Eski SessizBilgi - - - - - Yeni SessizBilgi
Alt Limit:
Kaç tane -->

giris 1


Sözdizimi


Bir adam denklemlerine bakarak,

evrenin bir başlangıcı olduğunu söyledi.

Bir patlama olmuştu, dedi.

Bir patlamalar patlaması, ve evren doğmuş oldu. Şimdi de genişlemekte, dedi adam.

Yaşını bile hesaplamıştı hatta:

güneşin çevresinde on milyar kez dönmüştü dünya. Bütün dünya alkış tuttu;

denklemleri bilimseldi adamın.

Hiçbiri düşünmemişti ki, evrenin başladığını

ileri sürerek,

Adam kendi anadilinin sözdizimini yansıtıyordu sırf; gerçekleri tanımlarken doğum gibi başlangıçları, olgunlaşma gibi gelişimleri, ve ölüm gibi bitimleri. Evren doğmuştur,

ve yaşlanmaktadır, diye inançla sürdürdü adam,

ve her şey nasıl ölüyorsa,

tıpkı kendisinin de anadilinin sözdizimini matematiksel olarak doğrulamasının ardından öldüğü gibi, ölecektir.



Öbür Sözdizimi


Evren sahiden başlamış mıydı?

Gerçek miydi büyük patlama kuramı?

Bunlar soru değiller, öyle görünseler de.

Gerçekleri tanımlarken başlangıçlar, gelişimler

ve bitimler koyan sözdizimi, var olan tek sözdizimi midir? Asıl soru, bu.

Başka sözdizimleri vardır.

Örneğin, yoğunluktaki farklılıkların gerçek olarak alınmasını öngören bir sözdizimi vardır.

Bu sözdiziminde hiçbir şey başlamaz, hiçbir şey bitmez; bu yüzden doğum kesin, açık seçik bir olay değil,

özel bir yoğunluk türüdür,

olgunlaşma da öyle, ölüm de öyle.

Bu sözdiziminin adamı, denklemlerine bakarak,

evrenin hiç başlamadığını, hiç bitmeyeceğini,

oysa sonsuz yoğunluk dalgalanmalarından geçmiş, geçmekte, ve geçecek olduğunu yetkeyle söyleyebilecek denli yeterli sayıda boyuna değişen farklı yoğunluklar saptadığını görür.

Adam pekâlâ şu sonuca da varabilir:

evrenin kendisi bir yoğunluk arabasıdır, ve kişi ona binip sonsuz değişimlerin içinden yolculuğunu sürdürebilir.

O adam, ola ki, aslında sadece anadilinin sözdizimini doğrulamakta olduğunun hiç farkına varmaksızın,

bu ve daha nice sonuçlara varabilecektir.



Giriş


BU KİTAP, YAŞAMIMDAKİ anımsanmaya değer olayların bir derlemesidir. Bu olayları, eski çağlarda Meksika'da yaşamış şamanların bilişsel dünyasına ulaşabilmem için on üç yıl boyunca çaba gösteren öğretmenim, Meksikalı Yaqui Kızılderilisi şaman don Juan Matus'un önerilerine uyarak derledim. Don Juan, bu derlemeyi yapmamı salık verirken, tavrı sanki o anda aklına gelen sıradan bir şeyi söylermiş gibiydi. Onun öğretme tarzı böyleydi. Belirli hamlelerindeki önemliliği sıradan şeylerin ardına gizlerdi. Bu yöntemle, günlük yaşamın tasalarından bir farkı yokmuş gibi gösterdiği kesinliğin verdiği acıyı gizlemiş oluyordu.


Don Juan'ın zaman içinde bana açıkladıklarına göre, eski çağ Meksika'sı şamanları, anımsanmaya değer olayları böyle derlemenin, benliğin gizli kalmış köşelerindeki enerjiyi harekete geçirmek için gereken en iyi araç olduğunu bulgulamışlardı. Şamanlar, bu gizli kalmış köşeleri, bedenin kendisinden kaynaklanan, ve gündelik yaşamımızın koşulları yüzünden yer değiştirip, ulaşılamayacak yerlere itilen enerjinin oluşturduğu bölgeler diye tanımlıyorlardı. Anımsanmaya değer olayların derlenmesi, bu anlamda, don Juan ve çizgisinin şamanları için kullanmadıkları enerjilerini yeniden konuşlandırmanın yoluydu.


Bu derlemenin önkoşulu, kişinin coşkularının ve kavrayışlarının tümünü, hiçbir şeyi atlamaksızın, içtenlikli ve ateşli bir edimle bir araya getirmesiydi. Don Juan'a göre, çizgisinin şamanları, anılmaya değer olayların derlenmesinin, bilinmeyene algısal olarak yolculuk etmek için gerekli olan coşkusal ve enerji ayarlamasıyla ilgili araç olduğuna inanmışlardı.


Don Juan, elindeki şamanlık bilgisinin bütün amacını, nihai yolculuk ile yüzyüze gelme hazırlığı olarak tanımlıyordu: bu her insanın yaşamının sonunda çıkmak zorunda olduğu yolculuktu. Dediğine göre, şamanlar, disiplin ve azimleri sayesinde, bireysel farkındalık ve irade güçlerini ölümden sonra alıkoyma yeteneğine sahiptiler. Çağdaş insanın "ölümden sonra yaşam" olarak adlandırdığı belirsiz ve hayali durum, şamanlar için, gündelik yaşamın pratik olayları yerine daha farklı bir düzenin pratik olayları ile tıka basa dolu olduğu halde, gene de benzer bir işlevsel pratiklik taşıyan, somut bir bölgeydi. Don Juan, şamanlar için, yaşamlarındaki anılmaya değer olayların derlenmesinin, sonsuzluğun etkin yanı diye adlandırdıkları o somut bölgeye giriş hazırlığı anlamına geldiğini ileri sürüyordu.


Bir öğle sonrası, don Juan'ın ince bambu kamışlarından yapılmış salaş çardağının altında oturmuş konuşuyorduk. Burası güneşten kısmen koruyan, ama yağmura karşı tümüyle korunaksız, üstü kapalı bir sundurma gibiydi. Oturmak için birkaç sağlam kutu vardı. Üzerlerindeki etiketler solmuştu; içlerindekini tanımlamaktan çok süs için yapıştırılmış gibiydiler. Onlardan birinin üstünde oturuyordum. Sırtımı evin ön duvarına dayamıştım. Don Juan da bir kutuya oturmuş, çardağı taşıyan direklerden birine yaslanmıştı. Ben geleli henüz birkaç dakika olmuştu. Sıcak ve nemli bir havada bütün gün araba kullanmıştım. Sinirli, huzursuz ve ter içindeydim.


Kutunun üstüne rahatça yerleştiğim anda, don Juan konuşmaya başladı. Keyifle sırıtarak, fazla kilolu insanların şişmanlıkla savaşmayı bir türlü beceremediklerine ilişkin bir espri yaptı. Dudaklarının kenarında oynaşan gülümseyişe bakılırsa, amacı sadece dalga geçmek değildi. Çok dolaysız, ve aynı zamanda çok dolaylı biçimde, bana fazla kilolu olduğumu işaret ediyordu.


Öyle sinirlendim ki, üzerinde oturduğum kutudan yuvarlandım ve sırtımı evin ince duvarına şiddetle çarptım. Darbe evi temellerine kadar sarsmıştı. Don Juan meraklı gözlerle beni süzdü, ama iyi olup olmadığımı sormak yerine, evi çatlatmamış olduğumdan emin olduğunu söyledi. Sonra bu evin kendisi için geçici bir yerleşim yeri olduğuna, aslında başka bir yerde yaşadığına dair ayrıntılı bir açıklamaya girişti. Ona gerçekte nerde oturduğunu sorduğumda, gözlerini üzerime dikti. Öfkeli bir bakış değildi bu; daha çok, uygunsuz sorulara karşı bir engel gibiydi. Ne istediğini anlayamamıştım. Sorumu tekrarlamak üzereydim ki, beni durdurdu.


"Buralarda böyle sorular sorulmaz," dedi, kararlı bir sesle. "Yöntemler ve fikirler hakkında dilediğin her şeyi sor. Yaşadığım yeri sana söylemeye hazır olduğumda—bi gün eğer olursam— sormana gerek kalmadan kendim söylerim."


Kendimi reddedilmiş hissettim, hemen. İstemeden yüzüm kızardı. Çok fena incinmiştim. Don Juan'ın patlayan kahkahası düş kırıklığımı büsbütün arttırdı. Beni reddetmekle kalmamış, önce hakaret edip sonra da gülmüştü bana.


"Burada geçici olarak oturuyorum," diye devam etti, bozulmama aldırış etmeden, "çünkü burası sihirli bi merkez. Aslında, burada senin yüzünden oturuyorum."


Bu yanıt çözülmeme yetti. İnanamıyordum. Herhalde aşağılanmaktan duyduğum rahatsızlığı hafifletmeye çalışıyor, diye düşündüm.


"Burada sahiden benim yüzümden mi oturuyorsun?" diye sordum sonunda, merakımı gizleyemeden.


"Evet," dedi, ifadesiz bir sesle. "Seni hazırlamak zorundayım. Sen bana benziyorsun. Sana zaten anlatmış olduğum bi şeyi tekrarlayacağım, şimdi: Her şaman ya da büyücü kuşağındaki her bi nagualın, ya da liderin arayışı, kendisi gibi çift enerji yapısına sahip yeni bi erkek ya da kadın bulmak üzerinedir; ben senin sahip olduğun bu özelliği Nogales'deki otobüs terminalinde görmüştüm. Enerjini gördüğümde, üstüste binmiş iki ışıltılı küre görüyorum, ve bu özellik bizi birbirimize bağlıyor. Senin beni reddettiğinden daha fazla reddedemem, seni."


Sözleri çok garip bir sıkıntı uyandırmıştı içimde. Bir saniye önce öfkeliydim, şimdi ise ağlamak istiyordum.


Sözlerine devam etti, beni şamanların savaşçının yolu olarak adlandırdıkları bir şeye başlatmak istediğini söylüyordu, çok güçlü duygular ve tepkilerin merkezi olan yaşadığı bölgeden güç alacaktı, dediğine göre. Savaşa hazır insanlar binlerce yıldır bu topraklarda yaşamışlar, onların savaşla ilgileri toprağın derinliklerine sinmişti.


O günlerde kuzey Meksika'nın Sonora eyaletinde, Guaymas kentinin yüz mil kadar güneyinde yaşıyordu. Himayesinde yürüttüğüm alan çalışması için onu görmeye hep oraya gidiyordum.


"Savaşa mı girmem gerekiyor, don Juan?" diye sordum, savaşla ilgilenmemin günün birinde gerekeceğini söylediğinden beri iyice kaygılanmıştım. Söylediği her şeyi son derece ciddiye almam gerektiğini öğreneli çok olmuştu.


"Hem de nasıl," diye yanıtladı, gülümseyerek. "Bu bölgede alabileceğin ne varsa hepsini yiyip yuttuğun zaman, ben burdan taşınacağım."


Söylediklerinin doğruluğundan kuşkulanmak için bir neden yoktu, ama onun başka bir yerde yaşadığını hayal edemiyordum bir türlü. Çevresindeki her şeyle öylesine uyum içindeydi ki. Bununla birlikte, evi sahiden geçici bir yer gibiydi. Yaqui çiftçilerine ait kulübelerin tipik bir örneğiydi burası, sazdan yapılmış düz damlı, çamur ve kille sıvanmış bir barakaydı; yemek yemek ve uyumak için kullanılan büyük bir odadan ve üstü açık bir mutfaktan oluşmuştu.


"Şişman insanlarla uğraşmak çok zor," dedi, don Juan.


İlgisiz bir lafa benziyordu, ama değildi. Sırtımı evin duvarına vurup sözünü kestiğimde anlatmaya başladığı konuya geri dönmüştü sadece.


"Bi dakika önce, evime bi inşaat yıkım güllesi gibi çarptın," dedi, başını iki yana sallayarak. "Ne hengâme! Heybetli bi adama layık bi darbeydi, doğrusu."


Benden umudunu kesmiş gibi konuştuğuna dair rahatsız edici bir hisse kapılmıştım. Hemen savunmaya geçtim. Kemik yapıma göre kilomun normal olduğuna ilişkin telaşlı açıklamalarımı yapmacık bir gülümsemeyle dinledi.


"Doğru," diye onayladı, dalga geçerek. "Kemiklerin iri. Vücudun on beş kiloyu daha rahatlıkla kaldırır, ve hiç kimse, seni temin ederim ki, hiç kimse farketmez. Ben etmem."


Alaycı sırıtışı bana kesinlikle fazla kilolu olduğumu söylüyordu. Sonra bana genel anlamda sağlığımla ilgili sorular sordu, ben de kiloma ilişkin başka bir yorumdan kurtulabilmek için umutsuzca konuşup durdum. Konuyu kendi değiştirdi.


"Senin tuhaflıklarından, sapınçlarından ne haber?" diye sordu, ifadesiz bir yüzle.


İyiler, gibi ahmakça bir cevap verdim. "Tuhaflıklar, sapınçlar", koleksiyonunu yaptığım şeylere taktığı isimdi. O sıralarda, tüm yaşamım boyunca çok hoşlandığım bir işe, yenilenmiş bir hevesle tekrar başlamıştım: toplanabilecek her şeyin koleksiyonunu yapıyordum. Dergiler, pullar, plaklar; sonra kamalar, miğferler, bayraklar gibi İkinci Dünya Savaşı eşyaları topluyordum.


"Sapınçlarımla ilgili olarak sana bütün söyleyebileceğim, don Juan, koleksiyonlarımı satmaya çalıştığımdır," dedim, berbat bir şey yapmaya zorlanan bir kurban edasıyla.


"Bi koleksiyoncu olmak pek de fena bi şey değil," dedi, buna gerçekten inanırmış gibi. "İşin can alıcı noktası biriktirmen değil, ne biriktirdiğindir. Sen hırdavat biriktiriyorsun, tıpkı köpeğin gibi seni tam manasıyla tutsak eden bi sürü değersiz nesne. Evcil bi hayvanın varsa, öyle hemen kalkıp gidemezsin; sen ortalıkta değilken başlarına neler geleceğinin tasasını çektiğin koleksiyonların varsa da yapamazsın bunu."


"Gerçekten alıcı bakıyorum, don Juan, inan bana," diye itiraz ettim.


"Yok, yok, yok, seni bi şeyle suçladığımı sanmayasın," diye karşılık verdi hemen. "Aslında koleksiyoncu ruhun hoşuma gidiyor. Ben sadece biriktirdiklerinden hoşlanmıyorum, hepsi bu. Oysa senin bu toplama merakını işe koşmak isterdim. Zahmetine değecek bi koleksiyon önerebilirim sana."



Don Juan uzunca bir süre duraksadı. Uygun sözcükleri arıyor gibiydi, ya da belki sadece etkileyici, iyi zamanlanmış bir duraklamaydı bu. Bana derin, içime işleyen bir bakışla baktı.


"Her savaşçı, görev icabı, özel bi albüm hazırlar," diye sözlerine devam etti, "savaşçının kişiliğini ortaya koyan bi albümdür bu; yaşamının tüm ayrıntılarına tanıklık eden bi albüm."


"Bu neden koleksiyon olsun ki, don Juan?" diye sordum itiraz ederek, "ya da albüm?"


"Çünkü öyledir," diye karşılık verdi. "Ama en çok anıların resimlerinden, hatırlanmaya değer olayların resimlerinden oluşmuş bi albüm gibidir."


"Bu olayların anımsanması için bazı özel nedenler mi var?" diye sordum.


"Onların anımsanmaya değer olmaları, kişinin yaşamında özel bi önem taşımalarından ötürüdür," dedi. "Benim önerim, senin için derin anlamları olan çeşitli olayların tam bi dökümünü yaparak bi albüm hazırlaman."


"Yaşamımdaki her olayın benim için derin anlamı var, don Juan!" diye şiddetle itiraz ettim, ve bunu der demez büyüklük tasladığımın farkına vardım.


"Pek sayılmaz," dedi, gülümseyerek, tepkilerimin onu müthiş keyiflendirdiği belliydi. "Yaşantındaki olayların tümünün senin için derin anlamları olmamıştır. Oysa bikaç olay vardır ki, kanımca senin için biçok şeyi değiştirmiş, yolunu aydınlatmış olmaları olasıdır. Yolumuzu değiştiren olaylar, kişisel olmayanlardır genellikle, ancak aynı zamanda son derece kişiseldirler de."


"Zıtlaşmaya çalışmıyorum, don Juan, ama inan bana, başıma gelen her olay bu nitelemeye uyuyor," dedim, yalan söylediğimi bilerek.


Bu cümle ağzımdan çıkar çıkmaz özür dilemek istedim, ama don Juan bana aldırış etmedi. Sanki hiçbir şey söylememişim gibiydi.


"Basmakalıp bi şey gibi düşünmeyesin bu albümü, ya da yaşam deneyimlerinin sıradan bi tekrarı sanmayasın," dedi.


Derin bir soluk aldım, gözlerimi kapadım, ve zihnimi susturmaya çalıştım. Çözümü olmayan sorunumla ilgili çılgınca bir konuşma sürdürüyordum kendimle: don Juan'ı ziyaret etmekten hiç mi hiç hoşlanmadığım kesindi. Onun varlığı içime korku salıyordu. Sözleriyle beni dört bir yandan kuşatıyor, ve değerimi gösterebilmem için bana hiçbir şekilde fırsat tanımıyordu. Ağzımı her açışımda itibar kaybetmekten nefret ediyor, aptal durumuna düşmekten iğreniyordum.


Ama içimde bir başka ses daha vardı; çok daha derinlerden, uzaklardan gelen, nerdeyse belli belirsiz bir sesti bu. Alıştığım söyleşimin salvoları içinde, geri dönmem için artık çok geç olduğunu söylediğini işitiyordum. Ama aslında bu benim sesim ve benim düşüncelerim de değildi; don Juan'ın dünyasının içinde çok fazla yol aldığımı, ve ona havadan bile daha fazla ihtiyacım olduğunu söyleyen meçhul bir sese benziyordu daha çok.


"Ne istersen söyle," der gibiydi ses, "ama böylesine ben-merkezci bir kaçık olmasaydın, bu denli düş kırıklığına uğramayacaktın. "


"O senin öbür zihninin sesi," dedi don Juan, dinliyormuş, ya da düşüncelerimi okuyormuş gibi.


Elimde olmadan sıçradım. Öyle korkmuştum ki gözlerim yaşlarla doldu. Don Juan'a içimdeki karışık duyguları olduğu gibi itiraf ettim.


"İçindeki bu çelişki çok normal," dedi. "Ve inan bana, o kadar da üstüne varmıyorum bunun. Ben öyle biri değilim. Sen bi de öğretmenim nagual Julian’ın bana yaptıklarını bilsen. Ondan bütün varlığımla tiksiniyordum. Çok gençtim, kadınların ona nasıl taptığını, kendilerini nasıl hiç düşünmeden verdiklerini, ve ne zaman ben onlara merhaba demeye kalksam, kafamı koparmaya hazır dişi aslanlar gibi üstüme saldırdıklarını görüyordum. Benden alabildiğine nefret ediyorlardı, ve ona âşıktılar. Ne hissediyordum dersin?"


"Nasıl hallettin bunu, don Juan?" diye sordum, çok büyük bir merakla.


"Hiçbi şeyi halletmedim,” dedi. "Bu açmaz, ya da her ne ise, benim iki zihnimin arasındaki mücadelenin sonucuydu. Biz insanların tümünün iki zihni vardır. Biri tamamen bize aittir, ve bize daima düzen, dolaysızlık, irade gücü getiren, zayıf bi sestir bu. Öbür zihin bi yabancı donanımdır. Bize iddiacılık, çelişkiler, kuşkular, umutsuzluklar getirir."


Kendi zihnimdekileri takip etmekle öyle meşguldüm ki, don Juan’ın söylediklerini tümüyle kaçırmıştım. Her sözcüğünü açık seçik anımsıyordum, fakat hiçbiri anlam ifade etmiyordu. Don Juan gayet sakin, ve dosdoğru gözlerimin içine bakarak söylediklerini tekrar etti. Hâlâ ne demek istediğini kavramaktan âcizdim. Dikkatimi sözcükler üzerine toplayamıyordum.


"Garip bir nedenden ötürü, don Juan, anlattıklarına dikkatimi veremiyorum," dedim.


"Niye yapamadığını gayet iyi anlıyorum," dedi, koca bir gülümsemeyle, "bi gün sen de anlayacaksın, beni sevip sevmediğine dair ikilemini çözdüğünde, dünyanın merkezi benim-benim, demeyi bıraktığında.


"Bu arada," diye devam etti, "iki zihnimiz ile ilgili meseleyi bi yana bırakalım ve anımsamaya değer olaylarla ilgili hazırlayacağın albüm konusuna dönelim. Böyle bi albümün disiplinli ve adil olma açısından bi idman olduğunu da eklemeliyim. Bu albümü bi savaş edimi gibi düşün."


Don Juan'ın savı—benmerkezciliğimden vazgeçtiğimde onu görmekten hoşlanıp hoşlanmadığıma dair ikilemimin sona ereceği—çözüm gibi gelmiyordu bana. Aslında bu iddiası beni daha da kızdırmış, büsbütün hüsrana uğratmıştı. Albümden bir savaş edimi diye söz ettiğini de duyunca ona bütün hırsımla saldırdım.


"Bir olaylar derlemi fikrine inanmak yeterince zor," dedim, isyankâr bir tavırla. "Üstüne üstlük, buna albüm demen ve böyle bir albümün bir savaş edimi olduğunu söylemen benim için çok fazla. Çok çapraşık. Öyle çapraşık ki, benzetmenin anlamını kaybettiriyor."


"Ne tuhaf! Benim için tam tersi," diye cevap verdi don Juan, sakin sakin. "Böyle bi albümün bi savaş edimi olması, dünyanın anlamını içeriyor benim için. Ben, unutulmaz olaylar albümümün bi savaş ediminden başka hiçbi şey olmasını istemezdim."


Düşüncemi daha ayrıntılı savunmak, ve unutulmaz olaylar fikrini aslında anladığımı ona açıklamak istedim. Benim itirazım, bunu kafa karıştırıcı biçimde tanımlamasına ilişkindi. O günlerde, dilin kullanımı konusunda açıklık ve işlevselliğin savunucusu gibi görüyordum kendimi.


Don Juan, kavgacı tavrıma ilişkin bir yorum yapmadı. Yalnızca, bana tümüyle katılıyormuş gibi başını sallamakla yetindi. Bir süre sonra, enerjim ya tamamıyla tükendi, ya da dev bir enerji dalgasının altında kaldım. Birdenbire, hiç çaba sarf etmeden, taşkınlığımın yararsızlığını anlayıvermiştim. Çok utanıyordum.


"Bana ne hükmediyor da böyle davranıyorum?" diye içtenlikle sordum don Juan'a. O anda tam anlamıyla afallamış durumdaydım. Kavradığım şey beni öyle sarsmıştı ki, istemeden ağlamaya başladım.


"Saçma sapan ayrıntılarla kendini üzme," dedi don Juan, yatıştırıcı bir tavırla. "Erkek olsun, kadın olsun, hepimiz böyleyiz."


"Yani, don Juan, pireyi deve yapmamız ve aykırı tabiatımız yaradılışımızdan mı geliyor?"


"Hayır, pireyi deve yapmamız ve aykırılığımız yaradılışımızdan gelmiyor," diye yanıtladı. "Bizim bu pireyi deve yapma ve aykırılık etme huyumuz, daha çok, her birimizin başına bela olan, ama yalnızca büyücülerin acı ve umutsuzlukla farkına vardıkları deneyüstü bi mücadelenin sonucu: iki zihnin mücadelesi."


Don Juan dikkatle beni gözlüyordu, gözleri simsiyah iki kömür parçası gibiydi.


"Bana iki zihnimiz ile ilgili bir şeyler anlatıp duruyorsun," dedim, "ama beynim söylediklerini kaydedemiyor. Neden?"


"Nedenini zamanı geldiğinde öğreneceksin," dedi. "Şimdilik, iki zihnimiz hakkında sana daha önce anlatmış olduklarımı tekrarlamam yeter. Biri, gerçek zihnimizdir; tüm yaşam deneyimlerimizin ürünüdür, bozguna uğradığı ve karanlığa itildiği için nadiren konuşur. Öbürü, yaptığımız her şey için her gün kullandığımız zihin ise, bi yabancı donanımdır."


"Sanırım meselenin özü şu; zihnin bir yabancı donanım olduğu kavramı öyle tuhaf ki, zihnim bunu ciddiye almayı reddediyor," dedim, gerçek bir keşifte bulunduğum inancıyla.


Don Juan sözlerim hakkında bir yorum yapmadı. Sanki hiçbir şey söylememişim gibi, iki zihnimiz ile ilgili açıklamaları sürdürdü.


"İki zihin ikilemini çözmek, ona niyetlenme ile olur," dedi. "Büyücüler, niyeti çağırmak için niyet sözcüğünü yüksek sesle ve açık şekilde seslendirirler. Niyet, evrende var olan bi güçtür. Büyücüler onu çağırdıklarında, niyet onlara gelir ve ustalığın yolunu açar; bu da büyücülerin giriştikleri her işte daima başarılı oldukları anlamına gelir."


"Keyfi ve önemsiz bile olsa, büyücülerin her istediklerini elde ettiklerini mi söylemek istiyorsun?"


"Hayır, bunu demek istemiyorum. Niyet, elbette her amaç için çağrılabilir," diye cevap verdi, "ama büyücüler, niyetin onlara yalnızca soyut bi şey için geldiğini zor yoldan öğrendiler. Bu, büyücüler için emniyet supabıdır; aksi halde dayanılmaz olurlardı. Senin durumunda, iki zihin çelişkisini halletmek, ya da gerçek zihninin sesini duymak için niyeti çağırmak, keyfi ya da önemsiz bi mesele değil. Tam tersine; ruhani ve soyut bi şey, ancak senin için alabildiğine yaşamsal da."


Don Juan bir an durakladı, sonra tekrar albüm hakkında konuşmaya başladı.


"Kendi albümüm, bi savaş edimi olarak, son derece dikkatli bi seçim gerektirdi," dedi. "O artık yaşamımdaki unutulmaz olayların ve beni onlara yönlendirmiş olan her şeyin tam bi derlemi. Benim için neyin anlamlı olduğu ve olacağı konusunda yoğunlaşmıştım. Bana sorarsan, bi savaşçının albümü, olabilecek en somut şeydir; öyle isabetlidir ki, can evinden vurur."


Don Juan'ın ne istediği hakkında en ufak bir fikrim yoktu, ancak onu gayet iyi anlıyordum. Tek başıma oturup, düşüncelerimin, anılarımın, fikirlerimin özgürce bana gelmelerine izin vermemi öğütledi. İçimin derinliklerinden gelecek ve bana neleri seçeceğimi söyleyecek sesin yükselebilmesi için çaba göstermemi salık veriyordu. Ardından eve girmemi ve içerdeki yatağıma uzanmamı söyledi. Yatak tahta kasalardan yapılmıştı ve üzerinde yorgan olarak kullandığım birkaç düzine çuval vardı. Tüm vücudum ağrıyordu, ve uzandığımda gerçekten çok rahatladım.


Önerilerine uymuş ve geçmişim hakkında düşünmeye başlamıştım; üzerimde iz bırakan olayları arıyordum. Hemen fark ettim ki, yaşamımdaki her olayın anlamlı olduğuna ilişkin iddiam saçmalıktı. Anımsamak için kendime baskı yaptıkça, nerden başlayacağımı bile bilmediğimi keşfettim. Başımdan geçenler, birbirleriyle bağlantısız, sonsuz bir düşünceler ve anılar zinciri halinde zihnimden geçmekteydi, ama benim için anlamlı olup olmadıklarına karar veremiyordum. Hiçbirinin zerre kadar anlam taşımadığı izlenimine kapıldım. Sanki tüm yaşamımı hiçbir şey hissetmeden, sadece yürüme ve konuşma gücü verilmiş bir ceset gibi yaşamıştım. Konuyu yüzeysel bir girişimden öteye götürebilecek kadar yoğunlaşamayıp pes ettim ve uykuya daldım.


"Bi şeyler becerebildin mi?" diye sordu don Juan, saatler sonra uyandığımda.


Uyuyup dinlendikten sonra rahatlayacağıma, hâlâ huysuz ve kavgacıydım.


"Hayır, hiçbir şey beceremedim," diye hırladım.

"İçinin derinliklerindeki o sesi duydun mu?" diye sordu. "Sanırım duydum," diye yalan söyledim.

"Ne söyledi sana?" diye buyurdu, ısrarla.

"Şimdi hatırlayamıyorum, don Juan," diye mırıldandım. "Ah, gündelik zihnine dönmüşsün," dedi, ve sırtıma kuvvetle vurdu. "Gündelik zihnin işi devraldı yine. Hadi, anımsanmaya değer olayları derlemenle ilgili konuşup onu rahatlatalım. Albüme koyacaklarını seçmenin kolay iş olmadığını söylemeliyim sana. Bu albümün bi savaş edimi olduğunu söylememin nedeni de bu. Neyi seçeceğini saptamak için on kez baştan almalısın kendini."


O anda, bir saniye için de olsa, iki zihnimiz olduğunu anladım; ancak bu düşünce öyle belli belirsizdi ki, anında kaybettim onu. Kalıcı olan, don Juan'ın talebini yerine getirmekteki yetersizliğimin duyumuydu. Ancak yetersizliğimi zarafetle kabullenmek yerine, bunun yıldırıcı bir mesele haline gelmesine göz yumdum. O günlerde yaşama gücümü daima olumlu şeylerde boy göstermekten alıyordum. Yetersiz olmak, yenilmekle eş anlamlıydı, ve bu da benim için dayanılmaz bir şeydi. Don Juan'ın meydan okumasına ne tepki vereceğimi bilmediğim için, iyi bildiğim tek şeyi yaptım: öfkelendim.


"Bunun üzerinde çok daha fazla düşünmeliyim, don Juan," dedim. "Bu fikri oturtabilmesi için zihnime zaman tanımalıyım."


"Elbette, elbette," diye onayladı don Juan. "Hiç acele etme, ama elini de çabuk tut."


Bundan sonra konuya ilişkin başka bir şey söylenmedi. Eve döndüğümde hepsini unuttum; ta ki bir gün, epey beklenmedik bir biçimde, katıldığım bir konferansın orta yerinde, yaşamımın kayda değer olaylarını araştırmamla ilgili kaçınılmaz buyruk, bedensel bir sarsıntı gibi, tüm vücudumu tepeden tırnağa titreten bir sinir kasılması gibi bana çarpana dek.


Ciddi biçimde çalışmaya başladım. Benim için anlam taşıdığına inandığım yaşam deneyimlerimi yinelemek aylarımı aldı. Ancak derlediklerimi gözden geçirdiğimde, uğraştıklarımın aslında hiç mi hiç anlam taşımadıklarını anladım. Anımsadığım olaylar, sadece soyut biçimde hatırıma gelen belirsiz hareket noktalarıydı. Bir kez daha, o son derece rahatsız edici duyguya kapılmıştım; hiçbir şey hissetmeyi beklemeden, yalnızca edimde bulunmak üzere yetiştirilmiş olduğum kuşkusuydu bu.



Hatırladığım olayların en belirsizlerinden olduğu halde, anımsanmaya kesinlikle değer bulduğum anılardan biri, UCLA'daki yüksek lisans programına kabul edildiğimi öğrendiğim güne aitti. Ne denli çabalasam da o gün neler yaptığımı hatırlayamıyordum. O güne dair ilginç ve benzersiz olan hiç­ bir şey yoktu, ama anımsanmaya değer olması gerekir gibi geliyordu bana. Bu okula girmek beni mutlu etmiş, kendimle gurur duymamı sağlamış olmalıydı, ama böyle değildi.


Derlemimdeki başka bir örnek de, Kay Condor'la evliliğin eşiğine geldiğim gündü. Kay'ın soyadı Condor değildi aslında, aktris olmak için adını değiştirmişti. Ünlü olmak için şansı, Carol Lombard'a çok benzemesinden ibaretti. O günün aklımda kalması, yaşanan olaylardan çok, onun güzelliği ve benimle evlenmek istemesi yüzündendi. Benden bir kafa boyu daha uzundu ki bu da onu büsbütün çekici kılıyordu benim için.


Benden daha uzun bir kadınla, kilise töreniyle evlenmek, çok heyecanlandırıyordu beni. Gri bir smokin kiralamıştım. Pantolonun paçaları benim boyumda biri için fazlaca genişti. İspanyol paça değildi, sadece bol paçalı bir pantolondu, ve bu da beni deli ediyordu. Müthiş rahatsız olduğum başka bir şey de, o gün için özel olarak aldığım pembe gömleğin kollarının on santim uzun gelmesiydi; onları yukarıda tutmak için lastik bantlar takmak zorunda kalmıştım. Bunların dışında her şey mükemmeldi, benim ve konukların, Kay Condor'un korkup vazgeçtiğini ve gelmeyeceğini keşfettiğimiz ana kadar.


Kay, çok görgülü bir genç hanım olarak, motosikletli bir kurye ile bana bir özür notu göndermişti. Boşanmaya inanmadığını, yaşamının kalan kısmını hayata bakış açısını pek de paylaşmayan birine adayamayacağını yazıyordu. Condor sözcüğünün ağzımdan her çıkışında gülmekten kendimi alamadığımı, bunun da, onun kişiliğine hiç saygı duymadığımı gösterdiğini hatırlatıyordu bana. Konuyu annesiyle tartışmıştı. İkisi de beni çok seviyorlardı, ama ailelerine kabul edecek kadar değil. İkimiz için de zararın neresinden dönülse kârdır, diye eklemişti, yürekli ve mantıklı bir edayla.


Zihnim tamamen uyuşmuştu. O günü anımsamaya çalıştığımda, kiralık gri smokinim ve bol paçalı pantolonumla bir sürü insanın önünde tek başına kalakaldığım için feci şekilde aşağılanmamın mı, yoksa Kay Condor'un benimle evlenmekten vazgeçmesinin neden olduğu yıkımın mı ağır bastığını çıkaramıyordum.


Öbürlerinden açık biçimde ayırabildiğim yalnızca bu iki olaydı. Yetersiz örneklerdi, ama üzerlerinden geçtikten sonra, onları felsefi tevekkül öyküleri kılığına sokmayı başarmıştım. Gerçek duyguları hiç yaşamadan ömrünü geçiren, her şeye sadece entelektüel bakış açısıyla bakan biri olarak düşünüyordum kendimi. Don Juan'ın mecazlarını örnek alarak, kendim için de bir kavram geliştirmiştim bile: hayatını başkaları için, olması gerektiği biçimde yaşayan bir varlık.


Örneğin, UCLA'daki okula kabul edildiğim günün anımsanmaya değer bir gün olması gerektiğine inanıyordum. Böyle olmadığı için, ona aslında hiç hissetmediğim bir önem atfetmek için elimden geleni yaptım. Kay Condor ile evlenmenin eşiğine geldiğim gün için de aynı şey geçerliydi. Benim için yıkıcı bir gün olmalıydı, ama değildi. Onu tekrar zihnimde canlandırdığımda, hiçbir şey bulamıyordum; bu yüzden neler hissetmiş olabileceğime ilişkin kuramlar geliştirebilmek için var gücümle çalışmaya başladım.


Don Juan'ı bir sonraki ziyaretimde, evine varır varmaz, iki anımsanmaya değer olay örneğimi sundum.


"Bi yığın saçmalık bu," diye fikrini belirtti. "Bunların hiç­ biri olmaz. Öyküler; düşünen, hisseden, ağlayan, ya da hiçbi şey hissetmeyen bi insan olarak yalnızca seninle ilgili. Bi şamanın albümündeki olaylar zamana karşı koyarlar, çünkü onların kendisiyle hiç alakası yoktur; ancak gene de o tam ortalarında yer alır. Çok kişisel olmasa da, yaşamı süresince, hatta belki sonrasında da, her zaman tam ortalarında yer alacaktır.


Söyledikleri hevesimi kırmıştı; tümüyle bozguna uğramış hissediyordum kendimi. O günlerde don Juan'ın beni aptal yerine koymaktan özel bir zevk duyan aksi bir ihtiyar olduğuna yürekten inanıyordum. Sanat okuluna giderken çalıştığım heykel dökümhanesinin ustasını hatırlatıyordu bana. Bu zanaat ustası, terfi eden çıraklarının yaptığı her şeyde kusur bulup onları durmadan eleştirir, işlerini kendisinin tavsiyelerine göre düzeltmelerini isterdi. Çıraklar da arkalarını dönüp düzeltmiş gibi yaparlardı. Aynı işi tekrar gözden geçiren ustanın neşesini ve dediklerini hatırlıyordum: "Şimdi bi şeye benzedi işte!"


"Kendini kötü hissetmeyesin," dedi don Juan, beni sarsıp anılarımdan çıkararak. "Ben de bi zamanlar aynı durumdaydım. Yıllar boyunca, ne seçeceğimi bilememekle kalmadım; içlerinden seçim yapabileceğim deneyimlerim olmadığını bile düşündüm. Sanki başımdan hiçbi şey geçmemiş gibi geliyordu bana. Elbette her şey geçmişti başımdan, ama kafamdaki beni savunmaya çabalarken, başka hiçbi şeyi farketmeye zaman ya da hevesim kalmıyordu."


"Bana açıkça söyler misin don Juan, öykülerimde yanlış olan ne? Bir şeye benzemediklerini biliyorum, ama yaşantımın geri kalanı da öyle zaten."


"Sana tekrar söyleyeceğim bunu," dedi. "Bi savaşçının öyküleri kişisel değildir. Senin okula kabul edildiğin güne ait öykün, kendini her şeyin merkezine oturtma iddiandan başka bi şey değil. Hissediyorsun, hissetmiyorsun; anlıyorsun, anlamıyorsun. Söylemek istediğimi anladın mı? Tüm öykü sadece sensin."


"Ama başka türlü nasıl olabilir ki, don Juan?" diye sordum.


"Öbür öykünde, istediğim şeye nerdeyse dokunur gibiydin, ama sonra onu da son derece kişisel hale getirdin. Bi sürü ayrıntı daha ekleyebileceğini biliyorum, ama o ayrıntılar da senin benliğinin uzantılarından başka bi şey olmayacak."


"Seni gerçekten anlayamıyorum, don Juan," diye itiraz ettim. "Tanık olanın gözünden izlenen tüm öyküler, ister istemez ona özeldir."


"Evet, evet, elbette," dedi gülümseyerek, her zamanki gibi şaşkınlığımdan keyiflenerek. "Ama o zaman onlar, bi savaşçının albümüne uygun öyküler olmazlar. Başka amaçlara ait öyküler olurlar. Anımsanmaya değer olaylardan bizim peşinde olduklarımız, kişisel olmayanın karanlık dokunuşunu taşır. O dokunuş, onların her yerine sinmiştir. Bunu başka türlü nasıl açıklayabilirim, bilmiyorum."


Bir esin anı yaşadığıma, ve kişisel olmayanın karanlık dokunuşu derken don Juan'ın ne kastettiğini anladığıma inandım, o zaman. Biraz sapkın bir şeyden söz ettiğini düşünüyordum. Karanlığın anlamı benim için böyleydi. Ve ona çocukluğumdan bir öykü anlattım.


Benden büyük kuzenlerimden biri tıp eğitimi görüyordu. Stajyer hekim olduğu günlerin birinde beni alıp morga götürmüştü. Genç bir erkeğin mutlaka ölü insanları görmesi gerektiğini, çünkü bu görüntünün çok eğitici bir şey olduğunu, hayatın faniliğini gözler önüne serdiğini söylerdi. Hep bağıra çağıra nutuklar çekerek beni gitmek için ikna etmeye çalışırdı. Ölüm karşısında ne denli güçsüz olduğumuzu anlatıp durdukça, iyice meraklanmaya başlamıştım. Bir ceset görmemiştim, hiç. En sonunda merakım galip geldi ve peşine takıldım.


Morgda bir sürü kadavra gösterdi ve korkudan taş kesilmemi sağladı. Bu işte eğitici ve aydınlatıcı hiçbir şey bulamamıştım. Hiç kuşkusuz, hayatımda gördüğüm en dehşet verici şeylerdi. Kuzenim benimle konuşurken, sanki her an çıkagelecek birini bekliyormuş gibi sürekli saatine bakıyordu. Beni gücümün yettiğinden daha fazla bir süre morgda tutmak istediği besbelliydi. Rekabetçi kişiliğim yüzünden, dayanma gücümü, erkekliğimi sınadığı hissine kapılmıştım. Dişlerimi sıktım ve sonuna kadar dayanmaya ahdettim.


Son, hiç ummadığım şekilde geldi. Bütün cesetlerin uzatılmış olduğu mermer masadan bir takırtı yükseldi, ve üzeri çarşafla örtülü bir kadavra, sanki oturmaya hazırlanırmış gibi yerinden kalkıverdi. Öyle korkunç bir geğirme sesi çıkarmıştı ki, ömrümün sonuna dek unutamayacağım şekilde içime işledi. Kuzenim bir hekim, bir bilim adamı olarak, bunun tüberkülozdan ölen bir adamın cesedi olduğunu, ciğerlerinin bir bakteri tarafından içleri hava dolu çok büyük boşluklar bırakacak biçimde kemirilmiş olduğunu, ve böyle durumlarda ortamın ısısı değiştiğinde, bunun bedenin kalkıp oturmasına, ya da en azından kasılmasına neden olduğunu açıklamıştı.


"Hayır, daha bulamadın," dedi don Juan, başını iki yana sallayarak. "Bu sadece senin korkun hakkında bi öykü. Kendim de korkudan ölürdüm; ancak korku kimsenin yolunu aydınlatmaz. Ama sana ne olduğunu merak ettim."


"Ölüm meleği gibi çığlıklar attım," dedim. "Başımı göğsüne gömüp üstüne başına kustuğum için kuzenim bana ödlek, tabansız dedi."


Yaşamımın marazi bir anısını canlandırmış olmalıydım. Lisede tanıdığım, bir salgı bezi hastalığı yüzünden dev boyutlarda büyüyen on altı yaşında bir oğlana ait bir öyküm daha vardı. Kalbi bedeniyle aynı hızda büyümediği için, çocuk kalp yetersizliğinden ölmüştü. Marazi bir merakla, yanıma bir çocuk daha alıp morga gittim. Herhalde marazilikte bizden geri kalmayan morg görevlisi, bizi arka kapıdan içeri soktu. Şaheserini gösterdi bize. İki metre otuz santimden uzun olan devasa çocuğu normal boydaki bir tabuta sığdırabilmek için bacaklarını testereyle kesmişti. Ölü çocuğun sanki kollarında iki kupa taşıyormuş gibi tuttuğu bacaklarını bedeninin iki yanına nasıl yerleştirdiğini gösterdi.


Yaşadığım korku, çocukken morgda duymuş olduğum korku kadar büyüktü; ama bu yeni korku fiziksel bir tepki değil, ruhsal bir sarsıntıydı.


"Nerdeyse oluyor," dedi don Juan. "Ancak öykün hâlâ fazla kişisel. İğrenç bi öykü. Midemi bulandırıyor, ama büyük potansiyel görüyorum."


Günlük yaşamdaki olaylarda rastlanan dehşete don Juan'la birlikte güldük. O ana kadar yakalayıp bıraktığım marazi anılar arasında umutsuzca kaybolup gitmiştim. Ona en iyi dostum Roy Goldpiss'in öyküsünü anlattım, bu kez. Aslında bir Polonyalı soyadı vardı, ama arkadaşları Goldpiss (Altın işeyen) diyorlardı ona, çünkü dokunduğu her şeyi altına çeviriyordu; müthiş bir işadamıydı.


İş alanındaki yeteneği onu son derece hırslı biri haline getirmişti. Dünyanın en zengin adamı olmak istiyordu. Ancak rekabetin çok güçlü olduğunu da keşfetmişti. Ona göre, sadece işadamı olarak herkesle boy ölçüşmek yetmezdi; örneğin bir İslami tarikatın o zamanki lideri her yıl ağırlığınca altınla tartılmaktaydı. Bu lider her tartılışından önce mümkün olduğu kadar şişmanlıyordu.


Sonra, hedefini biraz küçülten dostum, Birleşik Amerika'nın en zengin adamı olmaya karar verdi. Bu alanda da vahşi bir rekabet hüküm sürmekteydi. Bir basamak daha indi: Belki Kaliforniya'daki en zengin adam olabilirdi. Bunun için de geç kalmıştı. Kaliforniya’nın sahibi olan köklü ailelerle, pizza ve dondurma salonları zincirini kullanarak iş dünyasında yarışabilecek düzeye yükselebilme umudunu da yitirdi. Yaşadığı Los Angeles banliyösünün, Woodland Hills'in en zengin adamı olmaya razı oldu. Bir talihsizlik eseri, evinin bir sokak ötesinde Mr. Marsh oturuyordu; Birleşik Amerika'nın her yerinde birinci kalite yorganlar üreten fabrikaların sahibiydi bu adam, ve inanılmaz ölçüde zengindi. Roy'un düş kırıklıklarının sonu yoktu. Başarma dürtüsü öyle güçlüydü ki, sonunda sağlığını bozmuştu. Günün birinde beyin kanamasından öldü.


Onun ölümü, sonuç olarak, bana morga ya da cenaze evine yapılacak üçüncü ziyareti getirdi. Roy'un en yakın dostu olduğumdan, karısı cenazenin uygun biçimde giydirilmesine nezaret etmemi rica etmişti. Cenaze evine gittim, ve bir erkek sekreter tarafından arka taraftaki odaya alındım. Odaya girdiğim sırada, yüksek mermer bir masada çalışmakta olan cenazeci, sağ elinin orta parmağını avcunun içinde tutarak işaret parmağı ve küçük parmağıyla, çoktan ölüm katılığına girmiş olan cesedin üst dudağının kenarlarını zorla yukarıya doğru kıvırmakla meşguldü. Roy'un ölü suratında acayip bir tebessüm belirirken, cenazeci bana doğru hafifçe dönüp yaltaklanan bir sesle şöyle dedi: "Umarım bu sizi hoşnut eder, beyefendi."


Roy'un karısı—kocasını sevip sevmediğini kimse bilmeyecek—onu hak ettiğini düşündüğü tüm şatafatla gömmeye karar vermişti. Bir filmden esinlenerek, telefon kulübesine benzeyen, son derece pahalı özel yapım bir tabut satın almıştı. Roy sanki bir iş görüşmesi yapıyormuş gibi, oturur vaziyette gömülecekti.


Törene kalmadım. Tam bir öfke nöbeti içinde ayrıldım ordan, kızgınlıkla çaresizlik karışımı bir duyguyla doluydum, hırsımı kimseden almam mümkün değildi.


"Bugün gerçekten heyheylerin üstünde," dedi don Juan, gülerek. "Ama buna karşın, ya da belki bu yüzden, oraya nerdeyse ulaştın. Eşiğindesin."


Don Juan'ı görmeye her gidişimde, ruhsal durumumda yaşadığım değişiklikler hep hayran bırakmıştı beni. Her zaman huysuz, suratsız, alabildiğine ukala ve kuşkucu bir ruh haliyle varırdım oraya. Bir süre sonra gizemli bir şekilde değişir, gittikçe rahatlar ve sonunda hiç olmadığım kadar sakinleşirdim. Ancak yeni ruhsal durumum, eski sözcük dağarcığımda gizlenmiş olurdu. Benim olağan konuşma biçimim, yüksek sesle şikayet etme arzusunu bastıran, ama sonsuz yakınmalarını konuşmasının her yerinde sezindiren, tümüyle hoşnutsuz bir insanın tarzıydı.



"Bana senin albümünden anımsanmaya değer bir olay örneği verebilir misin, don Juan?" diye sordum, her zamanki örtülü şikayet tarzımla. "Peşinde olduğun şeyin bir örneğini görsem, ortaya bir şeyler çıkarabilirdim belki. Yoksa böyle karanlıkta umutsuzca ıslık çalıyor gibiyim."


"Kendini bu kadar açıklamaya uğraşma," dedi don Juan, gözlerinde sert bir bakışla. "Büyücüler, her açıklamada gizli bi özür vardır derler. Yani şunu ya da bunu niye yapamayacağını açıklarken, aslında eksikliklerin için özür dilemektesin; dinleyenin seni anlayacak kadar nazik olmasını umarak."


Aleyhimde konuşulduğunda en işe yarar taktiğim, bana hücum edenleri dinlemeyerek etkisiz hale getirmekti. Ancak don Juan, ilgimi en ufak kırıntısına kadar esir almak gibi berbat bir yeteneğe sahipti. Bana nasıl saldırırsa saldırsın, ne derse desin, her sözcüğüne beni adeta perçinlemeyi başarıyordu. Bu olayda da, hakkımda söyledikleri hiç hoşuma gitmemişti; zira gerçeğin ta kendisiydiler.


Bakışlarından kaçındım. Kendimi her zamanki gibi bozguna uğramış hissediyordum, ama bu seferki garip bir yenilgiydi. Beni günlük yaşamımın dünyasında yapacağı gibi, ya da don Juan'ın evine henüz vardığım zamanki gibi rahatsız etmiyordu.


Çok uzun bir sessizlikten sonra, don Juan tekrar konuştu.


"Kendi albümümden bi örnek vermekten daha iyisini yapacağım," dedi. "Sana kendi yaşamından anımsanmaya değer bi olay örneği vereceğim; derlemine mutlaka girmesi gereken bi olay. Ya da şöyle diyebilirim; senin yerinde ben olsaydım, onu kesinlikle anmaya değer olaylar derlemime koyardım."


Don Juan'ın şaka yaptığını zannedip aptal aptal güldüm.


"Bu gülünecek bi mesele değil," dedi, sertçe. "Ben ciddiyim. Bana bi zamanlar tam duruma uygun bi öykü anlatmıştın."


"Hangi öyküymüş o, don Juan?"


"Aynanın önündeki vücutların öyküsü," dedi. "O öyküyü yeniden anlat bana. Ama anımsayabildiğin tüm ayrıntılarıyla anlat."


Öyküyü üstünkörü bir biçimde anlatmaya başladım. Sözümü kesti ve dikkatli, ayrıntılı bir anlatı istedi, en başından. Yeniden denedim, ama tatmin olmamıştı.


"Haydi bi yürüyüşe çıkalım," diye önerdi. "Yürürken, otururken olduğundan çok daha dikkatlisin. Bi şey anlatmaya çalışırken bi aşağı bi yukarı gezinme gereksinmen pek yabana atılacak bi şey değil."


Gün boyunca genellikle yaptığımız gibi, evdeki çardağın altında oturmaktaydık. Bir düzen geliştirmiştim: Her seferinde aynı noktaya oturuyor, sırtımı duvara yaslıyordum. Don Juan'ın ise çardağın altında çeşitli yerleri vardı; asla aynı noktada oturmazdı.


Günün en kötü zamanında, öğle üzeri bir yürüyüşe çıktık. Bana eski bir hasır şapka giydirdi, güneşin altına her çıkışımızda yaptığı gibi. Uzun süre tam bir sessizlik içinde yürüdük. Elimden geleni yapıyor, öykünün her ayrıntısını hatırlayabilmek için kendimi zorluyordum. Öğleden sonra, birkaç yüksek çalı öbeğinin gölgesine oturduğumuzda, tüm öyküyü yeniden anlattım.


Yıllar önce, İtalya'da bir sanat okulunda heykel çalışırken, eleştirmen olmak için sanat eğitimi gören İskoçyalı bir arkadaşım vardı. En fazla aklımda kalan özelliği, ki bu don Juan'a anlattığım öyküyle de bağlantılıydı, kendisi hakkmdaki tumturaklı fikirleriydi; en hovardasından, şehvetli, çok yönlü bilgin ve sanatkâr, tam bir Rönesans adamıydı, kendine göre. Hovarda olduğu doğruydu; ama şehvetlilik, onun kemikli, kuru, ciddi yapısına taban tabana zıttı. İngiliz filozof Bertrand Russell'ın sadık bir takipçisiydi ve onun mantıksal pozitivizmini sanat eleştirisine uygulamayı hayal ediyordu. Çok yönlü bir bilgin ve sanatçı olmaksa herhalde en çılgın hayaliydi; çünkü her işini sürüncemede bırakan biriydi, çalışmak bir cezaydı onun için.


En kuşkulu uzmanlığı ise sanat eleştirmenliği değil, çevredeki bir sürü genelevin fahişeleri konusundaydı. Bana verdiği uzun ve renkli raporlar—uzmanlık dünyasında yaşadığı bütün o harika şeylerden beni günü gününe haberdar etmek içindi. Bunlar, ona göre—çok eğlenceliydi. Bu yüzden, bir gün heyecandan nefesi kesilmiş bir halde evime gelip de başına olağanüstü bir şey geldiğini ve bunu benimle paylaşmak istediğini söylediğinde hiç şaşırmadım.


"Bana bak moruk, bunu kendi gözlerinle görmelisin!" dedi heyecanla, benimle konuşurken hep kullandığı o yapmacık Oxford aksanıyla. Heyecan içinde odayı arşınlıyordu. "Anlatması zor, ama biliyorum beğeneceksin. Hayat boyu etkisinden kurtulamayacağın bir şey bu. Ömrünce unutamayacağın harika bir armağan veriyorum sana. Anlıyor musun?"


Anladığım, onun isterik İskoçyalı'nın teki olduğuydu. Ona ayak uydurmak, peşinde dolaşmak hep büyük keyifti. Hiç pişman olmamıştım.


"Sakin ol, Eddie, sakin ol," dedim. "Ne anlatmaya çalışıyorsun?"


Bir geneleve gittiğini, ve orada "aynanın önündeki vücutlar" adını verdiği harika bir şey yapan inanılmaz bir kadın bulduğunu anlattı. Adeta kekeleyerek, bu inanılmaz olayı şahsen denemek zorunda olduğumu tekrarlayıp duruyordu.


"Bana bak, para için endişelenme!" dedi, hiç param olmadığını bildiği için. "Ben zaten ücretini ödedim. Bütün yapman gereken benimle gelmek. Madam Ludmilla sana aynanın önündeki vücutlarını gösterecek. Ne bomba ama!"


Gülümserken hep sımsıkı kapattığı dudaklarının ardına gizlediği bozuk dişlerinin görünmesine bu kez hiç aldırış etmeden, bir coşku nöbeti içinde kahkahalarla gülüyordu. "Sana söylüyorum, tek kelimeyle muhteşem!"


Merakım giderek artıyordu. Yeni eğlencesine katılmak için daha istekli olamazdım. Eddie beni arabasıyla kentin kenar mahallelerine götürdü. Kirli, harap, duvarlarının boyaları dökülen bir binanın önünde durduk. Bir zamanlar otel iken sonradan apartmana dönüştürülmüş bir yere benziyordu burası. Lime lime olmuş bir otel tabelasının kalıntılarını görebiliyordum. Binanın ön tarafında, çiçek saksıları ya da kuruması için sarkıtılmış halılarla dolu balkonlar sıralıydı.


Girişte, sıkıyormuş gibi duran sivri burunlu siyah ayakkabılar giymiş, esmer, karanlık görünüşlü iki adam Eddie'yi coşkuyla selamladılar. Tehdit dolu, sinsi bakışlı kara gözleri vardı. İkisi de irikıyım gövdelerine ufak gelen parlak, açık mavi takım elbiseler giymişti. Bir tanesi Eddie'ye kapıyı açtı. Bana bakmadılar bile.


Bir zamanlar lüks olduğu belli olan yıkık dökük bir merdivenin iki katını tırmandık. Eddie öne geçti, ve otellerdeki gibi iki yanında kapılar sıralanmış uzun, boş bir koridor boyunca yürüdük. Bütün kapılar kasvetli, koyu bir zeytin yeşiline boyanmıştı. Her kapıda, boyalı tahtanın üstünde zar zor görülebilen, zamanla parlaklığını yitirmiş pirinçten bir numara vardı.


Eddie bir kapının önünde durdu. Üzerindeki 112 yazısını okudum. Kapıya birkaç kez vurdu. Kapı açıldı, ve sarıya boyalı saçlı, tombul, kısa boylu bir kadın tek kelime etmeden, işaretle bizi içeri buyur etti. Kolları fırfırlı, tüylerle kaplı kırmızı ipek bir sabahlık ve üstlerinde kürklü toplar bulunan kırmızı terlikler giymişti. Bizi içerdeki küçük salona alıp arkamızdan kapıyı kapattığında, Eddie'yi berbat bir İngilizce ile selamladı.


"Marhaba, Eddie. Arkadaş getirdin, he?"


Eddie kadınla tokalaştı, sonra çapkın bir tavırla elini öptü. Son derece sakin davranıyordu, ama farkına varmadan yaptığı tedirgin hareketleri görebiliyordum.


"Bugün nasılsınız, Madam Ludmilla?" dedi, bir Amerikalı gibi konuşmaya çalıştı— çuvallayarak.


Eddie'nin bu kötü şöhretli evlerde iş kovalarken neden hep bir Amerikalı gibi konuşmaya çalıştığını bir türlü anlayamamıştım. Amerikalılar zengin tanındıklarından, o insanların arasında itibar kazanabilmek için böyle yaptığından kuşkulanıyordum.


Eddie bana döndü ve o yapmacık Amerikan aksanıyla konuştu, "Seni emin ellere emanet ediyorum, ahbap."


Sesi kulaklarıma öyle acayip, öyle yabancı gelmişti ki, gülmekten kendimi alamadım. Madam Ludmilla bendeki bu ani neşe gösterisinden rahatsız olmuşa hiç benzemiyordu.


"İngilizce biliyor müsün, delikanlim?" diye bağırdı, sanki sağırmışım gibi, "Mısırlıya benziyörsün, ya da belki Türk'e." Madam Ludmilla’ya iki milletten de olmadığımı, ve İngilizce bildiğimi söyledim. Sonra bana aynanın önündeki vücutlarını hayal edip etmediğimi sordu. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Başımı olumlu anlamda salladım.


"Ben iyi şov yapacak sana," diye söz verdi. "Aynanın önündeki vücutlar ön sevişme, yalniz. Kızışıp hazır olduğunda, bana haber ver."


Ayakta dikildiğimiz küçük holden çıkıp karanlık ve ürkütücü bir odaya girdik. Pencerelerde ağır perdeler vardı. Duvarlardaki apliklerde düşük voltajlı sarı ampuller yanıyordu. Ampuller tüp biçimindeydi ve duvarlara dik açılı çıkıntılar yapacak şekilde yerleştirilmişlerdi. Odanın her tarafında bir eşya kalabalığı vardı: küçük sandıklara ya da çekmecelere benzeyen mobilyalar, antika masalar ve sandalyeler, duvara dayalı ve üzeri kağıtlar, kurşun kalemler, cetveller ve en azından bir düzine makasla tıka basa doldurulmuş stor kapaklı bir yazı masası. Madam Ludmilla beni eski bir koltuğa oturttu.


"Yatak öbür odada, sevgilim," dedi, odanın öte tarafını işaret ederek. "Burası benim antisalam (bekleme odam) Burda sana gösteri yapacak, kızışıp hazır olasın diye."


Kırmızı sabahlığını yere bıraktı, terliklerini tekmeleyip attı, ve duvarda yan yana dayalı bulunan iki süslü dolabın çifte kapılarını açtı. Her iki kapının da iç tarafına birer boy aynası monte edilmişti.


"Ve şimdi müzik, delikanlim," dedi Madam Ludmilla, ve yepyeni duran pırıl pırıl bir Victrola gramofonun kolunu döndürdü. Bir plak koydu. Bana bir sirk marşını hatırlatan hüzünlü bir müzik yükseldi


"Ve şimdi de, işte gösterim," dedi ve hüzünlü melodiye uyarak fırıl fırıl dönmeye başladı. Genç olmadığı halde, Madam Ludmilla'nın vücudu oldukça diri ve olağanüstü beyazdı. Kırklı yaşlarının iyice sonlarında olmalıydı. Karnı sarkıktı, ama çok değil, birazcık; kocaman göğüsleri de öyle. Yüzünün derisi de hatırı sayılır ölçülerdeki gıdısına doğru sarkmıştı. Küçük bir burnu, kıpkırmızı boyalı dudakları vardı. Kirpiklerine kaim bir tabaka siyah rimel sürmüştü. Tipik bir yaşlı fahişeydi işte. Ancak çocuksu bir yan vardı onda, kızlara yakışır bir teslimiyet, bir güven duygusu taşıyordu, beni sarsan bir tatlılığa sahipti.


"Ve şimdi, aynanın önündeki figürler," diye ilan etti Madam Ludmilla, müzik eşliğinde.


"Bacak, bacak, bacak!" dedi; müzikle birlikte önce bir bacağını, sonra öbürünü yukarı fırlatarak. Sağ elini başının üzerinde tutuyordu, hareketleri yapabileceğinden emin olmayan küçük bir kız gibiydi.


"Dön, dön, dön!" dedi, bir topaç gibi dönerek.


"Kıç, kıç, kıç!" dedi sonra, bir kankan dansçısı gibi çıplak poposunu göstererek.


Victrola'nın zembereğinin kurgusu bitip de müzik hafiflemeye başlayana dek, aynı hareketleri defalarca tekrarladı. Müzik hafifledikçe, Madam Ludmilla'nın gittikçe küçülerek, uzaklara doğru döne döne kaybolduğu duygusuna kapılmıştım. Varlığından haberdar olmadığım bir çaresizlik ve yalnızlık duygusu benliğimin derinliklerinden yükseldi, yerimden kaldırıp odanın dışına fırlattı beni, deli gibi merdivenlerden indim, binadan dışarı, sokağa attım kendimi.


Eddie dışarda durmuş, parlak mavi elbiseli adamlarla sohbet ediyordu. Nasıl koştuğumu görünce, kahkahalarla gülmeye başladı.


"Bomba gibi değil miydi?" dedi, hâlâ Amerikalı gibi konuşmaya çalışarak. '"Aynanın önündeki hareketler ön sevişme, yalnız.' Ne iş ama! Ne iş ama!"


Öyküyü don Juan'a ilk aktarışımda, o hüzünlü melodiden ve yaşlı fahişenin müzik eşliğinde beceriksizce dönmesinden ne kadar derinden etkilendiğimi anlatmıştım. Arkadaşımın ne denli katı yürekli olduğunu anlamak da çok etkilemişti beni.


Sonora sıradağlarında bir tepede otururken, don Juan'a öykümü yeniden anlatıp bitirdiğimde, tanımlanamaz bir şey anlaşılmaz biçimde etkisi altına almıştı beni; titriyordum.


"Bu öykü,” dedi don Juan, "anımsanmaya değer olaylar albümüne girmeli. Arkadaşın, yaptığı hakkında hiçbi fikri olmadan bi şey verdi sana; kendisinin de söylediği gibi gerçekten bi ömür boyu sende kalacak bi şey."


"Bu hüzünlü bir öykü benim için, don Juan, ama hepsi bu," dedim.


"Sahiden de hüzünlü bi öykü, tıpkı öbür öykülerin gibi," diye yanıtladı don Juan, "ama benim için onu farklı ve anımsanmaya değer kılan, öbür öykülerindeki gibi sadece seninle değil, biz insanoğullarının tümüyle ilgili olması. Anlıyor musun, Madam Ludmilla gibi, genç olsun yaşlı olsun, her birimiz şu ya da bu şekilde aynanın önünde hareketler yapmaktayız. İnsanlar hakkında bildiklerini bi toparla. Bu dünya üzerindeki hangi insanı alırsan al, hiç kuşkusuz anlayacaksın ki, kim olursa olsun, ya da kendisi hakkında ne düşünürse düşünsün, eylemlerinin sonucu her zaman aynıdır: bi aynanın önündeki anlamsız hareketler."




Castaneda UCLA kütüphanesinde...



Sessizbilgi Listele - - - - - Yeni Siteye Dön