliliklerini üzerimizde odaklamaları için onları ayartmak demektir. Dikkatlerini bize odakladıkları anda onlarla gitmenin çekimine kapılırız. Ve elbette, bu tehlikenin ta kendisidir. Erkesel olanaklarımızın ötesinde olan dünyalarda bulabiliriz kendimizi."


•••Rüya görme konusunda bir sonraki tartışmamızda, don Juan'a organik olmayan varlıkların uygulamalarımdan tümüyle yok olmaları ile ilgili kuşkularımı açtım. "Neden artık hiç görünmüyorlar?" diye sordum.

"Onlar sadece başlangıçta kendilerini gösterirler,” diye açıkladı. Öncüleri bizi onların dünyasına götürdükten sonra, organik olmayan varlıkların yaptıkları yansıtmalar için bi gereklilik kalmamıştır. Onları görmek istersek, öncüler bizi oraya götürür. Çünkü hiç kimse, ama hiç kimse, o âleme kendi başına yolculuk edemez."

"Neden öyle, don Juan?"

"Onların dünyaları sımsıkı kapalıdır. Hiç kimse organik olmayan varlıkların izni olmadan giremez ve çıkamaz. Bi kez içeri girdin mi kendi başına yapabileceğin tek şey, elbette, kalma niyetini seslendirmektir. Bunu yüksek sesle söylemek geri çevrilemeyecek erke akımlarını harekete geçirmek demektir. Eski zamanlarda, sözcükler son derece erkliydi. Artık değiller. Organik olmayan varlıkların âleminde ise erklerini yitirmediler."

Don Juan güldü ve organik olmayan varlıkların dünyası ile ilgili hiçbir şey söylemeye hakkı olmadığını, çünkü benim gerçekte orası hakkında o ve onun yoldaşlarından daha fazla bilgim olduğunu söyledi.

"O dünyaya ilişkin olarak tartışmadığımız son bi konu kaldı," dedi. Uzun bir süre durakladı; uygun sözcükleri arıyor gibiydi. "Son tahlilde," diye başladı, "benim eski büyücülerin etkinliklerine duyduğum nefret çok kişisel. Bi nagual olarak, onların yaptıklarından iğreniyorum. Onlar organik olmayan varlıkların dünyasında ödlekçe sığınak aradılar. Bizi parça parça etmeye hazır yırtıcı bi evrende, bizim için tek sığınağın o âlem olduğunu öne sürüyorlardı."

"Neden buna inanıyorlardı?" diye sordum.

"Çünkü bu doğru," dedi. "Organik olmayan varlıklar yalan söyleyemeyeceği için, rüya elçisinin satıcı söylevinin tümü doğru. O dünya bize barınak sağlar ve bilinçliliğimizi nerdeyse sonsuzluk boyunca sürdürür."

"Elçinin satıcı söylevi, doğru bile olsa, bana hitap etmiyor," dedim.

"Seni paramparça etmesi olası bi yolu mu göze alacağını söylemek istiyorsun?" diye sordu, sesinde bir hayret ifadesiyle.

Ne tür avantajlar önerirse önersin, organik olmayan varlıkların dünyasını istemediğim konusunda don Juan'a güvence verdim. Söylediklerim onu çok memnun etmişe benziyordu.

"O zaman o dünya ile ilgili nihai bi açıklamaya hazırsın demektir. Yapabileceğim en dehşetli açıklama," dedi ve gülümsemeye çalıştı, ama beceremedi.

Don Juan gözlerimin içinde sanırım bir uzlaşma veya kavrayış ışıltısı arandı. Bir an sessiz kaldı.

"Büyücülerin birleşim noktalarını devindirmek için gerekli erke, organik olmayan varlıkların âleminden gelir," dedi, bir an evvel bitirmek için telaş eder gibi.

Kalbim nerdeyse durdu. Bir baş dönmesi hissettim ve kendimden geçmemek için ayaklarımı yere vurmaya başladım.

Don Juan, "Gerçek, bu," diye devam etti, "ve eski büyücülerden bize kalan bi miras. Bizi bugüne kadar kıskıvrak bağladılar. Onlardan hoşlanmamamın nedeni bu. Tek bi kaynağa mecbur kalmak beni çok öfkelendiriyor. Kişisel olarak, bunu yapmayı reddederim. Ve seni de bundan uzağa yöneltmeye çalıştım. Ama hiç başarılı olamadım; çünkü bi şey seni o dünyaya mıknatıs gibi çekiyor."

Don Juan'ı tahmin edebileceğimden daha iyi anlıyordum. O dünyaya yolculuk etmek bana erkesel düzeyde her zaman karanlık bir erke desteği anlamına gelmişti. Hatta don Juan açıklamasını seslendirmeden çok önce, bunu o terimlerle düşünmüştüm bile.

"Bunun hakkında ne yapabiliriz?" diye sordum.

"Onlarla ilişkiler kuramayız," diye yanıtladı, "ancak onlardan uzak da duramayız. Benim çözümüm; erkelerini almak, ama etkime güçlerine boyun eğmemek olmuştur. Bu, temel iz sürme olarak bilinir. Özgürlüğün kararlı niyetini sürdürmekle yapılır; hiçbi büyücü özgürlüğün gerçekte ne olduğunu bilmese de."

"Bana açıklayabilir misin don Juan, neden büyücüler organik olmayan varlıkların âleminden erke almak zorundalar?"

"Büyücüler için, canlılığını sürdürebilecek başka bir erke yoktur. Birleşim noktasına onların tarzında manevra yaptırabilmek için, büyücüler ölçüsüz miktarda erkeyi gereksinirler."

Ona kendi açıklamasını anımsattım: yani, rüya görme için erkenin yeniden düzenlenmesinin gerekli olduğunu.

"Bu doğru," diye cevap verdi. "Rüya görmeye başlamak için büyücülerin varsayımlarını yeniden belirlemeye ve erkelerini korumaya gereksinimleri vardır, ama bu yeniden belirleme, sadece rüya görmeyi hazırlama konusunda gerekli erkeye sahip olmak için geçerli. Başka âlemlerin içine uçmak, erkeyi görmek, erke bedenine şekil vermek, vb., vb., başka meselelerdir. O manevralar için, büyücülerin yığınla karanlık, yabancı erkeye gereksinimi var."

"Ama bunu organik olmayan varlıkların dünyasından nasıl alıyorlar?"

"Sadece o dünyaya gitme edimiyle. Bizim kuşağımızın tüm büyücüleri bunu yapmak zorundadır. Bununla birlikte, hiçbirimiz senin yaptığını yapacak kadar budala değiliz. Ama bunun nedeni hiçbirimizde senin eğilimlerinin bulunmaması."

Don Juan açıkladıkları üzerinde düşünüp taşınmam için beni eve yolladı. Sayısız sorum vardı, ama hiçbirini duymak istemedi.

"Bütün sorularını kendin yanıtlayabilirsin," dedi, bana el sallarken.


(Rüya görme sanatı, 9 yeni keşif alanı)



•"Büyücüler, ve genel anlamda insanlar için, bilinçlilik sonsuz bi keşif alanıdır. Bilinçliliği arttırmak için almayacağımız hiçbi risk, reddedeceğimiz hiçbi yol olmamalıdır. Bununla birlikte, bilinçliliğin yalnızca sağlam zihinde çoğaltılabileceğini aklından çıkarma."


•"Üçüncü rüya görme kapısının son görevi bu, ve iz sürücülerin izini sürmekten oluşuyor; son derece gizemli bi manevra. İz sürücülerin izini sürmek, bi büyücülük ustalığı gerçekleştirmek için organik olmayan varlıkların âleminden amaçlı olarak erke çekmek demektir."

"Ne tür bir büyücülük ustalığı, don Juan?"

"Bi yolculuk; bilinçliliği doğal çevrenin bi öğesi olarak kullanan bi yolculuk," diye açıkladı. "Gündelik yaşamımızın dünyasında su, yolculuk etmek için kullandığımız bi doğal çevre öğesi. Bilinçliliği, yolculuk etmek için kullanılabilecek benzer bi öğe olarak hayal et. Bilinçliliğin ortamı yoluyla evrenin her tarafından öncüler bize gelir, ya da tam tersi; bilinçlilik aracılığıyla büyücüler evrenin uç noktalarına giderler."

Öğretileri sürecinde don Juan'ın benim farkına varmamı sağladığı kavramlar kalabalığı içinde bazıları vardı ki, hiç dil dökmesine gerek kalmadan tüm ilgimi üzerinde topluyordu. Bu, onlardan biriydi.

"Bilinçliliğin fiziksel bir öğe olması devrimci bir fikir," dedim huşu içinde.

"Fiziksel bi öğe olduğunu söylemedim," diye düzeltti beni. "O erkesel bi öğe. Bu ayrımı yapmak zorundasın. Gören büyücüler için bilinçlilik bi pırıltıdır. Erke bedenlerini o pırıltıya tutturabilir ve onunla gidebilirler."

"Fiziksel ve erkesel öğelerin farkı ne?" diye sordum.

"Fark şurada; fiziksel öğeler, yorumlama dizgemizin parçaları, ama erkesel öğeler değil. Bilinçlilik gibi erkesel öğeler evrenimizde mevcuttur. Ama biz sıradan insanlar olarak yalnızca fiziksel öğeleri algılarız; çünkü bize öyle öğretilmiştir. Büyücüler erkesel öğeleri aynı nedenden ötürü algılarlar; onlara öyle öğretildiği için."

Don Juan'ın açıklamasına göre, bilinçliliği doğal çevremizin bir öğesi olarak kullanmak büyücülüğün özüydü: eylemsel açıdan büyücülüğün yörüngesi, ilk önce, büyücülerin yolunu kusursuz biçimde izleyerek içimizde var olan erkeyi özgür kılmak; ikinci olarak rüya görme yoluyla erke bedenimizi güçlendirmek için bu erkeyi kullanmak; ve üçüncü olarak da, erke bedenimiz ve bütün fizikselliğimizle başka dünyalara girmek için bilinçliliği doğal çevremizin bir öğesi olarak kullanmaktı.

"Başka dünyalara iki tür erke yolculuğu vardır," diye devam etti. "Birinde, bilinçlilik büyücünün erke bedenini alıp nereye isterse götürür; ötekindeyse, yolculuk yapmak için bilinçlilik yolunu kullanmaya, yaptığının tam bilincinde olarak, büyücünün kendisi karar verir. Birinci türden yolculuğu yapmıştın. İkincisi çok büyük disiplin ister."

Uzun bir sessizlikten sonra, don Juan, büyücülerin yaşamında ustalıklı bir yönetim gerektiren meseleler bulunduğunu, ve erke bedenine açık bir öğe olarak bilinçlilikle uğraşmanın, bunların en önemlisi, yaşamsalı ve tehlikelisi olduğunu söyledi.

"Üçüncü rüya görme kapısının son görevini yerine getirmek için kendi başına yeterli erken yok," diye devam etti, "ama sen ve Carol Tiggs birlikte, aklımdakini kesinlikle yapabilirsiniz."

Durakladı, aklındakini sormam için beni sessizliğiyle kasti olarak zorluyordu. Sordum. Kahkahası sadece meşum havayı yoğunlaştırmıştı.

"Normal dünyanın sınırlarını yıkmanı ve bilinçliliği erkesel bi öğe olarak kullanıp bir başka dünyaya girmeni istiyorum," dedi. "Bu yıkma ve girme edimi, iz sürücülerin izini sürme anlamına geliyor. Bilinçliliği doğal çevrenin bi öğesi olarak kullanmak, organik olmayan varlıkların etkime gücünden kaçınmayı, ama yine de onların erkesini kullanmayı sağlar."

Bana başka bilgi vermek istemedi; bu beni etkilememek içindi, dediğine göre. İnancı, önceden ne denli az bilirsem o denli iyi olacağım yolundaydı. Buna karşı çıktım; ama eğer gerek olursa, erke bedenimin kendini mükemmel biçimde gözetecek yetisi olduğunu söyledi.


•"Benliği unutun, o zaman hiçbi şeyden korkmazsınız."


•"Yolculuğu mümkün kılan ikinizin birleşik erkesi değildi," diye devam etti, "Başka bi şey yaptı onu. Sizin için uygun giysiler bile seçti."

Carol, "Şunu mu anlatmak istiyorsun, nagual; giysiler, yatak ve odanın meydana gelme nedeni bizim organik olmayan varlıklar tarafından yönetilmemiz miydi?" diye sordu.

"Tam üstüne bastın," diye cevap verdi. "Normalde, rüya görücüler sadece dikizcidirler. Sizin yolculuk ise öyle bi şeye dönüştü ki; ikiniz bi saha kenarı koltuğu kaptınız ve eski büyücülerin lanetini yaşadınız. Onların başına gelen tam olarak sizin de başınıza geldi. Organik olmayan varlıklar onları geri dönemeyecekleri dünyalara götürmüşlerdi. Bunu bilmeliydim; ama o varlıkların yönetimi ele geçirip aynı tuzağı ikiniz için de kuracakları hiç aklıma gelmedi."

"Bizi orada tutmak istediklerini mi söylemek istiyorsun?" diye sordu Carol.

"O kulübeden dışarı çıksaydınız, şimdi o dünyada umutsuzca dolaşıp duruyor olacaktınız," dedi don Juan.

Açıklamasına göre, o dünyaya tüm fizikselliğimizle girmiş olduğumuzdan, birleşim noktalarımızın organik olmayan varlıklar tarafından önceden seçilmiş olan konumda sabitlenmeleri öyle güçlüydü ki; geldiğimiz dünyaya ilişkin herhangi bir anının üzerini örtecek bir tür sis yaratıyordu. Böyle bir sabitliğin sonucunun da, eski çağ büyücülerinin başına geldiği gibi, birleşim noktasının alışıldık konumuna dönememesi olduğunu ekledi.

"Bunu düşünün," dedi ısrarla." Bu belki de gündelik yaşamımızın dünyasında hepimize olanın ta kendisidir. Buradayız, ve birleşim noktamızın sabitliği öyle güçlü ki, bize nerden gelmiş olduğumuzu, ve buraya geliş amacımızı unutturmuş."


(Rüya görme sanatı, 10 iz sürücülerin izini sürmek)



•Don Juan'ın açıklamasına göre, dördüncü rüya görme kapısında erke bedeni belirli, somut yerlere yolculuk ederdi, ve dördüncü kapıyı kullanmanın üç yolu vardı: bir, bu dünyadaki somut yerlere yolculuk etmek; iki, bu dünyanın dışındaki somut yerlere yolculuk etmek; ve üç, yalnızca başkalarının niyetlerinde var olan yerlere yolculuk etmek. En sonuncusunun, üçünün en zoru ve tehlikelisi olduğunu, ve büyük bir farkla eski büyücülerin özel tutkusu olduğunu söyledi.

"Bu bilgiyle ne yapmamı istiyorsun?" diye sordum.

"Şimdilik hiçbi şey. Gereksinmen olana dek dosyalayıp kaldır."


•Don Juan açıklamalarını sürdürerek, günümüzün modern büyücülerinin çoğunun, ışıltılı yumurtanın içindeki insan bağları denen, veya evrenin erkesinin salt insansal cephesini oluşturan ince bir demet ışıltılı erke lifinin tarafında kalacak şekilde hafif kaymalar denediklerini söyledi. Bu bağın ötesinde, ama hâlâ ışıltılı yumurtanın içinde, büyük kaymaların âlemi yatar. Birleşim noktası o alandaki herhangi bir yere kayarsa, algılama hâlâ bizim için kavranabilir düzeydedir; ama algının tam olması için son derece ayrıntılı bir işlemler dizini gereklidir.


(Rüya görme sanatı, 11 kiracı)



Don Juan, eski büyücülerin, enerji alanları kümeleri olarak ele alınan insanoğlunun bir enerji sargısı ya da enerji bağlarıyla değil, her şeyi bir anda canlı ve yerinde kılan bir tür titreşimle bir arada tutulduğunu bildiğini söyledi. Don Juan’ın açıklamasına göre bu büyücüler, uygulamaları ve disiplinleri yoluyla, kendilerinin tam olarak bilincine vardıkları anda bu titreşimli gücü kullanma yetisini de edindiler. Onunla uğraşmaktaki ustalıkları öyle olağanüstü hale geldi ki, eylemleri destanlara, yalnızca masallar olarak var olan mitolojik olaylara dönüştürüldü. Örneğin, don Juan’ın eski çağ büyücüleri hakkında anlattığı öykülerden biri, onların sadece tüm bilinçliliklerini ve niyetlerini o gücün üzerine toplayarak fiziksel kütlelerinin eriyip dağılmasına yol açabildikleri hakkındaydı.

Don Juan’ın deyişine göre, gerekli gördükleri takdirde iğne deliğinden bile geçebilecek yeteneğe sahip olmalarına karşın, bu kütlelerini eritme manevrasının sonuçları onları asla fazla tatmin etmemişti. Bunun nedeni, kütleleri eridiğinde edimde bulunma yeteneklerinin yok olmasıydı. Katılım güçlerinin olmadığı olayları sadece izleme seçeneğiyle kalakalıyorlardı. Sonuçta eylem yetisinden yoksun kalışlarının getirdiği düş kırıklığı, don Juan’a göre, kahrolası hatalarını doğurmuştu: yani, o titreşimli gücün sırrını öğrenme saplantısını; somutluklarıyla yönlendirilmiş, içlerinde o gücü tutma ve denetleme isteği uyandıran bir saplantıyı. Coşkulu tutkuları, kütlesizliğin hayaletimsi durumunda da edimde bulunabilmekti; don Juan’ın dediğine göre asla başarılamamış bir şeydi bu.

O eski çağ büyücülerinin kültürel mirasçıları olan modern çağ uygulayıcıları, hem somut olunup hem de bu titreşimli güçten yararlanılamayacağını keşfederek, tek akla uygun seçeneği yeğlediler: bilgiyle gelen üstünlük ve esenlik durumu dışında hiçbir amaç gütmeden, o gücün bilincine varmayı.

Don Juan bir keresinde bana, “Modern çağ büyücüleri için,” demişti, “bu titreşimli bağlayıcı gücün kullanımına yönelik iznin verildiği tek an, bu dünyayı terk etme vakitleri geldiğinde, içten gelen ateşle yandıkları zamandır. Büyücüler için mutlak ve tam bilinçliliklerini bağlayıcı gücün üzerinde yanma niyeti ile toplamak son derece basit bi iştir; ve uçup giderler, bi yel esintisi gibi.”


(sihirli geçişler - sihirli geçişler)



Eski çağ Meksika’sının şamanları, don Juan’a göre, niyeti bütün evrenin her noktasını kaplayan sürekli bir güç olarak betimlediler—şamanların çağrı ve komutlarına yanıt verecek kadar kendinin farkında olan bir güçtü bu. Niyet aracılığıyla sadece algılamanın değil, eylemin de insansal olasılıklarının tümünü serbest kıldılar. Niyet yoluyla, en inanılmaz düşünceleri kavradılar.


Don Juan, bana, insanın algılama yetisinin sınırına insan bandı dendiğini, bunun da insan organizmasının insan kapasitesinin sınırını belirlediği anlamına geldiğini öğretti. Bu sınırlar, salt düzenli düşüncenin geleneksel sınırları değil, insan organizması içinde kilitli bulunan kaynakların tümüne ait sınırlardır. Don Juan’ın inancına göre, bu kaynaklar asla kullanılmıyor, ama insan sınırlarına ait önyargılı fikirlerin içindeki özgün yerlerinde duruyorlardı, o sınırların gerçek insan potansiyeli ile de hiç ilgileri yoktu.


Don Juan’ın elinden geldiğince kesin surette belirttiğine göre, evrende akışı içindeki enerji kişisel görüşe dayalı ya da kişiye özgü olmadığı için, görücüler, kendiliğinden oluşan ve insan müdahalesi olmadan şekillenmiş enerji biçimlenmelerine tanıklık ediyorlardı. Bu yüzden, böyle bir biçimlenmenin algılanması, kendi içinde, ve kendi başına, hiç sahneye çıkmamış olan, ve kilitli duran insan potansiyelini açığa çıkaran anahtardır. Bu enerji biçimlenmelerini ortaya çıkarabilmek için insanın algılama yetilerinin tümü işe koşulmalıdır.


(sihirli geçişler sayfa 56 57)



Don Juan’ın silsilesine ait büyücülerin inanışına göre özetlemenin anlamı, farkındalığın karanlık denizine peşinde olduğu şeyi vermekti: yaşam deneyimlerini. Bununla birlikte, yaşam deneyimlerini yaşam güçlerinden ayırabilmelerine izin verecek ölçüde bir denetimi de özetleme aracılığıyla kazanabileceklerine inanıyorlardı. Onlara göre bu ikisi ayrılamayacak derecede iç içe geçmiş değildiler; sadece koşullara bağlı olarak bir araya gelmiş bulunuyorlardı.


O büyücülerin iddiası, farkındalığın karanlık denizinin insanoğlunun yaşamını almak istemediği; onun talebinin sadece yaşam deneyimleri olduğu idi. İnsanlardaki disiplin eksikliği, insanların iki gücü birbirinden ayırmalarını engelliyordu, ve sonunda yaşamlarını yitiriyorlardı; yani yaşam deneyimlerine ait gücü yitiriyorlardı yalnızca. O büyücüler, özetlemeyi, farkındalığın karanlık denizine yaşamlarının yerini tutacak bir şey verebilmeleri için bir yöntem olarak görüyorlardı. Yeniden üzerlerinden geçerek yaşam deneyimlerini terk ediyorlar, ama yaşam güçlerini alıkoyuyorlardı.


(sihirli geçişler 125. sayfa)



Şamanlar için, uygulayıcıların üremek üzere toplumsallaşmış varlıklar olmaktan çıkıp evrim yetisi olan varlıklara dönüşmeleri, enerjiyi evrendeki akışı içinde görmenin bilincine vardıkları andır. Şamanların görüşüne göre dişiler, dölyatağının etkisi yüzünden, enerjiyi doğrudan görme konusunda erkeklerden daha hazırlıklıdırlar. Gene şamanlara göre, normal koşullar altında, kadınların sahip olduğu bu yatkınlığa karşın, ne kadınların ne de erkeklerin enerjiyi doğrudan gördüklerinin düşünüp taşınarak bilincine varmaları nerdeyse olanaksızdır. Bu yeteneksizliğin nedeni, şamanların hicivci biçimde değerlendirdikleri bir şeydi; insanoğluna enerjiyi doğrudan görmesinin doğal olduğunu işaret edecek kimsenin bulunmaması gerçeğiydi bu.

Şamanların ileri sürdüğüne göre kadınlar, bir dölyatağına sahip oldukları için, enerjiyi doğrudan görme yetenekleri konusunda son derece çok yönlü ve kendi başlarına buyruk iseler de, insan ruhunun bir zaferi olması gereken bu başarının değeri genellikle pek takdir edilmez. Kadınlar asla yeteneklerinin bilincinde değildir. Erkekler bu konuda daha beceriklidir. Onlar için enerjiyi doğrudan görmek daha güç olduğu için, bu başarıyı elde ettiklerinde değerini bilirler. Bu yüzden enerjiyi doğrudan algılamanın sınırlarını saptayan, ve bu olguyu betimlemeye çalışanlar erkek büyücülerdir.

Don Juan bana bir gün, “Büyücülüğün temel önermesi,” dedi, “bizim algılayıcılar olduğumuzdur, eski çağlarda Meksika’da yaşayan benim silsilemin şamanları tarafından keşfedilmiştir bu. İnsan bedeninin tamamı algılama için bi araçtır. Bununla birlikte, görselliğimizin ağır basması, algılamaya genelde gözlerin üstünlüğünü getirir. Bu durum, eski büyücülere göre, saf bi yırtıcılık döneminin kalıtıdır sadece.

“Eski büyücülerin günümüze dek gelmiş olan çabaları,” diye devam etti, “kendilerini yırtıcının gözüyle görülen âlemin ötesine yerleştirme üzerine kurulmuştu. Yırtıcının gözünün mükemmellik ölçüsünde görsel olduğunu; bunun ötesindeki âlemin ise saf algılama âlemi olduğunu, oysa onu görselliğin saptamadığını düşünüyorlardı.”

Bir başka seferinde, saf algılama âlemine girmelerini kolaylaştıracak organik çatıya, yani dölyatağına sahip olmalarına karşın, kadınların bunu kullanmakla ilgilenmemelerinin eski Meksika büyücüleri arasında tartışma konusu olduğunu söylemişti. O şamanlar, emrine amade sonsuz erk bulunduğu halde bunu kullanmakla hiç ilgilenmemesini, kadının çelişkisi olarak görüyorlardı. Bununla birlikte, don Juan ilgi eksikliğinin doğal değil, öğrenim sonucu edinilmiş bir şey olduğundan emindi.


(sihirli geçişler 90, 91)



••Don Juan’a göre evrendeki akışı içinde enerjiyi görmenin anlamı, bir insanoğlunu enerjiden oluşmuş bir ışıltılı yumurta, ya da bir küre olarak görme, ve örneğin, zaten parlak olan o enerji küresinin içinde yer alan bir pırıltı noktası gibi, tüm insanlarca paylaşılan kimi ortak özellikleri ayırt edebilme yetisi idi. Şamanlar, algılamanın birleşim noktası adını verdikleri bu pırıltı noktasında toplandığını ileri sürüyorlardı. Bu mantıktan yola çıkılarak, dünyaya ilişkin bilişselliğimizin de bu pırıltı noktasında oluşturulduğu düşüncesine varılıyordu. Ne denli garip görünse de. don Juan haklıydı; çünkü olan kesinlikle budur. Bu yüzden şamanların algıları sıradan insanın algısından farklı bir sürece tabiydi. Şamanlar, enerjiyi doğrudan algılamanın kendilerini enerjik gerçekler olarak tanımladıkları olgulara götürdüğünü iddia ediyorlardı. Enerjik gerçek diye adlandırdıkları, enerjiyi doğrudan görmekle elde edilen, nihai ve indirgenemeyecek sonuçlara götüren, tahminler yürütülerek ya da standart yorumlama sistemimize uydurmaya çalışılarak üzerinde oynanamayacak bir görüştü. Don Juan’ın dediğine göre, kendi çizgisinin şamanları için, çevremizdeki dünyanın bilişsel işlemler tarafından tanımlandığı, ve bu işlemlerin önceden saptanmış ve değiştirilmesi olanaksız şeyler olmadığı, bir enerjik gerçekti. Bu bir eğitim sorunu, bir uygulama ve kullanım sorunuydu. Bu fikir geliştirilip başka bir enerjik gerçeğe varılıyordu; standart bilişselliğin işlemleri, yalnızca yetiştirilmemizin ürünüydü, daha fazlasının değil.


••Eski çağ Meksikası şamanları için niyet, evrendeki akışı içinde enerjiyi gördüklerinde gözlerinde canlandırabildikleri bir güçtü. Bunu zaman ve uzayın tüm cephelerine müdahale eden, her şeyi kaplayan bir güç olarak kabul ediyorlardı. Her şeyin ardındaki güdüydü o; ancak niyetin o şamanlar için taşıdığı değerlerin inanılması en güç olanı—tam bir soyutlama— insanla çok yakın bağıydı.


••Sıradan insan için zamanın standart tanımı, “olayların geçmişten bu ana ve ordan geleceğe doğru, geriye döndürülmesinin imkânsızlığı apaçık olan bir dizi halinde meydana geldiği, uzamsal olmayan devamlı ve aralıksız bir bütün”dür. Ve uzay, “yıldızların ve galaksilerin bulunduğu üç boyutlu alanın sonsuz uzantısı; evren” olarak tanımlanır. Eski çağ Meksikası şamanları için zaman, bir düşünce gibiydi; boyutları kavranamayacak büyüklükte bir şey tarafın dan düşünülmüş bir düşünce gibi. Onlarca mantığa uygun olan şöyle bir yargıya varmışlardı: insan, zihniyle kavrayabilmesi mümkün olmayan güçler tarafından düşünülmüş bir düşüncenin parçasıydı, ancak gene de o düşüncenin ufak bir oranını elinde tutuyordu—olağanüstü bir disipline bağlı olan belirli koşullar altında kurtarabildiği bir yüzdeydi bu. Uzay, o şamanlar için soyut bir eylem âlemiydi. Ona sonsuzluk diyorlar, ve ondan canlı varlıkların tüm girişimlerinin toplamı olarak söz ediyorlardı. Uzay onlar için daha ulaşılabilir. nerdeyse dünyevi bir şeydi. Uzayın soyut biçimde formüle edilmesinde daha büyük bir yüzdeye sahip gibiydiler. Don Juan’ın yorumlarına bakılırsa, eski çağ Meksikası şamanları zaman ve uzayı asla bizim yaptığımız gibi belirsiz soyutlamalar olarak kabul etmiyorlardı. Onlar için zaman ve uzayın her ikisi de, formüllerinin anlaşılmaz olmasına karşın, insanın ayrılmaz bir parçasıydı. O şamanların zamanın çarkı adını verdikleri bir bilişsel birimi daha vardı. Zamanın çarkını açıklarken, zamanın sonsuz uzunluk ve genişlikte, içinde düşünce olukları bulunan bir tünel gibi olduğunu söylüyorlardı. Her oluk sonsuzdu, ve bu olukların sayısı da sonsuzdu. Canlı varlıklar, yaşam gücü tarafından tek bir oluğun içine bakmaya zorlanıyorlardı. Tek bir oluğun içine bakmak; onun tarafından kapana kısılmak, ve o oluğu yaşamak anlamına gelmekteydi. Bir savaşçının nihai hedefi, esaslı bir disiplin sonucu kararlı dikkatini zamanın çarkına odaklamak ve böylece onun dönmesini sağlamaktır. Zamanın çarkını döndürmeyi başarabilen savaşçılar, herhangi bir oluğun içine bakıp, ondan diledikleri şeyi çekip çıkarabilirler. O oluklardan yalnızca birinin içine bakmaya zorlayan büyüleyici güçten bağımsız olmak, savaşçıların her iki yöne de bakabilmesi anlamına gelir: onlardan uzaklaşan, ya da onlara doğru ilerleyen zamana.


(zamanın çarkı, sunu)



••Bir insan görme ile ilgilenmiyorsa, dünyaya her bakışında ona her şey birbirinin aynı görünür. Öte yandan görmeyi öğrendiğinde, gördüğü şey her görüşünde aynı değildir artık, aslında aynı olsa da. Bir görücünün gözüne, bir insan bir yumurta gibi görünür. Aynı insanı her gördüğünde ışıltılı bir yumurta görür, ancak gördüğü şey, aynı ışıltılı yumurta değildir.


••Bir savaşçı beklemekte olduğunu ve ne için beklediğini bilir, ve beklerken hiçbir şey istemez, bu yüzden elde ettiği en küçük şey bile alabileceğinden fazladır. Yemesi gerekirse bir yolunu bulur, çünkü aç değildir; bir şey bedenini incitirse onu durdurmanın bir yolunu bulur, çünkü acı içinde değildir. Aç olmak ve acı çekmek, insanın bir savaşçı olmadığını gösterir, ve de açlığının ve acısının gücünün, onu yok edeceğini.


••Kendini yadsıma bir düşkünlüktür. Yadsıma düşkünlüğü gerçekten de en kötüsüdür; bizi önemli şeyler yaptığımıza inanmaya zorlar; oysa, aslında kendi içimizde sıkışıp kalmışızdır.


••Erk oluşturan her bilgi kırıntısının merkezindeki güç ölümdür. Ölüm, nihai dokunuşu sağlar, ve ölümün dokunduğu her şey, gerçekten erk haline gelir.


(zamanın çarkı 1 başka gerçeklik)



Don Juan’a bakılırsa, antik çağ şamanlarının dünyasına karşı en ufak bir ilgi duyan herkes, anında onların jilet-keskinliğindeki niyetlerinin halkası içine çekiliyordu. Onların niyeti, hiçbirimizin karşı koymayı başaramayacağı kadar ölçüsüz boyutlarda bir şeydi, don Juan’a göre. Zaten, diye mantık yürütüyordu, böyle bir niyetten kurtulmaya savaşmak için bir gerek de yoktu, zira önemi olan tek şeydi bu; o şamanların dünyasının, yani günümüz uygulamacılarının hayatta her şeyden fazla peşinde oldukları dünyanın özüydü.



Don Juan savaşçıyı mükemmel dövüşçü diye tanımlıyordu. Antik çağ şamanlarmın niyeti tarafından yüreklendirilen, her insanın girebileceği bir ruhsal durumdu bu.



••Edimlerde erk vardır.

••İnsanın bir şeyi yapma biçimini belirleyen, kişisel erkidir.

••Kişisel erk bir duygudur. Şanslı olmak gibi bir şey. Ya da bir hava, ruhsal durum. Kişisel erk, insanın bir yaşam boyu süren mücadeleyle kazandığı bir şeydir.

••Bir savaşçı ne yaptığını biliyormuş gibi davranır, aslında hiçbir şey bildiği yoktur onun.

••Bir savaşçı yapmış olduğu hiçbir şey yüzünden pişmanlık duymaz, çünkü kişinin edimlerini kaba, çirkin, ya da kötü diye ayırması, kendine yersiz bir önem atfetmesi anlamına gelir.

••Bir savaşçının sanatı, insan olmanın dehşetiyle, insan olmanın görkemini dengelemektir.

(zamanın çarkı ixtlan)


**savaşçının yolu, enerjik gerçeklerin yalnızca evrendeki enerji akışı yönünde saptanmış, indirgenemez doğruların son derece ahenkli bir birleşimiydi.

**Don Juan’ın kesin olarak belirttiğine göre, savaşçının yolunda tartışılabilecek, ya da değiştirilebilecek hiçbir şey bulunmuyordu. Kendi içinde ve kendi başına mükemmel bir yapıydı o; ve onu izleyen kim olursa olsun, işlevleri ve değerleri hakkında hiçbir tartışma ya da kurguya izin vermeyen enerjik gerçekler tarafından kuşatılıyordu.



Erk Öyküleri, benim nihai çöküşümün öyküsü. Bu kitapta anlatılan olaylar sırasında, derin bir coşkusal kargaşa içinde acı çekiyor, bir savaşçının buhranını yaşıyordum. Don Juan bu dünyayı terk etti, ve dört öğrencisini burada bıraktı. Don Juan bu öğrencilerinin hepsiyle görüşmüş, her birine bir görev vermişti. Bu görev, benim kaybım karşısında hiçbir anlam taşımayan, yalancı bir ilaç gibi geliyordu bana.


Don Juan’ı bir daha görememek, sözde görevlerle yatıştırılabilecek bir şey değildi. Daha önce ona yalvarmış, doğaldır ki, onunla gitmek istediğimi söylemiştim. O zaman aramızda şöyle bir konuşma geçti:


“Daha hazır değilsin,” dedi, don Juan. “Gerçekçi olalım.”


“Ama göz açıp kapayana dek kendimi hazır kılabilirim,” diye güvence verdim ona.


“Bundan kuşkum yok. Hazır olursun, ama benim için değil. Ben mükemmel yeterlilik beklerim. Kusursuz bi niyet, kusursuz bi disiplin beklerim. Bunlar sende yok henüz. Olacak, oraya doğru yol alıyorsun, ama henüz orda değilsin.”


“Beni alacak erkin var, don Juan. Her ne kadar ham ve kusurlu isem de.”


“Sanırım vardır o kadar erkim, ama bunu yapmam; çünkü bu senin için utanç verici bi kayıp olur. Her şeyini yitiriverirsin, sözüme inan. Üsteleme. Savaşçıların dünyasında ısrar yoktur.”


Bu beni durdurmaya yetmişti. Ama içten içe, onunla gitmeye, normal ve gerçek diye bildiğim her şeyin sınırlarından ötede bir maceraya atılmaya can atıyordum.


Bu dünyayı gerçekten terk etme anı geldiğinde, don Juan renkli, buğulu bir ışıltıya dönüştü. Evrende özgürce akan saf enerji haline gelmişti. Onu yitirmek öyle dayanılmaz bir duyguydu ki, o anda ölmek istedim. Don Juan’ın söylemiş olduğu her şeyi göz ardı edip, hiç duraksamadan, kendimi yamaçtan aşağı atmaya hazırlandım. Eğer bunu yaparsam, ölümümde beni yanına almak zorunda kalır, ve içimde ne kadar farkındalık kırıntısı kalmışsa kurtarır diye düşünüyordum.


Ama gerek normal bilişselliğimin önermeleri açısından, gerekse şamanların dünyasının bilişselliği açısından baktığımda açıklanması olanaksız nedenlerden ötürü, ölmedim. Gündelik yaşamın dünyasında yapayalnız kalmıştım; yoldaşlarımın üçü de dünyanın çeşitli yerlerine dağılmışlardı. Kendimi tanıyamıyordum, bu da yalnızlığımı her zamankinden daha yakıcı hale getiriyordu.



**Pek acayip bir iştir bilgi denen şey, özellikle de bir savaşçı için. Bilgi, bir savaşçı için, hemen geliveren, onu içine çeken, ve geçip giden bir şeydir.

**Bilgi, savaşçıya havadan süzülerek gelen altın tozu zerreleri gibidir; hani pervanelerin kanatlarını kaplayan o toz gibi. Demek ki, savaşçı için bilgi, duş yapmaya—ya da onun üzerine yoğun altın tozu zerreciklerinin yağmasına benzer.

**Savaşçılar kafalarını duvarlara vurarak değil, duvarları aşarak kazanırlar zaferlerini. Savaşçılar duvarların üzerinden atlarlar; onları yıkmazlar.

**Bir savaşçının geliştirmesi gereken şey, yaşamı demek olan bu çılgın yolculuk için gereksindiği her şeyin kendisinde mevcut olduğu duygusudur. Savaşçı için geçerli olan, yaşamını sürdürmektir. Yaşam kendi başına yeterli, kendini-açıklayıcı ve eksiksizdir. Bu yüzden, deneyimler deneyiminin yaşamın sürdürülmesi olduğunu söylemek küstahlık sayılmaz.

**Sıradan insan, kuşkular ve mihnetlere düşkünlük göstermeyi hassaslık ve tinsellik belirtisi sayar. Oysa gerçek şudur ki, hayal edebileceğimiz “hassasiyetten en uzak kişi”, sıradan insandır. Kendini kasıtlı olarak bir canavara ya da bir azize dönüştüren, çelimsiz usundan başkası değildir, ama o da, böylesi büyük bir canavar ya da aziz kalıbına dökülemeyecek denli biraz fazlaca ufaktır, doğrusu.

**İnsanoğulları nesne değildir; katılık yoktur onlarda. Yuvarlak, ışıltılı varlıklardır; sınırsızdırlar. Nesneler ve katılıklar dünyası, sadece onlara yardım için, yeryüzünden geçişlerini kolaylaştırmak için yaratılmış bir betimlemedir. Onların mantıkları, betimlemenin salt betimleme olduğunu unutturur onlara; ve nasıl olduğunu anlayamadan, özlerinin bütünselliğini, ömürleri boyunca, içinden çok ender çıkabildikleri bir kısırdöngüye kaptırıverirler.

**İnsanlar algılayıcılardır, ama onların algıladığı dünya bir yanılsamadır: doğduğu andan başlayarak ona anlatılan betimlemeden yaratılmış bir yanılsama. Yani aslında, insanoğlunun aklının sürdürmek istediği dünya, bir betimlemenin desteklediği, ve kendi aklının kabullenmeyi ve savunmayı öğrendiği— dogmatik, dokunulamaz kuralların yarattığı bir dünyadır.


(zamanın çarkı erk öyküleri)



••Savaşçılar yaklaşmakta olan zamanı görürler. Normalde gördüğümüz, bizden uzaklaşan zamandır. Yalnızca savaşçılar bunu değiştirebilir, ve kendilerine doğru ilerlemekte olan zamanı görürler.


••Savaşçılar zamandan söz ettiklerinde, saatin hareketiyle ölçülen bir şeyi kastetmezler. Zaman, dikkatin özüdür; Kartal’ın yaydığı şeyler, zamandan yapılmıştır; ve doğrusunu söylemek gerekirse, bir savaşçı özün farklı yanlarına girdiğinde, zamanla tanışmaya başlıyor demektir.


••Bir savaşçı artık ağlayamaz, ve onun ıstırabının tek ifadesi evrenin çok derinlerinden gelen bir ürpertidir. Sanki Kartal’ın yayılımlarından biri saf ıstıraptan oluşmuş gibidir, ve o yayılım bir savaşçıyı vurduğu zaman, savaşçının ürpertisi sonsuz olur.


••“Bir savaşçı çok yavaş ilerlemeli,” diye öğütlerdi, “ve savaşçının yolundaki kullanılmaya hazır her öğeden yararlanmalı. Bunların en olağanüstü olanlarından biri, biz savaşçıların tümünün dikkatlerini yaşanmış olayların üzerine sarsılmaz bir güçle odaklayabilme yetisidir. Savaşçılar bunu hiç karşılaşmadıkları insanların üzerine bile odaklayabilirler. Bu derin odaklamanın sonucu her zaman aynıdır. Sahneyi yeniden yaratır. Yığınlarla hal ve hareket, unutulmuş ve yepyeni, kendini savaşçının kullanımına sunar. Dene bunu.”


••Don Juan hiç ayrılmamış gibi geliyordu bazen, gerçekten hissediyordum bunu. Bu duygu onun evde dolaştığını gerçekten duyma noktasına kadar vardı. Florinda’ya bunu sordum.

“Oo! önemli değil bu,” dedi, “Bu sadece nagual Juan Matus’un boşluğunun, şu anda farkındalığı nerede olursa olsun, sana dokunmak için uzanmasından oluyor.”


••••

“Sana çok benzeyen bir adamı incelemeni istiyorum,” dedi bana, bir gün. “Onu tüm ömrünce tanıyormuşsun gibi özetlemeni istiyorum. Bu adamın bizim silsilemizin oluşumundaki etkisi sınırsızdı. Adı Elias’dı, nagual Elias. Ben ona ‘cennetten kovulan nagual’ diyorum.


“Nagual Elias bir Cizvit papazı tarafından yetiştirilmişti, okumayı yazmayı ve klavsen çalmayı ondan öğrenmişti. Adam ona Latince de öğretmişti. Nagual Elias Kutsal Kitabı bir din bilgini kadar akıcı biçimde okuyabiliyordu. Yazgısı bir rahip olmaktı, ne var ki bir Kızılderiliydi, ve o zamanlar Kızılderililer rahipler sınıfına uygun görülmüyordu. Çok korkutucu, çok koyu tenli, çok yerli tipliydiler. Rahipler daha üst sosyal sınıflara mensuptu, İspanyolların torunlarıydılar, beyaz tenli, mavi gözlü; yakışıklı, eli yüzü düzgün kişilerdi. Onlara kıyasla nagual Elias çok kaba sabaydı, ama mücadelesini sürdürüyordu, çünkü akıl hocası, Tanrı’nın onu gözetip rahipliğe kabulünü sağlayacağına dair söz vermişti kendisine.


“Kılavuzunun baş papazı olduğu kilisenin zangoçluğunu yaptığı günlerden birinde, gerçek bir cadı geldi kiliseye. Adı Amalia’ydı. Onun tam bir çılgın olduğunu söylerler. Her ne hal ise, Amalia zavallı zangoçu baştan çıkardı, ve Elias kadına öyle delice, öyle umutsuzca âşık oldu ki, kendini bir nagual adamın barakasında buluverdi. Gel zaman git zaman, nagual Elias olup çıktı; saygın, kültürlü, iyi eğitimli bir kişilik. Görünüşe göre, nagual olmak onun için biçilmiş kaftandı. Dünyada kendisinden esirgenmiş olan adını gizleme imkânını ve itibarı sağlamıştı bu ona.


“Elias bir düş adamıydı, ve bunda öylesine iyiydi ki, evrenin en gizli yerlerini bedensiz olarak dolaştı. Bazen oralardan cisimler getirdiği bile oldu, biçimlerinden ötürü gözüne takılmış olan, akıl ermez cisimlerdi bunlar. ‘İcatlar’diyordu bunlara. Koca bir koleksiyonu vardı bu nesnelerden.


“Özetleme dikkatini bu icatlar üzerine odaklamanı istiyorum,” diye buyurdu Florinda. “Onları koklamanı, ellerinle hissetmeni istiyorum, sana şimdi söylediklerimin ışığının dışında onları asla görmemiş olsanda. Bu odaklamayı yapmak, bir başvuru noktası kurmaktır; tıpkı üçüncü bilinmeyenin hesaplanmasıyla çözülen bir cebir denklemi gibi. Nagual Juan Matus’u sonsuz bir berraklıkla göreceksin, ve bunu bir başkasını dayanak noktası olarak kullanma yoluyla yapacaksın.”


Kartal’ın Armağanı kitabının esası, don Juan’ın dünyada bulunduğu sırada bana yaptıklarının derinlemesine gözden geçirilmesine dayanıyor. Yeni özetleme hünerlerim—nagual Elias’ın doğrulama noktası olarak kullanımı— sonucunda edindiğim don Juan görüntüleri, o yaşarken sahip olduğum görüntülerine oranla sınırsız ölçüde daha yoğundu. Özetleme görüntüleri yaşam esnasındakilerin sıcaklığından yoksundular; ama bunun yerine, insanın dilediğince inceleyebileceği cansız cisimlerin kesinlik ve eksiksizliğine sahiptiler.


(zamanın çarkı - kartalın armağanı)



••Üzüntü ve özlem olmadan tam olunmaz, zira onlar olmadan sağduyu ve sevecenlik yoktur. Sevecenlikten yoksun bilgelik de, sağduyusuz bilgi de yararsızdır.

••Bilinmeyen, belki dehşet verici bir bağlamla sarmalanarak insandan gizlenmiş bir şeydir; ama gene de insanın ulaşabileceği bir uzaklıktadır. Bilinmeyen, belirli bir zamanda, bilinen haline gelir. Öte yandan, bilinemeyen şey, betimlenemeyecek, düşünülemeyecek, gerçekleştirilemeyecek olandır. O, bize asla malum olmayacak bir şeydir; ancak gene de oradadır—enginliğinin tüm göz kamaştırıcılığı, ve aynı zamanda dehşetiyle.

••Savaşçıların dediğine göre, etrafımızın nesnelerle dolu bir dünya olduğunu düşünmemizin tek nedeni, farkındalığımızdır. Ancak gerçekte var olan, Kartal’ın yayılımlarıdır; akışkan, sonsuza dek devinen, ancak değişmeyen, ölümsüz.

••Topyekûn farkındalığa erişmiş savaşçılar, görülesi bir manzaradır. Bu, onların içten içe yandıkları andır. İçten gelen ateş, onları kül eder. Ve tam farkındalık halindeyken, kendilerini Kartal’ın yayılımları ile kaynaştırır, ve sonsuzluğa süzülürler.

••İçsel sessizliğe ulaşıldığı anda, her şey mümkündür artık. Kendi kendimize konuşmayı durdurmanın yolu, kendi kendimize konuşmayı öğrenirken kullandığımız yöntemin aynısıdır; bize zorlamalarla ve kararlılıkla öğretilmişti bu, biz de öyle durdurmalıyız onu: zorlamalarla ve kararlılıkla.

••Savaşçıların bilinmeyene atılma cüreti göstermelerinin nedeni, hırs değildir. Hırs, ancak sıradan olayların dünyasında iş görür. Bilinmeyenin o dehşet verici yalnızlığına girmeye cüret etmesi için, kişide hırstan daha büyük bir şey olmalı: sevgi. İnsanın yaşam sevgisi, entrika sevgisi, giz sevgisi olmalı. Merakı doymak bilmez, taşağı altı okka olmalı.


(Zamanın Çarkı - İçten Gelen Ateş)



••Evrende, şamanların niyet dediği, ölçülemez, betimlenemez bir güç mevcuttur; ve tüm kâinatta var olan kayıtsız şartsız her şey, bir bağlantı hattıyla niyete bağlıdır. Savaşçılar bu bağlantıyı tartışmak, onu anlamak ve onu kullanmakla ilgilenirler. Özellikle ilgilendikleri bir şey de, onu gündelik yaşamlarının sıradan tasalarının duyarsızlaştırıcı etkilerinden temizlemektir. Bu bağlamda şamanizm, kişinin niyetle bağlantısını arındırma yöntemi olarak tanımlanabilir.


••Tin, kendini bir savaşçıya her an, her yerde belli eder. Ne var ki, gerçeğin tümü bundan ibaret değildir. Gerçeğin tümü şudur: tin kendini herkese aynı yoğunluk ve tutarlıkla gösterir, ancak yalnızca savaşçılar bu tür esinlemelere sürekli anıktırlar.


••Bir savaşçı için tin soyuttur—sırf, onu sözcükler, hatta düşünceler bile olmadan bildiği için. Tin soyuttur, zira tinin ne olduğunu kavrayamaz. Ancak, onu anlamak için en ufak bir şansı ya da arzusu yoksa da, savaşçı onu kullanır. Onu tanır, onu çağırır, onu ayartır, onunla dost olur, ve edimleriyle onu ifade eder.


••Sıradan insanın niyetle bağlantı hattı nerdeyse ölüdür, ve savaşçılar işe, yararsız bir bağlantıyla başlarlar, çünkü o isteyerek karşılık vermez. Bu bağlantıyı diriltmek için savaşçıların gereksindiği, şiddetli, yakıcı bir erektir— sarsılmaz niyet denilen özel bir zihin durumu.


••İnsanın erki ölçülemez; ölüm, doğduğumuz andan başlayarak onu niyetlenmiş olmamızdan dolayı vardır sırf. Ölüm niyeti, birleşim noktasının yeri değiştirilerek askıya alınabilir.


••Sessiz bilgi, niyetle dolaysız temastan başka bir şey değildir.


••Şamanizmin gizlerini herhangi bir kimseye anık kılabilmek için, tinin ilgilenen kişinin üzerine inmesi gerekli. Tinin varlığı, insanın birleşim noktasını belirli bir noktaya devindirerek, varlığını hissettirir. Şamanlar bu özel noktayı acımanın (merhametin) olmadığı yer olarak bilirler.


••Birleşim noktasının acımanın olmadığı yere kaymasını sağlayan belli bir yöntem yoktur. Tin kişiye dokunur, ve birleşim noktası devinir. İşte bu kadar basit.


(Zamanın Çarkı, Sessizliğin Erki)



**Çağdaş insanın ölümden sonra yaşam olarak adlandırdığı belirsiz ve hayali durum, şamanlar için, gündelik olayların pratik olayları yerine daha farklı bir düzenin pratik olayları ile tıka basa dolu olduğu halde, gene de benzer bir işlevsel pratiklik taşıyan, somut bir bölgeydi. Don Juan, Şamanlar için, yaşamlarındaki anılmaya değer olayların derlenmesinin, sonsuzluğun etkin yanı diye adlandırdıkları o somut bölgeye giriş hazırlığı anlamına geldiğini ileri sürüyordu.


(sonsuzluğun etkin yanı, giriş)



••••Don Juan içsel sessizliğin yargıda gerçek bir duraklamaya götüren yol olduğuna beni temin etti; evrenden denetimsiz olarak yayılan duyusal verilerin duyular tarafından yorumlanmasının sona erdiği andı bu dediğine göre; bilişselliğin kullanım ve yinelenme yoluyla dünyanın doğasına karar veren güç olmaktan çıktığı andı.


••••"Bi büyücünün öldüğünü gösteren ölçüt," diye devam etti, "yalnız olup olmamasının onun için artık hiç fark etmediği bi anın gelmesidir. Kalkan olarak kullandığın dostlarının eşliğinin peşine düşmediğin gün, bireyselliğinin öldüğü gündür.


••••"Yapamam bunu, don Juan," dedim. "Sana yalan söylemeye çalışmamın yararı yok. Arkadaşlarımı terk edemem."


"Hiç sorun değil," dedi, kaygısızca. Söylediklerimden zerre kadar etkilenmişe benzemiyordu. "Bundan sonra seninle konuşamayacağım artık, ama birlikte olduğumuz zaman içinde epeyce şey öğrendiğini söyleyebiliriz. Geri gelsen de, uzaklara gitsen de seni çok güçlü kılacak şeyler öğrendin."


Sırtıma vurup bana veda etti. Arkasını döndü ve meydandaki insanların arasına karışıp gözden kayboluverdi. Bir an için, insanların onun açıp girdiği ve arkasında gözden yittiği bir perdeye benzedikleri gibi garip bir duyguya kapıldım. Son gelip çatmıştı, don Juan'ın dünyasındaki her şeyin gelişi gibi ani ve önceden kestirilemeyecek bir biçimde olmuştu bu. Bir anda üzerime çökmüştü işte, ta dibine batmıştım, ve oraya nasıl girdiğimi bile bilmiyordum.


Yıkılmış olmalıydım. Oysa bir şeyim yoktu. Neden böyle rahatladığımı bilmiyordum. Her şeyin bu denli kolaylıkla bitmesine hayran kalmıştım. Don Juan gerçekten zarif bir varlıktı. Hiçbir suçlama ya da öfke belirtisi göstermemişti. Bir tarlakuşu kadar hafif, arabama atlayıp gaza bastım. İçim içime sığmıyordu. Her şeyin böylesine ani, ve böylesine acısız bitmesi ne olağanüstü bir şeydi.


Eve dönüşüm olaysız geçti. Los Angeles'ta alıştığım çevreme girince, don Juan'la son görüşmemden muazzam bir enerji elde ettiğimi fark ettim. Gerçekten çok mutlu ve rahattım, ve normal addettiğim yaşantımı yenilenmiş bir keyifle sürdürmeye koyuldum. Arkadaşlarıma ilişkin tüm sıkıntılarım ve onlara dair düşüncelerim, don Juan’a bunlarla ilgili tüm söylediklerim tamamen unutulmuştu. Bir şey bunların hepsini zihnimden silmiş gibiydi. Böylesine anlamlı bir şeyi unutmuştum, hem de tamamen, ve bunun bu kadar kolay olması beni hayretler içinde bırakıyordu.


Her şey beklendiği gibiydi. Eski yaşantımın yeni biçimi tümüyle güzel olacaktı, eğer tek bir tutarsızlık olmasaydı: don Juan'ın, büyücülerin dünyasından ayrılmamın yalnızca eğitsel anlamda olduğunu ve geri geleceğimi söylediğini açık seçik hatırlıyordum. Konuşmamızın her sözcüğünü anımsayıp kaydetmiştim. Benim normal, tek yönlü uslamlama ve belleğime göre, don Juan asla öyle şeyler söylememişti. Hiç olmamış şeyleri nasıl oluyor da hatırlıyordum? Düşünüp duruyordum, ama hiç yararı yoktu. Sözde-anılarım, üzerinde durulacak kadar gariptiler, ama sonraları bunun anlamı olmadığına karar verdim. Kanımca don Juan’ın çevresinden çıkmıştım artık.


••••Rodrigo Cummings her şeyiyle öylesine beni yansıtıyordu ki korkmuştum. Tıpkı onun gibiydim. Aramızdaki benzerliğin savunulacak yanı kalmamıştı benim için. İntiharvari olduğunu düşündüğüm mutlak bir nihilizm edimine girişerek Holywood'da harap bir otelde bir oda tuttum.


Halılar yeşil renkteydi, ve tam bir yangına dönüşmeden hemen önce söndürüldükleri besbelli olan korkunç sigara yanıklarıyla kaplıydılar. Yeşil perdeler ve çamur yeşili duvar kâğıtları vardı. Otelin tabelasının ışığı bütün gece odanın içinde yanıp sönüyordu.


Sonunda tam da don Juan’ın benden istediği şeyi yapar bulmuştum kendimi, ama dolambaçlı bir yolla olmuştu bu. Don Juan'ın taleplerini yerine getirmek, ya da ondan farklı yanlarıma çeki düzen vermek gibi bir amacım yoktu. Ama tıpkı onun söylediği gibi, bireyselliğim ölüp yalnız olup olmamamın gerçekten hiç fark etmediği an gelene dek, aylar boyunca o otel odasında kaldım.


Otelden ayrıldıktan sonra okula daha yakın bir evde tek başıma oturmaya başladım. Hiç bırakmadığım antropoloji çalışmalarıma devam ettim ve bir kadın ortakla çok kârlı bir işe giriştim. Her şey mükemmel şekilde rayına oturmuş görünüyordu, ancak bir gün gerçek kafama dank etti; yaşamımın geri kalanını işimle ilgili sorunlarla, bilim adamlığıyla iş adamlığı arasında seçim yapma kaygılarıyla, ya da ortağımın zaafları ve entrikalarıyla uğraşarak geçirecektim artık. Gerçek bir umutsuzluk benliğimin derinliklerine kadar işledi. Hayatımda ilk kez, yaptığım ve gördüğüm onca şeye karşın hiç çıkışım yoktu. Yolumu tamamen kaybetmiştim. Yaşamımı sona erdirmek için en pratik ve acısız yolu bulma fikrini kafamda ciddi şekilde evirip çevirmeye başladım.


Bir sabah kapımın ısrarla vuruluşu beni uykumdan uyandırdı. Ev sahibi kadın olduğunu, eğer kapıyı açmazsam anahtarını kullanıp gireceğini düşündüm. Gidip kapıyı açtığımda karşımda don Juan duruyordu! Şaşkınlıktan uyuşmuştum. Kekeleyip duruyordum, doğru dürüst tek kelime çıkmıyordu ağzımdan. Elini öpmek, önünde diz çökmek istiyordum. Don Juan içeri girdi ve son derece rahat, yatağımın kenarına oturdu.


"Los Angeles'a bi yolculuk yaptım," dedi, "yalnızca seni görmek için."


Onu kahvaltıya götürmek istedim, ama yapacak başka işleri bulunduğunu ve benimle konuşmak için bir dakikası olduğunu söyledi. Telaşla ona oteldeki deneyimimi anlatmaya giriştim. Varlığı beni öylesine altüst etmişti ki, yaşadığım yeri nerden bildiğini sormak hiç aklıma gelmedi. Hermosillo'da ona söylediklerimden ne kadar pişman olduğumu anlattım don Juan’a.


"Özür dilemen gerekmez," diye güvence verdi. "Hepimiz aynı şeyi yaparız. Bir keresinde ben de büyücülerin dünyasından kaçmıştım, ve yaptığım aptallığı anlayabilmem için nerdeyse ölmem gerekmişti. Önemli olan bu kırılma noktasına varmaktır, nasıl olursa olsun, ve sen de tam anlamıyla bunu yapmışsın. İçsel sessizlik senin için gerçek olmaya başlıyor. Burada, karşında, seninle konuşuyor olmamın nedeni bu. Ne demek istediğimi anlıyor musun?"


Anladığımı düşündüm. Belirsiz şeyleri algıladığı gibi, benim de ne yapacağımı şaşırmış halde olduğumu sezgi yoluyla görmüş ve beni kurtarmak için gelmiş olduğunu düşünüyordum.


"Kaybedecek zamanın yok," dedi, "iş girişimini bi saat içinde feshetmen gerekiyor, çünkü bi saatten fazla bekleyemem— istemediğimden değil, sonsuzluğun acımasız baskısı altında olduğumdan. Şöyle söyleyeyim, sonsuzluk kendini kurtarman için sana bi saat veriyor. Sonsuzluğa göre bi savaşçı için tek zahmete değer girişim özgürlüktür. Başka her türlü girişim aldatıcıdır. Her şeyi bi saat içinde feshedebilir misin?"


Yapabileceğime dair güvence vermem gereksizdi. Yapmak zorunda olduğumu biliyordum. O zaman don Juan bana her şeyi bitirmeyi başardığımda beni bir Meksika kasabasındaki pazar yerinde bekleyeceğini söyledi. Kafam işimi kapatmakla meşgul olduğundan ne söylediğine dikkat etmemiştim. Tekrar etti, ve tabii şaka yaptığını zannettim.


"O kasabaya nasıl varabilirim, don Juan? Arabayla mı gelmemi istiyorsun, yoksa uçağa mı bineyim?" diye sordum. "Önce işini dağıt," diye emretti. "Çözüm o zaman gelecek. Ama unutma, seni sadece bi saat bekleyeceğim."


Çıkıp gitti, ve ben sahip olduğum her şeyi telaş içinde feshetmeye giriştim. Doğal olarak bu bir saatten fazla vaktimi aldı, ama durup da bunun üzerinde düşünmedim bile, çünkü işe giriştiğimde olayların gelişme hızı beni kapıp götürmüştü. Ancak bitirdiğimde gerçek açmazla yüz yüze geldim. Umutsuz biçimde başarısızlığa uğramıştım. Artık işim de yoktu, don Juan'a ulaşabilme şansım da.


Yatağıma gittim ve düşünebildiğim tek avuntuyu aradım:


sükûneti, sessizliği. Don Juan içsel sessizliğe ulaşmamı kolaylaştırmak için yatağımda özel bir oturma biçimi öğretmişti bana; dizlerimi kırarak ayak tabanlarımı birbirine dayıyor, ayak bileklerimden tutarak iki ayağımı birbirine doğru bastırıyordum. Bana bir de kalın tahta parçası vermişti, nereye gidersem gideyim onu yanımda taşıyordum. Yaklaşık otuz beş santim boyunda kesilmişti, ve ayaklarımın arasına yere koyduğum zaman yastık kaplı olan bir ucu bedenim öne doğru yattığında tam alnımın değeceği yere denk gelip başımın ağırlığını desteklemek üzere yapılmıştı. Bu pozisyonu aldığımda daima birkaç saniye içinde uykuya dalardım.


Her zamanki kolaylıkla uykuya geçmiş olmalıyım, çünkü rüyamda kendimi don Juan'ın beni bekleyeceğini söylediği Meksika kasabasında buldum. Burası hep ilgimi çekmişti. Haftada bir gün pazar kurulurdu ve bölgede yaşayan çiftçiler ürünlerini satmaya getirirlerdi. Burada en fazla hayran olduğum şey, kasabaya açılan kaldırım taşı döşeli yoldu. Tam kasabanın girişinde dik bir tepeyi aşıyordu. Birçok kez bir peynir tezgâhının yanındaki banka oturup o tepeyi seyretmiştim. Yoldan yüklerini sırtlarına vurmuş insanlar gelirdi, ama ilk önce gördüğüm sadece başları olurdu, sonra yaklaşırlardı ve bedenleri yavaş yavaş belirirdi, ancak yokuşun tepesine vardıklarında bütünüyle görebilirdim onları. Sanki toprağın içinden yükseliyorlarmış gibi gelirdi bana, bazısı ağır ağır, bazıları daha hızlı. Rüyamda don Juan peynir tezgâhının yanında beni bekliyordu. Yanına yaklaştım.


"Buraya içsel sessizliğinden ulaştın," dedi, sırtıma vurarak. "Kırılma noktana vardın, sen. Bi an için umudumu yitirmeye başlamıştım. Ama gitmedim, yapacağını biliyordum."


Bir yürüyüşe çıktık, o rüyada. Hayatımda hiç bu kadar mutlu olmamıştım. Rüya öyle berraktı, öyle korkutucu biçimde gerçekti ki, sorunumu çözdüğümden hiç kuşkum kalmamıştı, bu çözüm bir rüya-imgesi olsa bile.


Don Juan güldü, başını iki yana salladı. Kesinlikle düşüncelerimi okumuştu. "Sadece bi rüyada değilsin," dedi, "ama ben kimim ki bunu sana söyleyeyim? Bi gün kendin bileceksin bunu— içsel sessizlikten rüyaların oluşmayacağını— çünkü bunu bilmek senin seçimin olacak."


(sonsuzluğun etkin yanı, kırılma noktası)



••••Don Juan'a göre bizim bilişsel dünyamızda duyusal verilerin yorumu gerekliydi. Işıltı­ lifler halinde evrende serbestçe dolaşan sonsuz sayıda enerji alanlarının evreni oluşturduğunu söylüyordu. Bu ışıltı­ lifler bir organizma olan insan üzerinde eylemde bulunmaktaydılar. Organizma ise bu enerji alanlarını duyusal verilere dönüştürerek karşılık veriyordu. Ardından bu duyusal veriler yorumlanmakta, ve bu yorumlama bizim bilişsel sistemimizi oluşturmaktaydı.


••••"İnsanoğulları ölümlü varlıklardır," dedi. "Büyücülerin ısrarla ileri sürdüklerine göre dünyamızı ve onun içinde ne aradığımızı kavrayabilmenin yolu, bizim ölüm yolunda ilerleyen varlıklar olduğumuzu tümüyle kabullenmekten geçer. Bu basit gerçeği kabul etmeden, yaşamlarımız, eylemlerimiz ve içinde yaşadığımız dünya başa çıkılabilecek şeyler değildir."


"Ama yalnızca bunu kabullenmek o kadar ulaşılması güç bir şey mi?" diye sordum, sanki karşı çıkıyormuşum gibi.


"Hem de nasıl!" dedi don Juan, gülümseyerek. "Bununla birlikte, işin püf noktası sadece kabullenmek değil. Bunu somutlaştırmak ve sonuna kadar yaşamak gerekli. Çağlar boyunca büyücüler ölümümüzün görüntüsünün var olan en ayıltıcı görüntü olduğunu söylemişlerdir. Biz insanoğullarının hatası—ki bu ezelden beri süregelen bi hata—hiç dile getirmesek de, bi ölümsüzlük âleminde yaşadığımıza inanmak. Asla ölmeyecekmişiz gibi davranıyoruz; çocuksu bi azamet bizimkisi. Fakat bu ölümsüzlük duygusuyla birlikte gelen ve ondan da zararlı olan bi şey daha var; bu inanılmaz evreni zihinlerimizin içine sığdırabileceğimiz duygusu."


••••"Örneğin enerjiyi doğrudan evrendeki akışı içinde algılamak, şamanların içinde yaşadıkları bi bilişsellik birimi. Enerjinin nasıl aktığını görür ve akışını takip ederler. Eğer akımın yolu tıkanırsa, tümüyle farklı bi şey yapmak üzere uzaklaşırlar. Şamanlar evrende çizgiler görürler. Sanatları, ya da işleri, onları algısal açıdan adı konmamış bölgelere götürecek çizgiyi seçmektir. Şamanların evrenin çizgilerine anında tepki verdiğini söyleyebilirsin. Onlar insanoğullarını ışıltılı küreler biçiminde görürler ve onların içindeki enerji akışlarını araştırırlar. Doğal olarak bu görüntüye anında tepki verirler. Bu, bilişselliklerinin bi parçasıdır."


(sonsuzluğun etkin yanı, bilişselliğin ölçüleri)



••••bir savaşçı-gezginin meşrebi ki don Juan'ın dediğine göre tek erdemi, kendisini etkilemiş ne varsa anısını canlı tutmasıdır; teşekkür ve veda etmesinin tek yolu da şu sihirli edimidir: sevmiş olduğu ne varsa sessizliğinin içinde saklar.


(sonsuzluğun etkin yanı, teşekkür etmek)



••••Anlattığına göre eski çağ Meksika’sı şamanları evrenin ışıltılı lifler biçiminde enerji alanlarından oluştuğunu görmüşlerdi. Nereye dönüp baksalar onlardan sonsuz sayıda görüyorlardı. Bu enerji alanlarının kendilerini ışıltılı lifçik akımları halinde düzenleyen, evrende sürekli ve sonsuz güçler oluşturan akışlar olduğunu görmüşlerdi, ve bu lifçiklerin özetlemeyle ilintili olan akım ya da akışına bu büyücüler tarafından farkındalığın karanlık denizi, ve aynı zamanda Kartal adı verilmişti.


Don Juan, bu büyücülerin, evrendeki her yaratığın farkındalığın karanlık denizine yuvarlak bir ışıltı noktası ile bağlı bulunduğunu, ve bu yaratıklar enerji olarak algılandıklarında bu noktanın açıkça görülebildiğini de keşfettiklerini söylüyordu. Dediğine göre, farkındalığın karanlık denizinin gizemli cephelerinden biri, algılamayı eski çağ Meksika'sı şamanlarının birleşim noktası adını verdikleri bu ışıltı noktasında toplamaktaydı.


Don Juan, evrende serbestçe dolaşan ışıltılı lifçikler biçimindeki sayısız enerji alanının, insanoğlunun birleşim noktasında bir araya gelip onun içinden geçtiğini ileri sürüyordu. Bu enerji alanları duyusal verilere dönüştürülmekte, ardından duyusal veriler yorumlanıp, bildiğimiz dünya olarak algılanmaktaydı. Don Juan bundan sonra, ışıltılı lifçikleri duyusal verilere dönüştürenin farkındalığın karanlık denizi olduğunu açıkladı. Büyücüler bu dönüşümü görür ve onu farkındalık pırıltısı diye isimlendirirdi; bu parlaklık birleşim noktasını çevreleyen bir hale gibiydi. Ardından bana açıklamak üzere olduğu şeyin büyücülerin anlayışına göre özetleme konusunu kavramada en önemli nokta olduğunu belirterek beni uyardı.


Sözlerini çok büyük bir önemle vurgulayarak, organizmalarda duyular diye adlandırdıklarımızın farkındalığın derecelerinden başka bir şey olmadığını söyledi. Eğer duyuların farkındalığın karanlık denizi olduğunu kabul edersek, duyusal verilerden duyuların yaptığı yorumların da farkındalığın karanlık denizi olduğunu kabullenmek zorunda olduğumuzu ileri sürdü. Çevremizdeki dünya ile bizim yaptığımız biçimde yüz yüze gelmenin, her insanoğlunun donanımı olan insanlığın yorumlama sisteminin bir sonucu olduğunu uzun uzadıya açıkladı. Her organizmanın kendi çevresi içinde işlevsel olabilmesini sağlayan bir yorumlama sistemine sahip olması gerektiğini de ekledi.


"O kıyamet benzeri kargaşalıklardan sonra gelen büyücüler," diye devanı etti, "ölüm anında, farkındalığın karanlık denizinin canlı yaratıkların farkındalığını birleşim noktasının içinden deyim yerindeyse emdiğini gördüler. Bi şey daha gördüler, farkındalığın karanlık denizi, yaşamlarının yeniden anımsanmasını tamamlamış büyücülerle karşılaştığında, bi an için, nasıl desek, duraklıyordu. Bazıları bilerek olmasa da bunu öyle derinlemesine yapmıştı ki, farkındalığın karanlık denizi onların farkındalıklarını yaşam deneyimleri biçiminde alıyor, ama yaşam güçlerine— canlarına— dokunmuyordu. Büyücüler, evrenin güçlerine ilişkin muazzam bi gerçeği keşfetmişlerdi: farkındalığın karanlık denizi yalnızca yaşam deneyimlerimizi istiyordu; yaşam gücümüzü değil.”


••••"Olayların üzerinden geçmek büyücüler için sihirli bi şeydir," dedi. "Bu sadece öyküleri anlatmak değil. Bu, olayların altında yatan dokuyu görmek. Anımsamanın böylesine önemli ve engin olmasının nedeni de bu."


••••"Yapabileceğim tek yorum, savaşçı-gezginlerin kendilerini sakındıklarıdır. Dürtüleri onları nereye götürürse oraya giderler. Savaşçı-gezginin erki, tetikte olması, en ufak dürtüden azami etkiyi alabilmesindedir. Ve hepsinden fazla da, müdahale etmemesindedir. Olayların bi gücü, kendilerine özgü bi çekimi vardır; gezginler de sadece gezgindir. Çevrelerindeki her şey yalnızca onların gözleri içindir. Bu yöntemle gezginler böyle mi olmuştu, şöyle mi olmuştu diye asla sorgulamadan, her durumun anlamını yorumlar.


(sonsuzluğun etkin yanı, müjdeci)



••••Pusudakinin sonsuzluk olduğunun hiç kuşkuya yer bırakmayacak biçimde farkındaydım. Don Juan onu büyücülerin yaşamına bilerek müdahale eden bilinçli bir güç olarak betimlemişti. Ve şimdi bu güç benim yaşamıma müdahale ediyordu. Sonsuzluk bana o unutulmuş deneyimlerimi tam bir berraklıkla anımsatarak, her şeyi kontrol etme dürtümdeki yoğunluk ve derinliği işaret ediyor, böylece beni kendi açımdan deneyüstü olan bir şeye hazırlıyordu. Korkutucu bir kesinlikle biliyordum ki bir şey her türlü denetim olasılığımı engelleyecekti ve bana doğru gelmekte olduğunu hissettiğim şeyleri karşılayabilmek için her şeyden çok sağduyuya, akışkanlığa ve kendimi bırakmaya ihtiyacım vardı.


Doğal olarak bunların hepsini, anımsamalarımın olası anlamları hakkındaki tahminlerimi ve sezgisel esinlenmelerimi doyasıya ayrıntılara boğarak don Juan'a anlattım.


Don Juan keyifle güldü. "Bütün bunlar sana özgü psikolojik abartılar, hüsnükuruntular," dedi. "Her zamanki gibi, tek yönlü bi neden-sonuç ilişkisi kullanarak açıklamalar bulma peşindesin. Anımsayışlarının her biri gittikçe daha berrak, daha çıldırtıcı olmakta, çünkü sana daha önce de anlattığım gibi, geri dönüşü olmayan bi sürece girmiş durumdasın. Gerçek zihnin, yaşam boyu sürmüş bi uyuşukluktan uyanarak ortaya çıkıyor.


"Sonsuzluk seni eline geçiriyor," diye devam etti. "Bunu sana göstermek için kullandığı yolların başka hiçbi nedeni, amacı ya da değeri olamaz. Ancak senin yapman gereken, sonsuzluğun saldırıları için hazırlıklı olman. Muazzam büyüklükte bi darbe için sürekli hazır tutmalısın kendini. Bu, büyücülerin aklı başında, sağduyulu biçimde sonsuzlukla yüz yüze gelme yoludur."


Don Juan'ın sözleri ağzımda kötü bir tat bırakmıştı. Üzerime doğru gelmekte olan şiddetli saldırıyı seziyor, ve bundan korkuyordum. Bütün hayatımı birtakım gereksiz etkinliklerin ardına gizlenerek geçirdiğim için, gene işe gömüldüm. Güney Kaliforniya'da arkadaşlarımın öğretmenlik yaptığı çeşitli okullarda konferanslar verdim. Durmadan yazıyordum. Hiç abartmadan söyleyebilirim ki düzinelerce müsveddeyi de çöpe attım, çünkü don Juan'ın bana sonsuzluk tarafından kabul edilebilecek bir şeyin işareti olarak betimlediği o vazgeçilmez koşulları taşımıyorlardı.


Her yaptığımın bir büyücülük edimi olması gerektiğini söylemişti don Juan. Gizli beklentilerden, yenilgi korkularından, başarı umutlarından bağımsız bir edim olmalıydı. Benden bağımsız, doğaçlama bir edim olacaktı, kendimi sonsuzun itkilerine özgürca açtığım bir sihir ürünü olacaktı her biri.


Bir gece masamda oturmuş, günlük yazılarım için hazırlık yapıyordum. Bir anlık bir sersemlik hissettim. Başımın dönmesini üzerinde egzersiz yaptığım hasırdan fazla hızlı kalkmış olmama yordum. Görüşüm bulanmıştı. Gözlerimin önünde sarı lekeler vardı. Bayılacağımı düşündüm. Bayılma duygusu giderek güçleniyordu. Önümde kocaman kırmızı bir leke belirdi. Derin soluklar almaya başladım, görsel bozukluğa neden olan bir tür ruhsal çalkantı yaşadığımı düşünüyor, ve bu her neyse yatıştırmaya çalışıyordum. Olağanüstü sessizleşmiştim; o kadar ki, zifiri bir karanlıkla çepeçevre sarıldığımı fark ettim. Aklımdan bayılmış olduğum düşüncesi geçti. Ancak koltuğumu, masamı hissedebiliyordum; çevremdeki her şeyi beni saran karanlığın içinde hissedebiliyordum.


Don Juan, silsilesinin büyücüleri için içsel sessizliğin en arzu edilen sonuçlarından birinin belirli bir enerji etkileşimi olduğunu, ve bunun haberciliğini daima çok güçlü bir duygunun yaptığını söylemişti. Anımsamalarımın beni son kerte tahrik ederek bu etkileşimi yaşamamı sağlayacak araçlar olduğunu düşünüyordu. Böyle bir etkileşim, kendini günlük yaşamımızın dünyasındaki herhangi bir ufuk—bu bir dağ, gök­ yüzü, bir duvar ya da sadece avuç içleri olabilirdi—üzerine yansıyan renk tonları biçiminde ortaya koyuyordu. Don Juan bu renk tonları etkileşiminin ufukta eflatun renkli çok ince fırça darbeleri gibi başladığını anlatmıştı. Zaman içinde bu eflatun fırça darbeleri yaklaşan fırtına bulutları gibi genişleyip sonunda tüm ufku kaplıyordu.


Don Juan eflatun bulutların içinden fışkırır gibi çıkan, kendine özgü parlak bir narçiçeği renginde bir lekenin belirdiğini söylemişti. Anlattığına göre büyücüler disiplin ve deneyim kazandıkça narçiçeği leke genişliyor ve sonunda düşünceler ve imgeler, ya da okuryazar insanlar için yazılı sözcükler halinde patlıyordu; büyücüler ya enerjinin yarattığı imgeler görüyor, ya da sözcükler biçiminde seslendirilen düşünceler işitiyor, ya da yazılı sözcükler okuyorlardı.


O gece masamda, eflatun fırça darbeleri de, yaklaşan bulutlar da görmedim. Bu türden bir enerji etkileşimi için büyücülerin gereksindiği disipline sahip olmadığımdan emindim, ama devasa bir narçiçeği leke önümde duruyordu. Bu dev leke hiçbir ön belirti vermeden, birbirleriyle bağlantısı olmayan ve sanki bir daktilo sayfası üzerindeymişler gibi okuyabildiğim sözcükler halinde patladı. Sözcükler önümde öyle muazzam bir hızla devinmeye başladılar ki okuyabilmem imkânsızlaştı. Ardından bana bir şey açıklayan bir ses duydum. Sözleri karmakarışıktı, işittiklerimden anlam çıkarmam mümkün değildi.


Bütün bunlar yetmezmiş gibi, çok fazla yedikten sonra insanın rüyasında gördüğü rahatsız düşlere benzer görüntüler görmeye başladım. Şatafatlı, karanlık, meşum görüntülerdi bunlar. Fırıl fırıl dönmeye başlamıştım, beni kusturuncaya kadar sürdü bu. Bütün olay o anda bitti. Yaşadığım şey her neyse etkisini tüm kaslarımda hissediyordum. Bitkindim. Bu şiddet dolu müdahale beni öfkelendirmiş, hüsrana uğratmıştı.


Olanları anlatmak üzere telaşla don Juan'ın evine koştum. Onun yardımını her zamankinden daha çok gereksindiğimi hissediyordum.


"Büyücüler ya da büyücülüğe ilişkin şiddetli olmayan bi şey yoktur," dedi don Juan, öykümü dinledikten sonra. "Sonsuzluk ilk kez üzerine böyle çöküyor. Yıldırım çarpması gibiydi. Melekelerini tümüyle ele geçirdi. İmgelerinin süratine gelince, onu ayarlamayı kendin öğrenmek zorundasın. Bazı büyücüler için bu yaşam boyu süren bi iştir. Ama şimdiden sonra enerji sana bi sinema perdesine yansıtılıyormuş gibi görünecek.


"Yansıtmayı anlayıp anlamaman, başka bi konu." diye devam etti. "Doğru yorumu yapabilmek için deneyime gereksinmen var. Benim tavsiyem çekingen davranmayıp hemen başlaman. Enerjiyi duvardan oku! Gerçek zihnin ortaya çıkıyor; bunun yabancı donanım olan zihninle hiçbi ilişkisi yok. Bırak gerçek zihnin hızı ayarlasın. Sessiz ol, ve ne olursa olsun, kendi kendini yeme."


"Ama don Juan, bütün bunlar mümkün mü? İnsan enerjiyi sanki bir metin gibi okuyabilir mi?" diye sordum; bunu düşünmek bile bunaltıcıydı.


"Elbette mümkün!" diye atıldı. "Senin durumunda sadece mümkün değil, oluyor da."


"Fakat niye okunsun ki, sanki bir metinmiş gibi?" diye üsteledim, ama laf olsun diye ısrar ediyordum.


"Yapmacık davranıyorsun," dedi. "Metni okusan, harfi harfine tekrarlayabilirdin onu. Bununla birlikte, bi sonsuzluk okuyucusu olmak yerine bi sonsuzluk izleyicisi olmaya çalışsaydın, bu kez de izlediklerinin hiçbirini betimleyemeyecek, ve tanık olduklarını kelimelere dökmekten âciz olduğun için anlamsız sözler saçmalayacaktın. İşitmeye çalışsan da aynı şey olacaktı. Bu sana özgü bi şey, elbette. Zaten seçimi sonsuzluk yapar. Savaşçı-gezgin rıza gösterir sadece."


Hesaplı bir duraklamadan sonra, "Ama her şeyden önce," diye ekledi, "onu tanımlayamıyorsun diye olayın seni bunaltmasına izin verme. Bizim dilimizin sözdiziminin ötesinde bi olay bu."


(sonsuzluğun etkin yanı, ufuktaki enerji etkileşimi)



••••Rüya görme, farkındalığın karanlık denizi ile bağlantı noktanı değiştirme edimidir.


••••Kendisini tanıdım tanıyalı, don Juan bana rüya görmenin eski çağ Meksika'sı büyücüleri tarafından keşfedilmiş bir sanat olduğunu, farklı algı dünyalarına gerçek anlamda girişler için sıradan rüyaların dönüştürülme yöntemi anlamına geldiğini defalarca ayrıntılı biçimde açıklamıştı. Rüya dikkati diye adlandırdığı bir şeyin belirişini bulabildiği her yolla savunmuştu; sıradan bir rüyanın öğeleri üzerinde özel bir tür dikkat, ya da özel bir tür farkındalık kullanma edimiydi bu.


Tüm önerilerine titizlikle uymuş ve farkındalığımı bir rüyanın öğeleri üzerine odaklayacak biçimde yönetmeyi başarmıştım. Don Juan'ın önermesi, arzu edilen bir rüyayı bilerek kurmak değil, rüyanın sunduğu öğelerden herhangi birine dikkatin sabitlenmesiydi.


Don Juan bunun ardından eski çağ Meksika'sı büyücülerinin rüya görmenin başlangıç noktası olarak kabul ettikleri şeyi enerji açısından göstermişti bana: birleşim noktasının yerinin değiştirilmesini. Dediğine göre birleşim noktası uyku esnasında çok doğal biçimde yer değiştiriyordu, ama bu devinimi görmek biraz zordu, çünkü bu agresif bir ruh durumunu gerektiriyordu ki bu tür bir ruh hali eski çağ Meksika'sı büyücülerinin eğilimine uygundu. Don Juan'a göre onlar büyücülüklerinin tüm önermelerini bu ruh durumları sayesinde bulmuşlardı.


"Çok yırtıcı bi ruh halidir bu," diyordu don Juan. "Ama girmesi hiç de zor değildir, çünkü insanoğlu yaradılıştan yırtıcı. Böyle agresif biçimde bu küçük köydeki herkesi, ya da uzaklardaki herhangi birini uyurken görebilirsin; kim olsa olur. Önemli olan tam bi kayıtsızlık duyumuna ulaşabilmen. Aradığın bi şey var; ve onu yakalamaya çıkıyorsun. Bi insan bulacaksın; tıpkı bi kedigilin avına yaptığı gibi üzerine çullanacağın bi insan.


Don Juan pek belli ettiğim sıkıntıma gülerek, bu teknikteki zorluğun ruh durumunda olduğunu açıklamıştı; görme ediminde edilgen olamazdım; çünkü görüntü seyirlik değil, üzerinde eylemde bulunulacak bir şeydi.


••••Don Juan'ın bana hep anlattığı şeylerden biri de büyücülerin iki gruba ayrıldıklarıydı: rüya görücüler ve iz sürücüler. Birleşim noktasının yerini değiştirme konusunda büyük hüner gösterenler rüya görücüler idi. Birleşim noktasını yeni konumunda sabit tutabilme konusunda büyük hüner gösterenler ise iz sürücüler. Rüya görücüler ve iz sürücüler birbirini tamamlar ve sahip oldukları bu eğilimlerle birbirlerini etkileyerek çiftler halinde çalışırlardı.


Don Juan, büyücülerin çelik gibi disiplinleri sayesinde birleşim noktasının sabitlenmesinin isteğe bağlı olarak gerçekleşebildiği konusunda bana güvence vermişti. Silsilesindeki büyücülerin ışıltılı kürelerimizin içinde en az altı yüz konum bulunduğuna inandıklarını söylemişti; ve birleşim noktası isteğe bağlı olarak bunlara ulaştığında, her biri kapsamlı birer dünya sunuyordu bize; bunun anlamı şuydu; eğer birleşim noktamız yerini değiştirip bu konumlardan herhangi birisine gelir ve ve onun üzerinde sabit durursa, günlük yaşamımızın dünyası kadar kapsamlı ve tam bir dünya algılayacaktık; ancak bu farklı bir dünya olacaktı.


Don Juan açıklamasını sürdürerek, büyücülük sanatının, birleşim noktasını ustalıkla kullanmak ve insanoğullarını oluşturan ışıltılı küreler üzerinde konum değiştirmesini sağlamak olduğunu söylemişti. Bu kullanımın sonucu, farkındalığın karanlık denizi ile temas noktasında bir yer değişimiydi ki bu da doğal bir sonuç olarak, sayısız enerji alanlarından farklı bir demeti, birleşim noktasında toplaşan ışıltılı lifçikler biçiminde bir araya getiriyordu. Birleşim noktasında yeni enerji alanlarının bir araya gelmesi, günlük yaşamımızın dünyasını algılamak için gerekli olanlardan farklı bir farkındalığın eyleme geçip bu alanları duyusal veriye dönüştürmesiyle sonuçlanıyordu, ve bu duyusal veri farklı bir dünya olarak yorumlanıp algılanıyordu; çünkü onu doğuran enerji alanları alışılmış olanlardan farklıydılar.


Don Juan, büyücülüğün uygulama açısından kesin bir tanımının şu şekilde yapılabileceğini öne sürüyordu: farkındalığın karanlık denizi ile temas noktasını değiştirme amacıyla birleşim noktasını yerinden oynatmak ve böylece diğer dünyaları algılamak.


Don Juan iz sürücülerin sanatının, birleşim noktasının yeri değiştirildikten sonra sahneye çıktığını söylemişti. Birleşim noktasını yeni konumunda sabit tutabilmek, tıpkı bizim sıradan olayların dünyasında yaptığımız gibi, büyücülerin de girdikleri nasıl bir dünya olursa olsun onu mutlak bütünlüğü içinde algılayacaklarını garanti etmekteydi. Don Juan'ın silsilesindeki büyücüler için günlük yaşamın dünyası, en az altı yüz katmandan oluşan bir tam dünyanın sadece bir katmanından ibaretti.


Don Juan tartıştığımız konuya, farkındalığın karanlık denizindeki yolculuklarıma geri döndü, ve içsel sessizliğimden yaptığım şeyin uykuda rüya görürken yapılana çok benzediğini söyledi. Ancak farkındalığın karanlık denizinde yolculuk ederken, uykuya dalmanın neden olduğu herhangi bir engellemeye ya da rüyadaki kişinin dikkatini denetleme gayretine yer yoktu. Farkındalığın karanlık denizindeki yolculuk anında tepki gerektiriyordu. Son derece güçlü bir burası ve bu an duyumu vardı onda. Don Juan, farkındalığın karanlık denizine bu doğrudan ulaşma edimini bazı ahmak büyücülerin rüyada-uyanıklık şeklinde nitelendirip, rüya görme terimini büsbütün saçma sapan hale getirdiklerinden yakındı.


"Seçmiş olduğumuz o kasabaya gittiğin rüya-hayalini gördüğünde," diye devam etti, "aslında birleşim noktanı doğrudan doğruya farkındalığın karanlık denizinin yolculuğu mümkün kılan belirli bi konumuna yerleştirmiştin. O zaman farkındalığın karanlık denizi sana o yolculuğu gerçekleştirmek için ne gerekiyorsa onu sağladı. O konum için istemli bi tercih yapmanın hiç yolu yoktur. Büyücüler içsel sessizliğin onu şaşmaz bi şekilde kendiliğinden seçtiğini söylerler. Basit, değil mi?"


Ardından bana tercih yapmanın karmaşık ayrıntılarını açıkladı. Savaşçı-gezginler için tercih yapmanın aslında seçme edimi olmaktan çok sonsuzluğun taleplerine zarafetle rıza gösterme edimi olduğunu söylüyordu.


"Tercihi sonsuzluk yapar," dedi. "Savaşçı-gezginin sanatı, en ufak bi sezindirmeyle harekete geçme yeteneği edinmektir; sonsuzluğun her buyruğuna rıza gösterme sanatıdır bu. Bunun için bi savaşçı-gezginin cesarete, güce, ve her şeyden fazla sağduyuya ihtiyacı vardır. Bu üçü bir araya geldiğinde tek bi sonuç doğurur: zarafet!"


Bir anlık bir sessizlikten sonra, en fazla merakımı uyandıran konuya dönüş yaptım.


"Ama o kasabaya gerçekten bedenen ve ruhen gitmiş olmam inanılmaz bir şey, don Juan," dedim.


"İnanılmaz; ama olanaksız değil," dedi. "Evrenin sınırları yoktur, bir bütün olarak evrende var olan olasılıklar gerçekten de kıyas kabul etmez. Onun için 'Yalnızca gördüğüme inanırım,' türünden bir belitin tuzağına düşme, çünkü insanın alabileceği en ahmakça tavır budur."


Don Juan'ın açıklaması kristal berraklığmdaydı. Anlamlı görünüyordu, ama nerede anlamlı göründüğünü çıkaramıyordum; sıradan olaylara ait gündelik dünyamda olmadığı muhakkaktı. O zaman don Juan, içime büyük bir dehşet salarak, büyücülerin bütün bu bilgiyle baş etmesinin tek yolunun onu yaşayarak tatmaları olduğuna beni temin etti; çünkü zihin böylesi bir uyarımı kavrayabilmekte âciz kalırdı, dediğine göre,


"Ne yapmamı istiyorsun, don Juan?" diye sordum.


"Kendi isteğinle farkındalığın karanlık denizine bi yolculuk yapmalısın," diye cevap verdi. "Ama bunun nasıl yapıldığını asla bilemeyeceksin. Şöyle diyelim; anlaşılamayan, ancak yaşanabilen, açıklanması olanaksız yollar izleyen içsel sessizlik sağlayacak bunu."


••••Hemen ardından don Juan'ın dünyasında karşılaştığım en garip görüntülerden birine tanık oldum. Enerjiyi evrendeki akışı içinde görmekteydim ama insanoğullarını küresel varlıklar ya da enerji baloncukları halinde görmüyordum. Çevremdeki insanlar bir an için günlük yaşamın normal varlıkları iken bir an sonra garip yaratıklar oluyorlardı. Bizi oluşturan enerji küreleri şeffaftılar sanki, ve böceğimsi bir çekirdeğin çevresindeki hale gibiydiler. Çekirdeğin şekli bir primatınkine ait değildi. İskeletimsi bir görünüm de değildi bu; yani X-ışını görüntüsüyle insanların kemiklerini görüyor da değildim. İnsanların çekirdek kısmında daha ziyade maddenin sert titreşimlerinden oluşmuş gibi görünen geometrik şekiller vardı. Bu çekirdek, alfabedeki harflere benziyordu—bir büyük T ana yapıyı oluşturur gibiydi. Ters dönmüş kaim bir L, T'nin önünde asılı duruyordu; Yunan harfi delta gibiydi ve nerdeyse yere kadar uzanıyor, T'nin dikey çubuğunun altında tüm yapı için sanki dayanak oluşturuyordu. T harfinin üzerinde yaklaşık iki buçuk santim çapında bir iplikçik gördüm, ışıltılı kürenin üst kısmının içinden geçmekteydi, öyle ki gördüğüm şey tepeye asılıp sarkıtılmış devasa bir boncuğu andırıyordu.


Bir keresinde don Juan insanoğullarının iplikçiklerinin enerji açısından birleşimini anlatırken mecazi bir betimleme yapmıştı. Dediğine göre eski çağ Meksika'sı şamanları bu iplikçikleri asılı boncuklardan yapılmış bir perde olarak tanımlardı. Ben bu tanımı mecazi anlamda almamış; boncuklar asılı ipin bizi oluşturan enerji alanları kümesini tepeden tırnağa kapladığını düşünmüştüm. Görmekte olduğum ip insanoğullarının yuvarlak biçimli enerji alanları kümesini daha çok bir pandantife benzetiyordu. Bununla birlikte aynı ipe asılı başka hiçbir yaratık görmemiştim. Gördüğüm yaratıkların her biri küresel halesinin üst kısmında bir tür ip olan geometrik bir şablona uyan varlıklardı. Bu ip, güneş ışığında göz kapaklarımızı yarı aralık tuttuğumuz zaman bazılarımızın gördüğü parça parça solucanları andıran o şekillere çok fazla benziyordu.


Don Juan'la birlikte kasabayı bir uçtan bir uca dolaştık, ve o geometrik şablonu taşıyan gerçekten düzinelerce yaratık gördüm. Görme yeteneğim aşırı bir değişkenliğe sahipti. Onları bir an için görüyor, sonra görüntülerini kaybedip sıradan insanlarla karşı karşıya kalıyordum.


Kısa süre sonra bitkin düştüm ve sadece normal insanlar görmeye başladım. Don Juan eve dönme vaktinin geldiğini söyledi, ve gene içimdeki bir şey olağan süreklilik duyumunu yitirdi. Kasabayla evin arasındaki mesafeyi nasıl katettiğime dair en ufak bir fikrim olmaksızın kendimi don Juan’ın evinde buldum. Yatağıma uzanıp umutsuzca anımsamaya, belleğimi geri kazanmaya, gerçek varlığımın derinliklerini araştırıp Yaqui kasabasına ve demiryolu kasabasına nasıl gitmiş olduğuma ilişkin bir ipucu bulmaya çabaladım. Onların rüya-hayaller olduklarına inanmıyordum, çünkü görüntüler öyle ayrıntılıydı ki gerçekten başka bir şey olamazlardı; ancak gerçek olmaları da mümkün değildi.


"Boşa vakit harcıyorsun," dedi don Juan, gülerek. "Sana garanti ederim ki evden Yaqui kasabasına nasıl ulaştığımızı, ordan demiryolu kasabasına nasıl gittiğimizi, ordan da eve nasıl döndüğümüzü asla bilemeyeceksin. Zamanın sürekliliğinde bi kırılma oldu. İçsel sessizliğin yaptığı bi şeydir bu."


Sabırla anlatmaya girişti; dünyayı bizim için anlaşılabilir kılan o süreklilik akışındaki kesinti, büyücülüktü. O gün farkındalığın karanlık denizinde yolculuk yaptığımı, ve insanları oldukları gibi, kendi işleriyle uğraşırken görmüş olduğumu söyledi. Ardından da insanoğullarının belirli çizgilerini birleştiren enerji iplikçiğini görmüştüm.


Don Juan'ın tekrar tekrar belirttiğine göre, özel ve açıklanamaz bir şeye tanık olmuştum. Dillerini bilmeden insanların konuştuklarını anlamış, insanoğullarını belirli başka varlıklarla birleştiren enerji iplikçiğini görmüş, ve bunların seçimini bir niyetlenme edimi ile yapmıştım. Bu niyetlenişimin bilinçli ve istençli gerçekleştirilmiş bir şey olmadığı gerçeğinin altını çizdi; bu niyetlenme, gereksinimin hükmettiği derin bir düzeyde yapılmıştı. Farkındalığın karanlık denizinde yolculuk olasılıklarının bilincine varma ihtiyacındaydım, ve içsel sessizlik evrendeki sürekli bir güce; niyete bu gereksinimi karşılaması için kılavuzluk etmişti.


(sonsuzluğun etkin yanı, farkındalığın karanlık denizinde yolculuklar)



••••"Zaten bildiğin gibi," diye lafa girdi, "evrende eski çağ Meksika'sı büyücülerinin farkındalığın karanlık denizi diye adlandırdıkları sürekli bi güç vardır. Onlar algılama erklerinin doruğundayken öyle bi şey gördüler ki, pantolonlarının içinde tir tir titrediler, pantolonları vardıysa tabii. Farkındalığın karanlık denizinin sadece organizmaların farkındalığından değil, aynı zamanda organizması olmayan varlıkların farkındalığından da sorumlu olduğunu gördüler."


"Bu da ne böyle don Juan, farkındalığı olan, organizması olmayan varlıklar filan?" diye sordum; şaşkındım, çünkü böyle bir şeyden ilk kez söz ediyordu.


"Eski şamanlar, tüm evrenin ikiz güçlerden oluştuğunu keşfetmişlerdi," diye başladı, "aynı zamanda hem birbirlerine zıt, hem de birbirlerini tamamlayıcı güçlerdir bunlar. Bizim dünyamızın ikiz bi dünya olduğu kaçınılmaz bi gerçektir. Onun zıddı ve tamamlayanı olan dünyanın nüfusunu oluşturanlar, farkındalığı olan, ama organizması olmayan varlıklardır. Bu nedenle eski şamanlar onlara organik olmayan varlıklar diyordu."


"Peki bu dünya nerde, don Juan?" diye sordum, bir kuru kayısıyı bilinçsizce çiğnerken.


"Burda, seninle benim olduğumuz yerde," diye yanıtladı ciddi bir ifadeyle, ama bu kadar sinirli oluşuma da gülerek. "Onun ikiz dünyamız olduğunu söyledim sana, bu yüzden bizimle iç içeler. Eski çağ Meksika'sı büyücüleri zaman ve mekân konusunda senin gibi düşünmüyorlardı. Onlar her şeyi yalnız farkındalık açısından ele alırdı. İki tür farkındalık bir­ birini asla etkilemeden bi arada var olabilir; çünkü her biri ötekinden tümüyle farklıdır. Eski şamanlar bu birlikte var olma sorunuyla karşılaştıklarında zaman ve mekânı kendilerine dert etmediler. Organik varlıklar ile organik olmayan varlıkların farkındalık ölçüleri arasındaki ayrımın, birbirlerine en ufak bi müdahalede bulunmadan bi arada var olmalarına olanak verecek kadar büyük olduğu fikrine vardılar."


"Bu organik olmayan varlıkları algılayabilir miyiz, don Juan?" diye sordum.


"Elbette algılayabiliriz," diye yanıtladı. "Büyücüler bunu istençli olarak yapar. Sıradan insanlar da yapar, ama yaptıklarının ayırdına varmazlar, çünkü ikiz bi dünyanın bilincinde değildirler. Bi ikiz dünya düşündükleri zaman bin çeşit zihinsel mastürbasyona girişirler, ama hiç akıllarına gelmez ki fantezilerinin kökeninde hepimizin sahip olduğu o bilinçaltı bilgi yatmaktadır: yalnız olmadığımız duygusu."


Don Juan sözlerine perçinlemiştim sanki. Ansızın kurt gibi aç olduğumu hissettim. Midemde bir boşluk vardı. Bütün yapabildiğim elimden geldiği kadar dikkatle dinlemek, ve yemekti.


"Senin zaman ve mekân açısından nesnelerle yüz yüze gelmendeki güçlük şundan kaynaklanıyor," diye don Juan devam etti, "sen bi şeyin farkına ancak senin emrindeki çok sınırlı zaman ve mekân içine girerse varıyorsun. Öte yandan büyücüler, dışarıya ait bi şeyin de farkına varabilecekleri engin bi alana sahipler. Genel anlamda evrenin içinden biçok varlık, farkındalığı olan ama bi organizmaya sahip olmayan varlıklar, bizim dünyamızın farkındalık alanına ya da onun ikiz dünyasının farkındalık alanına girerler, ve sıradan insanoğlu onları asla fark etmez. Bizim farkındalık alanımıza ya da ikiz dünyamızın farkındalık alanına giren bu varlıklar, bizim dünyamızın ve onun ikizinin dışında var olan başka dünyalara aittirler. Genel anlamda evren, organik ve organik olmayan farkındalık dünyalarıyla tıka basa doludur."


Don Juan anlatmayı sürdürerek, o büyücülerin, kendi farkındalık alanlarına bizim ikiz dünyamızın dışındaki başka dünyalara ait bir organik olmayan farkındalık geldiğinde bunu da bildiklerini söyledi. Dediğine göre, bu dünyadaki her insanoğlunun yapacağı gibi, o şamanlar da farkındalığı olan bu enerji türlerine ilişkin sayısız sınıflandırmalar yapmışlardı. Kullandıkları genel terim, organik olmayan varlıklar idi.


"Bu organik olmayan varlıklar bizim gibi canlı mı?" diye sordum.


"Canlı olmak farkında olmaktır diye düşünüyorsan, o zaman canlılar," dedi. "Sanırım şöyle demek doğru olur; canlılık eğer yoğunlukla, keskinlikle, o farkındalığın süresiyle ölçülebilirse, rahatlıkla söyleyebilirim ki onlar senden benden daha fazla canlılar."


"Bu organik olmayan varlıklar ölür mü, don Juan?" diye sordum.


Don Juan yanıtlamadan önce hafifçe güldü. "Eğer ölüm dediğin farkındalığın sona ermesi ise, evet; ölürler. Farkındalıkları biter. Ölümleri insanoğlunun ölümüne hem benzer, hem de benzemez; çünkü insanoğullarının ölümü saklı bi seçenek içerir. Yasal bi belgedeki bi madde gibi; öyle minik harflerle yazılmış bi madde ki, zar zor görebilirsin. Okumak için büyüteç gerekir, oysa belgenin en önemli maddesi odur."


"Nedir bu gizli seçenek, don Juan?"

"Ölümün gizli seçeneği yalnızca büyücüler içindir. Bildiğim kadarıyla, o minik yazıyı okumuş olanlar yalnızca onlardır. Bu seçenek onlar için uygun ve işlevseldir. Sıradan insanoğulları için ölüm, farkındalıklarının bitişi, organizmalarının sonu demektir. Organik olmayan varlıklar için de ölüm aynı anlama gelir: farkındalıklarının son bulması. Her iki durumda da ölümün darbesi, farkındalığın karanlık denizinin içine çekilme edimidir. Yaşam deneyimleriyle yüklü bireysel farkındalıkları, sınırlarını yıkar ve enerji halinde farkındalığın karanlık denizine dağılır."


"Ama sadece büyücülerin seçtiği, ölümün o gizli seçeneği nedir, don Juan?" diye sordum.


"Bi büyücü için ölüm birleştirici bi etmendir. Genelde olduğu gibi organizmayı ayırıp dağıtmak yerine, ölüm onu bütünleştirir."


"Ölüm bir şeyi nasıl bütünleştirebilir ki?" diye itiraz ettim.


"Bi büyücü için ölüm," dedi, "bedendeki ayrı ayrı duygusal durumların hükümranlığına son verir. Eski büyücüler, bedenin farklı bölümlerinin egemenliğinin, bi bütün olarak bedenin genel duygu durumları ve eylemleri üzerinde hüküm sürdüğüne inanırlardı; işlevselliğini yitiren bölümler bedenin geri kalan kısmını kaosa sürükler; örneğin senin yediğin ıvır zıvırlar yüzünden hastalanman gibi. Böyle bi durumda midenin duygu durumu senin başka her yerini etkiler. Ölüm, bu ayrı ayrı bölümlerin hâkimiyetini ortadan kaldırır. Farkındalığı tek bi ünite halinde bütünleştirir."


"Büyücülerin öldükten sonra da farkındalıklarını sürdürdüklerini mi söylemek istiyorsun?" diye sordum.


"Büyücüler için ölüm, enerjilerinin en ufak kırıntısını bile işe koşan bi birleştirme edimidir. Sen ölümü bi ceset, çürümeye başlamış bi beden olarak canlandırıyorsun gözünde. Büyücüler için, birleştirme edimi gerçekleştiğinde, ortada ceset yoktur. Çürüme yoktur. Bedenleri bütünlüklerini koruyarak enerjiye dönüşmüştür; ayrı parçalardan oluşmayan bi farkındalığa sahip bi enerjidir bu. Organizmanın kurmuş olduğu ve ölüm tarafından yıkılan sınırlar, büyücülerde işlevsel kalır; ancak artık çıplak gözle görülebilir olmaktan çıkmışlardır. "Biliyorum,” diye devam etti, kocaman bir gülümsemeyle, "betimlediğim şeyin cennet ya da cehenneme giden ruh olup olmadığını sormak için ölüyorsun. Hayır, ruh değil. Büyücülerin başına gelen, ölümün bu saklı seçeneğini kullandıklarında organik olmayan varlıklara dönüşmeleridir; çok özel, yüksek hızlı organik olmayan varlıklardır bunlar; muazzam algılama manevralarına muktedir varlıklar. Büyücüler o zaman eski çağ Meksika'sı şamanlarının nihai yolculukları olarak sözünü ettikleri duruma girmiş olurlar. Sonsuzluk onların eylem âlemi olur."


"Bununla söylemek istediğin, ölümsüz oldukları mı, don Juan?"


"Büyücü sağduyumun bana dediğine göre," dedi, "farkındalıkları son bulacaktır; organik olmayan varlıkların farkındalığının son bulduğu şekilde olacaktır bu, ama ben bunu görmedim. Bu konuda ilk elden bi bilgim yok. Eski büyücüler, bu tür bi organik olmayan varlığın farkındalığının, yeryüzü canlı kaldığı sürece devam edeceğine inanıyorlardı. Dünya onların matrisi, bi bakıma rahmidir. O var olduğu müddetçe farkındalık sürer. Benim için en akla uygun açıklama, bu."


••••"Hortlaklar ve hayaletlerin gerçekten var olması mümkün mü, don Juan?"


"Hortlak ya da hayalet diyebileceğin şey her ne ise," dedi, "bi büyücü tarafından dikkatle gözlendiğinde tek bi anlama gelir—o hortlağımsı görüntülerin hepsi olasılıkla farkındalığı olan enerji alanları kümeleridir; ve biz onları bildiğimiz şeylere dönüştürürüz. Eğer durum buysa, o zaman hayaletler enerjiye sahiptir. Büyücüler onlara enerji-yayıcı biçimlenmeler adını verir. Ya da, hiç enerji yaymazlar; bu durumda da genellikle çok güçlü—farkındalık anlamında çok güçlü— bi kişinin düşsel yaratılarıdır.


••••Don Juan, ikiz dünyamızın nüfusunu oluşturan organik olmayan varlıkların, silsilesinin büyücüleri tarafından akrabalarımız addedildiğini söylüyordu. O şamanlar aile üyelerimizle dostluk kurmanın beyhude olduğuna inanıyorlardı, çünkü bu tür dostluklarda daima haddini aşan, zoraki taleplerle karşılaşmamız söz konusuydu. Birinci dereceden kuzenimiz olan bu tür organik olmayan varlıkların bizimle sürekli iletişimde bulunduğunu, ama bu iletişimin bilinçli farkındalık düzeyinde gelişmediğini söylüyordu. Başka bir deyişle, biz onlarla ilgili her şeyi bilinçaltı düzeyde bilirken, onlar bizim hakkımızda her şeyi istemli, bilinçli bir şekilde bilmekteler.


"Birinci dereceden kuzenlerimizden gelen enerji bi ayak bağıdır," diye devam etti don Juan. "Onların durumu da bizimki kadar bombok. İkiz dünyalarımızın organik olan ve olmayan varlıklarını bitişik evlerde oturan iki kız kardeşin çcukları gibi düşünelim. Farklı göründükleri halde birbirlerine tıpatıp benzerler. Onlar bize yardım edemez; biz de onlara. Belki bi araya gelebilir ve müthiş bi aile işletmesi kurabilirdik, ama olmamış. Ailenin her iki kolu da aşırı alıngan ve buluttan nem kapıyor; tipik bi birinci dereceden alıngan kuzenler ilişkisi. İşin özü şu, eski çağ Meksika'sı büyücüleri ikiz dünyalardaki insanoğullarının da, organik olmayan varlıkların da tam anlamıyla benmerkezci kaçıklar olduklarına inanıyorlardı."


Don Juan'a göre eski çağ Meksika'sı büyücülerinin organik olmayan varlıklara ilişkin yaptıkları bir başka sınıflandırma da öncüler, ya da kâşifler idi; bunlar evrenin derinliklerinden gelen, ve insanoğullarınınkinden sonsuz ölçülerde daha keskin ve hızlı bir farkındalık taşıyan organik olmayan varlıklardı. Don Juan eski büyücülerin nesiller boyu sınıflandırma dizgelerini mükemmelleştirmeye çalıştıklarını, ve öncüler ya da kâşifler kategorisinden belirli bazı türlere ait organik olmayan varlıkların kıpır kıpır canlılıklarından ötürü insana hısım oldukları sonucuna vardıklarını ileri sürmekteydi. İnsanlarla karşılıklı ilişkiye geçebiliyorlar ve onlarla bir ortak yaşam ilişkisi kurabiliyorlardı.


Don Juan, o şamanların bu tür organik olmayan varlıklara ilişkin en önemli yanlışlarının, bu insani olmayan enerjiye insani özellikler atfetmeleri ve onu kullanabileceklerine inanmaları olduğunu açıkladı. Bu enerji kütlelerini yardımcıları addetmişler, saf enerji olduklarından herhangi bir çabalamaya dayanabilecek erkleri bulunmadığı gerçeğini idrak edemeyerek onlara bel bağlamışlardı.


••••Don Juan ağır ağır, ve kısık, ciddi bir sesle, içinde yürüdüğümüz kuru nehir yatağının, üzerinde olduğumuz iş için son derece uygun bir yer olduğunu, küçük bir kaya parçasına tek başıma oturmamı söyleyerek benden uzaklaştı—on beş metre kadar ötedeki bir taşın üstüne oturdu. Normalde yapacağım gibi, don Juan’a ne yapmam gerektiğini sormadım. Yapmam gerekeni biliyordum. O sırada çevredeki tek tük çalıların arasından yürüyen insanların hışırtılı ayak seslerini duydum. Bölgede çalılıkların gelişmesine yetecek nem yoktu. Oralarda yalnızca aralarında üç-beş metre mesafe olan bazı dayanıklı çalılar bitiyordu.


İki adamın yaklaştığım gördüm. Bölgenin insanlarına benziyorlardı; yöredeki Yaqui kasabalarının birinde oturan Yaqui Kızılderilileri olmalıydılar. Gelip karşımda durdular. Biri kayıtsız bir tavırla hatırımı sordu. Ona gülümsemek, gülmek istedim, ama yapamadım. Suratım kaskatı kesilmişti. Ama içim içime sığmıyordu. Zıplayıp sıçramak istiyordum, ama onu da yapamadım. Ona iyi olduğumu söyledim. Sonra kim olduklarını sordum. Onları tanımadığımı, ama kendilerine olağanüstü bir yakınlık hissettiğimi söyledim. Adamlardan biri, açıklayıcı bir tavırla, benim dostlarım olduklarını söyledi.


Hatlarını ezberlemeye çalışarak baktım onlara, ama değişmeye başladılar. Kendilerini benim bakışımdaki ruh haline göre biçimlendirir gibiydiler. Hiçbir düşünce yer almıyordu. Her şey iç organlara ilişkin duyumlarla yönlendiriliyordu. Hatları tamamen silinene dek baktım onlara, ve sonunda karşımda titreşen iki ışıltı baloncuğu kaldı. Işıltı baloncuklarının sınırları yoktu. Kendilerini içlerinden yapışık tutuyor gibiydiler. Arada düzleşip genişliyorlardı. Ardından tekrar insan boyunda dikey bir görünüm alıyorlardı.


Aniden don Juan'ın sağ kolumu yakaladığını ve beni kayanın üstünden çektiğini hissettim. Gitme vaktinin geldiğini söylüyordu. Bir an sonra, her zamankinden fazla şaşkına dönmüş vaziyette, onun orta Meksika'daki evindeydim yine.


"Bugün, organik olmayan farkındalığı buldun, ve onu gerçekte olduğu gibi gördün," dedi don Juan. "Enerji, her şeyin daha aza indirgenemeyecek tortusudur. Bizim açımızdan, enerjiyi doğrudan görmek bi insanoğlu için varılabilecek son noktadır. Belki onun ötesinde başka şeyler de vardır, ama bize açık değildir."


Don Juan bunu tekrar tekrar söyledi, ve her seferinde sözcükleri beni toparlayıp normal durumuma geri dönebilmem için destekler gibiydi sanki.


Tanık olduğum, işittiğim her şeyi don Juan'a anlattım. Onun açıklamasına göre o gün başarmış olduğum şey, organik olmayan varlıkların insani nitelikler taşıyan özelliklerini esas özlerine dönüştürmekti: kendinin farkında olan ve insani olmayan enerjiye.


"Şunu anlamalısın," dedi, "olanaklarımızı kısıtlayan şey, aslında bi yorumlama sistemi olan bilişselliğimizdir. Bize olasılıklarımızın parametrelerinin neler olduğunu söyleyen yorumlama sistemimizdir, ve bu yorumlama sistemini tüm ömrümüzce kullanmış olduğumuz için, onun hükümlerine karşı çıkmaya hiçbi şekilde cesaret edemiyoruz.


"O organik olmayan varlıkların enerjisi bizi zorlar," diye devam etti don Juan, "ve biz bu zorlamayı içimizden geldiği gibi, ruhsal durumumuza uygun biçimde yorumlarız. Bi büyücü için alınacak en sağduyulu tavır, o varlıkları soyut bi düzeye indirgemektir. Büyücüler ne kadar az yorum yaparlarsa, o kadar iyi olurlar.


"Şimdiden sonra," dedi, "böyle garip bi hayalet görüntüyle karşılaştığında, olduğun yerde dur ve istifini hiç bozmadan gözlerini ona dik. Eğer bi organik olmayan varlıksa, yorumun kuru yapraklar gibi dökülüp dağılacaktır. Hiçbi şey olmazsa, o zaman hepsi sadece zihninin boktan bi sapkınlığıdır, ki o zihin de zaten senin değildir."


••••"Enerji, her şeyin daha aza indirgenemeyecek tortusudur. Bizim açımızdan, enerjiyi doğrudan görmek bi insanoğlu için varılabilecek son noktadır. Belki onun ötesinde başka şeyler de vardır, ama bize açık değildir."


(sonsuzluğun etkin yanı, organik olmayan farkındalık)



••••Savaşçı-gezgin kavramını, savaşçı olan ve farkındalığın karanlık denizinde yolculuk eden büyücüler olarak tanımlıyordu. İnsanoğullarının bir zamanlar farkındalığın karanlık denizinin gezginleri olduklarını, bu dünyanın yolculuklarının duraklarından sadece biri olduğunu eklemiş, ve o sırada ifşa etmek istemediği dış nedenler yüzünden gezginlerin yolculuklarını kestiklerini söylemişti. İnsanoğullarının bir tür burgaca, dairesel bir akıma yakalandıklarını, ve aslında durağan oldukları halde bunun onlarda devinme izlenimi yarattığını anlatmıştı. İnsanoğullarını tutsak eden bu güç her ne ise, karşısında sadece büyücülerin durabildiğini ileri sürüyor, onların disiplinleri ile bu gücün pençesinden kurtulup farkındalık yolculuklarını sürdürdüklerini söylüyordu.


••••"Bunlar gündelik yaşamın iniş çıkışları," dedi don Juan. "Kazanırsın, kaybedersin, ve ne zaman kazanıp ne zaman kaybettiğini bilmezsin. Özün-yansıtılması kuralının altında yaşayan birinin ödediği bedeldir bu. Benim sana söyleyebileceğim hiçbi şey yok, senin de kendine söyleyebileceğin hiçbi şey yok. Bi hıyar olduğun için suçluluk duymamanı, ama özün-yansıtılmasının hâkimiyetini bitirmek için de canını dişine takmanı salık verebilirim sana yalnızca. Okula geri dön. Daha pes etme."


Eğitimimi sürdürmeye olan ilgim iyice zayıflamaya başlamıştı. Otomatik pilota takılı gibi yaşıyordum. Sıkıntılı ve karamsardım. Ancak buna zihnimin katılmadığının da farkındaydım. Hiçbir şey tasarlamıyor, hiçbir amaç ya da beklenti oluşturmuyordum. Saplantılı olan düşüncelerim değil, duygularımdı. Sakin zihnimle çalkantılı duygularım arasındaki bu ikili durum için bir kavram oluşturmaya çalışıyordum. Bir gün bu zihinsel boşluk ve ezici duygular içinde antropoloji bölümünün bulunduğu Haines Hall'dan çıkmış, öğle yemeğim için kafeteryaya yürümekteydim.


Birbenbire garip bir titreme her yanımı kapladı. Bayılacağımı sandım ve oradaki tuğla basamaklara iliştim. Gözlerimin önünde sarı lekeler vardı. Fırıl fırıl dönerek düşüyormuşum duygusuna kapıldım. Kusmak üzere olduğumdan emindim. Görüşüm bulandı ve sonunda hiçbir şey göremez oldum. Fiziksel rahatsızlığım öyle mutlak ve yoğundu ki tek bir düşünceye bile yer bırakmıyordu. Sadece bedensel duyumlarım kalmıştı; bunlar korku ve endişe ile, devasa bir olayın eşiğinde olduğuma dair garip bir önsezinin karışımıydı. Bu duyumların düşünce olarak bir karşılığı yoktu. Sonra bir an geldi ki, artık oturuyor muydum yoksa ayakta mıydım, ayırdına varamaz oldum. İnsanın hayal edebileceği en zifiri karanlıkla kuşatılmıştım; ve ardından, enerjiyi evrendeki akışı içinde gördüm.


Bana doğru, ya da benden uzağa yürüyen art arda ışıltılı küreler görüyordum. Don Juan'ın bana hep anlattığı şekilde, teker teker görmekteydim onları. Farklı boyutlarından ötürü ayrı ayrı bireyler olduklarını anlamıştım. Yapılarının ayrıntılarını inceliyordum. Işıltıları ve yuvarlaklıkları, bir araya yapışmış gibi duran lifçiklerden oluşmuştu. İnce ya da kalın lifçiklerdi bunlar. Bütün o ışıltılı figürlerin her birinin kalın, salkımsaçak bir mahfazası vardı. Garip, ışıltılı, tüylü hayvanlara benziyorlardı, ya da ışıltılı tüylerle kaplı, yuvarlak devasa böceklere.


Beni en fazla şoka uğratan şey, bu tüylü böcekleri tüm ömrümce görmüş olduğumu idrak etmemdi. O anda bana öyle geldi ki, don Juan’ın onları istemli bir şekilde görmemi sağladığı her durumda, ben onunla birlikte dolambaçlı bir yol izlemiştim. İnsanları ışıltılı küreler olarak görmeme yardım ettiği her olayı anımsıyordum, ve onların hepsi o anda erişmiş olduğum görmenin özünden ayrıydı. O anda hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde anladım ki, ben enerjiyi evrendeki akışı içinde tüm ömrümce algılamıştım, hem de kendi başıma, kimsenin yardımı olmadan.


Bunu anlamak üzerimde dayanılmaz bir etki yaptı. Kendimi son derece zayıf, savunmasız hissettim. Bir şeylerin altına girmek, bir yerlere kaçıp saklanmak istiyordum. Çoğumuzun arada sırada gördüğü bir rüyaya benziyordu bu tıpkı; hani kendimizi çırılçıplak bulur da ne yapacağımızı bilemeyiz. Çıplaktan da öte bir şeydim, korunmasız, zayıf hissediyordum kendimi ve normal halime dönmekten de ödüm kopuyordu. Belirsiz bir biçimde, uzanıyormuşum duygusuna kapıldım. Normale dönüş için kendimi hazırladım. Kocaman bir izleyici halkasıyla çevrili olarak kaldırım taşlarına boylu boyunca uzanmış, kasılmalar geçirir vaziyette canlandırdım kendimi.


Yatmakta olduğum duygusu gittikçe kuvvetlenmeye başladı. Gözlerimi hareket ettirebildiğimi hissettim. Kapalı göz kapaklarımın arasından ışığı seçebiliyor, ama gözlerimi açmaktan korkuyordum. İşin tuhafı, çevremde olduğunu hayal ettiğim insanların sesleri çıkmıyordu. Hiçbir şey işitmiyordum. En sonunda gözlerimi açmaya cesaret edebildim. Wilshire ve Westwood bulvarlarının kesiştiği köşedeki büro evimde, yatağımdaydım.


Kendimi yatağımda bulmak beni iyice çıldırttı. Ama anlayamadığım bir nedenden ötürü, nerdeyse anında sakinleştim. Çılgınlığım bedensel bir kayıtsızlıkla yer değiştirmişti; ya da bedensel bir haz duygusuyla, örneğin iyi bir yemekten sonra hissedildiği gibi. Ancak zihnimi susturamıyordum. Enerjiyi tüm ömrüm boyunca doğrudan algılamış olduğumu anlamam, düşünebileceğim en büyük şoka uğratmıştı beni. Nasıl olurdu da farkına varamazdım bunun? Varlığımın bu cephesine ulaşmamı ne engellemiş olabilirdi? Don Juan her insanoğlunun enerjiyi doğrudan görme potansiyeli olduğunu söylemişti. Söylemediği şey ise, her insanoğlunun enerjiyi zaten doğrudan gördüğü, ama bunu bilmediğiydi.


Bu sorunu bir psikiyatr arkadaşıma açtım. Kuşkularıma ışık tutacak hiçbir çözüm getiremedi. Tepkimin bitkinlikten ve aşırı uyarılmaktan kaynaklandığını düşünüyordu. Bir Valium reçetesi yazıp dinlenmemi söyledi.


Nasıl geldiğimi bilmediğim yatağımda uyanışımı kimseye anlatmaya cesaret edememiştim. Bu yüzden don Juan'ı görme telaşım son derece haklı nedenlere dayanmaktaydı. Elimden geldiği kadar çabuk Mexico City'ye uçtum, bir araba kiraladım ve yaşadığı yerde aldım soluğu.


"Bütün bunları daha önce de yapmıştın!" dedi don Juan gülerek, ona akıl durdurucu deneyimimi anlattığımda. "Yeni olan iki şey var yalnızca. Biri, bu kez enerjiyi tamamen kendi başına algılamış olman. Yaptığın, dünyayı durdurmaktı, ve o zaman enerjiyi evrendeki akışı içinde daima görmüş olduğunu anladın; tıpkı her insaoğlunun yaptığı, ama istemli olarak bilmeksizin yaptığı gibi. Öbür yenilik ise, tümüyle kendi başına içsel sessizliğinden yola çıkmış olman.


"Benim söylemem gerekmeden biliyorsun ki, kişi içsel sessizliğinden yola çıkarsa her şey mümkündür. Bu kez korkun ve savunmasızlığın kendini ancak yatağında bulmana olanak verdi; bu da UCLA kampusundan pek uzak sayılmaz. Eğer şaşkınlığından ötürü düşkünlük göstermeseydin, yaptığının hiçbi şey olmadığını, bi savaşçı-gezgin için hiç de olağanüstü bi şey olmadığını anlardın.


Ama son derece büyük önem taşıyan asıl mesele, senin her zaman enerjiyi doğrudan algılamış olduğunu anlaman değil; içsel sessizliğinden yola çıkman da değil; iki yanlı bi olay, daha çok. Birincisi, eski çağ Meksika'sı büyücülerinin berrak görünüm, ya da insan formunu yitirme dedikleri bi şeyi yaşamış olman: insani dar kafalılığımızın yok olduğu an bu; sanki üzerimizi kaplayan bi sis tabakasının yavaş yavaş açılıp dağılması gibi. Ama hiçbi koşulda bunun tamamlanmış bi başarı olduğunu zannetmeyesin. Büyücülerin dünyası günlük yaşamın dünyasına benzemez; orada bi amaca ulaştın mı ebediyen başardığını söylemezler sana. Büyücüler dünyasında bi amaca ulaşmak, asla bitmeyecek savaşını sürdürmek için en verimli araçları elde etmiş olmak demektir yalnızca.


"Bu iki yanlı meselenin ikinci kısmı ise, insanoğullarının kalplerindeki en çıldırtıcı soruyla ilgili deneyimindir. Bunu kendine şu soruları sorduğunda dile getirdin: bütün ömrümce enerjiyi doğrudan algıladığımı nasıl olur da bilemem? Varlığımın bu cephesine erişmemi ne engellemiş olabilir?"


(sonsuzluğun etkin yanı, berrak görünüm)



••••Bana enerji bedenini sayısız kereler tanımlamış, onun bir enerji alanları kümeleşmesi—evrende akıp duran enerji olarak görüldüğünde fiziksel bedeni meydana getiren enerji alanları kümeleşmelerinin ayna görüntüsü— olduğunu söylemişti. Ayrıca, onun, fiziksel bedenin ışıltılı küresinden daha küçük, daha yoğun, ve daha ağır bir görünümde olduğunu da anlatmıştı.


Don Juan'ın açıklamasına göre, beden ile enerji bedeni, birbirine acayip bir yapıştırıcı güçle bitiştirilmiş iki enerji alanı kümeleşmesi idiler. Don Juan, o grup enerji alanlarını birbirine bağlayan gücün, eski çağ Meksika büyücülerine göre, evrenin en akıl almaz gücü sayıldığını da özellikle vurgulamıştı. Kişisel fikrine göre bu güç tüm evrenin özü, var olan her şeyin nihai bir toplamıydı.


••••Don Juan, herkesin disiplin yoluyla enerji bedenini fiziksel bedenine yaklaştırmasının mümkün olduğunu söylemişti. Normalde ikisinin arasındaki mesafe muazzamdı. Enerji bedeni belli bir alana girdi mi—ki bu her birey için farklıydı— herkes disiplinle onu fiziksel bedeninin tam bir kopyasına, yani üç boyutlu, katı bir varlık haline dönüştürebilirdi. Büyücülerin öteki, ya da çift kavramı buydu işte. Aynı şekilde, ve aynı disiplin süreciyle herkes üç boyutlu, katı fiziksel bedenini enerji bedeninin tam bir kopyası haline; yani enerjinin tümü gibi insan gözüne görünmeyen, eterik bir enerji akımı haline dönüştürebilirdi.


••••"Nedir bu, don Juan?" diye sordum. "Her tarafta uçuşan siyah gölgeler görüyorum."


"Ah, bu evrenin ta kendisi işte," dedi, "ölçülemeyen, tek yönlü olmayan, sözdizimi âleminin dışında kalan. Eski çağ Meksika'sı büyücüleri o uçuşan gölgeleri gören ilk kişilerdi, ve onları her yerde izlediler. Onları hem senin gördüğün gibi gördüler, hem de evrendeki akışı içindeki enerji halinde gördüler. Ve deneyüstü bi keşifte bulundular."


Konuşmayı kesti ve bana baktı. Duraklamalarının yeri mükemmeldi. Beni hep pamuk ipliğine bağlı bırakıp keserdi konuşmasını.


"Ne keşfettiler, don Juan?" diye sordum.


"Ömürlük bi eşlikçileri olduğunu keşfettiler," dedi, tane tane. "Kozmosun derinliklerinden gelip yaşamlarımızın hâkimiyetini eline geçiren bi yağmacımız var. İnsanoğulları onun tutsakları. Yağmacı bizim sahibimiz ve efendimiz. Uysal ve çaresiz hale getirmiş bizi. Karşı çıkmak istesek, isyanımızı bastırır. Bağımsız hareket etmeye kalksak, aksini buyurur bize."


Çevremiz çok karanlıktı, ve bu, kendimi ifade etmemi kısıtlıyor gibiydi. Gündüz olsaydı, gülmekten katılırdım. Karanlık epeyce ketler gibiydi beni.


"Zifiri karanlık oldu," dedi don Juan, "ama gözünün ucuyla bakarsan, uçuşan gölgelerin hâlâ dört bi yanında zıplayıp durduklarını göreceksin."


Haklıydı. Onları hâlâ görebiliyordum. Hareketleri başımı döndürdü. Don Juan ışığı açtı, ve bu her şeyi dağıttı sanki.


"Eski çağ Meksika'sı şamanlarının konuların konusu dedikleri şeye salt kendi gayretinle varmış bulunuyorsun," dedi don Juan. "Bu kadar zamandır bi şeyin bizi esir tuttuğunu sana sezindirerek lafı dolandırıp duruyordum. Gerçekten esir tutuluyoruz! Eski çağ Meksika'sı büyücüleri için bi enerji gerçeği idi bu."


"Bu yağmacı neden anlattığın gibi idareyi ele geçirmiş ki, don Juan?" diye sordum. "Mantıklı bir açıklaması olmalı."


"Bi açıklaması var," diye yanıtladı, "dünyanın en basit açıklaması bu. İdareyi ele aldılar, çünkü biz onlar için besiniz, onları beslediğimiz için bizi acımasızca sıkıyorlar. Tıpkı bizim tavuk çiftliklerinde, gallinerolarda tavukları yetiştirdiğimiz gibi, yağmacılar da insanero çiftliklerinde, bizi yetiştiriyorlar. Böylece, yiyecekleri her zaman ellerinin altında."


Başımın iki yana çılgınca sallanmaya başladığını hissettim. Duyduğum derin rahatsızlığı ve huzursuzluğu ifade edemiyordum ama bedenim hareketleriyle onu yüzeye çıkartmaktaydı. Tepeden tırnağa istençdışı titriyordum.


"Hayır, hayır, hayır, hayır," dediğimi duydum. "Bu saçmalık, don Juan. Söylediğin canavarca bir şey. Bunun doğru olması imkânsız; ne büyücüler için, ne de sıradan insanlar için; hiç kimse için doğru olamaz bu."


"Neden olmasın?" diye sordu don Juan, sakin sakin. "Neden olmasın? Seni çıldırttığı için mi?"


"Evet, beni çıldırtıyor," diye atıldım. "Bu iddialar canavarca!"


"Eh," dedi, "daha hepsini işitmedin. Az daha sabret de neler hissedeceğini gör. Öyle bi yıldırım çarpacak ki seni. Yani öylesine saldıracağım ki aklına, ama sen kalkıp gidemeyeceksin, çünkü yakalanmışsın bi kere. Ben seni tutsak ettiğimden değil, senin içindeki bi şey seni gitmekten alıkoyacak; başka bi yanın da bu arada öfkeden tam anlamıyla kudurmuş olacak. Onun için hazır olsan iyi olur!"


İçimde eziyet meraklısı bir yan vardı; hissediyordum bunu. Don Juan haklıydı. Evi hayatta terk etmezdim. Ama ortaya döktüğü saçmalıklardan hiç mi hiç hoşlanmamıştım.


"Çözümsel zihnine hitap etmek istiyorum," dedi don Juan. "Bi an düşün, ve bana mühendislik tasarımları yapan insanın zekâsı ile aynı insanın inanç sistemlerinin ya da tutarsız davranışlarının ahmaklığı arasındaki çelişkiyi nasıl izah edebileceğini söyle. Büyücüler, inanç sistemlerimizi, iyilik ya da kötülük kavramlarımızı, ahlak kurallarımızı bize yağmacıların vermiş olduğunu söylerler. Umutlarımızı, beklentilerimizi, başarı ya da başarısızlığa ilişkin hayallerimizi içimize yerleştiren, onlar. Bize tamahkârlık, açgözlülük, yüreksizlik vermişler. Yağmacılar bizi kendini beğenmiş, sıradan ve aşırı bencil hale getirmiş."


"Ama bunu nasıl yapabilirler ki, don Juan?" diye sordum, gittikçe daha fazla öfkelenerek. "Biz uyurken kulağımıza mı fısıldıyorlar bütün bunları?"


"Hayır, öyle yapmıyorlar. Öylesi budalaca olurdu," dedi don Juan, gülümseyerek. "Onlar sınırsız ölçüde daha örgütlü ve iyi çalışır. Bizi itaatkâr, yumuşak başlı ve zayıf tutmak için yağmacılar muazzam bi manevra gerçekleştiriyor. Saldırganın stratejisi açısından muazzam, elbette. Acı çekenin açısından ise dehşet verici bi manevra. Bize zihinlerini veriyorlar! İşitiyor musun beni? Yağmacılar bize kendi zihinlerini veriyorlar, ve o bizim zihnimiz oluyor. Yağmacılarınki şatafatlı, çelişkili, marazi bi zihin, ve her an keşfedilme korkusuyla dolu.


"Hiç açlık çekmemiş olmana karşın," diye devam etti, "yiyecek kaygın olduğunu biliyorum; bu duygunun, her an manevrasının açığa çıkıp yiyeceğinin esirgeneceğinden korkan yağmacının kaygısından bi farkı yok. Zihin yoluyla, ki eninde sonunda kendi zihinleri bu, yağmacılar insanoğullarının yaşamlarına kendileri için elverişli olan ne ise onu şırınga ediyorlar. Ve bu yolla, korkularına karşı bi tampon görevi yapacak kadar güvenlik sağlıyorlar."


"Bütün bunları yüzeysel anlamda kabul edemez değilim, don Juan," dedim. "Bunu yapabilirdim, ama öyle iğrenç bir yanı var ki beni gerçekten tiksindiriyor. Karşı koymaya zorluyor beni. Bizi yedikleri doğruysa, nasıl yapıyorlar bunu?"


Don Juan'ın yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Durumun keyfini çıkarıyordu. Büyücülerin, bebek insanoğullarını, baştan aşağıya parlak bir tabakayla, enerji kozalarının üzerine sımsıkı uyan plastik muhafaza gibi bir şeyle örtülü, garip, ışıltılı enerji küreleri olarak gördüklerini açıkladı. Yağmacıların yedikleri şeyin işte bu parlak farkındalık tabakası olduğunu, ve insanoğulları erginliğe eriştiklerinde parlak farkındalık tabakasından geriye kalanın, yerden ayak parmaklarının üstüne kadar ancak çıkabilen dar bir saçaktan ibaret olduğunu söyledi. O saçak, insan soyunun yaşamını ancak güçbela sürdürmesine olanak veriyordu.


Don Juan Matus'un, bildiği kadarıyla, o ışıltılı kozanın dışındaki parlak farkındalık tabakasını taşıyan tek türün insan olduğunu söylediğini sanki bir rüyadaymışım gibi dinliyordum. Bu yüzden, farklı bir tür farkındalık için, örneğin yağmacının ağır farkındalığı için insanın kolay bir av haline geldiğini anlatıyordu.


Ardından, o ana dek anlattıklarının içindeki en yıkıcı cümleyi duydum. İnsanın çaresiz bir şekilde yakalandığı yer olan o dar farkındalık saçağının, özün-yansıtılmasının merkezi olduğunu söyledi. Yağmacılar, bize kalan tek farkındalık noktamız olan özün-yansıtılması üzerinde oynayarak, amansızca, vahşice tüketmeye devam ettikleri farkındalık parlamaları yaratıyorlardı. Bizi farkındalık parlamalarımızı yükseltmeye zorlayan anlamsız sorunlar oluşturuyorlar, ve bu yolla, uydurma kaygılarımızın enerji alevlenmeleriyle beslenmek için bizi canlı tutuyorlardı.


Don Juan'ın söylediklerine karşı yapılacak bir şey olmalıydı; bunlar beni öyle yıkmıştı ki, o noktada midem altüst oldu ve kusmaya başladım.


Kendimi toparlayacak kadar bir süre geçtikten sonra, don Juan'a sordum; "Peki neden eski çağ Meksika’sının büyücüleri ve günümüz büyücülerinin tümü yağmacıları gördükleri halde hiçbir şey yapmıyorlar?"


"Senin benim yapabileceğimiz bi şey yok," dedi don Juan, ciddi, hüzünlü bir sesle. "Tüm yapabileceğimiz, bize dokunamayacakları noktaya ulaşıncaya dek kendimizi disipline etmek. Dostlarından disiplinin o güç koşullarından geçmelerini nasıl isteyebilirsin? Gülüp alay ederler seninle, daha saldırganları da seni bi temiz pataklar. Ve aslında inanmadıkları için de yapmazlar bunu. Her insanoğlunun ta içindeki derinliklerde, yağmacıların varlığına dair atalardan kalma içsel bi bilgi bulunur."


••••"Kuşkular seni tehlikeli bi noktaya sürükleyecek kadar başına bela olduğunda," dedi, "pratik bi şekilde hallet bunu. Işığı söndür. Karanlığı yarıp içine bak; ne görebileceğini keşfet."


••••Don Juan kancasını daha derinlerime batırmayı sürdürdü. "Eski çağ Meksika'sı büyücüleri," dedi, "yağmacıyı gördüler. Ona uçucu dediler; çünkü havada zıplıyor. Hoş bi görüntü değil. Büyük bi gölge; zifiri karanlık, kapkara bi gölge havada zıplıyor. Sonra yayılarak yere konuyor. Eski çağ Meksika'sı büyücüleri onun yeryüzünde ilk kez ne zaman belirdiği konusunda epey kararsızdılar. İnsanın bi zamanlar muazzam sezgilere sahip, günümüzde efsanevi destanlar gibi anlatılan farkındalık hünerleri gösteren eksiksiz bi varlık olduğu düşüncesine varmışlardı. Sonra her şey sanki kaybolup gidivermişti; ve elimizde kalan uyuşturulmuş insandı artık."


Öfkelenmek, ona paranoyak olduğunu haykırmak istiyordum, ama genelde varlığımın hemen yüzeyinde taşıdığım o doğruculuğum yok oluvermişti nedense. İçimde bir şey, favori sorumu— ya söylediklerinin hepsi doğruysa?— sorma noktasının ötelerine geçmişti. O gece don Juan benimle konuşurken, söylediklerinin tümünün doğru olduğunu kalbimin ta derinliklerinde hissettim, ama aynı zamanda, ve aynı güçte hissediyordum ki saçmalığın ta kendisiydiler.


"Neler söylüyorsun sen, don Juan?" dedim, zayıf bir sesle. Boğazım sıkılıyordu sanki. Güçlükle nefes alıyordum.


"Söylediğim, karşımızdakinin basit bi yağmacı olmadığı. Çok akıllı, ve örgütlü. Bizi işe yaramaz kılmak için düzenli bi sistem izliyor. Kaderi sihirli bi varlık olmak üzere çizilmiş insan, artık sihirli değil. O artık sıradan bi et parçası. Eti için yetiştirilmiş beylik, sıradan, bön bi hayvanın düşlerinden başkaca düşleri kalmamış artık."


••••"Yağmacı," dedi don Juan, "ki elbette bi organik olmayan varlıktır, öbür organik olmayan varlıklar gibi hepten görünmez değildir bizim için. Sanırım çocukken onu görürüz, ve bize öylesine tüyler ürpertici gelir ki onu unutmayı yeğleriz. Çocuklar bu görüntüye odaklanmakta ısrarcı olabilir elbette, ama çevrelerindeki herkes onları bundan caydırmaya çalışır.


"İnsanlık için kalan tek seçenek," diye devam etti, ''disiplindir. Disiplin, oluşturulabilecek tek engeldir. Ama disiplinle kastettiğim insafsız yöntemler değil. Her sabah beş buçukta kalkıp morarana kadar soğuk suyun altında durmaktan bahsetmiyorum. Büyücülerin disiplinden anladığı, beklentilerimiz arasında olmayan olasılıkları dinginlikle karşılama yetisidir. Onlar için disiplin bi sanattır: sonsuzlukla çekinmeden—ama güçlü ve dayanıklı olduğu için değil, huşu içinde olduğu için çekinmeden— yüz yüze gelme sanatı."


"Büyücülerin disiplini nasıl bir engel oluşturuyor ki?" diye sordum.


"Büyücülerin disiplini, parlak farkındalık tabakasını uçucu için yenilip yutulmaz bi hale getirir," dedi don Juan; yüzümü dikkatle gözden geçirerek inançsızlık işaretleri aramaktaydı. "Bu, yağmacıyı şaşkına çevirir. Yenmeye elverişli olmayan bi parlak farkındalık tabakası bilişselliklerinde mevcut değildir, sanırım. Böyle faka bastırılınca, alçakça işlerini yarıda kesmekten başka çareleri kalmaz.


"Eğer yağmacılar bizim parlak farkındalık tabakamızı bi süre yemezlerse," diye devam etti, "o büyümeyi sürdürür. Bu meseleyi en basit şekilde ortaya koymak gerekirse diyebilirim ki, büyücüler disiplinleri sayesinde parlak farkındalık tabakalarının ayak parmaklarının hizasından yukarıya doğru büyümesine izin verecek kadar uzun bi süre yağmacıları uzak tutarlar. O da bi kez ayak parmaklarını geçti mi, doğal boyutlarına kavuşacak kadar büyür. Eski çağ Meksika'sı büyücüleri parlak farkındalık tabakasının bi ağaç gibi olduğunu söylerlerdi. Budanmazsa, doğal boyut ve oylumuna erişecek kadar büyür. Farkındalık ayak parmaklarının üstünde bi düzeye çıktı mı, muazzam algılama hamleleri gerçekleştirmek doğal bi sonuçtur.


"Eski çağ büyücülerinin en büyük hileleri," diye don Juan devam etti, "uçucuların zihnine disiplinle eziyet çektirmekti. Uçucuların zihnini içsel sessizlikle zorladıklarında, yabancı donanımın kaçtığını keşfetmişlerdi; bu da bu manevrayı gerçekleştiren uygulayıcılarda zihnin yabancı kaynaklı olduğuna dair hiç kuşku bırakmamıştı. Yabancı donanım geri gelir, bundan emin olabilirsin, ama eskisi kadar güçlü değildir; ve öyle bi süreç başlar ki uçucuların zihninin kaçışı rutinleşir, sonunda bi gün de tümüyle kaçıp gider. Gerçekten hüzünlü bi gündür bu! Artık kendi başının çaresine bakman gereken gün gelmiştir, ve sen nerdeyse sıfırsındır. Ne yapacağını söyleyecek hiç kimse yoktur artık. Sana alışık olduğun ahmaklıkları buyuracak yabancı kökenli bi zihin yoktur.


"Öğretmenim nagual Julian, bütün çömezlerini uyarırdı,"diye devam etti don Juan, "dediğine göre bi büyücünün yaşamındaki en zorlu gündü bu, çünkü bize ait olan gerçek zihnimiz, yani deneyimlerimizin toplamı; bi ömür boyu hükmedilmenin sonunda çekingen, güvensiz ve sinsi olmuştur. Kişisel olarak, büyücülerin asıl savaşının o anda başladığını söyleyebilirim. Gerisi sadece hazırlıktır."


Gerçekten altüst olmuştum. Daha fazlasını öğrenmek istiyordum, ancak içimdeki garip bir duygu durmam için feryat ediyordu. Karanlık sonuçlar ve cezalar, Tanrının kendisi tarafından gizlenmiş bir şeyi kurcaladığım için üzerime çökecek Tanrısal gazap gibi şeyler sezindiriyordu. Merakımın galebe çalması için çok büyük çaba sarfetmem gerekti.


"Ne—ne—ne demek istiyorsun," dediğimi işittim, "uçucuların zihnini zorlama derken?"


"Disiplin, yabancı zihni alabildiğine zorlar," diye yanıtladı. "Böylece, büyücüler disiplinleri yoluyla yabancı donanımı alt ederler."


Anlattıkları bunaltmıştı beni. Don Juan ya tımarhanelik bir deliydi, ya da beni iliklerime kadar donduracak dehşette bir şey açıklamaktaydı bana. Ancak bu arada bir şeyin daha farkındaydım; söylediği her şeyi yadsıyacak enerjiyi öyle çabuk toparlıyordum ki. Bir anlık panikten sonra, sanki don Juan şaka yapmış gibi gülmeye başladım. Şunu dediğimi bile duydum: "Don Juan, don Juan, ıslah olmaz birisin sen!"


Don Juan yaşadığım her şeyi anlıyor gibiydi. Başını iki yana sallayıp gözlerini yapmacık bir umutsuzluk ifadesiyle göklere dikti.


"Ben o kadar ıslah olmaz biriyim ki," dedi, "içinde taşıdığın uçucuların zihnini bi daha sarsacağım. Sana büyücülüğün en olağanüstü sırlarından birini ifşa edeceğim. Doğruluğunu kanıtlayıp pekiştirmenin büyücülerin binlerce yılını aldığı bi keşfi anlatacağım sana."


Bana bakıp hınzırca gülümsedi. "Uçucuların zihni sonsuza dek kaçıp gider;" dedi, "bi büyücü bizi bi enerji alanları kümesi halinde bi arada tutan titreşimli gücü yakalayıp tutunabilmeyi başardığı an gerçekleşir bu. Eğer bi büyücü bu baskıyı yeterince sürdürebilirse, uçucuların zihni yenilip kaçar. Senin yapacağın da kesinlikle bu; seni bi arada tutan enerjiye tutunmaya çalışacaksın."


Buna hayal edebileceğim en tuhaf ve açıklanamaz tepkiyi gösterdim. İçimde bir şey tam anlamıyla titredi; sanki ani bir darbe almışım gibiydi. Bana anında dinsel geçmişimi çağrıştıran sebepsiz bir korku bastı.


Don Juan tepeden tırnağa süzdü beni.


"Tanrının gazabından korkuyorsun, değil mi?" dedi. "İçin rahat olsun, bu senin korkun değil. Uçucunun korkusu bu; çünkü senin tam da benim söylediğimi yapacağını biliyor."


Sözleri beni hiç yatıştırmadı. Daha kötü hissediyordum. İstemdışı kasılıyordum, kendime hâkim olamıyordum bir türlü.


"Endişelenme," dedi don Juan, sakin sakin. "Bu nöbetlerin çok çabuk hafiflediğini iyi biliyorum. Uçucunun zihninde konsantrasyon sıfırdır."


••••"İçindeki mücadele seni hırpalıyor," dedi don Juan. "Ta içinde bi yerlerde bilmektesin ki, vazgeçilmez bi parçanın, parlak farkındalık tabakanın akıl almaz varlıklar için akıl almaz bi besin kaynağı oluşturacağına dair anlaşmayı reddetme gücün yok. Ve başka bi parçan da bu duruma bütün gücüyle karşı koymakta.


"Büyücülerin devrimi," diye devam etti, "katılmadıkları anlaşmalara uymayı reddetmelerinde yatar. Değişik bi tür farkındalığa ait varlıklar tarafından yenmeye razı olup olmayacağımı kimse sormadı bana. Annemle babam beni tıpkı kendileri gibi, besin olmak üzere bu dünyaya getirdiler; işte hepsi bundan ibaret."


••••Eve dönüşte, zaman içinde, uçucuların düşüncesi yaşamımdaki ana saplantılardan biri haline geldi. Öyle bir noktaya geldim ki, don Juan'ın onlar hakkında tamamen haklı olduğunu hissetmeye başladım. Ne denli uğraşsam da mantığını göz ardı edemiyordum. Bu konuda düşündükçe, kendimi ve dostlarımı inceleyip onlarla konuştukça kanım giderek kuvvetleniyordu; benliği odak noktası olarak almayan her türlü eylemi, etkileşimi ya da fikri gerçekleştirmekte bizi âciz kılan bir şey vardı. Benim için de, tanıdığım ve konuştuğum herkes için de tek önemli olan, benlikti. Böylesi evrensel bir bağdaşıklığa hiçbir açıklama bulamadığım için, bu olguyu açıklığa kavuşturabilecek en uygun düşünce tarzının don Juan'ınki olduğuna inanmaktaydım.


Efsaneler ve destanlar konusunda derinlemesine bir araştırmaya giriştim. Okurken, daha önce hiç hissetmediğim bir şeyin ayırdına vardım: okuduğum kitapların hepsi, efsanelerin ve destanların bir yorumuydu. Kitapların tümünde bağdaşık bir zihin apaçık ortadaydı. Üsluplar farklılık gösteriyordu; fakat sözcüklerin ardındaki amaç hepsinde tamamen aynıydı: Efsaneler ve destanlar kadar soyut konularda bile, yazarlar kendileri hakkında bir şeyleri araya sıkıştırmayı mutlaka beceriyorlardı. Bütün o kitapların ardındaki bağdaşık amaç, kitapta dile getirilen konu değil, kendi benliğine hizmetti. Bunu daha önce hiç fark etmemiştim.


••••"Uçucuların zihni seni daha terk etmedi." dedi don Juan. "Ciddi biçimde yara aldı. Seninle ilişkisini yeniden düzenlemek için elinden geleni yapıyor. Fakat senin içindeki bi şey ebediyen koptu. Uçucu bunu biliyor. Asıl tehlike şurda ki, uçucuların zihni kazanabilir; kendi dediğiyle benim dediğim arasındaki çelişki üzerinde oynayıp seni yorarak ve vazgeçmeye zorlayarak yapabilir bunu.


"Görüyorsun ya, uçucuların zihninin hiç rakibi yoktur," diye devam etti. "Bi şey önerdiği zaman, kendi önerisini kabul eder, ve senin değecek bi şey yaptığına inanmanı sağlar. Uçucuların zihni sana Juan Matus'un söylediği her şeyin tam bi saçmalık olduğunu söyleyecek; sonra aynı zihin kendi önerisine hak verecek; 'Evet, tabii, saçmalık bu,' diyeceksin. İşte böyle alt ederler bizi.


"Uçucular, evrenin esas parçalarından biridir," diye devam etti don Juan, "ve oldukları gibi kabul edilmeleri gerekir—tüyler ürpertici, gaddar. Evrenin bizi sınama araçlarıdır onlar.


"Bizler, evrenin yarattığı enerji sahibi araştırıcılarız," diye sözlerini sürdürürken varlığımdan haberli değil gibiydi, "ve farkındalığa sahip enerjimiz olduğundan, evrenin kendisinin farkına varması için araçlarız biz. Uçucular ise, acımasız meydan okuyucular. Başka bi şey addedilmeleri mümkün değil. Bunu yapmayı başarabilirsek, evren devam etmemize izin verir."


••••O sabah hava çok sıcaktı. Kuru bir nehir yatağında yürüyorduk. Bu vadiyle Sonora çölü arasındaki tek ortak nokta, milyonlarca böceğin varlığıydı. Her tarafımı saran pervaneler ve sinekler burun deliklerime, gözlerime ve kulaklarıma dalış yapan bombacılar gibiydiler. Don Juan vızıltılarına aldırış etmememi söyledi.


"Ellerinle kovalamaya çalışma onları," dedi sert bir ifadeyle. "Onları uzaklaştırmaya niyetlen. Çevrende bi enerji engeli oluştur. Sessiz kal, sessizliğinin içinden engel oluşacaktır. Nasıl olduğunu kimse bilmez. Eski büyücülerin enerji gerçekleri dedikleri şeylerden biridir bu. İçsel söyleşini kes. Hepsi bundan ibarettir.


••••"Tuhaf bi şey bu;" dedi ağır ağır, sözcüklerinin etkisini tartarak, "görünüşe göre bu dünyadaki her insanoğlunun tepkileri, düşünceleri, duyguları kesinlikle birbirinin tıpkısı. Tüm uyarımlara aşağı yukarı aynı biçimde karşılık veriyorlar. Konuştukları diller biraz belirsizleştirici bi etki yapabilir, ama bunu sıyırıp atarsak, yeryüzündeki her bi insanoğlunu kuşatan tepkilerin hepsi tümüyle birbirinin aynı. Bununla ilgilenmeni ve elbette bi sosyal bilimci olarak böyle bi bağdaşıklığın nedenini açıklamanı istiyorum."


••••"Senin için günün görevi," dedi birden, uğursuz önseziler yaratacak bir sesle, "büyücülüğün en akıl almaz yanlarından biri; dilin ötesinde, açıklamaların ötesinde bi şey. Bugün bi yürüyüşe çıktık, ve sohbet ettik, çünkü büyücülüğün gizemi dünyevi şeylerle hafifletilmeli. Hiçlikten kaynaklanmalı, ve gene hiçliğe dönmeli. Savaşçı-gezginlerin sanatıdır bu: fark edilmeden iğne deliğinden geçmek. Bu yüzden, sırtını bu kaya duvarına yasla ve kenardan mümkün olduğunca uzak durarak kendine çeki düzen ver. Ben yanında olacağım; bayılır, ya da aşağıya düşersin diye."


"Ne yapmayı planlıyorsun don Juan?" diye sordum, telaşım öyle belliydi ki bunu fark edince sesimi alçalttım.


"Bağdaş kurup içsel sessizliğe girmeni istiyorum," dedi. "Diyelim ki akademik çevrende yapmanı istediğim şeyin doğruluğunu ya da yanlışlığını kanıtlamak için ne tür makaleler araman gerektiğini öğrenmek istiyorsun. İçsel sessizliğe gir, ama uykuya dalma. Bu, farkındalığın karanlık denizinde bi yolculuk değil. Bu içsel sessizliğin içinden görme."


Uyuyakalmadan içsel sessizliğe girmek benim için oldukça zordu. Yenilmesi nerdeyse imkânsız bir uyuma isteğiyle savaştım. Başardım, ve kendimi çevremdeki zifiri karanlığın içinden vadinin dibine bakar buldum. Ve ardından, beni iliklerime kadar donduran bir şey gördüm. Gördüğüm devasa bir gölgeydi, bir baştan bir başa yaklaşık beş metre vardı, havada zıplıyor, ve sonra sessiz bir gümlemeyle yere konuyordu. Gümlemeyi işitmiyordum; ama iliklerimde hissediyordum onu.


"Gerçekten ağırlar," dedi don Juan, kulağımın içine. Beni sol kolumdan yakalamış, çok sıkı tutuyordu.


Çamurdan bir gölgeye benzeyen şeyin yerde kıpırdandığını, sonra nerdeyse on beş metre uzunluğunda dev bir adım daha attığını, ve tekrar aynı meşum, sessiz gümlemeyle yere konduğunu gördüm. Konsantrasyonumu kaybetmemek için savaşıyordum. Duyduğum korku, yapabileceğim her türlü mantıklı tanımlamanın ötesindeydi. Gözlerimi vadinin dibinde zıplayan gölgeden ayırmıyordum. Ardından son derece garip bir vızıltı duydum, kanat çırpma sesi ile, bir istasyonu tam yakalayamamış bir radyonun paraziti arasında bir sesti bu, ve bunu izleyen gümleme unutulamayacak bir şeydi. Don Juan'ı da beni de iliklerimize kadar sarstı—kapkara, devasa bir çamur gölge, ayaklarımızın dibine konmuştu.


"Korkma!" diye emretti don Juan. "içsel sessizliğini korursan uzaklaşacaktır."


Tepeden tırnağa titriyordum, içsel sessizliğimi sürdüremezsem çamur gölgenin üzerime bir battaniye gibi kapanıp beni boğacağını gayet iyi bilmekteydim. Çevremdeki karanlığı yitirmeden, avazım çıktığı kadar bağırdım. Hiç bu kadar öfkelenmemiş, böylesine sinirlenmemiştim. Çamur gölge bir sıçrayış daha yaptı, bu kez doğruca vadinin dibine yönelmişti. Ben, bacaklarım titreyerek çığlıklar atmaya devam ettim. Gelip beni yiyecek olan o şeyden kaçıp kurtulmak istiyordum. O kadar korkuyordum ki zaman kavramını yitirdim. Bayılmış olmalıyım.


Kendime geldiğimde, don Juan'ın evindeki yatağımda yatmaktaydım. Alnıma buz gibi suyla ıslatılmış bir havlu konmuştu. Ateşler içinde yanıyordum. Don Juan'ın kadın yoldaşlarından biri sırtımı, göğsümü ve alnımı alkolle ovdu, ama bu beni rahatlatmaya yetmemişti. Hissettiğim ateş içimden geliyordu. Onu yaratan hiddetim ve âcizliğimdi.


Don Juan, bana olanlar dünyanın en komik şeyiymiş gibi gülmekteydi. Kahkahalarının salvosu bitmek bilmiyordu.


"Bi uçucu görmeyi bu denli ciddiye alacağını hiç düşünmemiştim," dedi.


Elimden tutup evin arkasına götürdü ve oradaki kocaman su küvetinin içine soktu beni, tümüyle giyinik vaziyette— ayakkabılarım, saatim, her şeyimle birlikte.


"Saatim, saatim!" diye feryat ettim.


Don Juan gülmekten iki büklüm olmuştu. "Beni görmeye gelirken saat filan takma," dedi. "Mahvettin saatini işte!"


Saatimi çıkarıp küvetin kenarına koydum. Su geçirmez olduğunu yeni hatırlamıştım; bir şey olmazdı. Küvete batırılmak bayağı toparlanmamı sağlamıştı. Don Juan beni buz gibi sudan çıkardığında kontrolümü bir parça kazanmış sayılırdım.


"Akıl almaz bir görüntü bu!" diye tekrarlayıp duruyordum, başka bir şey çıkmıyordu ağzımdan.


Don Juan'ın anlattığı yağmacı iyi niyetli bir şey değildi. Son derece kaba, ağır, ve kayıtsızdı. Bize karşı aldırışsızlığını hissetmiştim. Bizi yamyassı edeli hiç kuşkusuz asırlar olmuştu; don Juan'ın dediği gibi zayıf, savunmasız, halim selim varlıklar haline getirmişti bizi. Islak giysilerimi çıkardım, bir pançoya sarındım, yatağıma oturup kendimi kaybedene kadar ağladım; ama kendim için değil. Benim hiddetim, benim sarsılmaz niyetim onların beni yemesine izin vermezdi. Ben dostlarım için, özellikle de babam için ağlıyordum. Onu bu kadar çok sevdiğimi o ana dek asla anlamamıştım.


(sonsuzluğun etkin yanı, çamur gölgeler)



••••"Biz erkeklerin sorunu, zayıflığımız," diye devam etti. "Bizim farkındalığımız gelişmeye başladığında, bi sütun gibi büyür; ışıltılı varlığımızın tam orta noktasında yerden yukarıya doğru yükselir. Ona bel bağlayabilmemiz için bu sütunun hatırı sayılır bi boya erişmesi gereklidir. Hayatının bu döneminde, bi büyücü olarak, yeni farkındalığının kontrolünü kolayca elinden kaçırıyorsun. Böyle olduğunda yaptığın her şeyi, savaşçı-gezginin yolunda gördüğün her şeyi unutuyorsun, çünkü bilinçliliğin günlük yaşamın farkındalığına geri kayıyor. Her erkek büyücünün görevinin, savaşçı-gezginin yolunda yaptığı ve gördüğü her şeyi, yeni farkındalık düzeylerinde bulunduğu sırada da kullanıma elverişli hale getirmek olduğunu açıklamıştım sana. Her erkek büyücünün sorunu, farkındalığının yeni düzeyini yitirip yere çakılması an meselesi olduğundan, her şeyi kolayca unutmasıdır."


••••"Gidiyor olmanız fikrine dayanamıyorum, don Juan," dediğimi işittim. Sesimin tonunu ve dediklerimi duymak utandırdı beni. Kendime acıma duygularıyla elimde olmadan hıçkırmaya başlayınca, büsbütün sıkıldım. "Neyim var benim, don Juan?" diye mırıldandım. "Genellikle böyle değilimdir."


"Farkındalığın ayak parmaklarına indi gene," diye yanıtladı, gülerek.


Derken kontrolümü son zerresine kadar yitirdim ve kendimi keder ve çaresizlik duygularıma kapıp koyverdim.


"Tek başına kalacağım," diye feryat ettim. "Ne olacak bana? Ne olacağım ben?"


"Şöyle diyelim," dedi don Juan, dinginlikle. "Benim bu dünyayı terk edip bilinmeyenle yüz yüze gelmem için tüm gücüme, tüm sabrıma, tüm şansıma, ve hepsinin ötesinde savaşçı-gezginin çelikten gözü pekliğinin her bi katresine ihtiyacım var. Geride kalıp bi savaşçı-gezgin gibi başarılı olmak için, senin de benim gereksindiğim her şeye ihtiyacın var. Bizim yapacağımız şekilde oralara gitmeyi göze almak, hafife alınacak bi şey değil; ama geride kalmak da öyle."


Bir duygusal patlama yaşadım ve elini öptüm.


"Çüş, çüş, çüş!" dedi. "Utanmasan çarıklarıma türbe yapmaya kalkacaksın!"


Pençesinde olduğum ıstırap kendine acıma duygusundan çıkıp benzersiz bir kayıp duygusuna dönüştü. "Gidiyorsun!" diye mırıldandım. "Tanrım! Ebediyen gidiyorsun!"


O anda don Juan bana onunla ilk karşılaştığım günden beri hep yaptığı bir şeyi yaptı. Yüzü, sanki aldığı derin bir nefesle şişermiş gibi oldu. Sol elinin ayasıyla sırtıma kuvvetle vurdu ve şöyle dedi, "Ayak parmaklarından yukarı çık! Kaldır kendini!"


Bir an sonra, yeniden tutarlı, eksiksiz ve kontrollüydüm. Benden bekleneni biliyordum. Artık içimde hiçbir duraksama, ya da kendim hakkında hiçbir kaygım kalmamıştı. Don Juan gittiğinde bana ne olacağına aldırmıyordum. Ayrılışına çok az kaldığını bilmekteydim. Bana baktı, gözleri her şeyi söylüyordu.


"Bi daha hiç birlikte olmayacağız," dedi yavaşça. "Benim yardımıma ihtiyacın yok artık; sana yardım teklif etmem, çünkü yaraşıklı bi savaşçı-gezgin isen bunu yaptığım için yüzüme tükürürsün. Bi noktadan sonra, bi savaşçı-gezginin tek mutluluğu bi başınalığıdır. Senin bana yardım etmeye çalışmanı da istemem. Ayrıldığım anda, ebediyen gitmişim demektir. Beni düşünme, çünkü ben de seni düşünmeyeceğim. Yaraşıklı bi savaşçı-gezgin isen, kusursuz ol! Dünyanı gözet. Onurlandır onu; yaşamınla himaye et!"


Benden uzaklaştı. Bu an kendine acımanın, gözyaşlarının ya da mutluluğun ötesindeydi. Hoşça kal der gibi, ya da belki hissettiklerimi anlıyormuş gibi başını salladı.


"Benliğini unut ki hiçbi şeyden korkmayasın, kendini hangi farkındalık düzeyinde bulursan bul, böyle yap," dedi.


Şakacılığı üstündeydi. Dünya üzerinde bana son bir kez takıldı.


"Umarım aşkı bulursun!" dedi.


Avucunu bana doğru kaldırıp parmaklarını bir çocuk gibi açtı, sonra avucunu kapattı.


"Ciao," dedi.


Üzüntünün ya da pişmanlığın beyhude olduğunu biliyordum; benim geride kalışımın don Juan'ın ayrılışı kadar zor olduğunu da biliyordum. İkimiz de, hiçbirimizin durduramayacağı, geri döndürülemeyecek bir enerji manevrasına takılmıştık. Gene de ben don Juan'a katılmak, nereye olursa olsun onun peşinden gitmek istiyordum. Ölürsem belki beni de yanına alır, düşüncesi geçti aklımdan.


Ardından, don Juan'ın, nagualın, yoldaşlarına, neşe kaynaklarına, koruması altındakilere, yassı doruğun sisi içinde birer birer kuzeye doğru gözden kaybolurlarken nasıl kılavuzluk ettiğini gördüm. Her birinin nasıl birer ışık damlacığına dönüştüğünü, ve hep birlikte yükselip, tepenin üzerinde, gökyüzündeki hayalet ışıklar gibi nasıl süzüldüklerini gördüm. Dağın üzerinde bir çember çizdiler; don Juan'ın önceden söylemiş olduğu gibi: yalnızca kendi gözleri için son bir bakıştı bu, bu harikulade Yeryüzü'ne son bir bakış. Ve sonra kayboldular.


Ne yapmam gerektiğini biliyordum. Vaktim sona ermişti. Son sürat sarp yamacın kıyısına doğru koştum ve uçurumdan aşağıya attım kendimi. Yüzümde rüzgârı hissettim bir an, ve ardından son derece müşfik bir karanlık, huzur dolu bir yeraltı nehri gibi sarıp yuttu beni.


(sonsuzluğun etkin yanı, uçuruma atlayış)



••••O sabah Ship's’de otururken, don Juan'la geçirdiğim bütün o yıllar boyunca yükseltilmiş farkındalıkta başımdan geçen her şey, en ince ayrıntısına kadar kesintisiz, sürekli bir anılar zinciri oldu yeniden. Don Juan, nagual olan bir erkek büyücünün, enerji kütlesinin cüssesinden ötürü ister istemez parçalara bölünmüş olması gerektiği gerçeğinden acı duyduğunu ifade etmişti. Her parçanın ayrı bir tür eylemler alanının sınırları içerisinde yaşadığını, ve her ayrı parçada yaşanan olayların, kişinin tüm ömrünce meydana gelenlerin eksiksiz, bilinçli bir tablosunu oluşturmak üzere günün birinde birleştirilmesi gerektiğini söylüyordu.


Gözlerimin içine bakarak, birleştirmenin tamamlanmasının yıllar sürdüğünü, ve eylem alanlarının tümüne birden bilinçli biçimde asla ulaşamadıkları için parçalara bölünmüş olarak yaşamış naguallar olduğunun da kulağına çalındığını söylemişti.


••••Evet, o uçuruma atladım, dedim kendi kendime, ve ölmedim, çünkü dibe varmadan farkındalığın karanlık denizinin beni yutmasına izin verdim. Korkular ve pişmanlıklar olmadan ona teslim oldum. Ve o karanlık deniz bana ölmeyip kendimi L.A.'daki yatağımda bulmam için ne gerekiyorsa onu sağladı. İki gün öncesi, bu açıklamanın benim için hiçbir anlamı olmazdı. Şimdi Ship’s'de, sabahın üçünde, benim için her şey demekti.


Orada yalnızmışım gibi elimi gürültüyle masaya indirdim. İnsanlar bana bakıp anlayışla gülümsediler. Umurumda değildi. Zihnim çözümsüz bir açmaza odaklanmıştı: on saat önce ölmek üzere bir uçuruma atlamış olduğum gerçeğine karşın hayattaydım. Böyle bir açmaz asla çözülemezdi, biliyordum bunu. Benim normal bilişselliğim tatmin olmak için tek yönlü bir açıklama gereksiniyordu, ama tek yönlü açıklamalar olası değildi. Bu olanlar, süreklilikteki kesintinin dönüm noktasıydı. Don Juan, kesintinin büyücülük olduğunu söylemişti. Becerebildiğim kadar açıklıkla anlamıştım bunu artık. Geride kalmak için tüm gücüme, tüm sabrıma, ve her şeyin ötesinde savaşçı-gezginin çelikten yüreğine ihtiyacım olduğunu söylerken don Juan ne kadar haklıydı.


Don Juan'ı düşünmeye çalıştım, ama yapamadım. Ayrıca don Juan'a aldırmıyordum da. Aramızda dev bir engel oluşmuş gibiydi. Uyandığım andan beri içimde kendini hissettiren o yabancı düşünce doğruydu: ben farklı biri olmuştum. Atlayış anımda bir değişim gerçekleşmişti. Aksi takdirde don Juan'ı düşünmek zevk verirdi bana, ona özlem duyardım. Beni kendisiyle birlikte götürmediği için kırgınlığın sızısını hissederdim içimde. Benim normal benliğim olurdu bu. Gerçekten eskisi gibi değildim. Bu fikir tüm benliğimi istila edinceye dek hız kazandı. Böylece eski benliğimden kalan ne varsa kayboldu.


Yeni bir ruh hali idareyi ele aldı. Yalnızdım! Don Juan beni ajan provokatörü olarak bir rüyanın içine bırakmıştı. Bedenim katılığını azar azar kaybediyor, esnekleşiyordu; sonunda serbestçe derin soluklar almaya başlamıştım. Yüksek sesle güldüm. İnsanların bana bakışlarına ve bu kez gülmüyor olmalarına aldırış etmiyordum. Yalnızdım, ve bu konuda yapabileceğim bir şey yoktu!


Bir dehlize girmenin fiziksel duyumunu hissettim; kendine ait bir gücü olan bir dehlizdi bu. Beni içine çekti. Sessiz bir dehlizdi. Don Juan'dı bu dehliz, sessiz ve uçsuz bucaksız. Don Juan'ın fiziksellikten yoksun oluşunu ilk hissedişimdi bu. Duygusallığa ve özleme yer yoktu. Onu özlemem mümkün değildi, çünkü o beni içine çeken, kişisellikten arıtılmış bir duygu olarak oradaydı.


Dehliz bana meydan okudu. Bir coşku, bir ferahlık duydum. Evet, o dehlizde sonsuza dek yol alabilirdim; yalnız ya da birileriyle birlikte. Ve bu ne bir yükümlülüktü benim için, ne de bir zevk. Bir savaşçı-gezginin kaçınılmaz yazgısı olan nihai yolculuğun başlangıcından da fazla bir şeydi bu; yeni bir devrin başlangıcıydı. O dehlizi bulmuş olduğumu idrak ettiğimde ağlamam gerekirdi, ama ağlamıyordum. Ship’s’de sonsuzlukla yüz yüze gelmiştim! Ne olağanüstü! Sırtımda bir ürperti hissettim. Don Juan'ın evrenin gerçekten de sırrına erişilmez olduğunu söyleyen sesini duydum.


O anda lokantanın park yerine çıkan arka kapısı açıldı ve içeriye garip biri girdi; herhalde kırklı yaşlarının başlarında bir adamdı bu; saçı başı karmakarışık, bir deri bir kemik olmasına karşın oldukça yakışıklıydı. Onu yıllardır UCLA çevresinde, öğrenciler arasında dolaşırken görüyordum. Birisi bana onun yakınlardaki Askeri Hastanenin ayakta tedavi gören hastalarından biri olduğunu söylemişti. Ruhsal açıdan dengesiz gibi görünüyordu. Ship’s'de defalarca rast gelmiştim ona; her zaman bankonun aynı köşesinde, bir fincan kahvenin üzerine kapanmış otururdu. Eğer en sevdiği taburede oturan biri varsa, dışarda dikilip pencereden içeriye bakarak yerinin boşalmasını beklediğini de çok görmüştüm.


Lokantaya girdiğinde her zamanki yerine gidip oturdu, ardından bana baktı. Gözlerimiz karşılaştı. Bundan sonra ilk duyduğum, beni ve içerdeki herkesi iliklerine kadar donduran korkunç çığlığı oldu. İçerdekilerin hepsi yemeklerini bırakıp faltaşı gibi açılmış gözlerle bana baktılar. Benim bağırdığımı düşünmüşlerdi, besbelli. Bankoya vurup ardından yüksek sesle gülerek buna zemin hazırlamıştım. Adam taburesinden fırlayıp lokantadan dışarı koştu, ve ellerini başının üzerinde heyecanla sallayarak dönüp bana baktı.


Ani bir dürtüye karşı koyamayarak adamın arkasından koştum. Bende çığlık attıracak ne gördüğünü sormak istiyordum. Park yerinde yakaladım onu, ve neden çığlık attığını söylemesini istedim. Elleriyle gözlerini kapattı ve daha büyük bir çığlık koyverdi. Gördüğü kâbustan ödü kopmuş, olanca gücüyle bağıran bir çocuk gibiydi tıpkı. Onu bıraktım ve lokantaya geri döndüm.


"Ne oldu sana canım?" diye sordu garson kız, endişeli bir yüzle. "Beni eziyordun nerdeyse."


"Bir arkadaşı gördüm de," dedim.


Garson kızın yüzünde alaylı bir üzüntü ve hayret ifadesi belirdi.


"O adam senin arkadaşın mı?" diye sordu.

"Dünyadaki tek arkadaşım," dedim, ve bu gerçeğin ta kendisiydi; eğer "arkadaş" senin üzerindeki cilanın ardını gören ve aslında nerden geldiğini bilen biri anlamına geliyorsa.


(son kitap, son bölüm)



••••konferansının temel konusuna girdi: Kişisel önemlilik nasıl silinir.

Girizgâh olarak, anlamlılık rolünü duyularımızı perdeleyen ve şeyleri açıkça ve nesnellikle görmemizi engelleyen bir tür bilişsel ahenksizlik oluşturan, yaptığımız, söylediğimiz ya da düşündüğümüz her şeye bağlanmamız olarak açıkladı.


••••Acımama durumu şaşırtıcıdır. Kesintisiz tazyik yılları boyunca adım adım ona varmaya çalışılır ve kalıbımızı kıran ve bizi mutlu ve huzurlu bir gülümsemeyle dünyaya bakmamızı sağlayan ani bir titreme gibi, birdenbire ortaya çıkar. Uzun yıllardan beri ilk kez, kendi başımıza var olmanın korkunç yükünden kurtulduğumuzu hissederiz ve bizi kuşatan gerçekliği görürüz. Bir kez bu noktaya ulaştık mı, tek başına değilizdir. Derin bir akıl almazla bizi bekler, Kartal'ın kalbinden gelen ve saniyenin binde birinde bizi ılımlılık ve bilgelik evrenlerine taşıyan bir yardım.

Artık kendimiz için hiçbir acımamız olmadığında, kişisel sönmemizin darbesiyle zarafetle yüzleşebiliriz. Ölüm savaşçıya değer ve ılımlılık veren güçtür. Önemli olmadığımızın farkına sadece ölümün gözlerinin içine bakarken varabiliriz, işte o zaman, ölüm yaşamak için yanı başımıza gelir ve başlar bize gizlerini açmaya.

Ölümün değiştirilemez doğasıyla temas, çömezin karakteri üzerinde silinmez bir iz bırakır. Evrenin tüm enerjisinin her şeyle bağlantılı olduğunu ilk kez anlar. Fizik yasası içinde kendi aralarında ilişkili bir nesne dünyası yoktur. Varolan, dikkatimizin erki bize izin verir vermez, karmaşık biçimde birbirleriyle bağıntılılığı içinde yorumlayabileceğimiz ışıldayan bir yayılım panoramasıdır. Her eylemimiz değerlidir zira sonsuzluktaki çağlayanları harekete geçirirler. Bu nedenle, hiçbir şey bir başkasından daha değerli değildir, hiçbir şey bir başkasından önemli değildir.

Bu vizyon kendimize karşı bağışlayıcı olma eğilimimizi keser. Evrensel bağa tanıklık ederken savaşçının zihni, duyguların karşı-zorbalığı tarafından işgal edilir. Bir yandan, anlatılmaz bir sevinç ile yüce derin bir saygı ve var olan her şeye karşı kişisel olmayan bir ilgi duyar. Öte yandan, kaçınılmaz bir duygu ve kendine merhamet etmeyle ilgisi olmayan derin bir hüzün; sonsuzluğun kalbinden gelen bir hüzün, onu asla terk etmeyecek münzevi bir bora. Bu arıtıcı duygu tüm insani akılcılaştırmaların akamete uğradığı yerde savaşçıya maceraya atılması için ılımlılığı, kurnazlığı ve ihtiyacı olan sessizliği verir. Böylesi koşullar içinde,

kişisel önemlilik artık tutunamaz.


**Nagual İle Karşılaşma 1. Bölüm (Bilgiyle Bir Romans) - 2 Kişisel Önemlilik**



••••Ölüm yanı başımızda yaşar, bir kol boyu mesafede, daimî bir uyanıklıkla, bizi gözetleyen, en küçük kışkırtmanın üstüne atlatmaya hazır. Savaşçı sahip oldugu her şeyin bu an olduğunu bildiğinden, sönmesinin hayvani korkusunu bir haz fırsatına dönüştürür.


••••Başlangıçta zaten tür olarak programlanırız ve ebeveynlerimiz toplumun bizden beklentilerine doğru bizleri yönelterek bu programla bizi uyumlu kılma işini yüklenirler. Fakat ölmek hiç kimse için bir rutin değildir zira ölüm büyülüdür.


••••Ölüme dilenmeyin; teslim olanlara karşı lütufkâr değildir o. Onu tanımak için bu dünyaya gelmiş olduğunuzun bilincini yardıma çağırın. Ona meydan okuyun, ne yaparsanız yapın, onu yenecek en küçük şansınızın olmadığını biliyor olmanıza rağmen. O, savaşçıya karşı nazik olduğu kadar sıradan insana da acımasızdır."


(nagual ile karşılaşma, ölüm bilinci)



••••Onun öğretileri ya da daha doğrusu ait olduğu görücü geleneğinin öğretileri, evrenin çift olduğu olgusuyla başlar. Evren, eski görücülerin birbirine geçmiş iki yılan vasıtasıyla sembolize ettikleri iki güçten oluşur. Ama bu iki gücün iyi ve kötü diye isimlendirdiğimiz ikiliklerle, tanrı ve şeytan, olumlu ve olumsuz ya da bizim açımızdan iç tutarlılığı olan hiçbir karşıtlıkla alakası yok. Daha çok, Toltekler'in "tonal" ve "nagual" olarak adlandırdıkları enerjinin açıklanamaz bir dalgasından ibarettirler.

Belitsel bir tarzda, herhangi bir şekilde yorumlayabildiğimiz ya da hayal edebildiğimiz her şeyin tonal ve geri kalan, kategorize edemediklerimizin de nagual olduğu ifade edilir.

Görücüler "Kartal" ismini verdikleri biricik gücün, iki antagonist gerçeklik olmadığını daha çok tamamlayıcı iki görünüm olduğunu vurgulamak için, fizik bedenimizin sağ ve sol yanını tonal ve nagual olarak karşılaştırırlar. Bu gücün kozmosta kendini gösterdiği enerji biçimleri açısından olsun, bizim algılayış açımızdan olsun, organizmaların temel dış görünüşüne benzer biçimde, neredeyse daima iki yanlı bir bakışımla yapılandığını görmüşlerdir.

Hayat —Eskilerin "Kartal'ın yayılımları" ismini verdikleri— kendinin bilinci olan yeni bir özel varlığın, dışsal bir güç durumuna gelirken; sonsuzluğun bir kısım serbest enerjisini kuşattığı sırada oluşur. Ve görücüler, "algının birleşim noktası" dedikleri etki ortaya çıktığında, dünya algısının birden oluverdiğini görmüşlerdir.

Evrende yaşayan her canlı varlıkta bu selektör merkez çalışmaya hazır olsa da, bu dünya üzerinde önceden tasarlanmış kendilik bilinci, ancak insanoğlu ve ilk Çağ görücülerinin "bağlaşıklar" adını verdikleri fizik varlıktan yoksun türün bir grubu tarafından elde edilebilir. Bu varlıklarla insan arasındaki etkileşim sadece olası olmak şöyle dursun, rüyalarımız sırasında sıklıkla meydana gelir. Büyücüler bunu işlerler, zira inorganik bilinç, bizimkinden çok daha eskidir, hepimizin yanıp tutuştuğu bir şeyle doludur. Bilgiyle.

Eski Meksika bilgeleri kendilerini sıkı sıkıya enerji türlerinin araştırılmasına vakfederlerken; keşfettiklerini çağdaşlarına betimlemeyi de kuvvetle arzu etmişlerdi. Çabalarında en uygun terimleri bulmak adına, var olan her şeyin gündüz ve gece gibi karanlık ve aydınlığa ayrıldığını söylediler. Bütün ikili betimlemeler bunun sonucudur. Bu, büyük kozmik ikiliği yansıtan bir

gerekliliktir.

Görmeleri sırasında, enerji dünyasının küçük ışık noktalarıyla bezeli, geniş karanlık bir alandan oluştuğunu keşfetmişlerdi ve karanlık bölgelerin enerjinin dişil bölümüyle uyuşurken, aydınlık bölgelerin de enerjinin eril bölümüyle uyuştuğunu fark ettiler. Kaçınılmaz olarak evrenin neredeyse bütünlüğü içinde dişil olduğuna ve aydınlık enerjinin, erilliğin nadir olduğuna kanaat getirdiler.

Bu tanımlamayla karanlığı sol tarafla, nagual, bilinmeyen dişil ve aydınlığı da sağ tarafla, tonal, bilinen ve eril biçiminde ilişkilendirdiler.

Gözlemlerini müteakip, kozmik karanlığın kendi üzerinde büzüldüğü ve bundan uzay ve zamanın düzenine kaynaklık eden, gerinen bir kıvılcımın, bir ışık patlamasının dışarı fırladığı sırada gökadasal yaratım eyleminin vuku bulduğunu görmüşlerdi. Şeylerin bir sonunun olması bu düzenin yasasıdır ve bu da evrenin yegâne ve değişmez ilkesinin enerjinin karanlık, dişil, yaratıcı ve sonsuz olduğu anlamına geliyor.

Benzer biçimde insan da gündüz ortaya çıkan uyanıklık tarafından temsil edilen bir tonal ve gece rüyaları tarafından temsil edilen bir nagual olarak ikiye ayrılır.

Nagualların bilgeliğinin geri kalanı bu gözlemlerin sonucudur. Rüyaların erke giden bir çıkış olduğunu öğretirler; çünkü son tahlilde bizi ayakta tutan, kendimizi yenilemek için periyodik olarak döndüğümüz bu karanlık enerjidir. Bu nedenle, tüm erklerini rüya durumu boyunca bilinçlenme sanatının yetkinleştirilmesine yöneltmişlerdi. Dikkatin bu özel tipine rüya görmek adını vermişler ve onu kasten karanlık enerjiyi araştırmak ve evrenin kaynağıyla temasa geçmek için kullanmışlardı. Böylelikle Toltek bilgelerinin ilk gözlemleri pratik bir bilgi haline geldi.


••••"Büyücüler bellek var olduğu sürece, varlık bilincinin olduğunu ifade ederler, zira düşünce akışı hayatın bir zerkidir. Ölüm hakikati bunu unutturur. Zamanın geçmişten geleceğe doğru bir hat boyunca hızla gittiği düşüncesi bütünüyle ilkeldir ve büyücülerin ve hatta modern bilimin deneyimine terstir. Zamanın bu sınırlı yorumlanışı yüzünden, insanlığın çok büyük bölümü, aynılığın sonsuz tekrarının yazgısı olan bir zaman tünelinde tutsak. Büyücülerin ‘birleşim noktasının ortak sabitliği’ dedikleri olgudan dolayı, enerjisel açıdan bloke olduğumuz koşulumuzun bir gerçeğidir.


••••Yorumlamayı aşmaya ve önyargısız saf algının karşısında durmaya muktedir olsaydık, bir nesne dünyası izlenimi kaybolurdu.

Bunun yerine enerjiye evrende cereyan ettiği kusursuzlukta tanıklık ederdik. Yine aynı koşullarda, başkalarının düşünce zincirinin üzerimizde en küçük etkisi olmazdı ve artık kendimizi ne olursa olsun söylemeye veya yapmaya zorunlu hissetmezdik. Öyle ki duygularımızın hiçbir sınırı olmazdı. İşte bu görmektir.”

Carlos sözlerine devam etti:

“Büyücülerin amacı toplumsal yorumlamaların sabitliğini kırmak ve enerjiyi doğrudan görmektir. Görmek tam algısal bir deneyimdir.

Enerjiyi cereyan ettiği kusursuzlukta görmek, bilgi yolunda olmazsa olmaz bir gereksinimdir. Son tahlilde, büyücülerin bütün çabası buna yöneliktir. Tüm evrenin enerji olduğunu bilmek savaşçıya yetmez, onu kendi kendine doğrulamalıdır.

Görmek hayatımızda dolaysız sonuçları ve büyük bir değeri olan yararlı bir konudur. Büyücülerin zamanı nesnel bir boyut olarak görmeyi öğrenmeleri, onlar arasında en muhteşem olanıdır.”

Carlos sözlerini, enerjinin evrenin bir ucundan diğer ucuna katmanlar arasında dağıtıldığını söyleyerek sürdürdü. “Bütün bilinçli varlıklar bu katmanlardan birine ait, ve ‘algı düzenlenmesi’ adı altında bilinen bir görüngü sayesinde diğer bantların enerjisiyle uyumlu olabiliyoruz.

Gören büyücüler için katmanların kesiştiği, enerjinin anaforlar yaratan belli yerlerinde özel, en yüksek önemlilikte görüngüler meydana gelir. Düzenlenme şartları orada elverişlidir ve kendiliğinden baş gösterir. Görücüler zamanın koordinatlarının geçersiz kılındığı ve seyyah bilincinin yabancı dünyalar içine girebildiği, uzaydaki üst geçitlerden, köprülerden ve bariyerlerden bahsederler. Evrenin her köşesinden inorganik varlıklar yeryüzüne kadar, sınırı geçmek için bu noktalardan faydalanırlar ve hatta bunu biz de yapabiliyoruz.


••••Enerji düzeyi olarak varoluşun bütünselliğine tanık olduğumuzda, öte bir tasarının, tüm bunları organize eden eylemin bir takım ölçülerinin, ayrıca başka bir şeylerin var olduğunu görürüz. Büyücüler azami ve kişisel olmayan bir iradeyle, içsel sessizlikleri sırasında uyumlu olmayı başardıkları bu tasarıyı ayırt ederler. Doğal olarak bir bilgi adamı, böyle bir araçla enerjisi için en uygun tarzdaki şeyleri hâletiruhiyesinde birleştirecektir. Coşkulu ve erinçli bir enerji, gören büyücünün işaretidir.


(nagual ile karşılaşma, enerjisel drenaj)



••••Niyet, istemlerimizi Kartal'ın komutlarına dönüştüren kozmik bilinçle dikkatimizin simbiyozudur. Kendimizi kararlılıkla orada sınamaya cesaret etmeliyiz ve bir kez bu noktaya varınca, her şey olanaklıdır. Niyet büyücülere sıradan olmayan bir dünyada yaşama ve bir özgürlük yazgısı niyetine sahip olma olanağı verir. Onlar için özgürlük bir olgudur, sadece bir ütopya değil.






••••geçmişini hatırlamak yıllarca birbirinden ayrılmış fizik ve enerji bedenini birleştirmenin en etkili yöntemidir.


(nagual ile karşılaşma, özetleme)



••••Duyularımıza ulaşan her şey bir alamettir. İhtiyacımız olan tek şey, zihni susturmak ve mesajı yakalamak için gereken hızdır. Tin işaretleri içinde çok açık bir sesle bizimle konuşur.


••••Carlos sözlerinin altını çizerek, büyücülüğün sessizlik sanatı olduğunu özellikle belirtti:

“Sessizlik dünyalar arasında bir köprüdür. Zihnimiz sessiz kaldığı sırada, varlığımızın inanılmaz yanları su yüzüne çıkar. Bu andan itibaren, kişi niyetin bir aracı olur ve bütün eylemleri erk yaymaya başlar.

Çömezliğim süresince, velinimetim benim korkudan ödümü patlatan, ama aynı zamanda, hevesimi de uyandıran olağanüstü işler gösterdi bana; ben de onun kadar etkili olmak istiyordum. Sık sık maharetlerini nasıl öğrenebileceğimi soruyordum ona, ama o bir parmağını dudaklarının üzerine koyuyor ve bana büyük bir dikkatle bakıyordu. Benim onun yanıtındaki görkemli dersi bütünüyle takdir edebilmemden önce yıllar geçti. Büyücülüğün anahtarı sessizliktir.”

Dinleyicilerden birisi Carlos'tan bu kavramı tanımlamasını istedi.

Carlos:

“Bu tanımlanamaz. Uyguladığın zaman onu fark edersin. Eğer anlamaya çabalarsan, onu bloke etmiş olursun. Bunu zor ya da kompleks bir iş gibi görme, zira başka bir dünyadan gelmiyor bu; mesele sadece zihni susturmakta.

Size sessizliğin, sandalların yanaştığı bir rıhtım gibi olduğunu söyleyebilirim; eğer rıhtım doluysa, yeni bir şey için yer yoktur. Benim meseleyi görüşüm böyle, ama hakikât; ondan nasıl bahsedeceğimi bilmediğimdir.”

İçsel sessizliğin sadece düşüncenin yokluğu olmadığını açıkladı. Söz konusu olan daha çok yargıları askıya almak, yorumlamadan tanık olmaktır. Sessizliğe girmenin, büyücülerin tipik olarak çelişik üslubuna göre, “sözsüz düşünmeyi öğrenmek” olarak tanımlanabileceğini söyleyerek sözlerine devam etti;

“içinizden çoğu için, söylediğim hiçbir şeyin anlamı yok, zira zihninizin herhangi yakın bir şeye başvurmasına alıştırılmışsınız. Yeni başlayanlar için, düşüncelerin bizim olmaması işin ironisidir. Aramızda çınlıyorlar, bu başka. Sonuçta aklı kullanmayı öğrendiğimizden beri başımızın etini yiyor gibiler, onlara alışmaya başlıyoruz.

Eğer zihne sorarsanız, size büyücülerin amacının bir anlamı olmadığını söyleyecektir çünkü ussal olarak kanıtlanamaz. Size dürüstçe bu önermeyi teyit etmeye gitmenizi tavsiye etmek yerine katı bir yorumlamalar duvarının ardına saklanmanızı buyuracaktır. Bundan dolayı, eğer şansınızı ele geçirmek istiyorsanız ancak tek bir olası kurtuluş yolu var: Zihninizle bağlantıyı kesmek! Özgürlük, düşünmeksizin gerçekleşir.

İçsel söyleşilerini durdurabilmiş ve artık yorumlamayan insanlar tanıyorum, saf algılar; asla düş kırıklığına uğramış ve hiçbir şeye pişman değiller zira yaptıklarının tümü karar merkezinin parçası. Kendi zihinlerine otoriteyle davranmayı öğrenmişler ve özgürlüğün en otantik durumu içinde yaşıyorlar.”

Carlos sessizliğin doğal koşulumuz olduğunu söyleyerek sözlerine devam etti:

“Sessizlikten geldik ve oraya döneceğiz.


••••Sessizlik bir emirle, Kartal’ın bir komutu olan iradi bir eylemle başlar. Bununla beraber şunu da aklımızda tutmamız gerekiyor; ne kadar uzun zaman sessizliği sürdürmüş olursak olalım, gerçekten oraya ulaşmamış olacağız çünkü bu bir yükümlülük olacaktır. İstencimizi niyete dönüştürmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Sessizlik sükûnettir, teslim olmak, kendini bırakmak gibidir bu. Bir çocuğun bir ateşe baktığı sırada hissettiği gibi, bir yokluk duyumu üretir. Bu duyguyu hatırlamak ve onun yeniden canlandırılabileceğini bilmek ne muazzam!


••••Bir insan içsel sessizlikle hemhâlken, içsel sessizlik onun zamanına yeni bir değer kazandırır. Bundan dolayı, sessizliğin şimdinin keskin bir bilinci olduğunu söylemek, onu tanımlamanın bir başka yoludur.


••••Yapmama örneği olarak şunları vermişti: Karanlıkta dinlemek, duyularımızın önceliğini değiştirmek veya gözlerimizi kapatır kapatmaz uyumaya mecbur kalmak. Ve daha başka, bitkilerle konuşmak, kafa üstü durmak, geri geri yürümek, ağaçların yaprakları arasındaki gölgeleri ve aralıkları gözlemlemek.

Tüm bu etkinlikler içsel söyleşiyi susturmanın en etkinlerindendir, ama bir defoları var: Onları çok uzun süre kullanamıyoruz. Belirli bir zaman sonra, rutinlerimize geri dönmeye zorlanıyoruz. Abartılan bir yapmama, otomatik olarak erkini kaybedecek ve bir yapma olacaktır.

Eğer istediğimiz, sürekli etkililikle derin bir sessizlik biriktirmekse, en iyi yapmama inzivadır. Enerji ekonomisine eklenme, bize ‘hakikat’ muamelesi yapanları terk etme, tek başına kalmayı

öğrenmek yol pratiğinin üçüncü ilkesidir.

Savaşçı dünyası en münzevi olanıdır. Erkin yolları üzerinde yolculuk etmek için birçok çömez bir araya geldiği sırada bile, aralarından her biri tek başına olduğunu ve ne başkalarından bir

şey umabileceğini ne de kimseye bağlanamayacağını bilir. Yapabileceği tek şey kendisine eşlik edenlerle yolunu paylaşmaktır.

Tek başına olmak büyük bir çaba gerektirir çünkü hâlâ toplumsallaşmanın genetik buyruğunun üstesinden gelmeyi öğrenmedik. Başta gerekirse, ustası tarafından tuzaklar aracılığıyla çömez buna zorlanmalıdır. Fakat bir zaman sonra çömez, bundan hazzetmeyi öğrenir. Dağlarda ya da çölde inziva içinde sessizliği arayan ve uzun periyotlar boyunca yalnız yaşayan büyücüler normaldir.”

Birisi bu perspektifin korkunçluğunu belirtti.

Carlos:

“Asıl sulugözlü çocuklar gibi yaşlanıyor olmak korkunç! Modern hayatın ironilerinden birisi; iletişim geliştikçe, kendimizi daha yalnız hissetmemiz. Sıradan insanın varoluşu, yürek paralayan bir yalnızlık. Arkadaşlık arıyor, ama kendi kendine kalamıyor. Aşkı değerden düşürüldü; hayalî saf fantezi. Doğal merakı titizlikle kişisel bir çıkara dönüştürülüyor ve kendisine tüm kalan bağlılıkları.

Buna karşın, savaşçının inzivası aşıkların çekilmesi gibidir; aşkına şiirler yazmak için bir aşk sığınağı arayanların yeridir. Ve savaşçının aşkı her yerdedir, böylesine kısa bir zaman için avare gezeceği bu yeryüzüdür. Öyleyse, nereye giderse gitsin, savaşçı kendini romansına verir. Doğal olarak, bazen dünya işlerinden içsel sessizliğine kaçıp bir münzevi olacaktır.”


••••İçsel söyleşinin ataleti kırıldığında, dünya kendini yeniler. Enerji dalgası, ayaklarımızın altında açılan dayanılmaz bir boşluk gibi hissedilir. Bu yüzden, savaşçı zihinsel bir istikrarsızlık safhasında yıllar geçirebilir. Onu teselli edebilecek tek şey; aynı konumda berrak yolunun amacını korumak ve özgürlük perspektifini, hiçbir koşulda kaybetmemektir. Kusursuz bir savaşçı zihinsel sağlığını asla kaybetmez.

Elbette, bu tekniklerin kimilerini uyguladıklarında, savaşçılar zihinlerinin sarsıldığını ve alışılmamış bir sesin onlara bir şeyler fısıldamaya başladığını hissederler, bu normaldir ve korkmak zorunda kalacaklardır. Ama büyücülerin mutabakatına nüfuz etmekteyken, delirmezler.”

Katılımcılar birleşim noktası hareketinin de sessizliği çekip çekmediğini sordular. Carlos:

“Tersine. İçsel sessizlik birleşim noktasının yer değişikliğine yol açar ve bu yer değişiklikleri kümülatiftir. Belirli bir eşiğe varılınca, sessizlik kendi kendine birleşim noktasını büyük bir aralık üzerinde hareket ettirebilir, ama daha öncesinde değil.”

Carlos, ortak mutabakatın gücünün, enerjisel karakteristiklerine göre, bir kişiyi başkasına dönüştüren belirli bir atalet yaratığını açıkladı. Dünyayı betimlemedeki direnç bir saniyeden bir saate uzayabilir ya da daha fazla, fakat sonsuz değildir. Büyücülerin "sessizlik eşiğine varmak" dedikleri, onu ısrarlı bir niyet aracılığıyla yenmektir.

“Bu kırılma bedensel olarak ense kökünde bir şaklama ya da bir çan sesi gibi hissedilir. Bu andan itibaren, bu artık sadece bir erk birikimi meselesidir.

Söyleşisini birkaç saniyeliğine durduran ve hemen korkuya kapılan kimileri var ki, kendilerine sorular sormaya veya hissettiklerini kendi kendilerine tanımlamaya başlıyorlar. Başkaları bu durumda saatlerce ya da günlerce kalmayı öğreniyor ve hatta onu pratik etkinlikler için kullanıyor. Örneğin, kitaplarımı ele alın; Don Juan benden onları sessizliğin temel bir durumunda yazmamı talep etti. Fakat deneyimli büyücüler bundan daha ilerisine bile gidiyorlar: İyi belirlenmiş bir forma göre öteki dünyaya girebiliyorlar.

Neredeyse sürekli olarak orada yaşayan bir savaşçıyla karşılaşmıştım. Ona bir şeyler sorduğumda, sorumla yanıtının tutarlık taşıyıp taşımadığına aldırmaksızın, gördüklerini anlatarak yanıtlıyordu beni. Benim sözdizimimin ötesinde yaşıyordu. Çömez bakışımla, kuşkusuz o bir deliydi!

Tanımlanamaz doğasına karşın, sonuçları içinde sessizliği değerlendirebiliriz. Onun nihai sonucu, büyücülerin arzuyla aradıkları, muhakemeden değil kuşkusuzluktan oluşan, ani ve eksiksiz bir bilgiye bizi dolaysızca götüren, varlığımızın muhteşem bir boyutuyla bizi düzenliyor olmasıdır. Eski gelenekler bu durumu ‘göksel âlem’ olarak betimler, ama büyücüler ona daha az kişisel

bir isim vermeyi tercih ederler: ‘Sessiz bilgi.’ İçsel sessizliğini kontrol eden bir insanın tinle bağlantısını temizlediğini ve erkin onun üzerine çağlayarak aktığını söyleyebiliriz. Bir parmak şaklatması ve işte! Dünya farklıdır. Don Juan bu safhaya ‘düşüncenin ölümcül atlayışı’ olarak başvuruyordu, zira her gün dünyadan çıkarız ve asla aynı yere dönmeyiz.”

Büyünün garip erki, Carlos'un konferanslardan bir tekini kaçırmanın dayanılmaz bir acı olması yalın gerçeğiyle, mesleğini üzerimde icra ediyordu. Bir vesilede bunu ona da ifade ettim. Bana yanıtı:

“Ele geçiriliyorsun! Don Juan çevresindekileri daima bilgiyle

bir romansı sürdürmeye teşvik ederdi” oldu. Ardından açıkladı:

“Bilmeyi arzu etmek bir arılıktır, bir rehavet duygusu değildir, ondan hiçbir şey beklemeksizin tinin sana anlatmaya geldiğiyle canlı bir şekilde ilgilenmektir. İşaretler bilinmeyene doğru sıralandığında, tereddüt etmememiz için ihtiyacımız olan erki bize verebilecek tek şey, bilgiyle tutkulu bir romansa sahip olmaktır.

Yolu artık insani beklentilerle uyuşmayıp, onu aklına meydan okuyan durumlara doğru götürdüğünde, bir savaşçının bilgiyle içten bir ilişki yürütmeye başladığını söyleyebiliriz.


(nagual ile karşılaşma, sessizliğin eşiği)



••••Günlük uyanıklık, algıladığımız bu dünyanın öyle göründüğü kadar gerçek olup olmadığını sorgulayacağımız ve onu durduracağımız bir alan bırakmaz bize. Ve sıradan rüya için de aynı şey söylenebilir; o sürerken, onu tartışılmaz bir olgu gibi kabul ederiz, onu asla yargılamayız ya da daha basit bir tarzda ifade edersek; kendimizi ya da rüya içinde bir kez olsun bir emri ya da uyanıklık sürecinde sonuca bağlanmış bir uzlaşmayı anımsamaya asla ‘niyetlenmeyiz’.

Fakat dikkati idare etmenin bir başka yolu vardır, ve bunun sonucuna ne rüya ne de uyanıklık denilebilir, çünkü her iki durumu da aşar. Hakiki uyanıklık da zaten budur, dikkatimizin sorumluluğunu almak!

Toltekler'in öğretisi rüya olayını arıtır. Nasıl adlandınldığının bir önemi yok, sıradan bir rüyanın kaotik olan algısal ürünü, bizim zekice hareket edebileceğimiz bir uygulama alanına dönüşür.

“Bir uygulama alanı?”

“Evet, bir uygulama alanı. Bir rüyacı her koşulda kendisini anımsayabilir. Her zaman, savaşçı niyetiyle bir mikrosaniye içinde ona düzenlenme imkânı veren istenciyle geçirdiği bir antlaşması, bir parolası vardır. Her ne olursa olsun rüya vizyonunu sürdürebilir ve oraya keşif ve analiz için ne zaman dilerse geri

dönebilir. Dahası da var, vizyonu içinde başka savaşçılarla buluşabilir; büyücüler buna ‘rüyada iz sürmek’ derler.

Bu teknik tıpkı günlük dünyada yaptığımız gibi, amaçlara ‘niyetlenmemize’ ve eylemleri sürdürmemize izin verir. Problemler çözebilir ve bir şeyler öğrenebiliriz. Orada öğrenilenler tutarlı ve işlevseldir. Bu bilgiyi nasıl aldığını açıklayamasan da onu asla unutmazsın.”

Hangi bilgiden bahsettiğini sordum. Yanıtladı:

“Hayat yaşanılırken öğrenilir. Ve bu rüya için de geçerlidir, yeter ki biz bunu rüya görme sırasında öğrenelim. Kimileri bazen bu yolda başka beceriler geliştirmekte de başarılı olur. Örneğin Don Juan, savaştan kalma gömülü şeyleri, saklı defineleri bulmak için, rüya bedeninden yararlanmayı alışkanlık edinmişti. Bu faaliyetlerin hasılatı da, tütün tarlaları, petrol gibi farklı şeylere yatırılıyordu. Hiç şüphesiz yüzüm şaşkınlık ve zor inanırlık karışımı bir hal almıştı ki:

"Bu o kadar da sıradışı değil! diye ünledi. Bunu anlamak ne kadar zor olsa da; böylesi büyük başarıların hepsini gerçekleştirebiliriz! Sen uyurken birisinin sana yeni bir dil öğrettiğini hayal et; bunun sonucu, dili öğrenmen ve ilk uyandığında onu anımsayabiliyor olman olacaktır. Aynı şekilde, bu durumda bir şeylere tanık olursan, kaybolan bir obje gibi ya da başka bir yerde vuku bulan

bir olay gibi. daha sonra bunu teyit edebilirsin; eğer rüyandaki gibiyse, öyleyse bu bir rüyadır.

Rüyada öğrenmek, büyücüler tarafından hayli kullanılan bir kaynaktır. Ben bu şekilde bitkiler üzerine pek çok şey öğrendim ve hâlâ hepsini anımsarım.

Kaynaklarını küçümseme. Tin bize yerleştirdiği her şeye, aşkın bir anlamda sahiptir. Bunun anlamı, rüyaların bu noktada kullanılmak için olmasıdır; eğer öyle olmasaydı, onlar olmazlardı. Sana anlattığım teknikler soyut şeyler değil; onları kişisel olarak kendim doğruladım.

Rüya görme becerisi dünyaya bir mesajdır. Ama hiç kimsenin bunu dikkate aldığı yok!”

Onun kederli bir tonda söylediği bu son sözü duyduğumda, ansızın berbat bir utanma duygusuna kapıldım. Yıllar boyunca, bıkmadan usanmadan bakış açımızı daha da geliştirmemiz için bizleri cesaretlendirmişti, bencil bir çıkar içinde değil, arı bir zevkle kendi yüksek bilinç durumunu bize aktararak. Ya ben ne yapıyordum, aradığım heyecanı kendi ikinci el inançlarımda ve o bildik şüphelerimde buluyordum!

Onun yakınında olmak istemiştim; şükran duygumu ifade etmek için, tokalaşmak niyetiyle oturduğum banktan kalkıyordum ve ona bir şeylerin sözünü vermek üzereydim, fakat beni durdurdu.

“Hiçbir şey demesen daha iyi, zamanını harcama! Belki de senin yazgın, parlak havai bir savaşçı olmak değildir, yine de hiçbir mazeretin yok. Sen de herkes gibi rüya görme konusunda mükemmel biçimde donanımlısın. Eğer bunu başaramıyorsan, bu onu istemediğin içindir!”


••Algının Kapısı••

Bir başka sohbetinde bana, “Birleşim noktasının alışılmamış bir pozisyonunu gerektiren hangi bilinç durumu olursa olsun, bunun teknik açıdan bir rüya olduğunu açıkladı. Günlük dikkat durumlarına göre rüyanın üstünlüğü, en büyük duyumsal spektrumu kapsayabilmesi ve elde ettiğimiz bilgiyi en iyi biçimde sentezleyebilmemiz gerçeğine dayanmasıdır,” dedi.

Başka bir ifadeyle, daha yeğinlikle nasıl yaşanacağını öğreniyoruz.

“Ve bilhassa,” dedi, “rüya görmek bizi geçmişimizdeki kritik olaylara götürür, doğum ve bebeklik gibi. Bu travmatik durumlara ve geçmişimizdeki bozuk bilinç durumlarına ışık tutar. Bir büyücü kendi deneyimleri içinde olan en acı verici olayları bir kenara koyamaz!”

Okumanın sonuna doğru, benim çok önemli saydığım bir tanımlamada bulundu, zira tanımlama özellikle benim hassas bulduğum bir temaya değiniyordu.

“Rüya olanaksız bir şey değildir, sadece meditasyonun derin bir türüdür,” diye belirtti.

Yıllarca, "meditasyon" olarak adlandırılan kimi alıştırmaları uygulamıştım. Bu uygulamalar, biçimleriyle olduğu kadar sonuçlarıyla da Carlos'un önerdiklerinden hayli farklıydı. İlk fırsat bulduğumda, meditasyon ile rüya arasındaki farkı açmasını istedim.

Carlos:

“Benden istediğin şey çok zor, çünkü rüya görmeksizin meditasyon yapmanın olanağı yoktur, iki kavram da aynı olguyu betimler.”

“Peki, benim alıştırmalarım neden sözünü ettiğiniz şeylerin hiçbirini sağlamıyor?”

“Bunu kendi kendine yanıtlasan daha iyi olur. Bence, şimdiye kadarki uygulamaların meditasyon değildi, bir tür kendi kendine telkindi. İnsanların birbirinin yerine koyarak kafa karışıklığı yarattıkları bu iki şey, büyücüler açısından farklıdır.

Zihni yatıştırmak, meditasyon yapmak değil, yarı uyku halidir. Buna karşın rüya görmek, dikkat eksikliğimize karşı hakiki bir savaşı gerektiren, sürekli bir yoğunlaşma sürecinin sonucu olan dinamik bir şeydir. Eğer yapılan sadece duyumların uyuklamasının bir ürünüyse, uygulamacıların kendilerine savaşçı dememesi gerekir.

Bir rüyacı, dinginliğin en derin yeriyle ilişkilenirken yırtıcılıkla vücut bulabilir, ama bunun gerçekte hiçbir önemi yok, çünkü rüyacı zihinsel durumlarla özdeşlik kurmaz. Ne olursa olsun her duyumun, birleşim noktasının sabitlenmesinden başka bir şey olmadığını bilir. Rüya görme, ancak günlük yaşantımızda belirli bir dengeye kavuştuktan ve içsel söyleşi sessizliğe boyun eğdikten sonra ortaya çıkar. ‘Rüya görme’ kavramı, zihinsel birikimle

hiçbir alakası olmayan bir bilinç çabasını betimlemenin en uygun yolu değil. Bununla beraber, hattımın geleneğine hürmetimden bunu kullanıyorum, fakat eski görücüler bunu bir başka biçimde

adlandırırlardı.

Deneyimli büyücüler, uyku başlangıcında olduğu gibi aynı kolaylıkla, uyanıklık durumu başlangıcında da rüya görürler, çünkü onlar için söz konusu olan, gözleri yumup horlamak değil, var olan başka dünyalara tanık olmaktır. İstenç noktasından bu, bir büyücünün gündelik uyanık rüyasının başka yasalara boyun eğen bir enerji olması anlamına gelir, o inanılmaz başarıları gerçekleştirebilir; bir duvarın içinden geçmek ya da kaşla göz arasında evrenin sınırlarında bir başka zamanda ve bir başka yerde olmak gibi. Böylesi deneyimler çok yönlü, kümülatif ve biriciktirler; bunları kendi başlarına yaşayanlar yaşadıklarını açıklamak için, mantık kategorilerini referans almaya mecbur olacaklardır.

Fakat bu tip bir tezahür her ne kadar değerliyse de, rüya görme olgusunun amacı değildir. Rüya görmek esasta senin içindir, çünkü naguala erişmek neredeyse ancak bu durumda ortaya çıkar.”

“Neden?”

“Nedeni açık. Rüyada doğal bir eğilime sahip olan insanlar ve bir enerji fazlası olanlar daha ileri başka rüyacılarla buluşmak noktasında daha kalifiyedirler, ister rastlantısal biçimde, isterse iradi bir biçimde arandığı için olsun. Bazen bu yol arkadaşları, bu sanatta onları daha derinlemesine eğitmek için yükümlülük almayı kabul ederler. Bir çömez bir kez parlamaya görsün, onun nagualın dikkatini çekmesi kaçınılmazdır.

Naguallar durmadan iz süren kartallar gibidir. Onlar bir bilinç artışını ortaya çıkartır çıkartmaz hızla dalış yaparlar, çünkü iradi bir rüyacı çok nadirdir. Bir usta için, yoktan yaratılarak başlamış bir çabayı teşvik etmek çok kolaydır.”

Carlos bana, dünyanın çeşitli yerlerindeki savaşçılarla ilişkisini rüya aracılığıyla sürdürdüğünü anlattı. Rüya görmenin bir başka esprisinin de, rüya uygulamasının bilgiye olan yakınlığının, çömezlikten kaynaklanan, aceminin dikkat ve berraklık eksikliği, eğitimcisinin etkinlikleri hakkındaki kuşkuları ve kimi tekniklerin doğal tehlikeleri gibi yüzlerce problem hakkında karar vermemize olanak sağlaması olduğunu sözlerine ekledi.

“Bu sanat, Kartal'ın yayılımlarının takınaklı doğasını yumuşatır, aksi takdirde Kartal’ın yayılımları çömezin psikolojik dengesini ve istencini yıkabilir.”

“Öyleyse,” diye sordum, “biz rüya göremeyenler, ne yapabiliriz bu öğretilere ulaşmak için?”

Sorumdan sıkılmış göründü ve homurdandı:

“Hedefi tutturamadın! Doğru soru, ‘rüya görmek için ne yapmalıyım?’ olmalıydı. Bir savaşçı, hayatının her anında soru işaretleri bırakarak bu dünyadan çekip gidemez. Eğer gerçekten rüyalarını hayatının bir parçası olarak göremiyorsan, rüyalarını erke giden yollar olarak kafanda canlandıramıyorsan ve onların neye hizmet ettiklerini hâlâ anlayamamışsan, öyleyse bir hayli işin var.


••Rüya Çifti••

“Algı çeperimiz içinde ‘kendi’ ismini verdiğimiz ve rüya sırasında keşfedilebilen, ayrı bir güç bulunur. Bu güç kendi kendinin bilinci olabiliyor, kişisel ilkelerimizi massedip, bağımsızlıkla hareket edebiliyor. Onunla ilişkilenmiş olmak bizde tanımlanamaz bir duyum yaratır, çünkü söz konusu olan inorganik bir varlıktır.”

“İnorganik?”

“Elbette! Günlük dikkatimize ‘organik’ diyoruz, çünkü o organlar bileşiminden oluşan bir bedene dayanır, değil mi?”

“Haklısın.”

“Öyleyse rüya görürken algıladığın ve hareket ettiğin bedenini nasıl adlandırırdın?”

“Bu bir görüntü derdim,” diyerek ihtiyatla yanıtladım. “Tamam işte! Bu inorganik bir varlık; bir görünüşe sahip, ama kitle değil. Bu senin için sadece zihinsel bir yansıtmadır. Bununla beraber, bu varlık açısından, hayalî bir dünyada yaşayan, bizim fizik bedenimizdir. Eğer öteki benin bilincine varmak için, gerekli enerji ve yoğunlaşman olsaydı ve bu varlığa kendi günlük dünyan hakkındaki düşüncesini sorsaydın, seni yanıtlarken, günlük dünyanın hayli gerçekdışı ve neredeyse mitolojik göründüğünü söylerdi. Ne biliyorsun, belki de haklı olacaktı!

Rüya bedenimiz birçok uygulama alanına sahip. Herhangi bir zamana, herhangi bir yere seyahat edebilir ve bir şeyleri keşfedebilir. Hatta kendini maddileştirebilir, başka kişilerin uyanıkken ya da uyurken görebileceği görsel bir çift veya başka bir şeyler yaratabilir. Bununla beraber bir görüntü olarak kalır, bedensel işleve sahip değildir. Bir insanoğlu onu bir insan olarak görürken, bir hayvan onu bir başka biçim altında görecektir.”

“Tüm bunları nereden biliyorsunuz?”

“Bu o kadar basit ki! Rüya çiftim bütün dikkatimi çektiği için gözüm sürekli onun üzerinde. Onun ya da gittiği dünya hakkında bir şeyler bilmek istediğimde, bunu ona sorarım ve o da bana söyler. Sen de bunu yapabilirsin, bu o kadar da zor değil. Bu gece uyur uyumaz enerjinle temasa geçebilirsin.”

“Nasıl?”

“Bunun pek çok yolu var. Örneğin, rüyalarında bir ayna ara. geç önüne ve kendi gözlerine bak; seni nasıl bir sürprizin beklediğini o zaman görürsün!”

Daha önce Carlos'un kitaplarında çift üzerine kimi şeyler okumuştum, ama önyargılarım bu konuya açık bir tinle yaklaşımımı engelliyordu ve "ışıltılı yumurta" ya da yaşayan varlıkları kuşatan manyetik alan, "enerji bedeni" ve "rüya çifti" gibi kavramlar konusunda kendi içimde büyük bir karışıklık yaşıyordum. Carlosa “benzer şeylerden mi bahsediliyor yoksa bu kavramlar arasında farklılıklar var mı?” diye sordum. Sorum onu şaşırttı.

“Yahu sen hiçbir şey anlamamışsın! Bilinçten bahsediyorduk, fizik nesnelerden değil. Bu antiteler, bizim ‘fizik beden' olarak adlandırdığımız algısal birim gibi aynı şeyin betimlemeleridir, çünkü iki tane ‘sen’ yoksun, sen sensin! Bir enerji bedenin yok, sen bu enerjisin, sen yayılımları birleştiren bir birleşim noktasısın ve bir noktadan başka hiçbir şey değilsin! Farklı rüyaların olabilir ve onların her birinde farklı bir görünümle ortaya çıkabilirsin; ister insan, ister hayvan ya da istersen inorganik bir varlık ve hatta aynı zamanda değişik kişiler olduğun rüyalar görebilirsin ama bilinçli varlığı parçalayamazsın!”

Carlos, özellikle güçlü ve entellektüel bir içsel söyleşisi olanların, var olmanın müşterekliği duygusuyla, bilinç araçlarımızın betimlemesini karıştırdığını söylemişti.

“Bir zamanlar doğulu bir ustanın yanına sığınmıştım ve söz rüyadan açıldı. Adam bir uzman olduğunu söylüyordu ve ‘Benim yedi rüya bedenim var!’ diyerek övünmüştü: Bu ifşatından afallamıştım, ancak ona verilecek bir yanıtım vardı; ‘Don Juan bana sadece bir tekini öğretti’ dedim.”

Carlos bunu söylerken çok utanmışçasına başını kollarının arasına sakladı, ne var ki elleri arsız bir gülüşü gizliyordu.

Ona, “Öyleyse rüya çiftinden ya da enerji bedeninden söz ettiğinizde aynı şeye mi gönderme yapıyorsunuz?” diye sordum.

“Aşağı yukarı. İlkine rüya esnasında ulaşılabilir, İkincisine ise iz sürme araçlarıyla. Bir başka ifadeyle, enerji bedeni, rüyacı tarafından kasıtlı bir kontrolle rüya çifti haline gelir; ama ikisi de tek ve aynı şeydir. Fark, bunlara ulaşmak için kullanılan araçlardadır.

Eski büyücüler istençlerinin erkiyle rüya bedenlerini işleyip biçimlendirmiş ve fizik bedenlerini en küçük detaylarıyla kopya etmenin büyüsüne kapılmışlardı. Ona ‘çift' denmesi, bu geleneğin sonucudur. Kendimizi belirli bir tarzda ve de sadece bu tarzda görmeye alıştığımız için, bu düşüncenin çok kullanışlı bir anlamı var. Başlangıçta rüyacının kendine fizik terimlerle bakması çok daha uygundur.

Fakat yeni görücüler, bu niyetin kaçınılmaz sona kadar sürdürülmesinin gereksiz bir savurganlık olduğunu söylerler, çünkü bu bizi dikkatin büyük niceliğini asla pratik kullanımı bulunmayan detaylara yatırmaya zorlar. Onlar gerçekte oldukları ışık baloncukları gibi görünmeyi öğrenmişlerdi.”

İspanyollar öncesi klasik nagualizmde büyücülerin, bir hayvan bedeniyle görünme niyetine sahip olmaya dayanan, kendilerini hayvana dönüştürme yeteneklerinin olup olmadığını sordum Carlosa.

“İşte bilginin hası!” der gibi bana baktı.

“Rüya görmek, enerji bedeninin kararlılıkla kullanılmasıdır. Enerji plastiktir, ona sabit bir baskı uygularsan, istediğin biçimi almaya başlayacaktır. Çift nagualdır, ‘öteki’dir, nagualizmin mührüdür. Onu kontrol ettiğin zaman, hayvan olmak da dahil, istediğini özgürce olabileceğin bir yoldasın demektir.

Açık ki, hayvana dönüşmek gibi özel bir şeyleri başarmak doğaçtan yapılamaz, usuller var. Çift, yeni bir konumdaki birleşim noktasının sabitliğine doğru kayar.

Böyle bir sabitlenmenin, takınaklı bir doğası vardır ve büyücülük yöntemleriyle ele alınmalıdır. Örneğin, bir şahin olmak için ateşli bir arzun varsa ve bükülmezlikle kendini buna bağlarsan, bir şahin olursun! Herkes aradığını bulur. Bu, nagualların kendi takınaklarını idare etmesi meselesidir.

Bununla beraber, kişilerin üzerine odaklandıkları amaçların sırf özgürlük tutkusu ve kanaatkârlık olmadığını bilmemiz gerekiyor; işte bu noktada tıkananlar, kendilerini çılgınca ya da kabaca bir sıradanlığa sürükleyebilirler. Gerçekte, hepimizin yaptığı budur, insan olmayı seçtik ve de insanız! Kötü yönelimli bütün takıntılar köleliğe evrilir.

Günümüz Meksika naguallarının birçoğunun problemi, soyutun açılımlarını unutmuş olmalarıdır. Aptal bir hindiye dönüşmeyi yeğleyen büyücüler var ve bu kılıktan bir daha çıkamıyorlar. Başka ne denir ki buna! Büyük çoğunluğu, enerjileriyle güçlü duyumlar edinmek ve başkalarını korkutmaktan başka bir şey düşünmüyor bile.

Öğretilerin bu çöküntüsü, Don Juan hattının görücülerini, birleşim noktasının atalarından onlara miras kalan her türlü kaprisli pozisyonundan vazgeçirterek, daha kişisel olmayan bir tarzda özgürlüğe yöneltmiştir. Özgürlük amacı mutlak berraklıktır ve geriye kalan her şeyin yerini alır. Ateşli bir özgürlük arzusuna sahip olan yeni görücüler, nagualizmin arılığını eski haline getirmişlerdir.”

Rüya ortamında bir çift hazırlamak için kuşku götürmezlik talep eden, bu çabanın büyüklüğü hakkında ne düşündüğünü sordum.

Carlos:

“Büyücülerin çoğunluğu için, bu çaba başka bir seçenek, uygun zamanda, onlara üçüncü dikkatte son adım niyetine sahip olmayı sağlayacak, başka bir bilinç alemi için bir kapıdır. Çiftlerine özerklik ve dayanıklılık vererek, kendilerini ölümden sonra bilinçli kalmaya hazırlarlar. Beden tamamlanıp da o an geldiğinde, onların bilinci insan kabuğunu beklendiği gibi terk eder, fizik beden büzülür ve ölür, fakat varlık yetisi devam eder.”


(nagual ile karşılaşma)



••••Parmağıyla işinden dönen insanları göstererek:

“Ne yapmaya gittiklerini sanıyorsun? Bu insanlar son günlerini yaşamaya gidiyorlar! Daha da acısı, muhtemeldir ki içlerinden pek azı bunu biliyor. Her gün biriciktir ve dünya bize anlatıldığı gibi değil. Alışkanlığın gücünü feshetmek, bir defada alınan bir karardır. Bu eylemden itibaren, savaşçı bir iz sürücü olur.”

“Yani bu iddiayı gündelik şeylerde yerine getirecek bir savaşçı gerçeği var olabilir mi?”

“Hayır, bu anlamak zorunda olduğun bir şey, yoksa kusursuzluk arayışın saflığını yitirecek ve sen ona ihanet etmeye başlayacaksın. Rutinleri kırmak bu patikanın amacı değil, sadece araçlarından birisidir. Amaç, bilinçli olmaktır. Bunu göz önünde bulundurarak, iz sürmenin bir başka tanımı da; ‘bütünsel bir sonuç için bükülmez bir dikkat’tir diyebiliriz.

Dikkatin bu tipininin bir hayvana uygulanması onu av parçasına dönüştürür. Eğer bunu bir başka insana uygularsak, bu bir müşteri, bir yandaş ya da romantik bir ilişki üretir. Ve bir inorganik varlığa uygulanması, büyücülerin ‘bağlaşık’ dediği şeyi sağlar. Ama bu sadece söz konusu Toltek sanatının değerlendirilebildiği iz sürme eylemini kendi üzerimizde uyguladığımızda olur, çünkü bu çok değerli bir şey üretir: Bilinç.”


(nagual ile karşılaşma)



••••“‘Algı birimleri’ ne anlama geliyor?”

“Bunun anlamı, özerk varlıklar olmamızdan dolayı, algımızda özerk olmalıydı. Ne var ki bu böyle değil, çünkü hemcinslerimiz ile uzlaşırken, hepimiz aynı şeyi algılıyoruz. Bu sıradışı maharetlilik, hayatta kalmak amacıyla istençli bir mutabakata sahip olmakla başlamış, kendi kolay anlaşılır açıklamalarımıza bağlanmamızla sonuçlanmış.”

Carlos, Kartal’ın yayılımlarının kabarışının mütemadiyen yeni ve şaşırtıcı olduğunu, ama bizim bunu göremediğimizi zira gerçek dünyanın üç adım ötesinde yaşadığımızı söyledi. Üç adım; doğuştan duyarlığımız, biyolojik yorumlamamız ve toplumsal uzlaşımızdı.

“Bu üç adım simültane değildir, ama onların çabukluğu bizim bilinçlice belirleyebileceklerimizin hepsine üstündür; bu yüzden algıladığımız dünyayı gerçek sayıyoruz.”

Bana bir örnek vermesini istedim. Carlos:

“Bir an için, Kartal'ın bir grup yayılımına tanık olduğunu hayal et. Sen bunları kendiliğinden bir biçimde hareket, ses, ışık vs. gibi özellikli duyumsal şeylere dönüştürürsün. Daha sonra bu olup biteni anlamlandırmaya zorunlu olan bellek işe karışır ve onu tanırsın; örneğin bir insan olarak. Ve nihayetinde, toplumsal envanterin onu sınıflandırıp tanıdığın herkesle karşılaştırır; bu sınıflandırma senin ona bir kimlik biçmene izin verecektir. İşte şimdiden anlatılması olanaksız gerçek olgusunun çok uzağındasındır, çünkü o yegânedir.

Gördüğümüz her şey ile aynı şey olur. Don Juan'ın dediği gibi bizim anlayışımız, kaymağını alma ya da filtreleme gibi uzun bir işlemin sonucudur. Her şeyin kaymağını alıyoruz ve bu tarzda dünyayı kendi etrafımızda döner hale getiriyoruz, dolayısıyla çok az özgün kalıyoruz. Bu durum, en iyi koşullarda yaşamamıza, yardım etse de, bizi kendi yaratımlarımızın kölesi ve önceden tahmin edilebilir kılıyor.

Birleşim noktamızı bağdaşıklaştırdığımızda, sadece dünya önyargımıza ters gelmeyen şeyleri algılamaya cesaret ediyoruz. Tüm yaptıkları bir modeli takip etmek olan, bir yolu öğrendikten sonra, artık kendi özgürlüğünden faydalanamayan atlar gibiyiz. Bu bağdaşıklık haddinden fazla, dehşet verici. Bu durumda eksik bir şeyler olduğunu düşünsek fena olmaz!"

Carlos, her önyargının herhangi bir şeyi adlandırmak kolaylığı gibi bir şey olduğu kadar, aynı şekilde bunun bizde akli bir zinciri devam ettirdiğini zira bunun bizi yargı mekanizmaları yaratmaya zorladığını söyledi.

"Örneğin, 'Tanrı'ya inanıyorum' dediğin zaman gerçekte; 'Bana kimi fikirler anlatıldı ve ben onları onaylamayı seçtim; hatta şimdi bu fikirler için öldürebilirim' demektesindir. Bu nedenle, karar veren sen değilsin! Bu başka bir şeydir, sana yerleştirilmiş bir yargıdır.

İdeal olan, hayatını kendi deneyiminden yola çıkarak kendin belirlemendir. Eğer inancın seni ele geçiren bir şeyse, aman dikkat! Seni özgür kılmayan her şey seni köle kılar.


••••kozmik planda, enerji çok güçlü bir dövizdir, onu her şeyle değiştiririz ve insanlar besin değeri açısından zengin, hayati öneme sahip bir türdür. Yaşayan her şey besinini bir başkasını yiyerek alır ve her zaman en güçlü olan kazanır. Kim demiş ki, insan besin zincirinin tepesindedir diye? Bu görüş tabii ki ancak insanoğlundan gelebilirdi.

İnorganik varlıklar için bizler birer avız.”

Bizden daha bilinçli olsalar bile, asalaklığın böyle bir derecesine ulaşmış antiteleri kabul etmenin, bana akıl almaz geldiğini belirttim.

Carlos:

“Ama sen bir marul ya da bir biftek yediğinde ne yaptığını zannediyorsun? Hayat yiyorsun! Senin duyarlılığın ikiyüzlü. Kozmik asalaklar bizden ne daha az zalimdirler ne de daha fazla. Daha güçlü bir tür bir başka alt türü tüketirken, enerjisinin dönüşümüne yardım eder. Daha önce sana evrende sadece savaş olduğunu söylemiştim. İnsanoğulları arasındaki çarpışmalar sadece bunun, dışarıda yaşananın bir yansımasıdır. Bir türün tüketecek bir başka türü araması normaldir. Bir savaşçı bu meseleye gereksiz yere ağlayıp sızlamaz, hayatta kalmaya çabalar.”


(nagual ile karşılaşma)



••••büyücüler, ölümün bir bozunum enstantanesi olduğunu söylerler.”

"Benim bilmek istediğim, ölen insanlar geri dönebiliyorlar mı ve hayattakilerle temasa geçebiliyorlar mı?”

Carlos:

"Farklı bilinç kürelerinde bulunanlar arasındaki ilişkiler, ancak birleşim noktası düzenlenmesi esnasında kurulabilir. Ölüm, nihai bir algısal bariyerdir. Yaşayanlar rüya sırasında ölüler alemine gidebilirler, ama bu bir savaşçının cüret etmeyeceği türden bir şeydir, çünkü bu onun enerjisini sadece çarçur ettirecektir. Buna karşın, göçmüş büyücülerle temasa geçmek çok farklı bir şeydir.”

“Niçin?”

“Çünkü onlar enerjisel çiftlerine erişmeye ve teknikleriyle bireyselliklerini alıkoymaya muktedir olmuşlardır.”

“Bu tip bir bilinçle nasıl ilişkiye geçebiliriz?”

“Rüya görürken. Bununla beraber, tamamlayacağı özgün bir işi olmadıkça, bu dünya üzerindeki dikkatini sabitlemekten çoktan çıkmış bir büyücü için bu çok zordur, aynca sıradan bir insanın bu teması kaldırması daha da zordur.”

Bu varlıklarla etkileşim savaşçılar için çok faydalıdır ama başkaları için dehşet vericidir, çünkü inorganik bir büyücü bir hayalet değildir; bilinçli ve ateşli, yeğin bir enerji kaynağıdır, ona tedbirsiz yaklaşanlara zarar verebilir. Hatta bu tip bir temas, yaşayan bir büyücüyle yapılan bir alışverişten daha tehlikeli olabilir.”

“Neye bağlı bir tehlike bu?”

“Bu enerjinin doğasıdır. Eğer büyücülerin sempatik insanlar olduğuna inanıyorsan, yanılıyorsun, onlar nagualdırlar!

Bünyemizde, bizi gerekli her türlü aracı kullanmaya iten çok marazi bir özellik var. Bu kaçınamadığımız doğal bir şey. Bu karakteristik bir büyücüde yırtıcıdır ve ayrılışının ardından görkemlidir, zira kendi isteklerine karşı gelmek için artık hiçbir mânisi yoktur. Bir büyücü inorganik olduğu zaman, daima olduğu şeye geri döner: Asalak kozmik bir yayılıma.”


••••Carlos bana, evrende bir tespihin taneleri gibi takılı durduğumuz enerji kümelerinin var olduğunu açıkladı:

“Bizler periyodiğiz, ışıltılı bir damganın sonucuyuz ve her seferinde yeni doğmuş bir varlık, bu modelin doğasını içine alır. Ama bizi birleştiren zincir kişisel doğa değildir; o belleğin ya da kişiselliğin, ya da başka türden hiçbir şeyin transferini gerektirmez.

ölüm durumunda varlığını devam ettirebilmek için, bir büyücü olmak gerekir. Kartal canlı bir replik ile hoşnut edilerek, büyücüler, sonsuzluk için yanan bireysel bilinçlerinin alevini korumaya muktedir olurlar. Fakat bu büyük bir başarıdır. Bir savaşçının en büyük damlamasının bedava bir hediye olduğunu mu düşünüyorsun?

Son zamanlardaki incelemelerin bazı insanların çok özel şartlarda, geçmiş bir hayatın olaylarını hatırlayabildiğini ortaya koyduğunu anlattım.

Carlos, olayların hatalı bir yorumlanmasının söz konusu olduğu olgusu üzerinde durdu;

“Herhangi bir kimsenin başka zamanlarda yer alan kimi canlı yayılımlarla düzenlenebilmesi ve yaşadığını hissedebilmesi doğrudur, ancak bu birçok hayat değildir. Fakat bu olası milyonlarca düzenlenme içinden sadece bir düzenlenmedir.”


••••Bir savaşçının meydan okuması dikkatini sabitlemek ve göçüşünden sonra bile bireyselliğinin bilincini sürdürmek için mücadele etmektir.

Belirli bir algı eşiğine eriştiğimizde, fizik ölümün bir meydan okuma olduğunu görürüz. Yaşamanın iki tarzı olduğu gibi, ölmenin de iki tarzı vardır; her iki durumda da kusursuz savaşçılar gibi davranabiliriz —ya da bilinçsiz aptallar gibi. Bu ayrım her şeyi değiştirir.”

“Ölümden sonra olacaklar, bizim hazırlığımıza mı bağlıdır demek istiyorsunuz?”

Sorumdaki niyeti anlayarak yanıtladı:

“Evet, ama senin yorumlamak istediğin biçimde değil. İyi olmak ya da işleri kolaylaştıracak kimi buyruklara itaat etme bilgisi, bizi teslim alan toplumsal düzenin bir aldatmasıdır. Zahmete değer tek hazırlık, bize enerjinin nasıl biriktirileceğini ve nasıl kusursuz olunacağını öğreten, zorlu savaşçı yoluna dayanır.


(nagual ile karşılaşma)



••••Modern bilimin Toltek bilgisine nüfuz edemeyeceğini, zira uygun bir metodolojiye dayanmadığını, yoksa büyücülerle bilim adamlarının ilkelerinin temelde uyumsuz olmadığını sözlerine ekledi.


••••Belirsizlik kurbanların doğal durumudur, buna karşın güven ve cesaret yırtıcıların karakteristiğidir.


••••Bir savaşçı bir avcıdır, arsız bir fırsatçı değil. O bilginin meydan okuyuşunu ya tümüyle gerektirdiği her şeyle kabul eder, ya da hayata geçirdikleri onu sıradan bir insanınkinden çok daha korkunç bir duruma geriletecektir.


••••Bir kez aklının sahibi olup da artık akıl onu yönlendirmediğin, de, bir büyücü varoluşun muammasının anlaşılamazlığını söze dökerek, konuşmanın olağanüstülüğünü deneyebilir. Fakat bu öyle zor bir sanattır ki, bunu ancak büyük bir enerji fazlası aracılığıyla gündeme getirebiliriz.

Kusursuz olmak için bir savaşçı olmak, süreğen bir mücadeledir. Büyücülerin hüneri köleliğimize yatırdığımız enerjinin bizi özgürleştirecek olan enerjiyle aynı olduğunu biliyor olmalarıdır. Sadece onu tekrar kanalize etmemiz gerekiyor, bunun neticesinde erk hikayeleri gözlerimizin önünde somutlaşmaya başlayacaktır.

O halde, tereddüdüne karşı savaşma, onunla git, onu doğrulamak ve enerjisellik ihtiyacının hizmetine koşmak için onu uyaran olarak kullan. Her şeyi doğrula, hiçbir erk hikayesinin mit alanında kalmasına izin verme. Bilgide içten bir yükümlülük al, fakat bir savaşçı gibi, aklın bir kölesi gibi değil!”

Sırtında ortalama dokuz aylık bir çocukla yoldan geçen Kızılderili bir kızı gösterdi. Her şeye açgözlerle bakan, obsidyenden birer küçük ayna misali yuvarlak kara gözlerinden fışkıran doymaz bir merakla, çocuğun yüzü aydınlanıyordu. Carlos:

“Savaşçının tin ile yükümlülüğü, ilk doğamıza geri dönmeye dayanır. Doğmuş olmak basit olgusuyla hepimizin imzasını attığı bir antlaşmadır bu.

İnsan her şeyin tanığı olma dürtüsüyle doğar, ama bu dürtü ilk yıllar boyunca hoyratça sakatlanır, dolayısıyla biz bunu tekrar keşfetmek zorundayız. Her önyargılı ilgini temizlemen, bu çocuğun arı merakına geri dönmen gerekiyor, Bir savaşçı, kapısına dayanan her bilgiyi, onu bütünüyle deneyimleyerek doğrulamaya mecburdur, bilginin nereden geldiğinin bir önemi yok. İkincisi ise, faydalı olanı seçmek ve onu korumak için elzem olan feraset kapasitesine sahip olmalıdır.”

Carlos'a, öğütlediği bu feraset kapasitesini bu yolda da uygulamaya mecbur olup olmadığımı sordum. Soruma öfkelenmiş gibiydi ve sert bir tonda yanıtladı:

“Sana daha önce ‘Castaneda yolu’ diye bir şey olmadığını söylemiştim, tıpkı bir Buda ya da bir İsa yolunun olmaması gibi! Ustaların elzem olmadığını daha anlamadın mı? Sana bir mal satıyor değilim, benimle hemfikir olman umurumda değil. Sana sadece kişisel olmayan arı bir sevgi dışında yol olmadığını göstermekteyim. Git ve onu doğrula eğer istediğin buysa, yok eğer istemiyorsan şüphelerinle baş başa kal.”


••••Zamanla, büyücüler katı nesnelerin olmadığı, fakat daha çok farklı bilinç durumları arasında tahterevalli gibi sallanan varlıkların olduğu bir dünya içinde, yalandan hakikati ayırmaya çabalamanın hiçbir anlamı olmadığını öğrenirler.

Don Juan ‘hakikat büyük bir binanın köşe taşı gibidir, aklı başında bir adamın onu kımıldatmaya kalkışmaması gerekir!' diyordu. Bizler tanımlamalar tarafından kuşatılmaya başladığımızda, enerjimiz durgunlaşmaya ya da bloke olmaya başlıyor. Bu eğilim yabancı zihinsel bir yüktür, dolayısıyla bunu başımızdan atmamız gerekiyor. Don Juan'ın ‘inanmaksızın inanmak’ dediği şey, deneyimi, akla dayanan mutabakatın yerine ikame etmektir. Büyücüler için bu, teyit kavramını baştan sona yeniden tanımlar.

Onlar tanımlamalar değil, sonuçlar ararlar. Eğer bir uygulama bilinç seviyemizi yükseltebiliyorsa, nasıl açıklandığının bir önemi yok! Enerjimizi ekonomize etmek ve artırmak için hangi araçlarla harekete geçtiğimiz önemsizdir, çünkü bir kez bütünselliğimizin parçası olduğumuzda, artık kavramların bizim için önemli olmadığı, şeylerin kendilikleriyle ortaya çıktığı, dikkatin yeni bir alanına gireriz.

Belki bu belirlemelerin sorumsuz olmaya izin verdiğini düşünüyorsun. Ama bir savaşçı gerçek mesajı anlar: Gerçek; bir ‘yapma’dır ve bir yapma değerini kendi meyvelerinde bulur.

Günlük hayatın bakış açısıyla bir büyücüyü yargılayan her insan, onun iflah olmaz bir yalancı olduğu yargısına varacaktır, çünkü onların evreni birbiriyle çakışmaz. Dolayısıyla büyücü açıklanamazı eğreti kelimelerle açıklamaya kalkışırsa, kaçınılmaz olarak çelişkiler bataklığına saplanacak ve dalgacı bir adam ya da bir deli gibi algılanacaktır. İşte bunun için diyorum ki, günlük hayatın bakış açısından, nagual dünyası bir uydurmadır.

Gerçekte, bu bütün ‘izm’ler için geçerlidir, nagualizm bir istisna değildir. Ama özel tipte uzlaşmalarına yandaş arayan, akıl savunucularından farklı olarak, bir büyücü sana kendi dünya vizyonunun gerçek olduğunu söylemeyecektir. O sana; "İnanıyorum çünkü istiyorum ve sen de yapabilirsin" diyecektir. İstencin bu ifadesi çok güçlü bir şeydir ve bir sürü erk olayını provoke edecektir.

Gerçekten dikkat edersen, çocukların bu dünyanın büyüsüne sadece naifçe inanmadıkları dikkatini çekecektir; onlar inanırlar çünkü tamdırlar ve görürler. Bu büyücülerinkiyle aynı şeydir. Sana anlattığım masalsı hikayeler, ikimizin de içinde bulunduğu, bu konuşmayı yaptığımız gerçeklik planına ait değiller, fakat gerçekleştiler!

Nagualizm, bir hikaye ile bir define haritası miras bırakılmış biri gibidir, fakat buna inanmaz, bu durumda sana gelir ve sırrını açar. Ve sen öyle açıkgözsündür ya da öyle naifsindir ki bu hikayeyi gerçeğe uygun bulursun ve haritanın şifresini çözmek için özenle uğraşırsın. Ama harita seni birden çok dil öğrenmeye, zorlu yerleri keşfetmeye, her yerin altını üstünü getirmeye, dağları aşıp dar vadileri inmeye, derin sulara dalmaya taşıyacak muhtelif kilitlerle düzenlenmiştir. Yıllarca süren arama sonrası nihayet, hazinenin bulunması gerektiği yere ulaşırsın, ve —of ne hayal kırıklığı!— sadece bir ayna bulursun. Bu küçük bir yalan mıydı yani? Sağlamsındır, güçlü ve kültürlüsündür, macera dolusundur ve büyük bir deneyimin zenginliğine sahipsindir. Gerçekte, burada bir define vardır!

Enerjinin akışı içinde ne yalanın ne de hakikatin olmadığını aklında tutarak, bir savaşçı tercih hakkını kullanıp inanmayı seçer, macerayı kışkırtmak için ve bu şekilde bir başka bakış açısından

dünya üzerine bütün dikkatini vermeyi; sessizliğin odaklamasını öğrenir. Öğretilerin sınırsız hâzinesinin açığa çıkışı sadece bu andadır."


(nagual ile karşılaşma)



••••Okuduğuma göre, gizli bilginin ifşasının "kara” büyücülere özgü olduğunu; hâlbuki "ak" büyücülerin algılamaya hazır olmayanlar için bilginin belirli bir tehlike yarattığını bilmelerinden dolayı, bildiklerini sınırlı aktardıklarını söyledim.

Carlos inanmazlıkla başını iki yana salladı.

“Ne oluyor sana böyle?” diye sordu . “Bu bizi yıkar, bu cahilliktir, bilgi değil! Bilginin derinliklerinde insanın otantik menfaatlerine zarar verebilecek hiçbir şey yok! Biri ‘dışsal’ biri ‘içsel’ iki tip bilgi vardır gibi, yanlış ve çok sıradan bir fikirden yola çıkıyorsun. Aksine, görücüler bilginin tek olduğunu söylerler ve ancak bu seni zahmet etmeye değer bir kurtuluşa götürür. Onlar için hakikat senin dediğinin tersidir; eskilerin karanlık büyücülüğü gizlerde birleşir, hâlbuki şeffaflık yeni görücülerin karakteristiğidir.”

“Yani, Meksika geleneğinin içinde inisiyal bir bilginin varlığını yadsıyor musunuz Carlos?”

Carlos yanıtlamak yerine, "el almış" terimini kendisine tanımlamamı istedi. Bu beni zor durumda bıraktı, zira gerçekte bu konuda çok açık bir fikre sahip değildim. Bir gayret göstererek, ona, el almışların liyakatları sayesinde, geri kalan benzerleriyle paylaşılmayan belirli bir bilgi geleneğinden yararlanan kişiler olduklarını açıkladım.

Carlos konuşmam boyunca ağırbaşlılıkla beni dinlemeye katlandı. Bitirdiğim zaman da yorumunu yaptı:

“Bu tanımlama, kendini takdim ettiğin bir önemlilik portresi. İnsanoğlunu bildiklerine göre sınıflandırmak; ortak envanterin basit bir düzenlemesidir, bazıları diğerlerinden biraz daha koyu renkli olduğu için bir koloninin karıncaları arasında ayrım yapmak gibidir bu,” diye açıkladı.


(nagual ile karşılaşma)



••••Nagualizm, İspanya öncesi Meksika büyücülerinin kendi inanç sistemlerine verdikleri isimdir. Tarihe göre, bu insanlar evrenle aralarındaki ilişkiyle derinden ilgiliydiler, bu ilgi öyle bir derecedeydi ki, bilinç seviyelerini değiştirmelerini sağlayan sanrılandırıcı bitkiler kullanmaya yönelerek, kendilerini algının sınırlarını araştırma işine vakfettiler. Kuşaklar boyu süren uygulamalar sonrası, içlerinden kimileri görmeyi, başka bir ifadeyle dünyayı algılamayı öğrendi; bir yorumlama olarak değil, enerjinin kesintisiz bir akışı olarak.

Nagualizm, günlük algımızı değiştirmek için tasarlanmış, sıradışı bir ilginin fizik ve ruhsal görüngülerini üreten bir grup tekniğe dayanır. Örneğin, Meksika geleneği bir nagualın hayvana dönüşmeye muktedir olduğunu savunur, zira nagual insanoğlundan farklı bir form içinde kendini hayal etmeyi öğrenmiştir. Bu yaygın inancın ardında, büyücülerin varlığımızın bilinmeyen yanlarını aydınlatma amacı içinde bilinçaltlarını keşfetme olgusu vardır.

Nagualizm dinimize ya da bilimimize benzer biçimde, binlerce yıl boyunca toplumsal kabul gören bir uygulama oldu. Zamanla, uygulayıcılarının Toltek adını aldığı, bir felsefi önerme türü olarak, soyutlama ve sentezle postulatı gelişti.

Toltekler genel olarak bizim anladığımız gibi büyücüler değildirler, yani doğaüstü güçlerini başkalarına zarar vermek için kullanan bireyler değiller, onlar daha çok bilincin kompleks görünümleriyle ilgilenen son derece disiplinli kadınlar ve erkeklerdir.

Carlos kitaplarında, nagualların bilgisini zamanımıza uyarlamak için, onu kırsal havasından çıkartarak ve batı kültüründen insanlar için kabul edilebilir kılarak ustalıklı bir çaba gösterdi. Don

Juan’ın Öğretileri ile başlayarak, sürekli bir çaba içinde kontrol ve disipline sahip olmaya dayanan savaşçı yolunun ya da kusursuz davranış yolunun ilk ürünlerini ortaya koydu. İçine girdikten sonra, bu ilkeler onu dünyanın yeni bir tarzda algılanmasını amaçlayan daha kompleks tekniklerin uygulanmasına götürdü.

Buna muvaffak olan öğrenci, kesinlikle günlük hayatı içinde hareket ettiğine benzer biçimde, rüya ortamında bilinçli ve iradi bir tarzda hareket edecek hale gelir. Bu teknik Don Juan’ın iz sürme ya da kendi kendini tanıma adını verdiği sanatla, ve kişisel tarihimizin saklı düğüm noktalarını bulmak için, önemli olayların tekrar gözden geçirilmesine dayanan özetleme denilen günlük alıştırmalarla tamamlanır.

Rüya görmek ve özetleme yapmak; enerji çiftinin kendi komutasına göre hareket etmeye muktedir, neredeyse yok edilemez bir antitenin yaratılmasını olanaklı kılar.

Toltek görücülerinin en anlamlı keşiflerinden birisi, insan varlıklarının ışıldayan bir dış görünüşe ya da fizik bedenleri çevresinde bir enerji alanına sahip olduklarıydı. Aralarından kimilerinin iki parça halinde bölünmüş, özel bir dış görünümle donandıklarını görmüşlerdi. Bunlara nagual dediler, yani "suretlenmiş insanlar". Özel dış görünümlerinden dolayı, naguallar insanların çoğunluğundan daha büyük kaynaklara sahiptir. Çiftleri ve olağandışı bir enerjiye sahip olmaları nedeniyle, nagualların aynı zamanda birer doğal lider olduklarını da fark etmişlerdi.

Bu bulgulara dayanılarak, katılımcılarının kendi içinde birbirini tamamladığı ahenkli gruplar örgütlenirken, görücülerin enerji düzenine göre yerlerini alması kaçınılmaz oldu. Bu grupların savaşçıları yeni bilinç seviyesi arayışı içerisinde yükümlülükler aldılar. Zamanla, uygulamalarının ve örgütlenme biçimlerinin ardında, kişisel olmayan bir Kural’ın var olduğunu kavramaya başladılar.

Onların meseleyi kavrayışlarına göre, Kural, tasarının betimlemesi ve "nagual klanı" olarak adlandırılan biricik bir örgüte dahil olmak amacıyla, insan türünün farklı ışıldayan dış görünüşlerinin bir araya gelebildiği araçlardır. Bu grupların amacı bütünlüklü özgürlüktür: erişilebilir olanın tümüne nüfuz ederek, kozmik enerji okyanusunu baştan sona geçebilene kadar bilincin gelişmesidir.

Kural'ın savaşçı kuşaklarının nasıl birbirine karıştığını, hatları biçimlendiren, ve bu hatların belirli bir zaman sonra her sefer nasıl yenilendiğini betimleyen özel bir bölümü vardır.

Bu yenilenme etaplarından birini yaşamak Carlos'un yazgısı oldu. Bununla beraber, öğretilerin yaygınlaştırılmasında onu yönlendiren bir mesaj almadan önce, bunun ne anlama geldiğini anlamamıştı.

Onunla tanıştığımda, halka karşı hâlâ büyük bir ağzı sıkılık gösteriyordu ve insanlarla arasındaki mesafeyi korumaya gayret ediyordu. Bizim ilişkimiz temel olarak, onun küçük gruplara verdiği konferanslara ve özel sohbetlere dayanıyordu.

Kişisel tarihimi kontrol altında tutmak amacıyla, başkalarının içinde göze çarpmamamı talep etti. Daha sonra, ricasının daha da derin bir motivasyona sahip olduğunu kabul etti: Tinle bir yükümlülüğüm vardı ve Carlos'un ayrılışından dört yıl sonra görevimi yerine getirmem gerekecekti. Ona niçin diye sorduğumda, bir bilinç devrimi için Don Juan tarafından tasarlanmış planı akamete uğratmayı deneyecek küçümseyici kişiler tarafından tüm çalışmamın engelleneceğini bildiğini söyledi. Benim işlevim, almış olduğum mesajın tanıklığını bildirmek olacaktı.


(armando torres, nagual ile karşılaşma)



Teşekkür ederim Rumana.



bişi diil Ernesto.



Böyle zamanlarda Isidoro Baltazar bana hep bir şeyi sadece sezgisel olarak bilmenin anlamsız olduğunu söylüyordu. Ani içgörülerin tutarlı bir düşünceye çevrilmesi gerekiyordu, yoksa bunların bir anlamı olmazdı. O ani içgörüleri açıklanamaz olayların görülmesiyle kıyaslıyordu. Her ikisi de geldikleri gibi hızla kaybolurlardı. Eğer sürekli pekiştirilmezlerse ardından kuşku ve unutkanlık gelirdi; zira zihin pratik olmaya, sadece ölçülebilir ve doğrulanabilir olanı kabul etmeye koşullanmıştı.

Isidoro Baltazar büyücülerin us adamı olmaktan çok bilgi adamı olduklarını açıkladı. Bu nedenle onlar—sık sık hakikatle bir tutulan— gerçekliğin ussallık aracılığıyla bilinebildiğini sanan batılı entelektüellerden bir adım öndeydiler. Bir büyücü, ussal yoldan bilinebilen her şeyin bizim düşünce süreçlerimiz olduğunu, ama ancak tüm varlığımızı en incelikli ve karmaşık düzeyde anlayarak, sonunda gerçekliğin ussallıkça tanımlanan sınırlarını kaldırabileceğimizi ileri sürerdi.

Isidoro Baltazar bana büyücülerin, varlıklarının bütünlüğünü geliştirdiklerini açıkladı. Yani büyücüler ussal ve sezgisel yanlarımız arasında mutlaka bir ayrım yapmazlardı. Bunların her ikisini de, sessiz bilgi dedikleri, düşüncenin ve dilin ötesinde uzanan farkındalık âlemine ulaşmak için kullanıyorlardı.

Isidoro Baltazar, insanın ussal yanını sessizleştirmesi için, önce kendi düşünce sürecini en incelikli ve karmaşık düzeyde anlaması gerektiğini tekrar tekrar vurguluyordu. O, felsefenin, klasik Yunan düşüncesinden başlayarak, bu düşünce sürecini aydınlatmanın en iyi yolu olduğuna inanıyordu. Alim de olsak, ilme yabancı da olsak, bizim Batı zihinsel geleneğimizin mirasçıları ve üyeleri olduğumuzu tekrarlıyordu bıkıp usanmadan. Bu da eğitim ve görmüş geçirmişlik düzeyimiz ne olursa olsun, bizim bu entelektüel geleneğin ve bu geleneğin gerçekliği izah ediş tarzının esirleri olduğumuz anlamına geliyordu.

Isidoro Baltazar'ın iddiasına göre, gerçeklik dediğimiz şeyin kültürel olarak belirlenmiş bir yapı olduğunu kabul etmeyi ancak yüzeysel olarak istiyorduk. Kültürün uzun, işbirlikçi, çok seçici, çok gelişmiş ve son ama aynı derecede önemli olarak da, bizi diğer olasılıklardan koruyan bir anlaşma halinde zirveye çıkan zorlayıcı bir süreç olduğunu mümkün olan en derin seviyede kabul etmeye ihtiyacımız vardı. Büyücüler faal bir şekilde, gerçekliğin aklımız tarafından zorla kabul ettirildiği ve ayakta tutulduğu olgusunu meydana çıkartmak için çabalıyorlardı; akıldan kaynaklanan fikirler ve düşünceler dünyada nasıl hareket ettiğimize, dünyayı nasıl gördüğümüze hükmeden bilgi sistemleri oluyorlardı; belli ideolojileri bizim için kabul edilebilir kılmak için de üstümüze inanılmaz baskı uygulanıyordu.

Isidoro Baltazar, büyücülerin dünyayı kültürel olarak belirlenmiş olanın dışında yollarla algılamakla ilgilendiklerini vurguladı. Kişisel deneyimlerimizin, artı duyularımızın neyi algılayabildiği hususunda paylaşılan bir sosyal anlaşmanın bize neyi algılayacağımızı zorla kabul ettirmesi kültürel olarak belirlenmişti. Duyusal olarak üstünde anlaşmaya varılmış olan bu algısal âlemin dışındaki herhangi bir şey otomatik olarak ussal zihin tarafından örtbas edilir ve itibara alınmazdı. Bu şekilde, insanların sanılarının narin tabakası asla zarar görmüyordu.

Büyücüler, algının duyusal âlemin dışında bir yerde yer aldığını öğretiyorlardı. Büyücüler, duyularımızın algılayabileceğini kabul ettiğimizden daha engin bir şeyin var olduğunu biliyorlardı. Onlar algının bedenin dışında, duyularımızın dışında bir noktada yer aldığını söylüyorlardı. Ama bu önermeye sadece inanmak yetmiyordu. Sadece bunu okumak ya da başka birisinden duymak meselesi değildi bu. Bunu somutlaştırmak için bunun duyumsanması gerekiyordu.

Isidoro Baltazar büyücülerin bütün yaşamları boyunca insan sanılarının bu narin tabakasını kırmak için faal olarak çabaladıklarını söyledi. Ne var ki, büyücüler karanlığa körükörüne dalmıyorlardı. Onlar hazırlanmışlardı. Bilinmeyenin içine atladıkları zaman, iyi gelişmiş bir ussal yöne sahip olmaları gerektiğini biliyorlardı. Ancak o zaman bilinmeyene yaptıkları yolculuklardan ortaya çıkardıklarına anlam verebilecek ve açıklayabileceklerdi.

Isidoro Baltazar büyücülüğü filozofların çalışmalarını okuyarak anlamayacağımı ekledi. Daha doğrusu hem felsefeyi hem de büyücülüğü soyut bilginin çok incelikli biçimleri olarak görmem gerekiyordu. Hem büyücü hem de filozof, bu dünyada var olduğumuz gerçeği üstüne düşünmüştü. Ne var ki büyücü bir adım önden gidiyordu. O, zaten kendiliğinden, kültürel anlamda kabul edilmiş olasılıklarımızın dışında bulduklarına göre davranıyordu.

Isidoro Baltazar filozofların entelektüel büyücüler olduklarına inanıyordu. Ne var ki onların incelemeleri ve arayışları her zaman zihinsel gayretler olarak kalmıştı. Filozoflar, kültürel olarak kabul edilmiş tarzın dışında, bu kadar iyi anladıkları ve açıkladıkları dünyaya göre davranamıyorlardı. Filozoflar zaten var olan bir bilgi birikimine ekleme yapıyorlardı. Var olan felsefi metinlerin anlamını tekrar tekrar izah ediyorlardı. Bu yoğun çalışmanın sonucunda ortaya çıkan yeni düşünceler ve fikirler, belki psikolojik bir anlamda değiştirmek dışında değiştirmiyordu onları. Daha müşfik, daha anlayışlı insanlar— ya da belki de tam tersi— olabilirlerdi. Oysa felsefi olarak yaptıkları hiçbir şey onların dünyayı duyusal algılayışlarını değiştirmezdi, zira filozoflar toplumsal düzenin içinden çalışıyorlardı. Entelektüel anlamda bunu kabul etmeseler de sosyal düzeni ayakta tutuyorlardı. Filozoflar gayretli fakat başarısız büyücülerdi.

Büyücüler de var olan bir bilgi gövdesine dayanıyorlardı. Ne var ki onlar bu bilgiye, zaten başka büyücüler tarafından kurulmuş ve ispatlanmış olanları kabul ederek dayanmıyorlardı. Büyücüler zaten kabul edilmiş olanın gerçekten var olduğunu, gerçekten algılamaya açık olduğunu kendilerine yeni baştan kanıtlamak zorundaydılar. Bu muazzam görevi başamak için, büyücülerin olağanüstü miktarda bir enerjiye ihtiyaçları vardı, ki bu enerjiyi de dünyadan geri çekilmeden kendilerini toplumsal düzenden kopararak kazanıyorlardı. Büyücüler, süreç içinde kendilerini dağıtmadan, gerçekliği belirleyen bu anlaşmayı bozuyorlardı.


(rüyacı, bölüm 14)



Çok güzel cümleler ya.



“Sana rüya görücü derim ancak.” Sesindeaşırı bir ciddiyet, gözlerindeyse çocuksu bir neşe ile hoş birm uzipliğin parıltıları, “Beni yetiştiren büyücüler insanın, bunusöylemeye erki olduğu sürece, ne söylediğinin pek önemiolmadığını anlattılar bana,” dedi. Sesinde öyle bir şevk ve kabullenişvardı ki kapının arkasından birinin bizi dinlediğineemin oldum. “Ve bu erki elde etmenin yolu rüya görmektengeçer. Sen bunu bilmiyorsun, çünkü doğal olarak yapıyorsun,ancak gerektiği zam an zihnin anında rüya görmeye giriyor.” Rüyacı:syf 61


“Seni bir rüyada gördüğümü sanıyordum ,” deyiverdim,

sonra gözlerindeki kahkahayı fark ederek ekledim, “Şimdi

ben rüya mı görüyorum ?”

Kelimelerini yavaş yavaş ve dikkatle telaffuz ederek,

“Rüya görüyorsun, ama uyum uyorsun,” diye yanıtladı.

“Nasıl oluyor da uyum uyor ve rüya görebiliyorum ?”

“Bazı kadınlar bunu büyük bir kolaylıkla yapabilirler,”

dedi. “Rüya görebilirler ve uyumuyor olabilirler. Sen de bu

kadınlardan birisin. Diğerleri bunu başarm ak için bir öm ür

boyu çalışmak zorundalar.”


Uzun bir süre sustu. Parlak, renk renk ıtırşahilere odaklanmış

gözleri nostaljik bir şekilde geçmişe uzanmış gibi görünüyordu.

“O büyücülerin faaliyetlerinin, benimle olduğu

kadar, seninle de ilintili olan kısm ına rüya görme denilir,” diye

devam etti konuşmasına. “Bu büyücüler olağanüstü rüya

görme erkine sahip olan ve hayal gücüne meydan okuyan

edimlerde bulunan kadınlar ve erkeklerdi.”

Kollarımı dizlerime sarmış onu dinliyordum. Esperanza

mükemmel bir anlatıcı, son kerte yetenekli bir taklitçiydi. A nlatısının

her yön değiştirişiyle yüzü de değişiyordu. Yüzü bazen

bir genç kadın, bazen bir yaşlı kadın yüzü ya da masum

ve afacan bir çocuk ya da bir erkek yüzü oluyordu.

Esperanza, kadınların ve erkeklerin, binlerce yıl önce,

normal dünyamızın içine ve dışına kaymalarına olanak sağlayan

bir bilgiye sahip olduklarını söyledi. Bu şekilde yaşantılarını

iki alana ayırmışlardı: gece ve gündüz. Gündüzleri işlerini

herkes gibi yürütüyorlardı: normal, beklenilen türde, her

günkü davranışlarda bulunuyorlardı. Oysa geceleri rüya görücüler

oluyorlardı. Gerçeklik olduğunu düşündüğümüz şeyin

sınırlarını kıran rüyalar görüyorlardı sistematik olarak.

Sanki sözlerinin iyice içime sinmesine izin vermek için

bana zaman tanıyormuş gibi tekrar duraladı.

“Karanlığı bir paravan gibi kullanarak,” diye devam etti,“akıl almaz bir şey başardılar; uyanıkken rüya görebiliyorlardı.”Esperanza dile getirmek üzere olduğum soruyu önceden

sezinleyerek, uyanıkken rüya görmenin, tümüyle farkındalıklı

ve uyanıkken onlara zihni sersemleştiren hünerler göstermeleri

için gerekli enerjiyi veren bir riiyanm içine dalabildikleri

anlamına geldiği açıkladı.


Rüya görme

alanında en iyisi kadınlardır. Kendilerini tümüyle verme,

kendilerini bırakıverme yeteneğine sahiptir onlar.

“Bana rüya görmeyi öğreten kadın iki yüz rüyayı birden

sürdürebiliyordu.”Esperanza sanki tepkimi ölçiiyormuş gibi dikkatle bana

baktı. Tam anlam ıyla aptallaşmıştım, zira ne demek istediği

hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bir rüyayı sürdürebilmenin, insanın

kendisi hakkında özel bir şeyin rüyasını görmesi ve istediği

zaman bu rüyaya girebilmesi olduğunu açıkladı. Kendi

öğretm eninin istediği zaman kendisi hakkındaki iki yüz özel

rüyaya girebildiğini söyledi.

“Kadınlar emsalsiz rüya görücülerdir,” dedi. “Son kerte

pratiktirler. Bir rüyayı tutmak için insanın pratik olması gerekir,

çünkü rüya insanın pratik yönleriyle ilgili olmalıdır. Ö ğretmenimin

gözde rüyası kendisini rüyasında bir şahin olarak

görmekti. Bir diğer gözde rüyası da kendisini rüyasında bir

baykuş olarak görmekti. Günün hangi vaktinde olduğuna

bağlı olarak ya biri ya da öteki olduğuna dair rüya görebilirdi;

uyanıkken rüya gördüğü için de gerçekten ve kesin olarak

bir şahin ya da bir baykuştu.


Esperanza, bu türde bir rüyaya erişmek için kadınların çelik

gibi bir iradesi olması gerektiğini açıkladı. Bana doğru

eğildi ve sanki diğerlerinin onu duymasını istemiyormuş gibi

fısıldayarak, “Çelik gibi bir irade derken çok gayret isteyen

herhangi bir rutin işi değil de, daha ziyade kadınların onlar dan beklenen rutin işleri kesmeleri gerektiğini kastediyorum.

“Ve bunu gençken yapmaları gerek,” dedi üstüne basarak.

“Hepsinden önemlisi de güçleri yerindeyken. Çoğunlukla kadınlar,

kadın olma işiyle alakalarını kesecek kadar yaşlandıkları

zaman dünyevi olmayan ya da öteki dünyayla ilgili düşünceler

ve faaliyetlerle ilgilenme zamanlarının geldiğine karar

verirler. Böyle kadınların hemen hiç başarılı olam adıklarını

pek azı bilir ya da pek azı buna inanm ak ister.” Sanki bir

davula vuruyormuş gibi usulca karnım a bir şaplak attı. “Bir

kadının gücünün sırrı rahm idir.”

Esperanza sanki kafam da patlayan aptalca soruyu gerçekten

duymuş gibi kesin bir tarzda başını salladı: “Rahmi m i?”

“Kadınlar,” diye sürdürdü konuşmasını, “dölyataklarını

yakmakla işe başlamalıdırlar. Onlar, tanrının buyruğunu izleyerek,

erkeklerin tohumlam ası gereken doğurgan toprak olam

azlar.”


“Büyücüler ya rüya görücüdür

ya da iz sürücüdür. Bazıları her ikisi de olur.”

“Neden bahsediyorsun? Bu rüya görücüler ve iz sürücüler

saçmalığı da ne?”

“Rüya görücüler rüyalarla uğraşır,” diye açıkladı. “Onlar

erklerini, bilgeliklerini rüyalardan alırlar. Öte yandan iz sürücüler

insanlarla, günlük dünyayla uğraşırlar. Onlar erklerini,

bilgeliklerini hem cinsleriyle ilişki kurmaktan alırlar.”


Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım; mavi bir cam gibi saydam

ve bulutsuzdu. Çam ağacının dalları arasından hafif bir esinti

geçti ve diken diken çam iğneleri aheste bir yağmur gibi üstümüze

döküldü. Esinti rüzgâra dönüştü ve yanım ızdaki çınardan

düşen kuru, sarı yapraklar bize doğru sürüklendi; yumuşak,

ritmik bir sesle etrafımızda döndüler ve rüzgâr yaprakları

bir çırpıda havaya kaldırdı.

“Bu tinin iyi bir gösterisiydi,” diye mırıldandı. “Senin

içindi bu. Rüzgâr, önümüzde havada fırıl fırıl dönen yapraklar.

Benim beraber çalıştığım büyücü bunun bir yora olduğunu

söylerdi. Tam gitmeyi düşündüğüm anda bir şey seni bana

gösterdi. Şimdi gidemem .”


Sadece büyücülerin bildiği bir

şeyi ima ediyorum. Onlar buna tin diyorlar. Tin bizim kişisel

gözlemcimiz, daimi tanığımızdır.”

Tam olarak hangi kelimenin bunu başlattığını bilm iyordum,

ama birden bütün dikkatimi ona vermiştim. Söylediğine

göre Tanrı olmayan ya da dinle ya da ahlakla hiçbir ilgisi

olmayan, kişisel olmayan bir kuvvet, yalnızca kendim izi hiçe

indirgemeyi öğrenirsek bizim kullanmam ız için orada duran

bir erk olan bu kuvvet..


“Carlos nerede?” diye sordum.

“Charlie Spider örümceğim si bir rüya örüyor.”

,


,“Isidoro Baltazar seni ve tüm olayı

gördü,” diye hükümde bulundu. “Fakat henüz yeterince iyi görmüyor. Seni ona benim gönderdiğimi akıl bile edemem

iş.” Sonra yüzünde şeytanca bir ifadeyle bana bakarak söylediklerini

düzeltti. “Esasında seni ona gönderen ben değildim.

Gönderen tindi. Tin buyruğunu yerine getirmem için beni

seçti ve ben de, sen en erkli halindeyken, rüya gören-uyanık

halinin ortasındayken seni ona üfledim .” Hafifseyerek,

adeta kaygısız bir edayla konuşuyordu; sadece gözleri verdiği

bilgilerin aciliyetini ifade ediyordu. “Belki de rüya görenuyanık

halinin erki yüzünden, Isidoro Baltazar görmesine

rağmen ve gözlerini ilk defa sana çevirdiği anda tinin bunu

ona bildirm esine rağm en senin kim olduğunu anlamadı. Sisin

içinde ışıkların görünmesi büyük bir işarettir. Apaçık olanı

görmem esi Isidoro Baltazar için ne büyük aptallık.


“Isidoro Baltazar bir

büyücüdür. Bilgi adamı olmaksa başka bir şeydir. Bunun için

büyücüler bazen bir öm ür boyu beklem ek zorundadırlar.”

“Aralarındaki fark nedir?” diye sordum.

Sesini alçaltarak, “Bilgi adamı bir liderdir,” diye açıkladı,

örtülü, giz sezindiren bir sesle. “Büyücülerin, bize yol gösterip

bilinm eyenin içinden geçirecek liderlere ihtiyacı vardır.

Bir lider, eylem leriyle anlaşılır. Liderlere rüşvet vermenin ya

da onları satın alm anın ya da kandırm anın ya da afallatmanın

hiçbir yolu olmadığını gösteren bir etiket yoktur başlarında.”

Sandalyesine iyice yerleşerek, grubundaki herkesin, onların

bu gerekleri yerine getirip getirmediğini görmek için çağlar

boyunca liderleri incelemeye önem verdiklerini söyledi.

“Hiç böyle bir lider buldunuz m u?”

“Birkaç tane. Bulduklarım ız ııagual olabildiler.” Parm ağını

dudağım a bastırarak, “Bu durumda naguallar doğal liderlerdir,

repertuarlarına bir seyri daha, bilinmeyeni ekleyerek

büyücü olan müthiş enerji adamlarıdır onlar. Eğer bu büyücüler

bilgi adamı olmayı başarırlarsa, o zaman yapabileceklerinin

haddi hududu yoktur.”

“Kadınlar da . . .” Sözümü bitirmeme izin vermedi.“Birgiin senin de öğreneceğin gibi, kadınlar bundan çok

daha karm aşık şeyler yapabilirler,” dedi.


“Sana

başından beri neyin ne olduğunu söyledim. Harikulade olaylara

tanık oldun, ama hâlâ bunların farkında değilsin. Çoğu

insan gibi sen de büyücülüğü tuhaf davranışlarla, ayinlerle,

uyuşturucu maddelerle, sihirle bir tutuyorsun.” Bana doğru

eğildi ve fısıldayarak, hakiki büyücülüğün algının son kerte

ince ve zarif bir şekilde yönlendirilmesi olduğunu ekledi.

Bay Flores araya girerek, “Hakiki büyücülük,” dedi, “insanın

müdahalesini hesaba alm az.”


“Eğer başka birisi sana yol gösterirse rüya görmek gerçekten

çok kolaydır,” dedi Carmela sır verir gibi. “Tek m ahzuru

şu ki bu başkasının bir nagual olması gerek.”

“ Sürekli bir nagual lafı duyuyorum ,” dedim. “Nedir nagual?”

“Nagual büyük bir erki olan ve Öbür büyücüleri karanlıktan

geçirip çıkartabilen bir büyücüdür,” diye açıkladı Carmela.

“Ama nagual kısa bir süre önce sana bunları kendisi anlattı

ya. Hatırlam ıyor m usun?”

Ben hatırlama çabasıyla şekilden şekile girerken Florinda

araya girdi. “Günlük yaşamın içinde yaşadığımız olayları hatırlamak

kolaydır. Bunu bol bol uygularız. Am a rüyalarda yaşanan

olaylar başka bir hikâyedir. Sırf beden bu olayları farklı

yerlerde depoladığı için, bunları anımsamak için çok çaba

sarfetmemiz gerekir.

“Senin uyurgezer beynine sahip olmayan kadınlar için,”

dedi, “rüya görme eğitimi onlara kendi bedenlerinin bir haritasını

çizdirtmekle başlar— rüyaların imgelerinin bedenlerinin

neresinde depolandığını açığa çıkaran özenli bir iştir bu.”

“Bu haritayı nasıl çiziyorsunuz, Florinda?” diye sordum,

gerçekten meraklanarak.

“Bedenin her bir noktasına sistemli bir şekilde vurarak,”

dedi. “Ama daha fazlasını anlatam am sana. Ben senin annenim,

rüya görme öğretm enin değil. Senin öğretmenin, gerçek

anlamda bir vuruş için küçük bir tahta çekiç salık veriyor. Bir

de sadece bacaklara ve kalçalara vurulmasını. Pek nadir olarak

beden bu anıları göğüste ya da göbekte depolar. Göğüste,

sırtta ve göbekte depolanan günlük yaşamın anılarıdır. Ama

bu başka bir mesele.“Şimdi seni ilgilendiren tek şey, rüyaları hatırlamanın, o

imgelerin depolandığı o özel noktaya fiziksel bir basınç uygulanm

asıyla ilgili olduğudur. M esela eğer klitorisine basınç

uygulayarak vajinanı itersen M ariano A ureliano’nun sana ne

söylediğini hatırlayacaksın,” diye bitirdi sözlerini yalın bir

neşeyle.

Dehşet içinde ona bakakaldım, sonra da asabi bir şekilde

kesik kesik gülmeye başladım. Hiçbir şeyi itmeyecektim.


“Rüyalar bilinmeyenin içine açılan kapılardır,” dedi Florinda

başımı okşayarak, “naguallar rüyalar aracılığıyla yol

gösterirler. Ve amaçlı bir şekilde rüya görme sanatı büyücülerin

sanatıdır. Nagual M ariano Aureliano senin hepimizin gördüğü

rüyalara girmene yardım etti.”


“Kafanın karışması,” diye devam etti Esperanza, “senin

bir farkındalık durumundan bir başkasına büyük bir kolaylıkla

geçme yeteneğinden kaynaklanıyor. Sen de, herkesin yaptığı

gibi, yumuşak geçişler yapmak için mücadele etmiş olsaydın,

o zaman rüya gören-uyanıklığm sadece ipnoz olmadığını

bilirdin.” Bir an sustu, sonra usulca, “rüya gören-uyanıklık

insanların ulaşabileceği en incelikli durum dur.”


“Büyücülerin dünyası bir rüya, bir efsanedir, yine de her

günkü dünya kadar gerçektir,” diye konuşmaya devam etti.

“Büyücülerin dünyasında iş görmek ve algılamak için, doğduğumuz

günden beri yüzümüze geçirilen her günkü m askeyi

çıkartm ak ve ikinci bir maske, kendimizi ve çevremizi gerçekten

olduğu gibi— bir kez geçici bir varoluşa açılan ve bir

daha asla tekrarlanm ayan nefes kesici olaylar olarak— görmemize imkân veren bir m aske takmalıyız.

“Bu maskeyi kendin yapmak zorundasın.” Yatağa daha

rahat oturup tekrar doldurduğum kupasını avuçlarının içine

aldı ve höpürdeterek çayını yudumladı.

“Bu maskeyi nasıl yapacağım ?” diye sordum.

“Öteki özünü rüyada görerek,” diye mırıldandı. “Yeni bir

adrese, yeni elbiselere, yeni kitaplara sahip olarak değil elbette.”

Yan gözle bana bakarak alaycı bir şekilde sırıttı. “Ve elbette

yeni bir erkeğe sahip olduğuna inanarak da değil.”


“Özgürlüğün ne olduğunu biliyor m usun?” diye sordu bir

hatip edasıyla. “Özgürlük kendin hakkındaki kaygıların hepten

yok olmasıdır,” dedi yatakta yanıma oturarak. “Ve kendinle

ilgilenmeyi kesmenin en iyi yolu da başkaları hakkında

kaygılanm aktır.”

“Kaygılanıyorum, inan” diye yanıtladım onu. “Durmadan

Isidoıo B altazar’ı ve onun kadınlarını düşünüyorum .”

“Eminim öyle yapıyorsundur,” diye hemen kabul etti başını

iki yana sallayarak esnedi. “Yeni maskeni şekillendirm enin

zamanı geldi. Kendinden başka hiç kimsenin damgasına

sahip olmayan bir maske. Bu maskenin tek başınayken oyulması

gerek. Yoksa doğru dürüst uymaz. Yoksa fazla sıkı geleceği

zamanlar olacaktır, fazla gevşek, fazla sıcak, fazla soğuk

. . .” En tuhaf rahatsızlıkları bir bir sayarken sesi gittikçe

alçalıyordu.

A rdından uzun bir sessizlik geldi, sonra aynı uykulu sesle,

“Büyücülerin dünyasını seçmek sadece seçtiğini söylemek

meselesi değildir. O dünyada eylemde bulunman gerekir. Senin

durumunda rüya görmen gerekiyor. Döndüğünden beri

rüya gören-uyanık m iydin?” dedi.

Huysuz bir tavırla olmadığım ı itiraf ettim.

“Öyleyse daha kararını vermedin sen,” dedi sertçe. “Yeni

m askeni oymuyorsun. Öteki özünü rüyada görmüyorsun.“ Büyücüler dünyalarına sadece hatasız oluşlarıyla bağlı diri ar,” dedi ve gözlerinde keskin bir ışık belirerek şöyle ekledi,

“Büyücüler insanları kendi görüşlerine çekmekle ilgilenm

ezler hiç. Büyücülerin arasında ne gurular ne de bilge

adam lar yoktur, sadece naguallar vardır. Onlar liderdir, daha

çok şey bildikleri ya da bir şekilde daha iyi büyücüler oldukları

için değil, sadece daha çok enerjiye sahip oldukları için.

M utlaka fiziksel kuvvetten değil, varlıklarının insanın algının

param etrelerini kırm asına yardım etm elerine imkân veren yapılanm

alarından bahsediyorum.”



''büyücüler ya rüya görücüdür ya da iz sürücüdür. Bazıları her ikisi de olur'' ifadesini beyhan kaya mı söylüyor. :)) çok hoşuma gitti



faceden kopyala yapıştır yapınca adımda eklenmiş..vardır bunda da bir hayır :D ikiside olabilirsin yani sibel bi sakıncası yok :D



Malesef onların problemi anlamak değil. Her şeyi gayet iyi anlıyor altısı birden. Asıl sorun başka bir şey, kimsenin onlara yardım edemeyeceği kadar çirkin bir şey. Değişmek için çaba sarf etmiyorlar. Ne kadar denerlerse denesinler, bunu ne kadar isterlerse istesinler, değişmeye ne kadar gereksinim duyarlarsa duysunlar değişmeyi başaramayacaklarını bildikleri için denemeyi tamamen bıraktılar. Bu yenilgilerimiz karşısında düş kırıklığına uğramamız kadar yanlış bir şey. Nagual her birine, kadın ya da erkek bir savaşçının insan biçimini korkutmak, onu titretmek için kusursuz bir şekilde değişmeye çabalamaları gerektiğini söylemişti. Yıllarca süren kusursuzluk döneminden sonra, demişti Nagual, bir gün gelecek, artık biçim buna dayanamaz olacak ve tıpkı beni terk ettiği gibi sizi de terk edecek. Bunu yaparken tabii ki bedene zarar verebilir, hatta onu öldürebilir bile Ama kusursuz bir savaşçı her zaman hayatta kalır."

La gorda



Savaşçı arkadaşlar buluşma vaktimiz gelmedi mi sizce de ?



siz tonalınızı şöle bırakın,

biz sizi ararız :p


o diilde nal gibi "alıntılar" yazıor kapıda



:)))



ZAFERİN TEPELERİ


La Gorda bana, Eligio’nun olağanüstü yeteneklerini kullanarak, diğerlerinin gerçek hakkında en ufak bir kuşkuya kapılmadıkladı sırada bile, benim onlar için uygun biri olmadığımı keşfettiğini anımsattı.

Kuzey Meksika’da Vicente’nin evinin arka bahçesinde oturduğum bir gün, birdenbire Emilito’yla Eligio belirmişlerdi. Herkes, uzun süre ortalıktan yok olan Emilito’nun bir yolculuktan geri dönmüş olduğunu düşünüyordu. Kimse ona tek bir soru sormadı. Bulgularını önce don Juan’a, daha sonra isteyen herkese anlatırdı.

O gün, Emilito’yla Eligio eve arka kapıdan girmişlerdi. Emilito her zaman olduğu gibi coşkuluydu. Eligio ise her zamanki sessiz, ciddi tavrını benimsemişti. Bu ikisini ne zaman bir arada görsem, Emilito’nun bu gösterişli kişiliğinin Eligio’yu gölgede bıraktığını, bu durumun Eligio’yu daha da içe kapanık hale düşürdüğünü düşünürdüm.

Emilito don Juan’a bakmak için içeri girdiğinde Eligio da benimle laflamaya başlamıştı. Gülerek yanıma gelmişti. Kollarını omuzuma yaslayıp dudaklarını kulağıma yaklaştırarak bana paralel çizgilerin mühürünü en sonunda çözebildiğini, Emilito’nun “zafer” adını verdiği noktaya ulaşabileceğini fısıldamıştı. Açıklamalarını sürdürerek “zafer” hakkında anlayamadığım bazı şeyler söylemişti. Anlattıklarının ancak anahatlarını kavrayabiliyordum. Konuyu açıkladıktan sonra, Eligio elimden tutarak avlunun ortasına getirmiş, çenemi biraz yukarı kaldırarak gökyüzüne bakmamı ve ayakta durmamı söylemişti. O da sağ yanımda, benimle aynı konumda dikiliyordu. Kendimi rahat bırakmamı, başımın üst kısmının ağırlığının çekimiyle geriye doğru düşmemi istemişti. Bir güç beni arkamdan kavramış ve yere doğru çekmişti. Arkamda bir uçurum belirdiğini hatırlıyorum. Yuvarlanmış, daha sonra birdenbire kendimi kum tepeciklerini andıran tümseklerin bulunduğu o boş alanda bulmuştum.

Eligio kendisini izlemem için beni zorluyor, bana, zaferin yamacının tepelerin üzerinde olduğunu söylüyordu. Adım atamayacak hale gelinceye kadar onu izlemiştim. Sanki havadan yapılmış gibi, hiç güç harcamadan önümde yürüyordu. Geniş bir tepeciğin üzerinde durmuş, ileriyi göstermişti. Geri dönerek, koşarak yanıma gelip, bana zaferin yamacı olduğunu söylediği o tepeyi sürünerek de olsa tırmanmam için yalvarmıştı. Tepe, belki de otuz kırk metre ötemdeydi ancak benim bir adım atacak halim kalmamıştı.

Beni sürükleyerek tepeyi aşmama yardım etmeye çalışmıştı; ancak beni yerimden bile kımıldatamıyordu. Ağırlığım neredeyse yüz kat artmıştı. En sonunda Eligio, don Juan’ı ve topluluğunu çağırmak zorunda kalmıştı. Cecilia beni omuzuna alarak dışarıya taşımıştı.

La Gorda bana, Eligio’ya bu görevi Emilito’nun verdiğini belirtti. Emilito kurala göre hareket ediyormuş. Zafere yolculuğunu gerçekleştirmiş olan habercimin bunu bana göstermesi gerekiyordu.

Eligio’nun zafere ulaşmak için son bir gayrette bulunmam için beni zorladığı an coşkusunu ve yüzündeki hevesli ifadeyi; girişimimin başarısızla sonuçlanması karşısında duyduğu üzüntüyü ve düş kırıklığını anımsıyorum. O günden sonra benimle bir daha konuşmadı.



duygulandım bu sayfayı görünce sanki bir an... çok küçük bir an. sonra baktım duygulanamıyorum da. hhh. fonda under black flags we march çalıyomuş... şimdi sözlerine bakmaya gidiyorum. ahaha (blackmycro slm cnm bu arada hh) HEİLLLLLL TİNNNN!!!!!!!!!!! YEAAAAHHHHH



Yönetici yok mu sitede ? Duygulanın eyvallahta bizlerde üye olalım yazık değil mi o kadar emek verilmiş yazılmış



Sessizbilgi Listele - - - - - Yeni Siteye Dön