Sessiz Bilgi » Genel

Alıntılar

(208 mesaj(lar))
  1. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••"Zaten bildiğin gibi," diye lafa girdi, "evrende eski çağ Meksika'sı büyücülerinin farkındalığın karanlık denizi diye adlandırdıkları sürekli bi güç vardır. Onlar algılama erklerinin doruğundayken öyle bi şey gördüler ki, pantolonlarının içinde tir tir titrediler, pantolonları vardıysa tabii. Farkındalığın karanlık denizinin sadece organizmaların farkındalığından değil, aynı zamanda organizması olmayan varlıkların farkındalığından da sorumlu olduğunu gördüler."

    "Bu da ne böyle don Juan, farkındalığı olan, organizması olmayan varlıklar filan?" diye sordum; şaşkındım, çünkü böyle bir şeyden ilk kez söz ediyordu.

    "Eski şamanlar, tüm evrenin ikiz güçlerden oluştuğunu keşfetmişlerdi," diye başladı, "aynı zamanda hem birbirlerine zıt, hem de birbirlerini tamamlayıcı güçlerdir bunlar. Bizim dünyamızın ikiz bi dünya olduğu kaçınılmaz bi gerçektir. Onun zıddı ve tamamlayanı olan dünyanın nüfusunu oluşturanlar, farkındalığı olan, ama organizması olmayan varlıklardır. Bu nedenle eski şamanlar onlara organik olmayan varlıklar diyordu."

    "Peki bu dünya nerde, don Juan?" diye sordum, bir kuru kayısıyı bilinçsizce çiğnerken.

    "Burda, seninle benim olduğumuz yerde," diye yanıtladı ciddi bir ifadeyle, ama bu kadar sinirli oluşuma da gülerek. "Onun ikiz dünyamız olduğunu söyledim sana, bu yüzden bizimle iç içeler. Eski çağ Meksika'sı büyücüleri zaman ve mekân konusunda senin gibi düşünmüyorlardı. Onlar her şeyi yalnız farkındalık açısından ele alırdı. İki tür farkındalık bir­ birini asla etkilemeden bi arada var olabilir; çünkü her biri ötekinden tümüyle farklıdır. Eski şamanlar bu birlikte var olma sorunuyla karşılaştıklarında zaman ve mekânı kendilerine dert etmediler. Organik varlıklar ile organik olmayan varlıkların farkındalık ölçüleri arasındaki ayrımın, birbirlerine en ufak bi müdahalede bulunmadan bi arada var olmalarına olanak verecek kadar büyük olduğu fikrine vardılar."

    "Bu organik olmayan varlıkları algılayabilir miyiz, don Juan?" diye sordum.

    "Elbette algılayabiliriz," diye yanıtladı. "Büyücüler bunu istençli olarak yapar. Sıradan insanlar da yapar, ama yaptıklarının ayırdına varmazlar, çünkü ikiz bi dünyanın bilincinde değildirler. Bi ikiz dünya düşündükleri zaman bin çeşit zihinsel mastürbasyona girişirler, ama hiç akıllarına gelmez ki fantezilerinin kökeninde hepimizin sahip olduğu o bilinçaltı bilgi yatmaktadır: yalnız olmadığımız duygusu."

    Don Juan sözlerine perçinlemiştim sanki. Ansızın kurt gibi aç olduğumu hissettim. Midemde bir boşluk vardı. Bütün yapabildiğim elimden geldiği kadar dikkatle dinlemek, ve yemekti.

    "Senin zaman ve mekân açısından nesnelerle yüz yüze gelmendeki güçlük şundan kaynaklanıyor," diye don Juan devam etti, "sen bi şeyin farkına ancak senin emrindeki çok sınırlı zaman ve mekân içine girerse varıyorsun. Öte yandan büyücüler, dışarıya ait bi şeyin de farkına varabilecekleri engin bi alana sahipler. Genel anlamda evrenin içinden biçok varlık, farkındalığı olan ama bi organizmaya sahip olmayan varlıklar, bizim dünyamızın farkındalık alanına ya da onun ikiz dünyasının farkındalık alanına girerler, ve sıradan insanoğlu onları asla fark etmez. Bizim farkındalık alanımıza ya da ikiz dünyamızın farkındalık alanına giren bu varlıklar, bizim dünyamızın ve onun ikizinin dışında var olan başka dünyalara aittirler. Genel anlamda evren, organik ve organik olmayan farkındalık dünyalarıyla tıka basa doludur."

    Don Juan anlatmayı sürdürerek, o büyücülerin, kendi farkındalık alanlarına bizim ikiz dünyamızın dışındaki başka dünyalara ait bir organik olmayan farkındalık geldiğinde bunu da bildiklerini söyledi. Dediğine göre, bu dünyadaki her insanoğlunun yapacağı gibi, o şamanlar da farkındalığı olan bu enerji türlerine ilişkin sayısız sınıflandırmalar yapmışlardı. Kullandıkları genel terim, organik olmayan varlıklar idi.

    "Bu organik olmayan varlıklar bizim gibi canlı mı?" diye sordum.

    "Canlı olmak farkında olmaktır diye düşünüyorsan, o zaman canlılar," dedi. "Sanırım şöyle demek doğru olur; canlılık eğer yoğunlukla, keskinlikle, o farkındalığın süresiyle ölçülebilirse, rahatlıkla söyleyebilirim ki onlar senden benden daha fazla canlılar."

    "Bu organik olmayan varlıklar ölür mü, don Juan?" diye sordum.

    Don Juan yanıtlamadan önce hafifçe güldü. "Eğer ölüm dediğin farkındalığın sona ermesi ise, evet; ölürler. Farkındalıkları biter. Ölümleri insanoğlunun ölümüne hem benzer, hem de benzemez; çünkü insanoğullarının ölümü saklı bi seçenek içerir. Yasal bi belgedeki bi madde gibi; öyle minik harflerle yazılmış bi madde ki, zar zor görebilirsin. Okumak için büyüteç gerekir, oysa belgenin en önemli maddesi odur."

    "Nedir bu gizli seçenek, don Juan?"
    "Ölümün gizli seçeneği yalnızca büyücüler içindir. Bildiğim kadarıyla, o minik yazıyı okumuş olanlar yalnızca onlardır. Bu seçenek onlar için uygun ve işlevseldir. Sıradan insanoğulları için ölüm, farkındalıklarının bitişi, organizmalarının sonu demektir. Organik olmayan varlıklar için de ölüm aynı anlama gelir: farkındalıklarının son bulması. Her iki durumda da ölümün darbesi, farkındalığın karanlık denizinin içine çekilme edimidir. Yaşam deneyimleriyle yüklü bireysel farkındalıkları, sınırlarını yıkar ve enerji halinde farkındalığın karanlık denizine dağılır."

    "Ama sadece büyücülerin seçtiği, ölümün o gizli seçeneği nedir, don Juan?" diye sordum.

    "Bi büyücü için ölüm birleştirici bi etmendir. Genelde olduğu gibi organizmayı ayırıp dağıtmak yerine, ölüm onu bütünleştirir."

    "Ölüm bir şeyi nasıl bütünleştirebilir ki?" diye itiraz ettim.

    "Bi büyücü için ölüm," dedi, "bedendeki ayrı ayrı duygusal durumların hükümranlığına son verir. Eski büyücüler, bedenin farklı bölümlerinin egemenliğinin, bi bütün olarak bedenin genel duygu durumları ve eylemleri üzerinde hüküm sürdüğüne inanırlardı; işlevselliğini yitiren bölümler bedenin geri kalan kısmını kaosa sürükler; örneğin senin yediğin ıvır zıvırlar yüzünden hastalanman gibi. Böyle bi durumda midenin duygu durumu senin başka her yerini etkiler. Ölüm, bu ayrı ayrı bölümlerin hâkimiyetini ortadan kaldırır. Farkındalığı tek bi ünite halinde bütünleştirir."

    "Büyücülerin öldükten sonra da farkındalıklarını sürdürdüklerini mi söylemek istiyorsun?" diye sordum.

    "Büyücüler için ölüm, enerjilerinin en ufak kırıntısını bile işe koşan bi birleştirme edimidir. Sen ölümü bi ceset, çürümeye başlamış bi beden olarak canlandırıyorsun gözünde. Büyücüler için, birleştirme edimi gerçekleştiğinde, ortada ceset yoktur. Çürüme yoktur. Bedenleri bütünlüklerini koruyarak enerjiye dönüşmüştür; ayrı parçalardan oluşmayan bi farkındalığa sahip bi enerjidir bu. Organizmanın kurmuş olduğu ve ölüm tarafından yıkılan sınırlar, büyücülerde işlevsel kalır; ancak artık çıplak gözle görülebilir olmaktan çıkmışlardır. "Biliyorum,” diye devam etti, kocaman bir gülümsemeyle, "betimlediğim şeyin cennet ya da cehenneme giden ruh olup olmadığını sormak için ölüyorsun. Hayır, ruh değil. Büyücülerin başına gelen, ölümün bu saklı seçeneğini kullandıklarında organik olmayan varlıklara dönüşmeleridir; çok özel, yüksek hızlı organik olmayan varlıklardır bunlar; muazzam algılama manevralarına muktedir varlıklar. Büyücüler o zaman eski çağ Meksika'sı şamanlarının nihai yolculukları olarak sözünü ettikleri duruma girmiş olurlar. Sonsuzluk onların eylem âlemi olur."

    "Bununla söylemek istediğin, ölümsüz oldukları mı, don Juan?"

    "Büyücü sağduyumun bana dediğine göre," dedi, "farkındalıkları son bulacaktır; organik olmayan varlıkların farkındalığının son bulduğu şekilde olacaktır bu, ama ben bunu görmedim. Bu konuda ilk elden bi bilgim yok. Eski büyücüler, bu tür bi organik olmayan varlığın farkındalığının, yeryüzü canlı kaldığı sürece devam edeceğine inanıyorlardı. Dünya onların matrisi, bi bakıma rahmidir. O var olduğu müddetçe farkındalık sürer. Benim için en akla uygun açıklama, bu."

    ••••"Hortlaklar ve hayaletlerin gerçekten var olması mümkün mü, don Juan?"

    "Hortlak ya da hayalet diyebileceğin şey her ne ise," dedi, "bi büyücü tarafından dikkatle gözlendiğinde tek bi anlama gelir—o hortlağımsı görüntülerin hepsi olasılıkla farkındalığı olan enerji alanları kümeleridir; ve biz onları bildiğimiz şeylere dönüştürürüz. Eğer durum buysa, o zaman hayaletler enerjiye sahiptir. Büyücüler onlara enerji-yayıcı biçimlenmeler adını verir. Ya da, hiç enerji yaymazlar; bu durumda da genellikle çok güçlü—farkındalık anlamında çok güçlü— bi kişinin düşsel yaratılarıdır.

    ••••Don Juan, ikiz dünyamızın nüfusunu oluşturan organik olmayan varlıkların, silsilesinin büyücüleri tarafından akrabalarımız addedildiğini söylüyordu. O şamanlar aile üyelerimizle dostluk kurmanın beyhude olduğuna inanıyorlardı, çünkü bu tür dostluklarda daima haddini aşan, zoraki taleplerle karşılaşmamız söz konusuydu. Birinci dereceden kuzenimiz olan bu tür organik olmayan varlıkların bizimle sürekli iletişimde bulunduğunu, ama bu iletişimin bilinçli farkındalık düzeyinde gelişmediğini söylüyordu. Başka bir deyişle, biz onlarla ilgili her şeyi bilinçaltı düzeyde bilirken, onlar bizim hakkımızda her şeyi istemli, bilinçli bir şekilde bilmekteler.

    "Birinci dereceden kuzenlerimizden gelen enerji bi ayak bağıdır," diye devam etti don Juan. "Onların durumu da bizimki kadar bombok. İkiz dünyalarımızın organik olan ve olmayan varlıklarını bitişik evlerde oturan iki kız kardeşin çcukları gibi düşünelim. Farklı göründükleri halde birbirlerine tıpatıp benzerler. Onlar bize yardım edemez; biz de onlara. Belki bi araya gelebilir ve müthiş bi aile işletmesi kurabilirdik, ama olmamış. Ailenin her iki kolu da aşırı alıngan ve buluttan nem kapıyor; tipik bi birinci dereceden alıngan kuzenler ilişkisi. İşin özü şu, eski çağ Meksika'sı büyücüleri ikiz dünyalardaki insanoğullarının da, organik olmayan varlıkların da tam anlamıyla benmerkezci kaçıklar olduklarına inanıyorlardı."

    Don Juan'a göre eski çağ Meksika'sı büyücülerinin organik olmayan varlıklara ilişkin yaptıkları bir başka sınıflandırma da öncüler, ya da kâşifler idi; bunlar evrenin derinliklerinden gelen, ve insanoğullarınınkinden sonsuz ölçülerde daha keskin ve hızlı bir farkındalık taşıyan organik olmayan varlıklardı. Don Juan eski büyücülerin nesiller boyu sınıflandırma dizgelerini mükemmelleştirmeye çalıştıklarını, ve öncüler ya da kâşifler kategorisinden belirli bazı türlere ait organik olmayan varlıkların kıpır kıpır canlılıklarından ötürü insana hısım oldukları sonucuna vardıklarını ileri sürmekteydi. İnsanlarla karşılıklı ilişkiye geçebiliyorlar ve onlarla bir ortak yaşam ilişkisi kurabiliyorlardı.

    Don Juan, o şamanların bu tür organik olmayan varlıklara ilişkin en önemli yanlışlarının, bu insani olmayan enerjiye insani özellikler atfetmeleri ve onu kullanabileceklerine inanmaları olduğunu açıkladı. Bu enerji kütlelerini yardımcıları addetmişler, saf enerji olduklarından herhangi bir çabalamaya dayanabilecek erkleri bulunmadığı gerçeğini idrak edemeyerek onlara bel bağlamışlardı.

    ••••Don Juan ağır ağır, ve kısık, ciddi bir sesle, içinde yürüdüğümüz kuru nehir yatağının, üzerinde olduğumuz iş için son derece uygun bir yer olduğunu, küçük bir kaya parçasına tek başıma oturmamı söyleyerek benden uzaklaştı—on beş metre kadar ötedeki bir taşın üstüne oturdu. Normalde yapacağım gibi, don Juan’a ne yapmam gerektiğini sormadım. Yapmam gerekeni biliyordum. O sırada çevredeki tek tük çalıların arasından yürüyen insanların hışırtılı ayak seslerini duydum. Bölgede çalılıkların gelişmesine yetecek nem yoktu. Oralarda yalnızca aralarında üç-beş metre mesafe olan bazı dayanıklı çalılar bitiyordu.

    İki adamın yaklaştığım gördüm. Bölgenin insanlarına benziyorlardı; yöredeki Yaqui kasabalarının birinde oturan Yaqui Kızılderilileri olmalıydılar. Gelip karşımda durdular. Biri kayıtsız bir tavırla hatırımı sordu. Ona gülümsemek, gülmek istedim, ama yapamadım. Suratım kaskatı kesilmişti. Ama içim içime sığmıyordu. Zıplayıp sıçramak istiyordum, ama onu da yapamadım. Ona iyi olduğumu söyledim. Sonra kim olduklarını sordum. Onları tanımadığımı, ama kendilerine olağanüstü bir yakınlık hissettiğimi söyledim. Adamlardan biri, açıklayıcı bir tavırla, benim dostlarım olduklarını söyledi.

    Hatlarını ezberlemeye çalışarak baktım onlara, ama değişmeye başladılar. Kendilerini benim bakışımdaki ruh haline göre biçimlendirir gibiydiler. Hiçbir düşünce yer almıyordu. Her şey iç organlara ilişkin duyumlarla yönlendiriliyordu. Hatları tamamen silinene dek baktım onlara, ve sonunda karşımda titreşen iki ışıltı baloncuğu kaldı. Işıltı baloncuklarının sınırları yoktu. Kendilerini içlerinden yapışık tutuyor gibiydiler. Arada düzleşip genişliyorlardı. Ardından tekrar insan boyunda dikey bir görünüm alıyorlardı.

    Aniden don Juan'ın sağ kolumu yakaladığını ve beni kayanın üstünden çektiğini hissettim. Gitme vaktinin geldiğini söylüyordu. Bir an sonra, her zamankinden fazla şaşkına dönmüş vaziyette, onun orta Meksika'daki evindeydim yine.

    "Bugün, organik olmayan farkındalığı buldun, ve onu gerçekte olduğu gibi gördün," dedi don Juan. "Enerji, her şeyin daha aza indirgenemeyecek tortusudur. Bizim açımızdan, enerjiyi doğrudan görmek bi insanoğlu için varılabilecek son noktadır. Belki onun ötesinde başka şeyler de vardır, ama bize açık değildir."

    Don Juan bunu tekrar tekrar söyledi, ve her seferinde sözcükleri beni toparlayıp normal durumuma geri dönebilmem için destekler gibiydi sanki.

    Tanık olduğum, işittiğim her şeyi don Juan'a anlattım. Onun açıklamasına göre o gün başarmış olduğum şey, organik olmayan varlıkların insani nitelikler taşıyan özelliklerini esas özlerine dönüştürmekti: kendinin farkında olan ve insani olmayan enerjiye.

    "Şunu anlamalısın," dedi, "olanaklarımızı kısıtlayan şey, aslında bi yorumlama sistemi olan bilişselliğimizdir. Bize olasılıklarımızın parametrelerinin neler olduğunu söyleyen yorumlama sistemimizdir, ve bu yorumlama sistemini tüm ömrümüzce kullanmış olduğumuz için, onun hükümlerine karşı çıkmaya hiçbi şekilde cesaret edemiyoruz.

    "O organik olmayan varlıkların enerjisi bizi zorlar," diye devam etti don Juan, "ve biz bu zorlamayı içimizden geldiği gibi, ruhsal durumumuza uygun biçimde yorumlarız. Bi büyücü için alınacak en sağduyulu tavır, o varlıkları soyut bi düzeye indirgemektir. Büyücüler ne kadar az yorum yaparlarsa, o kadar iyi olurlar.

    "Şimdiden sonra," dedi, "böyle garip bi hayalet görüntüyle karşılaştığında, olduğun yerde dur ve istifini hiç bozmadan gözlerini ona dik. Eğer bi organik olmayan varlıksa, yorumun kuru yapraklar gibi dökülüp dağılacaktır. Hiçbi şey olmazsa, o zaman hepsi sadece zihninin boktan bi sapkınlığıdır, ki o zihin de zaten senin değildir."

    ••••"Enerji, her şeyin daha aza indirgenemeyecek tortusudur. Bizim açımızdan, enerjiyi doğrudan görmek bi insanoğlu için varılabilecek son noktadır. Belki onun ötesinde başka şeyler de vardır, ama bize açık değildir."

    (sonsuzluğun etkin yanı, organik olmayan farkındalık)

    4 yıl önce #
  2. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••Savaşçı-gezgin kavramını, savaşçı olan ve farkındalığın karanlık denizinde yolculuk eden büyücüler olarak tanımlıyordu. İnsanoğullarının bir zamanlar farkındalığın karanlık denizinin gezginleri olduklarını, bu dünyanın yolculuklarının duraklarından sadece biri olduğunu eklemiş, ve o sırada ifşa etmek istemediği dış nedenler yüzünden gezginlerin yolculuklarını kestiklerini söylemişti. İnsanoğullarının bir tür burgaca, dairesel bir akıma yakalandıklarını, ve aslında durağan oldukları halde bunun onlarda devinme izlenimi yarattığını anlatmıştı. İnsanoğullarını tutsak eden bu güç her ne ise, karşısında sadece büyücülerin durabildiğini ileri sürüyor, onların disiplinleri ile bu gücün pençesinden kurtulup farkındalık yolculuklarını sürdürdüklerini söylüyordu.

    ••••"Bunlar gündelik yaşamın iniş çıkışları," dedi don Juan. "Kazanırsın, kaybedersin, ve ne zaman kazanıp ne zaman kaybettiğini bilmezsin. Özün-yansıtılması kuralının altında yaşayan birinin ödediği bedeldir bu. Benim sana söyleyebileceğim hiçbi şey yok, senin de kendine söyleyebileceğin hiçbi şey yok. Bi hıyar olduğun için suçluluk duymamanı, ama özün-yansıtılmasının hâkimiyetini bitirmek için de canını dişine takmanı salık verebilirim sana yalnızca. Okula geri dön. Daha pes etme."

    Eğitimimi sürdürmeye olan ilgim iyice zayıflamaya başlamıştı. Otomatik pilota takılı gibi yaşıyordum. Sıkıntılı ve karamsardım. Ancak buna zihnimin katılmadığının da farkındaydım. Hiçbir şey tasarlamıyor, hiçbir amaç ya da beklenti oluşturmuyordum. Saplantılı olan düşüncelerim değil, duygularımdı. Sakin zihnimle çalkantılı duygularım arasındaki bu ikili durum için bir kavram oluşturmaya çalışıyordum. Bir gün bu zihinsel boşluk ve ezici duygular içinde antropoloji bölümünün bulunduğu Haines Hall'dan çıkmış, öğle yemeğim için kafeteryaya yürümekteydim.

    Birbenbire garip bir titreme her yanımı kapladı. Bayılacağımı sandım ve oradaki tuğla basamaklara iliştim. Gözlerimin önünde sarı lekeler vardı. Fırıl fırıl dönerek düşüyormuşum duygusuna kapıldım. Kusmak üzere olduğumdan emindim. Görüşüm bulandı ve sonunda hiçbir şey göremez oldum. Fiziksel rahatsızlığım öyle mutlak ve yoğundu ki tek bir düşünceye bile yer bırakmıyordu. Sadece bedensel duyumlarım kalmıştı; bunlar korku ve endişe ile, devasa bir olayın eşiğinde olduğuma dair garip bir önsezinin karışımıydı. Bu duyumların düşünce olarak bir karşılığı yoktu. Sonra bir an geldi ki, artık oturuyor muydum yoksa ayakta mıydım, ayırdına varamaz oldum. İnsanın hayal edebileceği en zifiri karanlıkla kuşatılmıştım; ve ardından, enerjiyi evrendeki akışı içinde gördüm.

    Bana doğru, ya da benden uzağa yürüyen art arda ışıltılı küreler görüyordum. Don Juan'ın bana hep anlattığı şekilde, teker teker görmekteydim onları. Farklı boyutlarından ötürü ayrı ayrı bireyler olduklarını anlamıştım. Yapılarının ayrıntılarını inceliyordum. Işıltıları ve yuvarlaklıkları, bir araya yapışmış gibi duran lifçiklerden oluşmuştu. İnce ya da kalın lifçiklerdi bunlar. Bütün o ışıltılı figürlerin her birinin kalın, salkımsaçak bir mahfazası vardı. Garip, ışıltılı, tüylü hayvanlara benziyorlardı, ya da ışıltılı tüylerle kaplı, yuvarlak devasa böceklere.

    Beni en fazla şoka uğratan şey, bu tüylü böcekleri tüm ömrümce görmüş olduğumu idrak etmemdi. O anda bana öyle geldi ki, don Juan’ın onları istemli bir şekilde görmemi sağladığı her durumda, ben onunla birlikte dolambaçlı bir yol izlemiştim. İnsanları ışıltılı küreler olarak görmeme yardım ettiği her olayı anımsıyordum, ve onların hepsi o anda erişmiş olduğum görmenin özünden ayrıydı. O anda hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde anladım ki, ben enerjiyi evrendeki akışı içinde tüm ömrümce algılamıştım, hem de kendi başıma, kimsenin yardımı olmadan.

    Bunu anlamak üzerimde dayanılmaz bir etki yaptı. Kendimi son derece zayıf, savunmasız hissettim. Bir şeylerin altına girmek, bir yerlere kaçıp saklanmak istiyordum. Çoğumuzun arada sırada gördüğü bir rüyaya benziyordu bu tıpkı; hani kendimizi çırılçıplak bulur da ne yapacağımızı bilemeyiz. Çıplaktan da öte bir şeydim, korunmasız, zayıf hissediyordum kendimi ve normal halime dönmekten de ödüm kopuyordu. Belirsiz bir biçimde, uzanıyormuşum duygusuna kapıldım. Normale dönüş için kendimi hazırladım. Kocaman bir izleyici halkasıyla çevrili olarak kaldırım taşlarına boylu boyunca uzanmış, kasılmalar geçirir vaziyette canlandırdım kendimi.

    Yatmakta olduğum duygusu gittikçe kuvvetlenmeye başladı. Gözlerimi hareket ettirebildiğimi hissettim. Kapalı göz kapaklarımın arasından ışığı seçebiliyor, ama gözlerimi açmaktan korkuyordum. İşin tuhafı, çevremde olduğunu hayal ettiğim insanların sesleri çıkmıyordu. Hiçbir şey işitmiyordum. En sonunda gözlerimi açmaya cesaret edebildim. Wilshire ve Westwood bulvarlarının kesiştiği köşedeki büro evimde, yatağımdaydım.

    Kendimi yatağımda bulmak beni iyice çıldırttı. Ama anlayamadığım bir nedenden ötürü, nerdeyse anında sakinleştim. Çılgınlığım bedensel bir kayıtsızlıkla yer değiştirmişti; ya da bedensel bir haz duygusuyla, örneğin iyi bir yemekten sonra hissedildiği gibi. Ancak zihnimi susturamıyordum. Enerjiyi tüm ömrüm boyunca doğrudan algılamış olduğumu anlamam, düşünebileceğim en büyük şoka uğratmıştı beni. Nasıl olurdu da farkına varamazdım bunun? Varlığımın bu cephesine ulaşmamı ne engellemiş olabilirdi? Don Juan her insanoğlunun enerjiyi doğrudan görme potansiyeli olduğunu söylemişti. Söylemediği şey ise, her insanoğlunun enerjiyi zaten doğrudan gördüğü, ama bunu bilmediğiydi.

    Bu sorunu bir psikiyatr arkadaşıma açtım. Kuşkularıma ışık tutacak hiçbir çözüm getiremedi. Tepkimin bitkinlikten ve aşırı uyarılmaktan kaynaklandığını düşünüyordu. Bir Valium reçetesi yazıp dinlenmemi söyledi.

    Nasıl geldiğimi bilmediğim yatağımda uyanışımı kimseye anlatmaya cesaret edememiştim. Bu yüzden don Juan'ı görme telaşım son derece haklı nedenlere dayanmaktaydı. Elimden geldiği kadar çabuk Mexico City'ye uçtum, bir araba kiraladım ve yaşadığı yerde aldım soluğu.

    "Bütün bunları daha önce de yapmıştın!" dedi don Juan gülerek, ona akıl durdurucu deneyimimi anlattığımda. "Yeni olan iki şey var yalnızca. Biri, bu kez enerjiyi tamamen kendi başına algılamış olman. Yaptığın, dünyayı durdurmaktı, ve o zaman enerjiyi evrendeki akışı içinde daima görmüş olduğunu anladın; tıpkı her insaoğlunun yaptığı, ama istemli olarak bilmeksizin yaptığı gibi. Öbür yenilik ise, tümüyle kendi başına içsel sessizliğinden yola çıkmış olman.

    "Benim söylemem gerekmeden biliyorsun ki, kişi içsel sessizliğinden yola çıkarsa her şey mümkündür. Bu kez korkun ve savunmasızlığın kendini ancak yatağında bulmana olanak verdi; bu da UCLA kampusundan pek uzak sayılmaz. Eğer şaşkınlığından ötürü düşkünlük göstermeseydin, yaptığının hiçbi şey olmadığını, bi savaşçı-gezgin için hiç de olağanüstü bi şey olmadığını anlardın.

    Ama son derece büyük önem taşıyan asıl mesele, senin her zaman enerjiyi doğrudan algılamış olduğunu anlaman değil; içsel sessizliğinden yola çıkman da değil; iki yanlı bi olay, daha çok. Birincisi, eski çağ Meksika'sı büyücülerinin berrak görünüm, ya da insan formunu yitirme dedikleri bi şeyi yaşamış olman: insani dar kafalılığımızın yok olduğu an bu; sanki üzerimizi kaplayan bi sis tabakasının yavaş yavaş açılıp dağılması gibi. Ama hiçbi koşulda bunun tamamlanmış bi başarı olduğunu zannetmeyesin. Büyücülerin dünyası günlük yaşamın dünyasına benzemez; orada bi amaca ulaştın mı ebediyen başardığını söylemezler sana. Büyücüler dünyasında bi amaca ulaşmak, asla bitmeyecek savaşını sürdürmek için en verimli araçları elde etmiş olmak demektir yalnızca.

    "Bu iki yanlı meselenin ikinci kısmı ise, insanoğullarının kalplerindeki en çıldırtıcı soruyla ilgili deneyimindir. Bunu kendine şu soruları sorduğunda dile getirdin: bütün ömrümce enerjiyi doğrudan algıladığımı nasıl olur da bilemem? Varlığımın bu cephesine erişmemi ne engellemiş olabilir?"

    (sonsuzluğun etkin yanı, berrak görünüm)

    4 yıl önce #
  3. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••Bana enerji bedenini sayısız kereler tanımlamış, onun bir enerji alanları kümeleşmesi—evrende akıp duran enerji olarak görüldüğünde fiziksel bedeni meydana getiren enerji alanları kümeleşmelerinin ayna görüntüsü— olduğunu söylemişti. Ayrıca, onun, fiziksel bedenin ışıltılı küresinden daha küçük, daha yoğun, ve daha ağır bir görünümde olduğunu da anlatmıştı.

    Don Juan'ın açıklamasına göre, beden ile enerji bedeni, birbirine acayip bir yapıştırıcı güçle bitiştirilmiş iki enerji alanı kümeleşmesi idiler. Don Juan, o grup enerji alanlarını birbirine bağlayan gücün, eski çağ Meksika büyücülerine göre, evrenin en akıl almaz gücü sayıldığını da özellikle vurgulamıştı. Kişisel fikrine göre bu güç tüm evrenin özü, var olan her şeyin nihai bir toplamıydı.

    ••••Don Juan, herkesin disiplin yoluyla enerji bedenini fiziksel bedenine yaklaştırmasının mümkün olduğunu söylemişti. Normalde ikisinin arasındaki mesafe muazzamdı. Enerji bedeni belli bir alana girdi mi—ki bu her birey için farklıydı— herkes disiplinle onu fiziksel bedeninin tam bir kopyasına, yani üç boyutlu, katı bir varlık haline dönüştürebilirdi. Büyücülerin öteki, ya da çift kavramı buydu işte. Aynı şekilde, ve aynı disiplin süreciyle herkes üç boyutlu, katı fiziksel bedenini enerji bedeninin tam bir kopyası haline; yani enerjinin tümü gibi insan gözüne görünmeyen, eterik bir enerji akımı haline dönüştürebilirdi.

    ••••"Nedir bu, don Juan?" diye sordum. "Her tarafta uçuşan siyah gölgeler görüyorum."

    "Ah, bu evrenin ta kendisi işte," dedi, "ölçülemeyen, tek yönlü olmayan, sözdizimi âleminin dışında kalan. Eski çağ Meksika'sı büyücüleri o uçuşan gölgeleri gören ilk kişilerdi, ve onları her yerde izlediler. Onları hem senin gördüğün gibi gördüler, hem de evrendeki akışı içindeki enerji halinde gördüler. Ve deneyüstü bi keşifte bulundular."

    Konuşmayı kesti ve bana baktı. Duraklamalarının yeri mükemmeldi. Beni hep pamuk ipliğine bağlı bırakıp keserdi konuşmasını.

    "Ne keşfettiler, don Juan?" diye sordum.

    "Ömürlük bi eşlikçileri olduğunu keşfettiler," dedi, tane tane. "Kozmosun derinliklerinden gelip yaşamlarımızın hâkimiyetini eline geçiren bi yağmacımız var. İnsanoğulları onun tutsakları. Yağmacı bizim sahibimiz ve efendimiz. Uysal ve çaresiz hale getirmiş bizi. Karşı çıkmak istesek, isyanımızı bastırır. Bağımsız hareket etmeye kalksak, aksini buyurur bize."

    Çevremiz çok karanlıktı, ve bu, kendimi ifade etmemi kısıtlıyor gibiydi. Gündüz olsaydı, gülmekten katılırdım. Karanlık epeyce ketler gibiydi beni.

    "Zifiri karanlık oldu," dedi don Juan, "ama gözünün ucuyla bakarsan, uçuşan gölgelerin hâlâ dört bi yanında zıplayıp durduklarını göreceksin."

    Haklıydı. Onları hâlâ görebiliyordum. Hareketleri başımı döndürdü. Don Juan ışığı açtı, ve bu her şeyi dağıttı sanki.

    "Eski çağ Meksika'sı şamanlarının konuların konusu dedikleri şeye salt kendi gayretinle varmış bulunuyorsun," dedi don Juan. "Bu kadar zamandır bi şeyin bizi esir tuttuğunu sana sezindirerek lafı dolandırıp duruyordum. Gerçekten esir tutuluyoruz! Eski çağ Meksika'sı büyücüleri için bi enerji gerçeği idi bu."

    "Bu yağmacı neden anlattığın gibi idareyi ele geçirmiş ki, don Juan?" diye sordum. "Mantıklı bir açıklaması olmalı."

    "Bi açıklaması var," diye yanıtladı, "dünyanın en basit açıklaması bu. İdareyi ele aldılar, çünkü biz onlar için besiniz, onları beslediğimiz için bizi acımasızca sıkıyorlar. Tıpkı bizim tavuk çiftliklerinde, gallinerolarda tavukları yetiştirdiğimiz gibi, yağmacılar da insanero çiftliklerinde, bizi yetiştiriyorlar. Böylece, yiyecekleri her zaman ellerinin altında."

    Başımın iki yana çılgınca sallanmaya başladığını hissettim. Duyduğum derin rahatsızlığı ve huzursuzluğu ifade edemiyordum ama bedenim hareketleriyle onu yüzeye çıkartmaktaydı. Tepeden tırnağa istençdışı titriyordum.

    "Hayır, hayır, hayır, hayır," dediğimi duydum. "Bu saçmalık, don Juan. Söylediğin canavarca bir şey. Bunun doğru olması imkânsız; ne büyücüler için, ne de sıradan insanlar için; hiç kimse için doğru olamaz bu."

    "Neden olmasın?" diye sordu don Juan, sakin sakin. "Neden olmasın? Seni çıldırttığı için mi?"

    "Evet, beni çıldırtıyor," diye atıldım. "Bu iddialar canavarca!"

    "Eh," dedi, "daha hepsini işitmedin. Az daha sabret de neler hissedeceğini gör. Öyle bi yıldırım çarpacak ki seni. Yani öylesine saldıracağım ki aklına, ama sen kalkıp gidemeyeceksin, çünkü yakalanmışsın bi kere. Ben seni tutsak ettiğimden değil, senin içindeki bi şey seni gitmekten alıkoyacak; başka bi yanın da bu arada öfkeden tam anlamıyla kudurmuş olacak. Onun için hazır olsan iyi olur!"

    İçimde eziyet meraklısı bir yan vardı; hissediyordum bunu. Don Juan haklıydı. Evi hayatta terk etmezdim. Ama ortaya döktüğü saçmalıklardan hiç mi hiç hoşlanmamıştım.

    "Çözümsel zihnine hitap etmek istiyorum," dedi don Juan. "Bi an düşün, ve bana mühendislik tasarımları yapan insanın zekâsı ile aynı insanın inanç sistemlerinin ya da tutarsız davranışlarının ahmaklığı arasındaki çelişkiyi nasıl izah edebileceğini söyle. Büyücüler, inanç sistemlerimizi, iyilik ya da kötülük kavramlarımızı, ahlak kurallarımızı bize yağmacıların vermiş olduğunu söylerler. Umutlarımızı, beklentilerimizi, başarı ya da başarısızlığa ilişkin hayallerimizi içimize yerleştiren, onlar. Bize tamahkârlık, açgözlülük, yüreksizlik vermişler. Yağmacılar bizi kendini beğenmiş, sıradan ve aşırı bencil hale getirmiş."

    "Ama bunu nasıl yapabilirler ki, don Juan?" diye sordum, gittikçe daha fazla öfkelenerek. "Biz uyurken kulağımıza mı fısıldıyorlar bütün bunları?"

    "Hayır, öyle yapmıyorlar. Öylesi budalaca olurdu," dedi don Juan, gülümseyerek. "Onlar sınırsız ölçüde daha örgütlü ve iyi çalışır. Bizi itaatkâr, yumuşak başlı ve zayıf tutmak için yağmacılar muazzam bi manevra gerçekleştiriyor. Saldırganın stratejisi açısından muazzam, elbette. Acı çekenin açısından ise dehşet verici bi manevra. Bize zihinlerini veriyorlar! İşitiyor musun beni? Yağmacılar bize kendi zihinlerini veriyorlar, ve o bizim zihnimiz oluyor. Yağmacılarınki şatafatlı, çelişkili, marazi bi zihin, ve her an keşfedilme korkusuyla dolu.

    "Hiç açlık çekmemiş olmana karşın," diye devam etti, "yiyecek kaygın olduğunu biliyorum; bu duygunun, her an manevrasının açığa çıkıp yiyeceğinin esirgeneceğinden korkan yağmacının kaygısından bi farkı yok. Zihin yoluyla, ki eninde sonunda kendi zihinleri bu, yağmacılar insanoğullarının yaşamlarına kendileri için elverişli olan ne ise onu şırınga ediyorlar. Ve bu yolla, korkularına karşı bi tampon görevi yapacak kadar güvenlik sağlıyorlar."

    "Bütün bunları yüzeysel anlamda kabul edemez değilim, don Juan," dedim. "Bunu yapabilirdim, ama öyle iğrenç bir yanı var ki beni gerçekten tiksindiriyor. Karşı koymaya zorluyor beni. Bizi yedikleri doğruysa, nasıl yapıyorlar bunu?"

    Don Juan'ın yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Durumun keyfini çıkarıyordu. Büyücülerin, bebek insanoğullarını, baştan aşağıya parlak bir tabakayla, enerji kozalarının üzerine sımsıkı uyan plastik muhafaza gibi bir şeyle örtülü, garip, ışıltılı enerji küreleri olarak gördüklerini açıkladı. Yağmacıların yedikleri şeyin işte bu parlak farkındalık tabakası olduğunu, ve insanoğulları erginliğe eriştiklerinde parlak farkındalık tabakasından geriye kalanın, yerden ayak parmaklarının üstüne kadar ancak çıkabilen dar bir saçaktan ibaret olduğunu söyledi. O saçak, insan soyunun yaşamını ancak güçbela sürdürmesine olanak veriyordu.

    Don Juan Matus'un, bildiği kadarıyla, o ışıltılı kozanın dışındaki parlak farkındalık tabakasını taşıyan tek türün insan olduğunu söylediğini sanki bir rüyadaymışım gibi dinliyordum. Bu yüzden, farklı bir tür farkındalık için, örneğin yağmacının ağır farkındalığı için insanın kolay bir av haline geldiğini anlatıyordu.

    Ardından, o ana dek anlattıklarının içindeki en yıkıcı cümleyi duydum. İnsanın çaresiz bir şekilde yakalandığı yer olan o dar farkındalık saçağının, özün-yansıtılmasının merkezi olduğunu söyledi. Yağmacılar, bize kalan tek farkındalık noktamız olan özün-yansıtılması üzerinde oynayarak, amansızca, vahşice tüketmeye devam ettikleri farkındalık parlamaları yaratıyorlardı. Bizi farkındalık parlamalarımızı yükseltmeye zorlayan anlamsız sorunlar oluşturuyorlar, ve bu yolla, uydurma kaygılarımızın enerji alevlenmeleriyle beslenmek için bizi canlı tutuyorlardı.

    Don Juan'ın söylediklerine karşı yapılacak bir şey olmalıydı; bunlar beni öyle yıkmıştı ki, o noktada midem altüst oldu ve kusmaya başladım.

    Kendimi toparlayacak kadar bir süre geçtikten sonra, don Juan'a sordum; "Peki neden eski çağ Meksika’sının büyücüleri ve günümüz büyücülerinin tümü yağmacıları gördükleri halde hiçbir şey yapmıyorlar?"

    "Senin benim yapabileceğimiz bi şey yok," dedi don Juan, ciddi, hüzünlü bir sesle. "Tüm yapabileceğimiz, bize dokunamayacakları noktaya ulaşıncaya dek kendimizi disipline etmek. Dostlarından disiplinin o güç koşullarından geçmelerini nasıl isteyebilirsin? Gülüp alay ederler seninle, daha saldırganları da seni bi temiz pataklar. Ve aslında inanmadıkları için de yapmazlar bunu. Her insanoğlunun ta içindeki derinliklerde, yağmacıların varlığına dair atalardan kalma içsel bi bilgi bulunur."

    ••••"Kuşkular seni tehlikeli bi noktaya sürükleyecek kadar başına bela olduğunda," dedi, "pratik bi şekilde hallet bunu. Işığı söndür. Karanlığı yarıp içine bak; ne görebileceğini keşfet."

    ••••Don Juan kancasını daha derinlerime batırmayı sürdürdü. "Eski çağ Meksika'sı büyücüleri," dedi, "yağmacıyı gördüler. Ona uçucu dediler; çünkü havada zıplıyor. Hoş bi görüntü değil. Büyük bi gölge; zifiri karanlık, kapkara bi gölge havada zıplıyor. Sonra yayılarak yere konuyor. Eski çağ Meksika'sı büyücüleri onun yeryüzünde ilk kez ne zaman belirdiği konusunda epey kararsızdılar. İnsanın bi zamanlar muazzam sezgilere sahip, günümüzde efsanevi destanlar gibi anlatılan farkındalık hünerleri gösteren eksiksiz bi varlık olduğu düşüncesine varmışlardı. Sonra her şey sanki kaybolup gidivermişti; ve elimizde kalan uyuşturulmuş insandı artık."

    Öfkelenmek, ona paranoyak olduğunu haykırmak istiyordum, ama genelde varlığımın hemen yüzeyinde taşıdığım o doğruculuğum yok oluvermişti nedense. İçimde bir şey, favori sorumu— ya söylediklerinin hepsi doğruysa?— sorma noktasının ötelerine geçmişti. O gece don Juan benimle konuşurken, söylediklerinin tümünün doğru olduğunu kalbimin ta derinliklerinde hissettim, ama aynı zamanda, ve aynı güçte hissediyordum ki saçmalığın ta kendisiydiler.

    "Neler söylüyorsun sen, don Juan?" dedim, zayıf bir sesle. Boğazım sıkılıyordu sanki. Güçlükle nefes alıyordum.

    "Söylediğim, karşımızdakinin basit bi yağmacı olmadığı. Çok akıllı, ve örgütlü. Bizi işe yaramaz kılmak için düzenli bi sistem izliyor. Kaderi sihirli bi varlık olmak üzere çizilmiş insan, artık sihirli değil. O artık sıradan bi et parçası. Eti için yetiştirilmiş beylik, sıradan, bön bi hayvanın düşlerinden başkaca düşleri kalmamış artık."

    ••••"Yağmacı," dedi don Juan, "ki elbette bi organik olmayan varlıktır, öbür organik olmayan varlıklar gibi hepten görünmez değildir bizim için. Sanırım çocukken onu görürüz, ve bize öylesine tüyler ürpertici gelir ki onu unutmayı yeğleriz. Çocuklar bu görüntüye odaklanmakta ısrarcı olabilir elbette, ama çevrelerindeki herkes onları bundan caydırmaya çalışır.

    "İnsanlık için kalan tek seçenek," diye devam etti, ''disiplindir. Disiplin, oluşturulabilecek tek engeldir. Ama disiplinle kastettiğim insafsız yöntemler değil. Her sabah beş buçukta kalkıp morarana kadar soğuk suyun altında durmaktan bahsetmiyorum. Büyücülerin disiplinden anladığı, beklentilerimiz arasında olmayan olasılıkları dinginlikle karşılama yetisidir. Onlar için disiplin bi sanattır: sonsuzlukla çekinmeden—ama güçlü ve dayanıklı olduğu için değil, huşu içinde olduğu için çekinmeden— yüz yüze gelme sanatı."

    "Büyücülerin disiplini nasıl bir engel oluşturuyor ki?" diye sordum.

    "Büyücülerin disiplini, parlak farkındalık tabakasını uçucu için yenilip yutulmaz bi hale getirir," dedi don Juan; yüzümü dikkatle gözden geçirerek inançsızlık işaretleri aramaktaydı. "Bu, yağmacıyı şaşkına çevirir. Yenmeye elverişli olmayan bi parlak farkındalık tabakası bilişselliklerinde mevcut değildir, sanırım. Böyle faka bastırılınca, alçakça işlerini yarıda kesmekten başka çareleri kalmaz.

    "Eğer yağmacılar bizim parlak farkındalık tabakamızı bi süre yemezlerse," diye devam etti, "o büyümeyi sürdürür. Bu meseleyi en basit şekilde ortaya koymak gerekirse diyebilirim ki, büyücüler disiplinleri sayesinde parlak farkındalık tabakalarının ayak parmaklarının hizasından yukarıya doğru büyümesine izin verecek kadar uzun bi süre yağmacıları uzak tutarlar. O da bi kez ayak parmaklarını geçti mi, doğal boyutlarına kavuşacak kadar büyür. Eski çağ Meksika'sı büyücüleri parlak farkındalık tabakasının bi ağaç gibi olduğunu söylerlerdi. Budanmazsa, doğal boyut ve oylumuna erişecek kadar büyür. Farkındalık ayak parmaklarının üstünde bi düzeye çıktı mı, muazzam algılama hamleleri gerçekleştirmek doğal bi sonuçtur.

    "Eski çağ büyücülerinin en büyük hileleri," diye don Juan devam etti, "uçucuların zihnine disiplinle eziyet çektirmekti. Uçucuların zihnini içsel sessizlikle zorladıklarında, yabancı donanımın kaçtığını keşfetmişlerdi; bu da bu manevrayı gerçekleştiren uygulayıcılarda zihnin yabancı kaynaklı olduğuna dair hiç kuşku bırakmamıştı. Yabancı donanım geri gelir, bundan emin olabilirsin, ama eskisi kadar güçlü değildir; ve öyle bi süreç başlar ki uçucuların zihninin kaçışı rutinleşir, sonunda bi gün de tümüyle kaçıp gider. Gerçekten hüzünlü bi gündür bu! Artık kendi başının çaresine bakman gereken gün gelmiştir, ve sen nerdeyse sıfırsındır. Ne yapacağını söyleyecek hiç kimse yoktur artık. Sana alışık olduğun ahmaklıkları buyuracak yabancı kökenli bi zihin yoktur.

    "Öğretmenim nagual Julian, bütün çömezlerini uyarırdı,"diye devam etti don Juan, "dediğine göre bi büyücünün yaşamındaki en zorlu gündü bu, çünkü bize ait olan gerçek zihnimiz, yani deneyimlerimizin toplamı; bi ömür boyu hükmedilmenin sonunda çekingen, güvensiz ve sinsi olmuştur. Kişisel olarak, büyücülerin asıl savaşının o anda başladığını söyleyebilirim. Gerisi sadece hazırlıktır."

    Gerçekten altüst olmuştum. Daha fazlasını öğrenmek istiyordum, ancak içimdeki garip bir duygu durmam için feryat ediyordu. Karanlık sonuçlar ve cezalar, Tanrının kendisi tarafından gizlenmiş bir şeyi kurcaladığım için üzerime çökecek Tanrısal gazap gibi şeyler sezindiriyordu. Merakımın galebe çalması için çok büyük çaba sarfetmem gerekti.

    "Ne—ne—ne demek istiyorsun," dediğimi işittim, "uçucuların zihnini zorlama derken?"

    "Disiplin, yabancı zihni alabildiğine zorlar," diye yanıtladı. "Böylece, büyücüler disiplinleri yoluyla yabancı donanımı alt ederler."

    Anlattıkları bunaltmıştı beni. Don Juan ya tımarhanelik bir deliydi, ya da beni iliklerime kadar donduracak dehşette bir şey açıklamaktaydı bana. Ancak bu arada bir şeyin daha farkındaydım; söylediği her şeyi yadsıyacak enerjiyi öyle çabuk toparlıyordum ki. Bir anlık panikten sonra, sanki don Juan şaka yapmış gibi gülmeye başladım. Şunu dediğimi bile duydum: "Don Juan, don Juan, ıslah olmaz birisin sen!"

    Don Juan yaşadığım her şeyi anlıyor gibiydi. Başını iki yana sallayıp gözlerini yapmacık bir umutsuzluk ifadesiyle göklere dikti.

    "Ben o kadar ıslah olmaz biriyim ki," dedi, "içinde taşıdığın uçucuların zihnini bi daha sarsacağım. Sana büyücülüğün en olağanüstü sırlarından birini ifşa edeceğim. Doğruluğunu kanıtlayıp pekiştirmenin büyücülerin binlerce yılını aldığı bi keşfi anlatacağım sana."

    Bana bakıp hınzırca gülümsedi. "Uçucuların zihni sonsuza dek kaçıp gider;" dedi, "bi büyücü bizi bi enerji alanları kümesi halinde bi arada tutan titreşimli gücü yakalayıp tutunabilmeyi başardığı an gerçekleşir bu. Eğer bi büyücü bu baskıyı yeterince sürdürebilirse, uçucuların zihni yenilip kaçar. Senin yapacağın da kesinlikle bu; seni bi arada tutan enerjiye tutunmaya çalışacaksın."

    Buna hayal edebileceğim en tuhaf ve açıklanamaz tepkiyi gösterdim. İçimde bir şey tam anlamıyla titredi; sanki ani bir darbe almışım gibiydi. Bana anında dinsel geçmişimi çağrıştıran sebepsiz bir korku bastı.

    Don Juan tepeden tırnağa süzdü beni.

    "Tanrının gazabından korkuyorsun, değil mi?" dedi. "İçin rahat olsun, bu senin korkun değil. Uçucunun korkusu bu; çünkü senin tam da benim söylediğimi yapacağını biliyor."

    Sözleri beni hiç yatıştırmadı. Daha kötü hissediyordum. İstemdışı kasılıyordum, kendime hâkim olamıyordum bir türlü.

    "Endişelenme," dedi don Juan, sakin sakin. "Bu nöbetlerin çok çabuk hafiflediğini iyi biliyorum. Uçucunun zihninde konsantrasyon sıfırdır."

    ••••"İçindeki mücadele seni hırpalıyor," dedi don Juan. "Ta içinde bi yerlerde bilmektesin ki, vazgeçilmez bi parçanın, parlak farkındalık tabakanın akıl almaz varlıklar için akıl almaz bi besin kaynağı oluşturacağına dair anlaşmayı reddetme gücün yok. Ve başka bi parçan da bu duruma bütün gücüyle karşı koymakta.

    "Büyücülerin devrimi," diye devam etti, "katılmadıkları anlaşmalara uymayı reddetmelerinde yatar. Değişik bi tür farkındalığa ait varlıklar tarafından yenmeye razı olup olmayacağımı kimse sormadı bana. Annemle babam beni tıpkı kendileri gibi, besin olmak üzere bu dünyaya getirdiler; işte hepsi bundan ibaret."

    ••••Eve dönüşte, zaman içinde, uçucuların düşüncesi yaşamımdaki ana saplantılardan biri haline geldi. Öyle bir noktaya geldim ki, don Juan'ın onlar hakkında tamamen haklı olduğunu hissetmeye başladım. Ne denli uğraşsam da mantığını göz ardı edemiyordum. Bu konuda düşündükçe, kendimi ve dostlarımı inceleyip onlarla konuştukça kanım giderek kuvvetleniyordu; benliği odak noktası olarak almayan her türlü eylemi, etkileşimi ya da fikri gerçekleştirmekte bizi âciz kılan bir şey vardı. Benim için de, tanıdığım ve konuştuğum herkes için de tek önemli olan, benlikti. Böylesi evrensel bir bağdaşıklığa hiçbir açıklama bulamadığım için, bu olguyu açıklığa kavuşturabilecek en uygun düşünce tarzının don Juan'ınki olduğuna inanmaktaydım.

    Efsaneler ve destanlar konusunda derinlemesine bir araştırmaya giriştim. Okurken, daha önce hiç hissetmediğim bir şeyin ayırdına vardım: okuduğum kitapların hepsi, efsanelerin ve destanların bir yorumuydu. Kitapların tümünde bağdaşık bir zihin apaçık ortadaydı. Üsluplar farklılık gösteriyordu; fakat sözcüklerin ardındaki amaç hepsinde tamamen aynıydı: Efsaneler ve destanlar kadar soyut konularda bile, yazarlar kendileri hakkında bir şeyleri araya sıkıştırmayı mutlaka beceriyorlardı. Bütün o kitapların ardındaki bağdaşık amaç, kitapta dile getirilen konu değil, kendi benliğine hizmetti. Bunu daha önce hiç fark etmemiştim.

    ••••"Uçucuların zihni seni daha terk etmedi." dedi don Juan. "Ciddi biçimde yara aldı. Seninle ilişkisini yeniden düzenlemek için elinden geleni yapıyor. Fakat senin içindeki bi şey ebediyen koptu. Uçucu bunu biliyor. Asıl tehlike şurda ki, uçucuların zihni kazanabilir; kendi dediğiyle benim dediğim arasındaki çelişki üzerinde oynayıp seni yorarak ve vazgeçmeye zorlayarak yapabilir bunu.

    "Görüyorsun ya, uçucuların zihninin hiç rakibi yoktur," diye devam etti. "Bi şey önerdiği zaman, kendi önerisini kabul eder, ve senin değecek bi şey yaptığına inanmanı sağlar. Uçucuların zihni sana Juan Matus'un söylediği her şeyin tam bi saçmalık olduğunu söyleyecek; sonra aynı zihin kendi önerisine hak verecek; 'Evet, tabii, saçmalık bu,' diyeceksin. İşte böyle alt ederler bizi.

    "Uçucular, evrenin esas parçalarından biridir," diye devam etti don Juan, "ve oldukları gibi kabul edilmeleri gerekir—tüyler ürpertici, gaddar. Evrenin bizi sınama araçlarıdır onlar.

    "Bizler, evrenin yarattığı enerji sahibi araştırıcılarız," diye sözlerini sürdürürken varlığımdan haberli değil gibiydi, "ve farkındalığa sahip enerjimiz olduğundan, evrenin kendisinin farkına varması için araçlarız biz. Uçucular ise, acımasız meydan okuyucular. Başka bi şey addedilmeleri mümkün değil. Bunu yapmayı başarabilirsek, evren devam etmemize izin verir."

    ••••O sabah hava çok sıcaktı. Kuru bir nehir yatağında yürüyorduk. Bu vadiyle Sonora çölü arasındaki tek ortak nokta, milyonlarca böceğin varlığıydı. Her tarafımı saran pervaneler ve sinekler burun deliklerime, gözlerime ve kulaklarıma dalış yapan bombacılar gibiydiler. Don Juan vızıltılarına aldırış etmememi söyledi.

    "Ellerinle kovalamaya çalışma onları," dedi sert bir ifadeyle. "Onları uzaklaştırmaya niyetlen. Çevrende bi enerji engeli oluştur. Sessiz kal, sessizliğinin içinden engel oluşacaktır. Nasıl olduğunu kimse bilmez. Eski büyücülerin enerji gerçekleri dedikleri şeylerden biridir bu. İçsel söyleşini kes. Hepsi bundan ibarettir.

    ••••"Tuhaf bi şey bu;" dedi ağır ağır, sözcüklerinin etkisini tartarak, "görünüşe göre bu dünyadaki her insanoğlunun tepkileri, düşünceleri, duyguları kesinlikle birbirinin tıpkısı. Tüm uyarımlara aşağı yukarı aynı biçimde karşılık veriyorlar. Konuştukları diller biraz belirsizleştirici bi etki yapabilir, ama bunu sıyırıp atarsak, yeryüzündeki her bi insanoğlunu kuşatan tepkilerin hepsi tümüyle birbirinin aynı. Bununla ilgilenmeni ve elbette bi sosyal bilimci olarak böyle bi bağdaşıklığın nedenini açıklamanı istiyorum."

    ••••"Senin için günün görevi," dedi birden, uğursuz önseziler yaratacak bir sesle, "büyücülüğün en akıl almaz yanlarından biri; dilin ötesinde, açıklamaların ötesinde bi şey. Bugün bi yürüyüşe çıktık, ve sohbet ettik, çünkü büyücülüğün gizemi dünyevi şeylerle hafifletilmeli. Hiçlikten kaynaklanmalı, ve gene hiçliğe dönmeli. Savaşçı-gezginlerin sanatıdır bu: fark edilmeden iğne deliğinden geçmek. Bu yüzden, sırtını bu kaya duvarına yasla ve kenardan mümkün olduğunca uzak durarak kendine çeki düzen ver. Ben yanında olacağım; bayılır, ya da aşağıya düşersin diye."

    "Ne yapmayı planlıyorsun don Juan?" diye sordum, telaşım öyle belliydi ki bunu fark edince sesimi alçalttım.

    "Bağdaş kurup içsel sessizliğe girmeni istiyorum," dedi. "Diyelim ki akademik çevrende yapmanı istediğim şeyin doğruluğunu ya da yanlışlığını kanıtlamak için ne tür makaleler araman gerektiğini öğrenmek istiyorsun. İçsel sessizliğe gir, ama uykuya dalma. Bu, farkındalığın karanlık denizinde bi yolculuk değil. Bu içsel sessizliğin içinden görme."

    Uyuyakalmadan içsel sessizliğe girmek benim için oldukça zordu. Yenilmesi nerdeyse imkânsız bir uyuma isteğiyle savaştım. Başardım, ve kendimi çevremdeki zifiri karanlığın içinden vadinin dibine bakar buldum. Ve ardından, beni iliklerime kadar donduran bir şey gördüm. Gördüğüm devasa bir gölgeydi, bir baştan bir başa yaklaşık beş metre vardı, havada zıplıyor, ve sonra sessiz bir gümlemeyle yere konuyordu. Gümlemeyi işitmiyordum; ama iliklerimde hissediyordum onu.

    "Gerçekten ağırlar," dedi don Juan, kulağımın içine. Beni sol kolumdan yakalamış, çok sıkı tutuyordu.

    Çamurdan bir gölgeye benzeyen şeyin yerde kıpırdandığını, sonra nerdeyse on beş metre uzunluğunda dev bir adım daha attığını, ve tekrar aynı meşum, sessiz gümlemeyle yere konduğunu gördüm. Konsantrasyonumu kaybetmemek için savaşıyordum. Duyduğum korku, yapabileceğim her türlü mantıklı tanımlamanın ötesindeydi. Gözlerimi vadinin dibinde zıplayan gölgeden ayırmıyordum. Ardından son derece garip bir vızıltı duydum, kanat çırpma sesi ile, bir istasyonu tam yakalayamamış bir radyonun paraziti arasında bir sesti bu, ve bunu izleyen gümleme unutulamayacak bir şeydi. Don Juan'ı da beni de iliklerimize kadar sarstı—kapkara, devasa bir çamur gölge, ayaklarımızın dibine konmuştu.

    "Korkma!" diye emretti don Juan. "içsel sessizliğini korursan uzaklaşacaktır."

    Tepeden tırnağa titriyordum, içsel sessizliğimi sürdüremezsem çamur gölgenin üzerime bir battaniye gibi kapanıp beni boğacağını gayet iyi bilmekteydim. Çevremdeki karanlığı yitirmeden, avazım çıktığı kadar bağırdım. Hiç bu kadar öfkelenmemiş, böylesine sinirlenmemiştim. Çamur gölge bir sıçrayış daha yaptı, bu kez doğruca vadinin dibine yönelmişti. Ben, bacaklarım titreyerek çığlıklar atmaya devam ettim. Gelip beni yiyecek olan o şeyden kaçıp kurtulmak istiyordum. O kadar korkuyordum ki zaman kavramını yitirdim. Bayılmış olmalıyım.

    Kendime geldiğimde, don Juan'ın evindeki yatağımda yatmaktaydım. Alnıma buz gibi suyla ıslatılmış bir havlu konmuştu. Ateşler içinde yanıyordum. Don Juan'ın kadın yoldaşlarından biri sırtımı, göğsümü ve alnımı alkolle ovdu, ama bu beni rahatlatmaya yetmemişti. Hissettiğim ateş içimden geliyordu. Onu yaratan hiddetim ve âcizliğimdi.

    Don Juan, bana olanlar dünyanın en komik şeyiymiş gibi gülmekteydi. Kahkahalarının salvosu bitmek bilmiyordu.

    "Bi uçucu görmeyi bu denli ciddiye alacağını hiç düşünmemiştim," dedi.

    Elimden tutup evin arkasına götürdü ve oradaki kocaman su küvetinin içine soktu beni, tümüyle giyinik vaziyette— ayakkabılarım, saatim, her şeyimle birlikte.

    "Saatim, saatim!" diye feryat ettim.

    Don Juan gülmekten iki büklüm olmuştu. "Beni görmeye gelirken saat filan takma," dedi. "Mahvettin saatini işte!"

    Saatimi çıkarıp küvetin kenarına koydum. Su geçirmez olduğunu yeni hatırlamıştım; bir şey olmazdı. Küvete batırılmak bayağı toparlanmamı sağlamıştı. Don Juan beni buz gibi sudan çıkardığında kontrolümü bir parça kazanmış sayılırdım.

    "Akıl almaz bir görüntü bu!" diye tekrarlayıp duruyordum, başka bir şey çıkmıyordu ağzımdan.

    Don Juan'ın anlattığı yağmacı iyi niyetli bir şey değildi. Son derece kaba, ağır, ve kayıtsızdı. Bize karşı aldırışsızlığını hissetmiştim. Bizi yamyassı edeli hiç kuşkusuz asırlar olmuştu; don Juan'ın dediği gibi zayıf, savunmasız, halim selim varlıklar haline getirmişti bizi. Islak giysilerimi çıkardım, bir pançoya sarındım, yatağıma oturup kendimi kaybedene kadar ağladım; ama kendim için değil. Benim hiddetim, benim sarsılmaz niyetim onların beni yemesine izin vermezdi. Ben dostlarım için, özellikle de babam için ağlıyordum. Onu bu kadar çok sevdiğimi o ana dek asla anlamamıştım.

    (sonsuzluğun etkin yanı, çamur gölgeler)

    4 yıl önce #
  4. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••"Biz erkeklerin sorunu, zayıflığımız," diye devam etti. "Bizim farkındalığımız gelişmeye başladığında, bi sütun gibi büyür; ışıltılı varlığımızın tam orta noktasında yerden yukarıya doğru yükselir. Ona bel bağlayabilmemiz için bu sütunun hatırı sayılır bi boya erişmesi gereklidir. Hayatının bu döneminde, bi büyücü olarak, yeni farkındalığının kontrolünü kolayca elinden kaçırıyorsun. Böyle olduğunda yaptığın her şeyi, savaşçı-gezginin yolunda gördüğün her şeyi unutuyorsun, çünkü bilinçliliğin günlük yaşamın farkındalığına geri kayıyor. Her erkek büyücünün görevinin, savaşçı-gezginin yolunda yaptığı ve gördüğü her şeyi, yeni farkındalık düzeylerinde bulunduğu sırada da kullanıma elverişli hale getirmek olduğunu açıklamıştım sana. Her erkek büyücünün sorunu, farkındalığının yeni düzeyini yitirip yere çakılması an meselesi olduğundan, her şeyi kolayca unutmasıdır."

    ••••"Gidiyor olmanız fikrine dayanamıyorum, don Juan," dediğimi işittim. Sesimin tonunu ve dediklerimi duymak utandırdı beni. Kendime acıma duygularıyla elimde olmadan hıçkırmaya başlayınca, büsbütün sıkıldım. "Neyim var benim, don Juan?" diye mırıldandım. "Genellikle böyle değilimdir."

    "Farkındalığın ayak parmaklarına indi gene," diye yanıtladı, gülerek.

    Derken kontrolümü son zerresine kadar yitirdim ve kendimi keder ve çaresizlik duygularıma kapıp koyverdim.

    "Tek başına kalacağım," diye feryat ettim. "Ne olacak bana? Ne olacağım ben?"

    "Şöyle diyelim," dedi don Juan, dinginlikle. "Benim bu dünyayı terk edip bilinmeyenle yüz yüze gelmem için tüm gücüme, tüm sabrıma, tüm şansıma, ve hepsinin ötesinde savaşçı-gezginin çelikten gözü pekliğinin her bi katresine ihtiyacım var. Geride kalıp bi savaşçı-gezgin gibi başarılı olmak için, senin de benim gereksindiğim her şeye ihtiyacın var. Bizim yapacağımız şekilde oralara gitmeyi göze almak, hafife alınacak bi şey değil; ama geride kalmak da öyle."

    Bir duygusal patlama yaşadım ve elini öptüm.

    "Çüş, çüş, çüş!" dedi. "Utanmasan çarıklarıma türbe yapmaya kalkacaksın!"

    Pençesinde olduğum ıstırap kendine acıma duygusundan çıkıp benzersiz bir kayıp duygusuna dönüştü. "Gidiyorsun!" diye mırıldandım. "Tanrım! Ebediyen gidiyorsun!"

    O anda don Juan bana onunla ilk karşılaştığım günden beri hep yaptığı bir şeyi yaptı. Yüzü, sanki aldığı derin bir nefesle şişermiş gibi oldu. Sol elinin ayasıyla sırtıma kuvvetle vurdu ve şöyle dedi, "Ayak parmaklarından yukarı çık! Kaldır kendini!"

    Bir an sonra, yeniden tutarlı, eksiksiz ve kontrollüydüm. Benden bekleneni biliyordum. Artık içimde hiçbir duraksama, ya da kendim hakkında hiçbir kaygım kalmamıştı. Don Juan gittiğinde bana ne olacağına aldırmıyordum. Ayrılışına çok az kaldığını bilmekteydim. Bana baktı, gözleri her şeyi söylüyordu.

    "Bi daha hiç birlikte olmayacağız," dedi yavaşça. "Benim yardımıma ihtiyacın yok artık; sana yardım teklif etmem, çünkü yaraşıklı bi savaşçı-gezgin isen bunu yaptığım için yüzüme tükürürsün. Bi noktadan sonra, bi savaşçı-gezginin tek mutluluğu bi başınalığıdır. Senin bana yardım etmeye çalışmanı da istemem. Ayrıldığım anda, ebediyen gitmişim demektir. Beni düşünme, çünkü ben de seni düşünmeyeceğim. Yaraşıklı bi savaşçı-gezgin isen, kusursuz ol! Dünyanı gözet. Onurlandır onu; yaşamınla himaye et!"

    Benden uzaklaştı. Bu an kendine acımanın, gözyaşlarının ya da mutluluğun ötesindeydi. Hoşça kal der gibi, ya da belki hissettiklerimi anlıyormuş gibi başını salladı.

    "Benliğini unut ki hiçbi şeyden korkmayasın, kendini hangi farkındalık düzeyinde bulursan bul, böyle yap," dedi.

    Şakacılığı üstündeydi. Dünya üzerinde bana son bir kez takıldı.

    "Umarım aşkı bulursun!" dedi.

    Avucunu bana doğru kaldırıp parmaklarını bir çocuk gibi açtı, sonra avucunu kapattı.

    "Ciao," dedi.

    Üzüntünün ya da pişmanlığın beyhude olduğunu biliyordum; benim geride kalışımın don Juan'ın ayrılışı kadar zor olduğunu da biliyordum. İkimiz de, hiçbirimizin durduramayacağı, geri döndürülemeyecek bir enerji manevrasına takılmıştık. Gene de ben don Juan'a katılmak, nereye olursa olsun onun peşinden gitmek istiyordum. Ölürsem belki beni de yanına alır, düşüncesi geçti aklımdan.

    Ardından, don Juan'ın, nagualın, yoldaşlarına, neşe kaynaklarına, koruması altındakilere, yassı doruğun sisi içinde birer birer kuzeye doğru gözden kaybolurlarken nasıl kılavuzluk ettiğini gördüm. Her birinin nasıl birer ışık damlacığına dönüştüğünü, ve hep birlikte yükselip, tepenin üzerinde, gökyüzündeki hayalet ışıklar gibi nasıl süzüldüklerini gördüm. Dağın üzerinde bir çember çizdiler; don Juan'ın önceden söylemiş olduğu gibi: yalnızca kendi gözleri için son bir bakıştı bu, bu harikulade Yeryüzü'ne son bir bakış. Ve sonra kayboldular.

    Ne yapmam gerektiğini biliyordum. Vaktim sona ermişti. Son sürat sarp yamacın kıyısına doğru koştum ve uçurumdan aşağıya attım kendimi. Yüzümde rüzgârı hissettim bir an, ve ardından son derece müşfik bir karanlık, huzur dolu bir yeraltı nehri gibi sarıp yuttu beni.

    (sonsuzluğun etkin yanı, uçuruma atlayış)

    4 yıl önce #
  5. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••O sabah Ship's’de otururken, don Juan'la geçirdiğim bütün o yıllar boyunca yükseltilmiş farkındalıkta başımdan geçen her şey, en ince ayrıntısına kadar kesintisiz, sürekli bir anılar zinciri oldu yeniden. Don Juan, nagual olan bir erkek büyücünün, enerji kütlesinin cüssesinden ötürü ister istemez parçalara bölünmüş olması gerektiği gerçeğinden acı duyduğunu ifade etmişti. Her parçanın ayrı bir tür eylemler alanının sınırları içerisinde yaşadığını, ve her ayrı parçada yaşanan olayların, kişinin tüm ömrünce meydana gelenlerin eksiksiz, bilinçli bir tablosunu oluşturmak üzere günün birinde birleştirilmesi gerektiğini söylüyordu.

    Gözlerimin içine bakarak, birleştirmenin tamamlanmasının yıllar sürdüğünü, ve eylem alanlarının tümüne birden bilinçli biçimde asla ulaşamadıkları için parçalara bölünmüş olarak yaşamış naguallar olduğunun da kulağına çalındığını söylemişti.

    ••••Evet, o uçuruma atladım, dedim kendi kendime, ve ölmedim, çünkü dibe varmadan farkındalığın karanlık denizinin beni yutmasına izin verdim. Korkular ve pişmanlıklar olmadan ona teslim oldum. Ve o karanlık deniz bana ölmeyip kendimi L.A.'daki yatağımda bulmam için ne gerekiyorsa onu sağladı. İki gün öncesi, bu açıklamanın benim için hiçbir anlamı olmazdı. Şimdi Ship’s'de, sabahın üçünde, benim için her şey demekti.

    Orada yalnızmışım gibi elimi gürültüyle masaya indirdim. İnsanlar bana bakıp anlayışla gülümsediler. Umurumda değildi. Zihnim çözümsüz bir açmaza odaklanmıştı: on saat önce ölmek üzere bir uçuruma atlamış olduğum gerçeğine karşın hayattaydım. Böyle bir açmaz asla çözülemezdi, biliyordum bunu. Benim normal bilişselliğim tatmin olmak için tek yönlü bir açıklama gereksiniyordu, ama tek yönlü açıklamalar olası değildi. Bu olanlar, süreklilikteki kesintinin dönüm noktasıydı. Don Juan, kesintinin büyücülük olduğunu söylemişti. Becerebildiğim kadar açıklıkla anlamıştım bunu artık. Geride kalmak için tüm gücüme, tüm sabrıma, ve her şeyin ötesinde savaşçı-gezginin çelikten yüreğine ihtiyacım olduğunu söylerken don Juan ne kadar haklıydı.

    Don Juan'ı düşünmeye çalıştım, ama yapamadım. Ayrıca don Juan'a aldırmıyordum da. Aramızda dev bir engel oluşmuş gibiydi. Uyandığım andan beri içimde kendini hissettiren o yabancı düşünce doğruydu: ben farklı biri olmuştum. Atlayış anımda bir değişim gerçekleşmişti. Aksi takdirde don Juan'ı düşünmek zevk verirdi bana, ona özlem duyardım. Beni kendisiyle birlikte götürmediği için kırgınlığın sızısını hissederdim içimde. Benim normal benliğim olurdu bu. Gerçekten eskisi gibi değildim. Bu fikir tüm benliğimi istila edinceye dek hız kazandı. Böylece eski benliğimden kalan ne varsa kayboldu.

    Yeni bir ruh hali idareyi ele aldı. Yalnızdım! Don Juan beni ajan provokatörü olarak bir rüyanın içine bırakmıştı. Bedenim katılığını azar azar kaybediyor, esnekleşiyordu; sonunda serbestçe derin soluklar almaya başlamıştım. Yüksek sesle güldüm. İnsanların bana bakışlarına ve bu kez gülmüyor olmalarına aldırış etmiyordum. Yalnızdım, ve bu konuda yapabileceğim bir şey yoktu!

    Bir dehlize girmenin fiziksel duyumunu hissettim; kendine ait bir gücü olan bir dehlizdi bu. Beni içine çekti. Sessiz bir dehlizdi. Don Juan'dı bu dehliz, sessiz ve uçsuz bucaksız. Don Juan'ın fiziksellikten yoksun oluşunu ilk hissedişimdi bu. Duygusallığa ve özleme yer yoktu. Onu özlemem mümkün değildi, çünkü o beni içine çeken, kişisellikten arıtılmış bir duygu olarak oradaydı.

    Dehliz bana meydan okudu. Bir coşku, bir ferahlık duydum. Evet, o dehlizde sonsuza dek yol alabilirdim; yalnız ya da birileriyle birlikte. Ve bu ne bir yükümlülüktü benim için, ne de bir zevk. Bir savaşçı-gezginin kaçınılmaz yazgısı olan nihai yolculuğun başlangıcından da fazla bir şeydi bu; yeni bir devrin başlangıcıydı. O dehlizi bulmuş olduğumu idrak ettiğimde ağlamam gerekirdi, ama ağlamıyordum. Ship’s’de sonsuzlukla yüz yüze gelmiştim! Ne olağanüstü! Sırtımda bir ürperti hissettim. Don Juan'ın evrenin gerçekten de sırrına erişilmez olduğunu söyleyen sesini duydum.

    O anda lokantanın park yerine çıkan arka kapısı açıldı ve içeriye garip biri girdi; herhalde kırklı yaşlarının başlarında bir adamdı bu; saçı başı karmakarışık, bir deri bir kemik olmasına karşın oldukça yakışıklıydı. Onu yıllardır UCLA çevresinde, öğrenciler arasında dolaşırken görüyordum. Birisi bana onun yakınlardaki Askeri Hastanenin ayakta tedavi gören hastalarından biri olduğunu söylemişti. Ruhsal açıdan dengesiz gibi görünüyordu. Ship’s'de defalarca rast gelmiştim ona; her zaman bankonun aynı köşesinde, bir fincan kahvenin üzerine kapanmış otururdu. Eğer en sevdiği taburede oturan biri varsa, dışarda dikilip pencereden içeriye bakarak yerinin boşalmasını beklediğini de çok görmüştüm.

    Lokantaya girdiğinde her zamanki yerine gidip oturdu, ardından bana baktı. Gözlerimiz karşılaştı. Bundan sonra ilk duyduğum, beni ve içerdeki herkesi iliklerine kadar donduran korkunç çığlığı oldu. İçerdekilerin hepsi yemeklerini bırakıp faltaşı gibi açılmış gözlerle bana baktılar. Benim bağırdığımı düşünmüşlerdi, besbelli. Bankoya vurup ardından yüksek sesle gülerek buna zemin hazırlamıştım. Adam taburesinden fırlayıp lokantadan dışarı koştu, ve ellerini başının üzerinde heyecanla sallayarak dönüp bana baktı.

    Ani bir dürtüye karşı koyamayarak adamın arkasından koştum. Bende çığlık attıracak ne gördüğünü sormak istiyordum. Park yerinde yakaladım onu, ve neden çığlık attığını söylemesini istedim. Elleriyle gözlerini kapattı ve daha büyük bir çığlık koyverdi. Gördüğü kâbustan ödü kopmuş, olanca gücüyle bağıran bir çocuk gibiydi tıpkı. Onu bıraktım ve lokantaya geri döndüm.

    "Ne oldu sana canım?" diye sordu garson kız, endişeli bir yüzle. "Beni eziyordun nerdeyse."

    "Bir arkadaşı gördüm de," dedim.

    Garson kızın yüzünde alaylı bir üzüntü ve hayret ifadesi belirdi.

    "O adam senin arkadaşın mı?" diye sordu.
    "Dünyadaki tek arkadaşım," dedim, ve bu gerçeğin ta kendisiydi; eğer "arkadaş" senin üzerindeki cilanın ardını gören ve aslında nerden geldiğini bilen biri anlamına geliyorsa.

    (son kitap, son bölüm)

    4 yıl önce #
  6. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••konferansının temel konusuna girdi: Kişisel önemlilik nasıl silinir.
    Girizgâh olarak, anlamlılık rolünü duyularımızı perdeleyen ve şeyleri açıkça ve nesnellikle görmemizi engelleyen bir tür bilişsel ahenksizlik oluşturan, yaptığımız, söylediğimiz ya da düşündüğümüz her şeye bağlanmamız olarak açıkladı.

    ••••Acımama durumu şaşırtıcıdır. Kesintisiz tazyik yılları boyunca adım adım ona varmaya çalışılır ve kalıbımızı kıran ve bizi mutlu ve huzurlu bir gülümsemeyle dünyaya bakmamızı sağlayan ani bir titreme gibi, birdenbire ortaya çıkar. Uzun yıllardan beri ilk kez, kendi başımıza var olmanın korkunç yükünden kurtulduğumuzu hissederiz ve bizi kuşatan gerçekliği görürüz. Bir kez bu noktaya ulaştık mı, tek başına değilizdir. Derin bir akıl almazla bizi bekler, Kartal'ın kalbinden gelen ve saniyenin binde birinde bizi ılımlılık ve bilgelik evrenlerine taşıyan bir yardım.
    Artık kendimiz için hiçbir acımamız olmadığında, kişisel sönmemizin darbesiyle zarafetle yüzleşebiliriz. Ölüm savaşçıya değer ve ılımlılık veren güçtür. Önemli olmadığımızın farkına sadece ölümün gözlerinin içine bakarken varabiliriz, işte o zaman, ölüm yaşamak için yanı başımıza gelir ve başlar bize gizlerini açmaya.
    Ölümün değiştirilemez doğasıyla temas, çömezin karakteri üzerinde silinmez bir iz bırakır. Evrenin tüm enerjisinin her şeyle bağlantılı olduğunu ilk kez anlar. Fizik yasası içinde kendi aralarında ilişkili bir nesne dünyası yoktur. Varolan, dikkatimizin erki bize izin verir vermez, karmaşık biçimde birbirleriyle bağıntılılığı içinde yorumlayabileceğimiz ışıldayan bir yayılım panoramasıdır. Her eylemimiz değerlidir zira sonsuzluktaki çağlayanları harekete geçirirler. Bu nedenle, hiçbir şey bir başkasından daha değerli değildir, hiçbir şey bir başkasından önemli değildir.
    Bu vizyon kendimize karşı bağışlayıcı olma eğilimimizi keser. Evrensel bağa tanıklık ederken savaşçının zihni, duyguların karşı-zorbalığı tarafından işgal edilir. Bir yandan, anlatılmaz bir sevinç ile yüce derin bir saygı ve var olan her şeye karşı kişisel olmayan bir ilgi duyar. Öte yandan, kaçınılmaz bir duygu ve kendine merhamet etmeyle ilgisi olmayan derin bir hüzün; sonsuzluğun kalbinden gelen bir hüzün, onu asla terk etmeyecek münzevi bir bora. Bu arıtıcı duygu tüm insani akılcılaştırmaların akamete uğradığı yerde savaşçıya maceraya atılması için ılımlılığı, kurnazlığı ve ihtiyacı olan sessizliği verir. Böylesi koşullar içinde,
    kişisel önemlilik artık tutunamaz.

    **Nagual İle Karşılaşma 1. Bölüm (Bilgiyle Bir Romans) - 2 Kişisel Önemlilik**

    4 yıl önce #
  7. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••Ölüm yanı başımızda yaşar, bir kol boyu mesafede, daimî bir uyanıklıkla, bizi gözetleyen, en küçük kışkırtmanın üstüne atlatmaya hazır. Savaşçı sahip oldugu her şeyin bu an olduğunu bildiğinden, sönmesinin hayvani korkusunu bir haz fırsatına dönüştürür.

    ••••Başlangıçta zaten tür olarak programlanırız ve ebeveynlerimiz toplumun bizden beklentilerine doğru bizleri yönelterek bu programla bizi uyumlu kılma işini yüklenirler. Fakat ölmek hiç kimse için bir rutin değildir zira ölüm büyülüdür.

    ••••Ölüme dilenmeyin; teslim olanlara karşı lütufkâr değildir o. Onu tanımak için bu dünyaya gelmiş olduğunuzun bilincini yardıma çağırın. Ona meydan okuyun, ne yaparsanız yapın, onu yenecek en küçük şansınızın olmadığını biliyor olmanıza rağmen. O, savaşçıya karşı nazik olduğu kadar sıradan insana da acımasızdır."

    (nagual ile karşılaşma, ölüm bilinci)

    4 yıl önce #
  8. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••Onun öğretileri ya da daha doğrusu ait olduğu görücü geleneğinin öğretileri, evrenin çift olduğu olgusuyla başlar. Evren, eski görücülerin birbirine geçmiş iki yılan vasıtasıyla sembolize ettikleri iki güçten oluşur. Ama bu iki gücün iyi ve kötü diye isimlendirdiğimiz ikiliklerle, tanrı ve şeytan, olumlu ve olumsuz ya da bizim açımızdan iç tutarlılığı olan hiçbir karşıtlıkla alakası yok. Daha çok, Toltekler'in "tonal" ve "nagual" olarak adlandırdıkları enerjinin açıklanamaz bir dalgasından ibarettirler.
    Belitsel bir tarzda, herhangi bir şekilde yorumlayabildiğimiz ya da hayal edebildiğimiz her şeyin tonal ve geri kalan, kategorize edemediklerimizin de nagual olduğu ifade edilir.
    Görücüler "Kartal" ismini verdikleri biricik gücün, iki antagonist gerçeklik olmadığını daha çok tamamlayıcı iki görünüm olduğunu vurgulamak için, fizik bedenimizin sağ ve sol yanını tonal ve nagual olarak karşılaştırırlar. Bu gücün kozmosta kendini gösterdiği enerji biçimleri açısından olsun, bizim algılayış açımızdan olsun, organizmaların temel dış görünüşüne benzer biçimde, neredeyse daima iki yanlı bir bakışımla yapılandığını görmüşlerdir.
    Hayat —Eskilerin "Kartal'ın yayılımları" ismini verdikleri— kendinin bilinci olan yeni bir özel varlığın, dışsal bir güç durumuna gelirken; sonsuzluğun bir kısım serbest enerjisini kuşattığı sırada oluşur. Ve görücüler, "algının birleşim noktası" dedikleri etki ortaya çıktığında, dünya algısının birden oluverdiğini görmüşlerdir.
    Evrende yaşayan her canlı varlıkta bu selektör merkez çalışmaya hazır olsa da, bu dünya üzerinde önceden tasarlanmış kendilik bilinci, ancak insanoğlu ve ilk Çağ görücülerinin "bağlaşıklar" adını verdikleri fizik varlıktan yoksun türün bir grubu tarafından elde edilebilir. Bu varlıklarla insan arasındaki etkileşim sadece olası olmak şöyle dursun, rüyalarımız sırasında sıklıkla meydana gelir. Büyücüler bunu işlerler, zira inorganik bilinç, bizimkinden çok daha eskidir, hepimizin yanıp tutuştuğu bir şeyle doludur. Bilgiyle.
    Eski Meksika bilgeleri kendilerini sıkı sıkıya enerji türlerinin araştırılmasına vakfederlerken; keşfettiklerini çağdaşlarına betimlemeyi de kuvvetle arzu etmişlerdi. Çabalarında en uygun terimleri bulmak adına, var olan her şeyin gündüz ve gece gibi karanlık ve aydınlığa ayrıldığını söylediler. Bütün ikili betimlemeler bunun sonucudur. Bu, büyük kozmik ikiliği yansıtan bir
    gerekliliktir.
    Görmeleri sırasında, enerji dünyasının küçük ışık noktalarıyla bezeli, geniş karanlık bir alandan oluştuğunu keşfetmişlerdi ve karanlık bölgelerin enerjinin dişil bölümüyle uyuşurken, aydınlık bölgelerin de enerjinin eril bölümüyle uyuştuğunu fark ettiler. Kaçınılmaz olarak evrenin neredeyse bütünlüğü içinde dişil olduğuna ve aydınlık enerjinin, erilliğin nadir olduğuna kanaat getirdiler.
    Bu tanımlamayla karanlığı sol tarafla, nagual, bilinmeyen dişil ve aydınlığı da sağ tarafla, tonal, bilinen ve eril biçiminde ilişkilendirdiler.
    Gözlemlerini müteakip, kozmik karanlığın kendi üzerinde büzüldüğü ve bundan uzay ve zamanın düzenine kaynaklık eden, gerinen bir kıvılcımın, bir ışık patlamasının dışarı fırladığı sırada gökadasal yaratım eyleminin vuku bulduğunu görmüşlerdi. Şeylerin bir sonunun olması bu düzenin yasasıdır ve bu da evrenin yegâne ve değişmez ilkesinin enerjinin karanlık, dişil, yaratıcı ve sonsuz olduğu anlamına geliyor.
    Benzer biçimde insan da gündüz ortaya çıkan uyanıklık tarafından temsil edilen bir tonal ve gece rüyaları tarafından temsil edilen bir nagual olarak ikiye ayrılır.
    Nagualların bilgeliğinin geri kalanı bu gözlemlerin sonucudur. Rüyaların erke giden bir çıkış olduğunu öğretirler; çünkü son tahlilde bizi ayakta tutan, kendimizi yenilemek için periyodik olarak döndüğümüz bu karanlık enerjidir. Bu nedenle, tüm erklerini rüya durumu boyunca bilinçlenme sanatının yetkinleştirilmesine yöneltmişlerdi. Dikkatin bu özel tipine rüya görmek adını vermişler ve onu kasten karanlık enerjiyi araştırmak ve evrenin kaynağıyla temasa geçmek için kullanmışlardı. Böylelikle Toltek bilgelerinin ilk gözlemleri pratik bir bilgi haline geldi.

    ••••"Büyücüler bellek var olduğu sürece, varlık bilincinin olduğunu ifade ederler, zira düşünce akışı hayatın bir zerkidir. Ölüm hakikati bunu unutturur. Zamanın geçmişten geleceğe doğru bir hat boyunca hızla gittiği düşüncesi bütünüyle ilkeldir ve büyücülerin ve hatta modern bilimin deneyimine terstir. Zamanın bu sınırlı yorumlanışı yüzünden, insanlığın çok büyük bölümü, aynılığın sonsuz tekrarının yazgısı olan bir zaman tünelinde tutsak. Büyücülerin ‘birleşim noktasının ortak sabitliği’ dedikleri olgudan dolayı, enerjisel açıdan bloke olduğumuz koşulumuzun bir gerçeğidir.

    ••••Yorumlamayı aşmaya ve önyargısız saf algının karşısında durmaya muktedir olsaydık, bir nesne dünyası izlenimi kaybolurdu.
    Bunun yerine enerjiye evrende cereyan ettiği kusursuzlukta tanıklık ederdik. Yine aynı koşullarda, başkalarının düşünce zincirinin üzerimizde en küçük etkisi olmazdı ve artık kendimizi ne olursa olsun söylemeye veya yapmaya zorunlu hissetmezdik. Öyle ki duygularımızın hiçbir sınırı olmazdı. İşte bu görmektir.”
    Carlos sözlerine devam etti:
    “Büyücülerin amacı toplumsal yorumlamaların sabitliğini kırmak ve enerjiyi doğrudan görmektir. Görmek tam algısal bir deneyimdir.
    Enerjiyi cereyan ettiği kusursuzlukta görmek, bilgi yolunda olmazsa olmaz bir gereksinimdir. Son tahlilde, büyücülerin bütün çabası buna yöneliktir. Tüm evrenin enerji olduğunu bilmek savaşçıya yetmez, onu kendi kendine doğrulamalıdır.
    Görmek hayatımızda dolaysız sonuçları ve büyük bir değeri olan yararlı bir konudur. Büyücülerin zamanı nesnel bir boyut olarak görmeyi öğrenmeleri, onlar arasında en muhteşem olanıdır.”
    Carlos sözlerini, enerjinin evrenin bir ucundan diğer ucuna katmanlar arasında dağıtıldığını söyleyerek sürdürdü. “Bütün bilinçli varlıklar bu katmanlardan birine ait, ve ‘algı düzenlenmesi’ adı altında bilinen bir görüngü sayesinde diğer bantların enerjisiyle uyumlu olabiliyoruz.
    Gören büyücüler için katmanların kesiştiği, enerjinin anaforlar yaratan belli yerlerinde özel, en yüksek önemlilikte görüngüler meydana gelir. Düzenlenme şartları orada elverişlidir ve kendiliğinden baş gösterir. Görücüler zamanın koordinatlarının geçersiz kılındığı ve seyyah bilincinin yabancı dünyalar içine girebildiği, uzaydaki üst geçitlerden, köprülerden ve bariyerlerden bahsederler. Evrenin her köşesinden inorganik varlıklar yeryüzüne kadar, sınırı geçmek için bu noktalardan faydalanırlar ve hatta bunu biz de yapabiliyoruz.

    ••••Enerji düzeyi olarak varoluşun bütünselliğine tanık olduğumuzda, öte bir tasarının, tüm bunları organize eden eylemin bir takım ölçülerinin, ayrıca başka bir şeylerin var olduğunu görürüz. Büyücüler azami ve kişisel olmayan bir iradeyle, içsel sessizlikleri sırasında uyumlu olmayı başardıkları bu tasarıyı ayırt ederler. Doğal olarak bir bilgi adamı, böyle bir araçla enerjisi için en uygun tarzdaki şeyleri hâletiruhiyesinde birleştirecektir. Coşkulu ve erinçli bir enerji, gören büyücünün işaretidir.

    (nagual ile karşılaşma, enerjisel drenaj)

    4 yıl önce #
  9. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••Niyet, istemlerimizi Kartal'ın komutlarına dönüştüren kozmik bilinçle dikkatimizin simbiyozudur. Kendimizi kararlılıkla orada sınamaya cesaret etmeliyiz ve bir kez bu noktaya varınca, her şey olanaklıdır. Niyet büyücülere sıradan olmayan bir dünyada yaşama ve bir özgürlük yazgısı niyetine sahip olma olanağı verir. Onlar için özgürlük bir olgudur, sadece bir ütopya değil.

    4 yıl önce #
  10. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline


    4 yıl önce #
  11. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••geçmişini hatırlamak yıllarca birbirinden ayrılmış fizik ve enerji bedenini birleştirmenin en etkili yöntemidir.

    (nagual ile karşılaşma, özetleme)

    4 yıl önce #
  12. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••Duyularımıza ulaşan her şey bir alamettir. İhtiyacımız olan tek şey, zihni susturmak ve mesajı yakalamak için gereken hızdır. Tin işaretleri içinde çok açık bir sesle bizimle konuşur.

    ••••Carlos sözlerinin altını çizerek, büyücülüğün sessizlik sanatı olduğunu özellikle belirtti:
    “Sessizlik dünyalar arasında bir köprüdür. Zihnimiz sessiz kaldığı sırada, varlığımızın inanılmaz yanları su yüzüne çıkar. Bu andan itibaren, kişi niyetin bir aracı olur ve bütün eylemleri erk yaymaya başlar.
    Çömezliğim süresince, velinimetim benim korkudan ödümü patlatan, ama aynı zamanda, hevesimi de uyandıran olağanüstü işler gösterdi bana; ben de onun kadar etkili olmak istiyordum. Sık sık maharetlerini nasıl öğrenebileceğimi soruyordum ona, ama o bir parmağını dudaklarının üzerine koyuyor ve bana büyük bir dikkatle bakıyordu. Benim onun yanıtındaki görkemli dersi bütünüyle takdir edebilmemden önce yıllar geçti. Büyücülüğün anahtarı sessizliktir.”
    Dinleyicilerden birisi Carlos'tan bu kavramı tanımlamasını istedi.
    Carlos:
    “Bu tanımlanamaz. Uyguladığın zaman onu fark edersin. Eğer anlamaya çabalarsan, onu bloke etmiş olursun. Bunu zor ya da kompleks bir iş gibi görme, zira başka bir dünyadan gelmiyor bu; mesele sadece zihni susturmakta.
    Size sessizliğin, sandalların yanaştığı bir rıhtım gibi olduğunu söyleyebilirim; eğer rıhtım doluysa, yeni bir şey için yer yoktur. Benim meseleyi görüşüm böyle, ama hakikât; ondan nasıl bahsedeceğimi bilmediğimdir.”
    İçsel sessizliğin sadece düşüncenin yokluğu olmadığını açıkladı. Söz konusu olan daha çok yargıları askıya almak, yorumlamadan tanık olmaktır. Sessizliğe girmenin, büyücülerin tipik olarak çelişik üslubuna göre, “sözsüz düşünmeyi öğrenmek” olarak tanımlanabileceğini söyleyerek sözlerine devam etti;
    “içinizden çoğu için, söylediğim hiçbir şeyin anlamı yok, zira zihninizin herhangi yakın bir şeye başvurmasına alıştırılmışsınız. Yeni başlayanlar için, düşüncelerin bizim olmaması işin ironisidir. Aramızda çınlıyorlar, bu başka. Sonuçta aklı kullanmayı öğrendiğimizden beri başımızın etini yiyor gibiler, onlara alışmaya başlıyoruz.
    Eğer zihne sorarsanız, size büyücülerin amacının bir anlamı olmadığını söyleyecektir çünkü ussal olarak kanıtlanamaz. Size dürüstçe bu önermeyi teyit etmeye gitmenizi tavsiye etmek yerine katı bir yorumlamalar duvarının ardına saklanmanızı buyuracaktır. Bundan dolayı, eğer şansınızı ele geçirmek istiyorsanız ancak tek bir olası kurtuluş yolu var: Zihninizle bağlantıyı kesmek! Özgürlük, düşünmeksizin gerçekleşir.
    İçsel söyleşilerini durdurabilmiş ve artık yorumlamayan insanlar tanıyorum, saf algılar; asla düş kırıklığına uğramış ve hiçbir şeye pişman değiller zira yaptıklarının tümü karar merkezinin parçası. Kendi zihinlerine otoriteyle davranmayı öğrenmişler ve özgürlüğün en otantik durumu içinde yaşıyorlar.”
    Carlos sessizliğin doğal koşulumuz olduğunu söyleyerek sözlerine devam etti:
    “Sessizlikten geldik ve oraya döneceğiz.

    ••••Sessizlik bir emirle, Kartal’ın bir komutu olan iradi bir eylemle başlar. Bununla beraber şunu da aklımızda tutmamız gerekiyor; ne kadar uzun zaman sessizliği sürdürmüş olursak olalım, gerçekten oraya ulaşmamış olacağız çünkü bu bir yükümlülük olacaktır. İstencimizi niyete dönüştürmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
    Sessizlik sükûnettir, teslim olmak, kendini bırakmak gibidir bu. Bir çocuğun bir ateşe baktığı sırada hissettiği gibi, bir yokluk duyumu üretir. Bu duyguyu hatırlamak ve onun yeniden canlandırılabileceğini bilmek ne muazzam!

    ••••Bir insan içsel sessizlikle hemhâlken, içsel sessizlik onun zamanına yeni bir değer kazandırır. Bundan dolayı, sessizliğin şimdinin keskin bir bilinci olduğunu söylemek, onu tanımlamanın bir başka yoludur.

    ••••Yapmama örneği olarak şunları vermişti: Karanlıkta dinlemek, duyularımızın önceliğini değiştirmek veya gözlerimizi kapatır kapatmaz uyumaya mecbur kalmak. Ve daha başka, bitkilerle konuşmak, kafa üstü durmak, geri geri yürümek, ağaçların yaprakları arasındaki gölgeleri ve aralıkları gözlemlemek.
    Tüm bu etkinlikler içsel söyleşiyi susturmanın en etkinlerindendir, ama bir defoları var: Onları çok uzun süre kullanamıyoruz. Belirli bir zaman sonra, rutinlerimize geri dönmeye zorlanıyoruz. Abartılan bir yapmama, otomatik olarak erkini kaybedecek ve bir yapma olacaktır.
    Eğer istediğimiz, sürekli etkililikle derin bir sessizlik biriktirmekse, en iyi yapmama inzivadır. Enerji ekonomisine eklenme, bize ‘hakikat’ muamelesi yapanları terk etme, tek başına kalmayı
    öğrenmek yol pratiğinin üçüncü ilkesidir.
    Savaşçı dünyası en münzevi olanıdır. Erkin yolları üzerinde yolculuk etmek için birçok çömez bir araya geldiği sırada bile, aralarından her biri tek başına olduğunu ve ne başkalarından bir
    şey umabileceğini ne de kimseye bağlanamayacağını bilir. Yapabileceği tek şey kendisine eşlik edenlerle yolunu paylaşmaktır.
    Tek başına olmak büyük bir çaba gerektirir çünkü hâlâ toplumsallaşmanın genetik buyruğunun üstesinden gelmeyi öğrenmedik. Başta gerekirse, ustası tarafından tuzaklar aracılığıyla çömez buna zorlanmalıdır. Fakat bir zaman sonra çömez, bundan hazzetmeyi öğrenir. Dağlarda ya da çölde inziva içinde sessizliği arayan ve uzun periyotlar boyunca yalnız yaşayan büyücüler normaldir.”
    Birisi bu perspektifin korkunçluğunu belirtti.
    Carlos:
    “Asıl sulugözlü çocuklar gibi yaşlanıyor olmak korkunç! Modern hayatın ironilerinden birisi; iletişim geliştikçe, kendimizi daha yalnız hissetmemiz. Sıradan insanın varoluşu, yürek paralayan bir yalnızlık. Arkadaşlık arıyor, ama kendi kendine kalamıyor. Aşkı değerden düşürüldü; hayalî saf fantezi. Doğal merakı titizlikle kişisel bir çıkara dönüştürülüyor ve kendisine tüm kalan bağlılıkları.
    Buna karşın, savaşçının inzivası aşıkların çekilmesi gibidir; aşkına şiirler yazmak için bir aşk sığınağı arayanların yeridir. Ve savaşçının aşkı her yerdedir, böylesine kısa bir zaman için avare gezeceği bu yeryüzüdür. Öyleyse, nereye giderse gitsin, savaşçı kendini romansına verir. Doğal olarak, bazen dünya işlerinden içsel sessizliğine kaçıp bir münzevi olacaktır.”

    ••••İçsel söyleşinin ataleti kırıldığında, dünya kendini yeniler. Enerji dalgası, ayaklarımızın altında açılan dayanılmaz bir boşluk gibi hissedilir. Bu yüzden, savaşçı zihinsel bir istikrarsızlık safhasında yıllar geçirebilir. Onu teselli edebilecek tek şey; aynı konumda berrak yolunun amacını korumak ve özgürlük perspektifini, hiçbir koşulda kaybetmemektir. Kusursuz bir savaşçı zihinsel sağlığını asla kaybetmez.
    Elbette, bu tekniklerin kimilerini uyguladıklarında, savaşçılar zihinlerinin sarsıldığını ve alışılmamış bir sesin onlara bir şeyler fısıldamaya başladığını hissederler, bu normaldir ve korkmak zorunda kalacaklardır. Ama büyücülerin mutabakatına nüfuz etmekteyken, delirmezler.”
    Katılımcılar birleşim noktası hareketinin de sessizliği çekip çekmediğini sordular. Carlos:
    “Tersine. İçsel sessizlik birleşim noktasının yer değişikliğine yol açar ve bu yer değişiklikleri kümülatiftir. Belirli bir eşiğe varılınca, sessizlik kendi kendine birleşim noktasını büyük bir aralık üzerinde hareket ettirebilir, ama daha öncesinde değil.”
    Carlos, ortak mutabakatın gücünün, enerjisel karakteristiklerine göre, bir kişiyi başkasına dönüştüren belirli bir atalet yaratığını açıkladı. Dünyayı betimlemedeki direnç bir saniyeden bir saate uzayabilir ya da daha fazla, fakat sonsuz değildir. Büyücülerin "sessizlik eşiğine varmak" dedikleri, onu ısrarlı bir niyet aracılığıyla yenmektir.
    “Bu kırılma bedensel olarak ense kökünde bir şaklama ya da bir çan sesi gibi hissedilir. Bu andan itibaren, bu artık sadece bir erk birikimi meselesidir.
    Söyleşisini birkaç saniyeliğine durduran ve hemen korkuya kapılan kimileri var ki, kendilerine sorular sormaya veya hissettiklerini kendi kendilerine tanımlamaya başlıyorlar. Başkaları bu durumda saatlerce ya da günlerce kalmayı öğreniyor ve hatta onu pratik etkinlikler için kullanıyor. Örneğin, kitaplarımı ele alın; Don Juan benden onları sessizliğin temel bir durumunda yazmamı talep etti. Fakat deneyimli büyücüler bundan daha ilerisine bile gidiyorlar: İyi belirlenmiş bir forma göre öteki dünyaya girebiliyorlar.
    Neredeyse sürekli olarak orada yaşayan bir savaşçıyla karşılaşmıştım. Ona bir şeyler sorduğumda, sorumla yanıtının tutarlık taşıyıp taşımadığına aldırmaksızın, gördüklerini anlatarak yanıtlıyordu beni. Benim sözdizimimin ötesinde yaşıyordu. Çömez bakışımla, kuşkusuz o bir deliydi!
    Tanımlanamaz doğasına karşın, sonuçları içinde sessizliği değerlendirebiliriz. Onun nihai sonucu, büyücülerin arzuyla aradıkları, muhakemeden değil kuşkusuzluktan oluşan, ani ve eksiksiz bir bilgiye bizi dolaysızca götüren, varlığımızın muhteşem bir boyutuyla bizi düzenliyor olmasıdır. Eski gelenekler bu durumu ‘göksel âlem’ olarak betimler, ama büyücüler ona daha az kişisel
    bir isim vermeyi tercih ederler: ‘Sessiz bilgi.’ İçsel sessizliğini kontrol eden bir insanın tinle bağlantısını temizlediğini ve erkin onun üzerine çağlayarak aktığını söyleyebiliriz. Bir parmak şaklatması ve işte! Dünya farklıdır. Don Juan bu safhaya ‘düşüncenin ölümcül atlayışı’ olarak başvuruyordu, zira her gün dünyadan çıkarız ve asla aynı yere dönmeyiz.”
    Büyünün garip erki, Carlos'un konferanslardan bir tekini kaçırmanın dayanılmaz bir acı olması yalın gerçeğiyle, mesleğini üzerimde icra ediyordu. Bir vesilede bunu ona da ifade ettim. Bana yanıtı:
    “Ele geçiriliyorsun! Don Juan çevresindekileri daima bilgiyle
    bir romansı sürdürmeye teşvik ederdi” oldu. Ardından açıkladı:
    “Bilmeyi arzu etmek bir arılıktır, bir rehavet duygusu değildir, ondan hiçbir şey beklemeksizin tinin sana anlatmaya geldiğiyle canlı bir şekilde ilgilenmektir. İşaretler bilinmeyene doğru sıralandığında, tereddüt etmememiz için ihtiyacımız olan erki bize verebilecek tek şey, bilgiyle tutkulu bir romansa sahip olmaktır.
    Yolu artık insani beklentilerle uyuşmayıp, onu aklına meydan okuyan durumlara doğru götürdüğünde, bir savaşçının bilgiyle içten bir ilişki yürütmeye başladığını söyleyebiliriz.

    (nagual ile karşılaşma, sessizliğin eşiği)

    4 yıl önce #
  13. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••Günlük uyanıklık, algıladığımız bu dünyanın öyle göründüğü kadar gerçek olup olmadığını sorgulayacağımız ve onu durduracağımız bir alan bırakmaz bize. Ve sıradan rüya için de aynı şey söylenebilir; o sürerken, onu tartışılmaz bir olgu gibi kabul ederiz, onu asla yargılamayız ya da daha basit bir tarzda ifade edersek; kendimizi ya da rüya içinde bir kez olsun bir emri ya da uyanıklık sürecinde sonuca bağlanmış bir uzlaşmayı anımsamaya asla ‘niyetlenmeyiz’.
    Fakat dikkati idare etmenin bir başka yolu vardır, ve bunun sonucuna ne rüya ne de uyanıklık denilebilir, çünkü her iki durumu da aşar. Hakiki uyanıklık da zaten budur, dikkatimizin sorumluluğunu almak!
    Toltekler'in öğretisi rüya olayını arıtır. Nasıl adlandınldığının bir önemi yok, sıradan bir rüyanın kaotik olan algısal ürünü, bizim zekice hareket edebileceğimiz bir uygulama alanına dönüşür.
    “Bir uygulama alanı?”
    “Evet, bir uygulama alanı. Bir rüyacı her koşulda kendisini anımsayabilir. Her zaman, savaşçı niyetiyle bir mikrosaniye içinde ona düzenlenme imkânı veren istenciyle geçirdiği bir antlaşması, bir parolası vardır. Her ne olursa olsun rüya vizyonunu sürdürebilir ve oraya keşif ve analiz için ne zaman dilerse geri
    dönebilir. Dahası da var, vizyonu içinde başka savaşçılarla buluşabilir; büyücüler buna ‘rüyada iz sürmek’ derler.
    Bu teknik tıpkı günlük dünyada yaptığımız gibi, amaçlara ‘niyetlenmemize’ ve eylemleri sürdürmemize izin verir. Problemler çözebilir ve bir şeyler öğrenebiliriz. Orada öğrenilenler tutarlı ve işlevseldir. Bu bilgiyi nasıl aldığını açıklayamasan da onu asla unutmazsın.”
    Hangi bilgiden bahsettiğini sordum. Yanıtladı:
    “Hayat yaşanılırken öğrenilir. Ve bu rüya için de geçerlidir, yeter ki biz bunu rüya görme sırasında öğrenelim. Kimileri bazen bu yolda başka beceriler geliştirmekte de başarılı olur. Örneğin Don Juan, savaştan kalma gömülü şeyleri, saklı defineleri bulmak için, rüya bedeninden yararlanmayı alışkanlık edinmişti. Bu faaliyetlerin hasılatı da, tütün tarlaları, petrol gibi farklı şeylere yatırılıyordu. Hiç şüphesiz yüzüm şaşkınlık ve zor inanırlık karışımı bir hal almıştı ki:
    "Bu o kadar da sıradışı değil! diye ünledi. Bunu anlamak ne kadar zor olsa da; böylesi büyük başarıların hepsini gerçekleştirebiliriz! Sen uyurken birisinin sana yeni bir dil öğrettiğini hayal et; bunun sonucu, dili öğrenmen ve ilk uyandığında onu anımsayabiliyor olman olacaktır. Aynı şekilde, bu durumda bir şeylere tanık olursan, kaybolan bir obje gibi ya da başka bir yerde vuku bulan
    bir olay gibi. daha sonra bunu teyit edebilirsin; eğer rüyandaki gibiyse, öyleyse bu bir rüyadır.
    Rüyada öğrenmek, büyücüler tarafından hayli kullanılan bir kaynaktır. Ben bu şekilde bitkiler üzerine pek çok şey öğrendim ve hâlâ hepsini anımsarım.
    Kaynaklarını küçümseme. Tin bize yerleştirdiği her şeye, aşkın bir anlamda sahiptir. Bunun anlamı, rüyaların bu noktada kullanılmak için olmasıdır; eğer öyle olmasaydı, onlar olmazlardı. Sana anlattığım teknikler soyut şeyler değil; onları kişisel olarak kendim doğruladım.
    Rüya görme becerisi dünyaya bir mesajdır. Ama hiç kimsenin bunu dikkate aldığı yok!”
    Onun kederli bir tonda söylediği bu son sözü duyduğumda, ansızın berbat bir utanma duygusuna kapıldım. Yıllar boyunca, bıkmadan usanmadan bakış açımızı daha da geliştirmemiz için bizleri cesaretlendirmişti, bencil bir çıkar içinde değil, arı bir zevkle kendi yüksek bilinç durumunu bize aktararak. Ya ben ne yapıyordum, aradığım heyecanı kendi ikinci el inançlarımda ve o bildik şüphelerimde buluyordum!
    Onun yakınında olmak istemiştim; şükran duygumu ifade etmek için, tokalaşmak niyetiyle oturduğum banktan kalkıyordum ve ona bir şeylerin sözünü vermek üzereydim, fakat beni durdurdu.
    “Hiçbir şey demesen daha iyi, zamanını harcama! Belki de senin yazgın, parlak havai bir savaşçı olmak değildir, yine de hiçbir mazeretin yok. Sen de herkes gibi rüya görme konusunda mükemmel biçimde donanımlısın. Eğer bunu başaramıyorsan, bu onu istemediğin içindir!”

    ••Algının Kapısı••
    Bir başka sohbetinde bana, “Birleşim noktasının alışılmamış bir pozisyonunu gerektiren hangi bilinç durumu olursa olsun, bunun teknik açıdan bir rüya olduğunu açıkladı. Günlük dikkat durumlarına göre rüyanın üstünlüğü, en büyük duyumsal spektrumu kapsayabilmesi ve elde ettiğimiz bilgiyi en iyi biçimde sentezleyebilmemiz gerçeğine dayanmasıdır,” dedi.
    Başka bir ifadeyle, daha yeğinlikle nasıl yaşanacağını öğreniyoruz.
    “Ve bilhassa,” dedi, “rüya görmek bizi geçmişimizdeki kritik olaylara götürür, doğum ve bebeklik gibi. Bu travmatik durumlara ve geçmişimizdeki bozuk bilinç durumlarına ışık tutar. Bir büyücü kendi deneyimleri içinde olan en acı verici olayları bir kenara koyamaz!”
    Okumanın sonuna doğru, benim çok önemli saydığım bir tanımlamada bulundu, zira tanımlama özellikle benim hassas bulduğum bir temaya değiniyordu.
    “Rüya olanaksız bir şey değildir, sadece meditasyonun derin bir türüdür,” diye belirtti.
    Yıllarca, "meditasyon" olarak adlandırılan kimi alıştırmaları uygulamıştım. Bu uygulamalar, biçimleriyle olduğu kadar sonuçlarıyla da Carlos'un önerdiklerinden hayli farklıydı. İlk fırsat bulduğumda, meditasyon ile rüya arasındaki farkı açmasını istedim.
    Carlos:
    “Benden istediğin şey çok zor, çünkü rüya görmeksizin meditasyon yapmanın olanağı yoktur, iki kavram da aynı olguyu betimler.”
    “Peki, benim alıştırmalarım neden sözünü ettiğiniz şeylerin hiçbirini sağlamıyor?”
    “Bunu kendi kendine yanıtlasan daha iyi olur. Bence, şimdiye kadarki uygulamaların meditasyon değildi, bir tür kendi kendine telkindi. İnsanların birbirinin yerine koyarak kafa karışıklığı yarattıkları bu iki şey, büyücüler açısından farklıdır.
    Zihni yatıştırmak, meditasyon yapmak değil, yarı uyku halidir. Buna karşın rüya görmek, dikkat eksikliğimize karşı hakiki bir savaşı gerektiren, sürekli bir yoğunlaşma sürecinin sonucu olan dinamik bir şeydir. Eğer yapılan sadece duyumların uyuklamasının bir ürünüyse, uygulamacıların kendilerine savaşçı dememesi gerekir.
    Bir rüyacı, dinginliğin en derin yeriyle ilişkilenirken yırtıcılıkla vücut bulabilir, ama bunun gerçekte hiçbir önemi yok, çünkü rüyacı zihinsel durumlarla özdeşlik kurmaz. Ne olursa olsun her duyumun, birleşim noktasının sabitlenmesinden başka bir şey olmadığını bilir. Rüya görme, ancak günlük yaşantımızda belirli bir dengeye kavuştuktan ve içsel söyleşi sessizliğe boyun eğdikten sonra ortaya çıkar. ‘Rüya görme’ kavramı, zihinsel birikimle
    hiçbir alakası olmayan bir bilinç çabasını betimlemenin en uygun yolu değil. Bununla beraber, hattımın geleneğine hürmetimden bunu kullanıyorum, fakat eski görücüler bunu bir başka biçimde
    adlandırırlardı.
    Deneyimli büyücüler, uyku başlangıcında olduğu gibi aynı kolaylıkla, uyanıklık durumu başlangıcında da rüya görürler, çünkü onlar için söz konusu olan, gözleri yumup horlamak değil, var olan başka dünyalara tanık olmaktır. İstenç noktasından bu, bir büyücünün gündelik uyanık rüyasının başka yasalara boyun eğen bir enerji olması anlamına gelir, o inanılmaz başarıları gerçekleştirebilir; bir duvarın içinden geçmek ya da kaşla göz arasında evrenin sınırlarında bir başka zamanda ve bir başka yerde olmak gibi. Böylesi deneyimler çok yönlü, kümülatif ve biriciktirler; bunları kendi başlarına yaşayanlar yaşadıklarını açıklamak için, mantık kategorilerini referans almaya mecbur olacaklardır.
    Fakat bu tip bir tezahür her ne kadar değerliyse de, rüya görme olgusunun amacı değildir. Rüya görmek esasta senin içindir, çünkü naguala erişmek neredeyse ancak bu durumda ortaya çıkar.”
    “Neden?”
    “Nedeni açık. Rüyada doğal bir eğilime sahip olan insanlar ve bir enerji fazlası olanlar daha ileri başka rüyacılarla buluşmak noktasında daha kalifiyedirler, ister rastlantısal biçimde, isterse iradi bir biçimde arandığı için olsun. Bazen bu yol arkadaşları, bu sanatta onları daha derinlemesine eğitmek için yükümlülük almayı kabul ederler. Bir çömez bir kez parlamaya görsün, onun nagualın dikkatini çekmesi kaçınılmazdır.
    Naguallar durmadan iz süren kartallar gibidir. Onlar bir bilinç artışını ortaya çıkartır çıkartmaz hızla dalış yaparlar, çünkü iradi bir rüyacı çok nadirdir. Bir usta için, yoktan yaratılarak başlamış bir çabayı teşvik etmek çok kolaydır.”
    Carlos bana, dünyanın çeşitli yerlerindeki savaşçılarla ilişkisini rüya aracılığıyla sürdürdüğünü anlattı. Rüya görmenin bir başka esprisinin de, rüya uygulamasının bilgiye olan yakınlığının, çömezlikten kaynaklanan, aceminin dikkat ve berraklık eksikliği, eğitimcisinin etkinlikleri hakkındaki kuşkuları ve kimi tekniklerin doğal tehlikeleri gibi yüzlerce problem hakkında karar vermemize olanak sağlaması olduğunu sözlerine ekledi.
    “Bu sanat, Kartal'ın yayılımlarının takınaklı doğasını yumuşatır, aksi takdirde Kartal’ın yayılımları çömezin psikolojik dengesini ve istencini yıkabilir.”
    “Öyleyse,” diye sordum, “biz rüya göremeyenler, ne yapabiliriz bu öğretilere ulaşmak için?”
    Sorumdan sıkılmış göründü ve homurdandı:
    “Hedefi tutturamadın! Doğru soru, ‘rüya görmek için ne yapmalıyım?’ olmalıydı. Bir savaşçı, hayatının her anında soru işaretleri bırakarak bu dünyadan çekip gidemez. Eğer gerçekten rüyalarını hayatının bir parçası olarak göremiyorsan, rüyalarını erke giden yollar olarak kafanda canlandıramıyorsan ve onların neye hizmet ettiklerini hâlâ anlayamamışsan, öyleyse bir hayli işin var.

    ••Rüya Çifti••
    “Algı çeperimiz içinde ‘kendi’ ismini verdiğimiz ve rüya sırasında keşfedilebilen, ayrı bir güç bulunur. Bu güç kendi kendinin bilinci olabiliyor, kişisel ilkelerimizi massedip, bağımsızlıkla hareket edebiliyor. Onunla ilişkilenmiş olmak bizde tanımlanamaz bir duyum yaratır, çünkü söz konusu olan inorganik bir varlıktır.”
    “İnorganik?”
    “Elbette! Günlük dikkatimize ‘organik’ diyoruz, çünkü o organlar bileşiminden oluşan bir bedene dayanır, değil mi?”
    “Haklısın.”
    “Öyleyse rüya görürken algıladığın ve hareket ettiğin bedenini nasıl adlandırırdın?”
    “Bu bir görüntü derdim,” diyerek ihtiyatla yanıtladım. “Tamam işte! Bu inorganik bir varlık; bir görünüşe sahip, ama kitle değil. Bu senin için sadece zihinsel bir yansıtmadır. Bununla beraber, bu varlık açısından, hayalî bir dünyada yaşayan, bizim fizik bedenimizdir. Eğer öteki benin bilincine varmak için, gerekli enerji ve yoğunlaşman olsaydı ve bu varlığa kendi günlük dünyan hakkındaki düşüncesini sorsaydın, seni yanıtlarken, günlük dünyanın hayli gerçekdışı ve neredeyse mitolojik göründüğünü söylerdi. Ne biliyorsun, belki de haklı olacaktı!
    Rüya bedenimiz birçok uygulama alanına sahip. Herhangi bir zamana, herhangi bir yere seyahat edebilir ve bir şeyleri keşfedebilir. Hatta kendini maddileştirebilir, başka kişilerin uyanıkken ya da uyurken görebileceği görsel bir çift veya başka bir şeyler yaratabilir. Bununla beraber bir görüntü olarak kalır, bedensel işleve sahip değildir. Bir insanoğlu onu bir insan olarak görürken, bir hayvan onu bir başka biçim altında görecektir.”
    “Tüm bunları nereden biliyorsunuz?”
    “Bu o kadar basit ki! Rüya çiftim bütün dikkatimi çektiği için gözüm sürekli onun üzerinde. Onun ya da gittiği dünya hakkında bir şeyler bilmek istediğimde, bunu ona sorarım ve o da bana söyler. Sen de bunu yapabilirsin, bu o kadar da zor değil. Bu gece uyur uyumaz enerjinle temasa geçebilirsin.”
    “Nasıl?”
    “Bunun pek çok yolu var. Örneğin, rüyalarında bir ayna ara. geç önüne ve kendi gözlerine bak; seni nasıl bir sürprizin beklediğini o zaman görürsün!”
    Daha önce Carlos'un kitaplarında çift üzerine kimi şeyler okumuştum, ama önyargılarım bu konuya açık bir tinle yaklaşımımı engelliyordu ve "ışıltılı yumurta" ya da yaşayan varlıkları kuşatan manyetik alan, "enerji bedeni" ve "rüya çifti" gibi kavramlar konusunda kendi içimde büyük bir karışıklık yaşıyordum. Carlosa “benzer şeylerden mi bahsediliyor yoksa bu kavramlar arasında farklılıklar var mı?” diye sordum. Sorum onu şaşırttı.
    “Yahu sen hiçbir şey anlamamışsın! Bilinçten bahsediyorduk, fizik nesnelerden değil. Bu antiteler, bizim ‘fizik beden' olarak adlandırdığımız algısal birim gibi aynı şeyin betimlemeleridir, çünkü iki tane ‘sen’ yoksun, sen sensin! Bir enerji bedenin yok, sen bu enerjisin, sen yayılımları birleştiren bir birleşim noktasısın ve bir noktadan başka hiçbir şey değilsin! Farklı rüyaların olabilir ve onların her birinde farklı bir görünümle ortaya çıkabilirsin; ister insan, ister hayvan ya da istersen inorganik bir varlık ve hatta aynı zamanda değişik kişiler olduğun rüyalar görebilirsin ama bilinçli varlığı parçalayamazsın!”
    Carlos, özellikle güçlü ve entellektüel bir içsel söyleşisi olanların, var olmanın müşterekliği duygusuyla, bilinç araçlarımızın betimlemesini karıştırdığını söylemişti.
    “Bir zamanlar doğulu bir ustanın yanına sığınmıştım ve söz rüyadan açıldı. Adam bir uzman olduğunu söylüyordu ve ‘Benim yedi rüya bedenim var!’ diyerek övünmüştü: Bu ifşatından afallamıştım, ancak ona verilecek bir yanıtım vardı; ‘Don Juan bana sadece bir tekini öğretti’ dedim.”
    Carlos bunu söylerken çok utanmışçasına başını kollarının arasına sakladı, ne var ki elleri arsız bir gülüşü gizliyordu.
    Ona, “Öyleyse rüya çiftinden ya da enerji bedeninden söz ettiğinizde aynı şeye mi gönderme yapıyorsunuz?” diye sordum.
    “Aşağı yukarı. İlkine rüya esnasında ulaşılabilir, İkincisine ise iz sürme araçlarıyla. Bir başka ifadeyle, enerji bedeni, rüyacı tarafından kasıtlı bir kontrolle rüya çifti haline gelir; ama ikisi de tek ve aynı şeydir. Fark, bunlara ulaşmak için kullanılan araçlardadır.
    Eski büyücüler istençlerinin erkiyle rüya bedenlerini işleyip biçimlendirmiş ve fizik bedenlerini en küçük detaylarıyla kopya etmenin büyüsüne kapılmışlardı. Ona ‘çift' denmesi, bu geleneğin sonucudur. Kendimizi belirli bir tarzda ve de sadece bu tarzda görmeye alıştığımız için, bu düşüncenin çok kullanışlı bir anlamı var. Başlangıçta rüyacının kendine fizik terimlerle bakması çok daha uygundur.
    Fakat yeni görücüler, bu niyetin kaçınılmaz sona kadar sürdürülmesinin gereksiz bir savurganlık olduğunu söylerler, çünkü bu bizi dikkatin büyük niceliğini asla pratik kullanımı bulunmayan detaylara yatırmaya zorlar. Onlar gerçekte oldukları ışık baloncukları gibi görünmeyi öğrenmişlerdi.”
    İspanyollar öncesi klasik nagualizmde büyücülerin, bir hayvan bedeniyle görünme niyetine sahip olmaya dayanan, kendilerini hayvana dönüştürme yeteneklerinin olup olmadığını sordum Carlosa.
    “İşte bilginin hası!” der gibi bana baktı.
    “Rüya görmek, enerji bedeninin kararlılıkla kullanılmasıdır. Enerji plastiktir, ona sabit bir baskı uygularsan, istediğin biçimi almaya başlayacaktır. Çift nagualdır, ‘öteki’dir, nagualizmin mührüdür. Onu kontrol ettiğin zaman, hayvan olmak da dahil, istediğini özgürce olabileceğin bir yoldasın demektir.
    Açık ki, hayvana dönüşmek gibi özel bir şeyleri başarmak doğaçtan yapılamaz, usuller var. Çift, yeni bir konumdaki birleşim noktasının sabitliğine doğru kayar.
    Böyle bir sabitlenmenin, takınaklı bir doğası vardır ve büyücülük yöntemleriyle ele alınmalıdır. Örneğin, bir şahin olmak için ateşli bir arzun varsa ve bükülmezlikle kendini buna bağlarsan, bir şahin olursun! Herkes aradığını bulur. Bu, nagualların kendi takınaklarını idare etmesi meselesidir.
    Bununla beraber, kişilerin üzerine odaklandıkları amaçların sırf özgürlük tutkusu ve kanaatkârlık olmadığını bilmemiz gerekiyor; işte bu noktada tıkananlar, kendilerini çılgınca ya da kabaca bir sıradanlığa sürükleyebilirler. Gerçekte, hepimizin yaptığı budur, insan olmayı seçtik ve de insanız! Kötü yönelimli bütün takıntılar köleliğe evrilir.
    Günümüz Meksika naguallarının birçoğunun problemi, soyutun açılımlarını unutmuş olmalarıdır. Aptal bir hindiye dönüşmeyi yeğleyen büyücüler var ve bu kılıktan bir daha çıkamıyorlar. Başka ne denir ki buna! Büyük çoğunluğu, enerjileriyle güçlü duyumlar edinmek ve başkalarını korkutmaktan başka bir şey düşünmüyor bile.
    Öğretilerin bu çöküntüsü, Don Juan hattının görücülerini, birleşim noktasının atalarından onlara miras kalan her türlü kaprisli pozisyonundan vazgeçirterek, daha kişisel olmayan bir tarzda özgürlüğe yöneltmiştir. Özgürlük amacı mutlak berraklıktır ve geriye kalan her şeyin yerini alır. Ateşli bir özgürlük arzusuna sahip olan yeni görücüler, nagualizmin arılığını eski haline getirmişlerdir.”
    Rüya ortamında bir çift hazırlamak için kuşku götürmezlik talep eden, bu çabanın büyüklüğü hakkında ne düşündüğünü sordum.
    Carlos:
    “Büyücülerin çoğunluğu için, bu çaba başka bir seçenek, uygun zamanda, onlara üçüncü dikkatte son adım niyetine sahip olmayı sağlayacak, başka bir bilinç alemi için bir kapıdır. Çiftlerine özerklik ve dayanıklılık vererek, kendilerini ölümden sonra bilinçli kalmaya hazırlarlar. Beden tamamlanıp da o an geldiğinde, onların bilinci insan kabuğunu beklendiği gibi terk eder, fizik beden büzülür ve ölür, fakat varlık yetisi devam eder.”

    (nagual ile karşılaşma)

    4 yıl önce #
  14. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••Parmağıyla işinden dönen insanları göstererek:
    “Ne yapmaya gittiklerini sanıyorsun? Bu insanlar son günlerini yaşamaya gidiyorlar! Daha da acısı, muhtemeldir ki içlerinden pek azı bunu biliyor. Her gün biriciktir ve dünya bize anlatıldığı gibi değil. Alışkanlığın gücünü feshetmek, bir defada alınan bir karardır. Bu eylemden itibaren, savaşçı bir iz sürücü olur.”
    “Yani bu iddiayı gündelik şeylerde yerine getirecek bir savaşçı gerçeği var olabilir mi?”
    “Hayır, bu anlamak zorunda olduğun bir şey, yoksa kusursuzluk arayışın saflığını yitirecek ve sen ona ihanet etmeye başlayacaksın. Rutinleri kırmak bu patikanın amacı değil, sadece araçlarından birisidir. Amaç, bilinçli olmaktır. Bunu göz önünde bulundurarak, iz sürmenin bir başka tanımı da; ‘bütünsel bir sonuç için bükülmez bir dikkat’tir diyebiliriz.
    Dikkatin bu tipininin bir hayvana uygulanması onu av parçasına dönüştürür. Eğer bunu bir başka insana uygularsak, bu bir müşteri, bir yandaş ya da romantik bir ilişki üretir. Ve bir inorganik varlığa uygulanması, büyücülerin ‘bağlaşık’ dediği şeyi sağlar. Ama bu sadece söz konusu Toltek sanatının değerlendirilebildiği iz sürme eylemini kendi üzerimizde uyguladığımızda olur, çünkü bu çok değerli bir şey üretir: Bilinç.”

    (nagual ile karşılaşma)

    4 yıl önce #
  15. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••“‘Algı birimleri’ ne anlama geliyor?”
    “Bunun anlamı, özerk varlıklar olmamızdan dolayı, algımızda özerk olmalıydı. Ne var ki bu böyle değil, çünkü hemcinslerimiz ile uzlaşırken, hepimiz aynı şeyi algılıyoruz. Bu sıradışı maharetlilik, hayatta kalmak amacıyla istençli bir mutabakata sahip olmakla başlamış, kendi kolay anlaşılır açıklamalarımıza bağlanmamızla sonuçlanmış.”
    Carlos, Kartal’ın yayılımlarının kabarışının mütemadiyen yeni ve şaşırtıcı olduğunu, ama bizim bunu göremediğimizi zira gerçek dünyanın üç adım ötesinde yaşadığımızı söyledi. Üç adım; doğuştan duyarlığımız, biyolojik yorumlamamız ve toplumsal uzlaşımızdı.
    “Bu üç adım simültane değildir, ama onların çabukluğu bizim bilinçlice belirleyebileceklerimizin hepsine üstündür; bu yüzden algıladığımız dünyayı gerçek sayıyoruz.”
    Bana bir örnek vermesini istedim. Carlos:
    “Bir an için, Kartal'ın bir grup yayılımına tanık olduğunu hayal et. Sen bunları kendiliğinden bir biçimde hareket, ses, ışık vs. gibi özellikli duyumsal şeylere dönüştürürsün. Daha sonra bu olup biteni anlamlandırmaya zorunlu olan bellek işe karışır ve onu tanırsın; örneğin bir insan olarak. Ve nihayetinde, toplumsal envanterin onu sınıflandırıp tanıdığın herkesle karşılaştırır; bu sınıflandırma senin ona bir kimlik biçmene izin verecektir. İşte şimdiden anlatılması olanaksız gerçek olgusunun çok uzağındasındır, çünkü o yegânedir.
    Gördüğümüz her şey ile aynı şey olur. Don Juan'ın dediği gibi bizim anlayışımız, kaymağını alma ya da filtreleme gibi uzun bir işlemin sonucudur. Her şeyin kaymağını alıyoruz ve bu tarzda dünyayı kendi etrafımızda döner hale getiriyoruz, dolayısıyla çok az özgün kalıyoruz. Bu durum, en iyi koşullarda yaşamamıza, yardım etse de, bizi kendi yaratımlarımızın kölesi ve önceden tahmin edilebilir kılıyor.
    Birleşim noktamızı bağdaşıklaştırdığımızda, sadece dünya önyargımıza ters gelmeyen şeyleri algılamaya cesaret ediyoruz. Tüm yaptıkları bir modeli takip etmek olan, bir yolu öğrendikten sonra, artık kendi özgürlüğünden faydalanamayan atlar gibiyiz. Bu bağdaşıklık haddinden fazla, dehşet verici. Bu durumda eksik bir şeyler olduğunu düşünsek fena olmaz!"
    Carlos, her önyargının herhangi bir şeyi adlandırmak kolaylığı gibi bir şey olduğu kadar, aynı şekilde bunun bizde akli bir zinciri devam ettirdiğini zira bunun bizi yargı mekanizmaları yaratmaya zorladığını söyledi.
    "Örneğin, 'Tanrı'ya inanıyorum' dediğin zaman gerçekte; 'Bana kimi fikirler anlatıldı ve ben onları onaylamayı seçtim; hatta şimdi bu fikirler için öldürebilirim' demektesindir. Bu nedenle, karar veren sen değilsin! Bu başka bir şeydir, sana yerleştirilmiş bir yargıdır.
    İdeal olan, hayatını kendi deneyiminden yola çıkarak kendin belirlemendir. Eğer inancın seni ele geçiren bir şeyse, aman dikkat! Seni özgür kılmayan her şey seni köle kılar.

    ••••kozmik planda, enerji çok güçlü bir dövizdir, onu her şeyle değiştiririz ve insanlar besin değeri açısından zengin, hayati öneme sahip bir türdür. Yaşayan her şey besinini bir başkasını yiyerek alır ve her zaman en güçlü olan kazanır. Kim demiş ki, insan besin zincirinin tepesindedir diye? Bu görüş tabii ki ancak insanoğlundan gelebilirdi.
    İnorganik varlıklar için bizler birer avız.”
    Bizden daha bilinçli olsalar bile, asalaklığın böyle bir derecesine ulaşmış antiteleri kabul etmenin, bana akıl almaz geldiğini belirttim.
    Carlos:
    “Ama sen bir marul ya da bir biftek yediğinde ne yaptığını zannediyorsun? Hayat yiyorsun! Senin duyarlılığın ikiyüzlü. Kozmik asalaklar bizden ne daha az zalimdirler ne de daha fazla. Daha güçlü bir tür bir başka alt türü tüketirken, enerjisinin dönüşümüne yardım eder. Daha önce sana evrende sadece savaş olduğunu söylemiştim. İnsanoğulları arasındaki çarpışmalar sadece bunun, dışarıda yaşananın bir yansımasıdır. Bir türün tüketecek bir başka türü araması normaldir. Bir savaşçı bu meseleye gereksiz yere ağlayıp sızlamaz, hayatta kalmaya çabalar.”

    (nagual ile karşılaşma)

    4 yıl önce #
  16. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••büyücüler, ölümün bir bozunum enstantanesi olduğunu söylerler.”
    "Benim bilmek istediğim, ölen insanlar geri dönebiliyorlar mı ve hayattakilerle temasa geçebiliyorlar mı?”
    Carlos:
    "Farklı bilinç kürelerinde bulunanlar arasındaki ilişkiler, ancak birleşim noktası düzenlenmesi esnasında kurulabilir. Ölüm, nihai bir algısal bariyerdir. Yaşayanlar rüya sırasında ölüler alemine gidebilirler, ama bu bir savaşçının cüret etmeyeceği türden bir şeydir, çünkü bu onun enerjisini sadece çarçur ettirecektir. Buna karşın, göçmüş büyücülerle temasa geçmek çok farklı bir şeydir.”
    “Niçin?”
    “Çünkü onlar enerjisel çiftlerine erişmeye ve teknikleriyle bireyselliklerini alıkoymaya muktedir olmuşlardır.”
    “Bu tip bir bilinçle nasıl ilişkiye geçebiliriz?”
    “Rüya görürken. Bununla beraber, tamamlayacağı özgün bir işi olmadıkça, bu dünya üzerindeki dikkatini sabitlemekten çoktan çıkmış bir büyücü için bu çok zordur, aynca sıradan bir insanın bu teması kaldırması daha da zordur.”
    Bu varlıklarla etkileşim savaşçılar için çok faydalıdır ama başkaları için dehşet vericidir, çünkü inorganik bir büyücü bir hayalet değildir; bilinçli ve ateşli, yeğin bir enerji kaynağıdır, ona tedbirsiz yaklaşanlara zarar verebilir. Hatta bu tip bir temas, yaşayan bir büyücüyle yapılan bir alışverişten daha tehlikeli olabilir.”
    “Neye bağlı bir tehlike bu?”
    “Bu enerjinin doğasıdır. Eğer büyücülerin sempatik insanlar olduğuna inanıyorsan, yanılıyorsun, onlar nagualdırlar!
    Bünyemizde, bizi gerekli her türlü aracı kullanmaya iten çok marazi bir özellik var. Bu kaçınamadığımız doğal bir şey. Bu karakteristik bir büyücüde yırtıcıdır ve ayrılışının ardından görkemlidir, zira kendi isteklerine karşı gelmek için artık hiçbir mânisi yoktur. Bir büyücü inorganik olduğu zaman, daima olduğu şeye geri döner: Asalak kozmik bir yayılıma.”

    ••••Carlos bana, evrende bir tespihin taneleri gibi takılı durduğumuz enerji kümelerinin var olduğunu açıkladı:
    “Bizler periyodiğiz, ışıltılı bir damganın sonucuyuz ve her seferinde yeni doğmuş bir varlık, bu modelin doğasını içine alır. Ama bizi birleştiren zincir kişisel doğa değildir; o belleğin ya da kişiselliğin, ya da başka türden hiçbir şeyin transferini gerektirmez.
    ölüm durumunda varlığını devam ettirebilmek için, bir büyücü olmak gerekir. Kartal canlı bir replik ile hoşnut edilerek, büyücüler, sonsuzluk için yanan bireysel bilinçlerinin alevini korumaya muktedir olurlar. Fakat bu büyük bir başarıdır. Bir savaşçının en büyük damlamasının bedava bir hediye olduğunu mu düşünüyorsun?
    Son zamanlardaki incelemelerin bazı insanların çok özel şartlarda, geçmiş bir hayatın olaylarını hatırlayabildiğini ortaya koyduğunu anlattım.
    Carlos, olayların hatalı bir yorumlanmasının söz konusu olduğu olgusu üzerinde durdu;
    “Herhangi bir kimsenin başka zamanlarda yer alan kimi canlı yayılımlarla düzenlenebilmesi ve yaşadığını hissedebilmesi doğrudur, ancak bu birçok hayat değildir. Fakat bu olası milyonlarca düzenlenme içinden sadece bir düzenlenmedir.”

    ••••Bir savaşçının meydan okuması dikkatini sabitlemek ve göçüşünden sonra bile bireyselliğinin bilincini sürdürmek için mücadele etmektir.
    Belirli bir algı eşiğine eriştiğimizde, fizik ölümün bir meydan okuma olduğunu görürüz. Yaşamanın iki tarzı olduğu gibi, ölmenin de iki tarzı vardır; her iki durumda da kusursuz savaşçılar gibi davranabiliriz —ya da bilinçsiz aptallar gibi. Bu ayrım her şeyi değiştirir.”
    “Ölümden sonra olacaklar, bizim hazırlığımıza mı bağlıdır demek istiyorsunuz?”
    Sorumdaki niyeti anlayarak yanıtladı:
    “Evet, ama senin yorumlamak istediğin biçimde değil. İyi olmak ya da işleri kolaylaştıracak kimi buyruklara itaat etme bilgisi, bizi teslim alan toplumsal düzenin bir aldatmasıdır. Zahmete değer tek hazırlık, bize enerjinin nasıl biriktirileceğini ve nasıl kusursuz olunacağını öğreten, zorlu savaşçı yoluna dayanır.

    (nagual ile karşılaşma)

    4 yıl önce #
  17. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••Modern bilimin Toltek bilgisine nüfuz edemeyeceğini, zira uygun bir metodolojiye dayanmadığını, yoksa büyücülerle bilim adamlarının ilkelerinin temelde uyumsuz olmadığını sözlerine ekledi.

    ••••Belirsizlik kurbanların doğal durumudur, buna karşın güven ve cesaret yırtıcıların karakteristiğidir.

    ••••Bir savaşçı bir avcıdır, arsız bir fırsatçı değil. O bilginin meydan okuyuşunu ya tümüyle gerektirdiği her şeyle kabul eder, ya da hayata geçirdikleri onu sıradan bir insanınkinden çok daha korkunç bir duruma geriletecektir.

    ••••Bir kez aklının sahibi olup da artık akıl onu yönlendirmediğin, de, bir büyücü varoluşun muammasının anlaşılamazlığını söze dökerek, konuşmanın olağanüstülüğünü deneyebilir. Fakat bu öyle zor bir sanattır ki, bunu ancak büyük bir enerji fazlası aracılığıyla gündeme getirebiliriz.
    Kusursuz olmak için bir savaşçı olmak, süreğen bir mücadeledir. Büyücülerin hüneri köleliğimize yatırdığımız enerjinin bizi özgürleştirecek olan enerjiyle aynı olduğunu biliyor olmalarıdır. Sadece onu tekrar kanalize etmemiz gerekiyor, bunun neticesinde erk hikayeleri gözlerimizin önünde somutlaşmaya başlayacaktır.
    O halde, tereddüdüne karşı savaşma, onunla git, onu doğrulamak ve enerjisellik ihtiyacının hizmetine koşmak için onu uyaran olarak kullan. Her şeyi doğrula, hiçbir erk hikayesinin mit alanında kalmasına izin verme. Bilgide içten bir yükümlülük al, fakat bir savaşçı gibi, aklın bir kölesi gibi değil!”
    Sırtında ortalama dokuz aylık bir çocukla yoldan geçen Kızılderili bir kızı gösterdi. Her şeye açgözlerle bakan, obsidyenden birer küçük ayna misali yuvarlak kara gözlerinden fışkıran doymaz bir merakla, çocuğun yüzü aydınlanıyordu. Carlos:
    “Savaşçının tin ile yükümlülüğü, ilk doğamıza geri dönmeye dayanır. Doğmuş olmak basit olgusuyla hepimizin imzasını attığı bir antlaşmadır bu.
    İnsan her şeyin tanığı olma dürtüsüyle doğar, ama bu dürtü ilk yıllar boyunca hoyratça sakatlanır, dolayısıyla biz bunu tekrar keşfetmek zorundayız. Her önyargılı ilgini temizlemen, bu çocuğun arı merakına geri dönmen gerekiyor, Bir savaşçı, kapısına dayanan her bilgiyi, onu bütünüyle deneyimleyerek doğrulamaya mecburdur, bilginin nereden geldiğinin bir önemi yok. İkincisi ise, faydalı olanı seçmek ve onu korumak için elzem olan feraset kapasitesine sahip olmalıdır.”
    Carlos'a, öğütlediği bu feraset kapasitesini bu yolda da uygulamaya mecbur olup olmadığımı sordum. Soruma öfkelenmiş gibiydi ve sert bir tonda yanıtladı:
    “Sana daha önce ‘Castaneda yolu’ diye bir şey olmadığını söylemiştim, tıpkı bir Buda ya da bir İsa yolunun olmaması gibi! Ustaların elzem olmadığını daha anlamadın mı? Sana bir mal satıyor değilim, benimle hemfikir olman umurumda değil. Sana sadece kişisel olmayan arı bir sevgi dışında yol olmadığını göstermekteyim. Git ve onu doğrula eğer istediğin buysa, yok eğer istemiyorsan şüphelerinle baş başa kal.”

    ••••Zamanla, büyücüler katı nesnelerin olmadığı, fakat daha çok farklı bilinç durumları arasında tahterevalli gibi sallanan varlıkların olduğu bir dünya içinde, yalandan hakikati ayırmaya çabalamanın hiçbir anlamı olmadığını öğrenirler.
    Don Juan ‘hakikat büyük bir binanın köşe taşı gibidir, aklı başında bir adamın onu kımıldatmaya kalkışmaması gerekir!' diyordu. Bizler tanımlamalar tarafından kuşatılmaya başladığımızda, enerjimiz durgunlaşmaya ya da bloke olmaya başlıyor. Bu eğilim yabancı zihinsel bir yüktür, dolayısıyla bunu başımızdan atmamız gerekiyor. Don Juan'ın ‘inanmaksızın inanmak’ dediği şey, deneyimi, akla dayanan mutabakatın yerine ikame etmektir. Büyücüler için bu, teyit kavramını baştan sona yeniden tanımlar.
    Onlar tanımlamalar değil, sonuçlar ararlar. Eğer bir uygulama bilinç seviyemizi yükseltebiliyorsa, nasıl açıklandığının bir önemi yok! Enerjimizi ekonomize etmek ve artırmak için hangi araçlarla harekete geçtiğimiz önemsizdir, çünkü bir kez bütünselliğimizin parçası olduğumuzda, artık kavramların bizim için önemli olmadığı, şeylerin kendilikleriyle ortaya çıktığı, dikkatin yeni bir alanına gireriz.
    Belki bu belirlemelerin sorumsuz olmaya izin verdiğini düşünüyorsun. Ama bir savaşçı gerçek mesajı anlar: Gerçek; bir ‘yapma’dır ve bir yapma değerini kendi meyvelerinde bulur.
    Günlük hayatın bakış açısıyla bir büyücüyü yargılayan her insan, onun iflah olmaz bir yalancı olduğu yargısına varacaktır, çünkü onların evreni birbiriyle çakışmaz. Dolayısıyla büyücü açıklanamazı eğreti kelimelerle açıklamaya kalkışırsa, kaçınılmaz olarak çelişkiler bataklığına saplanacak ve dalgacı bir adam ya da bir deli gibi algılanacaktır. İşte bunun için diyorum ki, günlük hayatın bakış açısından, nagual dünyası bir uydurmadır.
    Gerçekte, bu bütün ‘izm’ler için geçerlidir, nagualizm bir istisna değildir. Ama özel tipte uzlaşmalarına yandaş arayan, akıl savunucularından farklı olarak, bir büyücü sana kendi dünya vizyonunun gerçek olduğunu söylemeyecektir. O sana; "İnanıyorum çünkü istiyorum ve sen de yapabilirsin" diyecektir. İstencin bu ifadesi çok güçlü bir şeydir ve bir sürü erk olayını provoke edecektir.
    Gerçekten dikkat edersen, çocukların bu dünyanın büyüsüne sadece naifçe inanmadıkları dikkatini çekecektir; onlar inanırlar çünkü tamdırlar ve görürler. Bu büyücülerinkiyle aynı şeydir. Sana anlattığım masalsı hikayeler, ikimizin de içinde bulunduğu, bu konuşmayı yaptığımız gerçeklik planına ait değiller, fakat gerçekleştiler!
    Nagualizm, bir hikaye ile bir define haritası miras bırakılmış biri gibidir, fakat buna inanmaz, bu durumda sana gelir ve sırrını açar. Ve sen öyle açıkgözsündür ya da öyle naifsindir ki bu hikayeyi gerçeğe uygun bulursun ve haritanın şifresini çözmek için özenle uğraşırsın. Ama harita seni birden çok dil öğrenmeye, zorlu yerleri keşfetmeye, her yerin altını üstünü getirmeye, dağları aşıp dar vadileri inmeye, derin sulara dalmaya taşıyacak muhtelif kilitlerle düzenlenmiştir. Yıllarca süren arama sonrası nihayet, hazinenin bulunması gerektiği yere ulaşırsın, ve —of ne hayal kırıklığı!— sadece bir ayna bulursun. Bu küçük bir yalan mıydı yani? Sağlamsındır, güçlü ve kültürlüsündür, macera dolusundur ve büyük bir deneyimin zenginliğine sahipsindir. Gerçekte, burada bir define vardır!
    Enerjinin akışı içinde ne yalanın ne de hakikatin olmadığını aklında tutarak, bir savaşçı tercih hakkını kullanıp inanmayı seçer, macerayı kışkırtmak için ve bu şekilde bir başka bakış açısından
    dünya üzerine bütün dikkatini vermeyi; sessizliğin odaklamasını öğrenir. Öğretilerin sınırsız hâzinesinin açığa çıkışı sadece bu andadır."

    (nagual ile karşılaşma)

    4 yıl önce #
  18. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••Okuduğuma göre, gizli bilginin ifşasının "kara” büyücülere özgü olduğunu; hâlbuki "ak" büyücülerin algılamaya hazır olmayanlar için bilginin belirli bir tehlike yarattığını bilmelerinden dolayı, bildiklerini sınırlı aktardıklarını söyledim.
    Carlos inanmazlıkla başını iki yana salladı.
    “Ne oluyor sana böyle?” diye sordu . “Bu bizi yıkar, bu cahilliktir, bilgi değil! Bilginin derinliklerinde insanın otantik menfaatlerine zarar verebilecek hiçbir şey yok! Biri ‘dışsal’ biri ‘içsel’ iki tip bilgi vardır gibi, yanlış ve çok sıradan bir fikirden yola çıkıyorsun. Aksine, görücüler bilginin tek olduğunu söylerler ve ancak bu seni zahmet etmeye değer bir kurtuluşa götürür. Onlar için hakikat senin dediğinin tersidir; eskilerin karanlık büyücülüğü gizlerde birleşir, hâlbuki şeffaflık yeni görücülerin karakteristiğidir.”
    “Yani, Meksika geleneğinin içinde inisiyal bir bilginin varlığını yadsıyor musunuz Carlos?”
    Carlos yanıtlamak yerine, "el almış" terimini kendisine tanımlamamı istedi. Bu beni zor durumda bıraktı, zira gerçekte bu konuda çok açık bir fikre sahip değildim. Bir gayret göstererek, ona, el almışların liyakatları sayesinde, geri kalan benzerleriyle paylaşılmayan belirli bir bilgi geleneğinden yararlanan kişiler olduklarını açıkladım.
    Carlos konuşmam boyunca ağırbaşlılıkla beni dinlemeye katlandı. Bitirdiğim zaman da yorumunu yaptı:
    “Bu tanımlama, kendini takdim ettiğin bir önemlilik portresi. İnsanoğlunu bildiklerine göre sınıflandırmak; ortak envanterin basit bir düzenlemesidir, bazıları diğerlerinden biraz daha koyu renkli olduğu için bir koloninin karıncaları arasında ayrım yapmak gibidir bu,” diye açıkladı.

    (nagual ile karşılaşma)

    4 yıl önce #
  19. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ••••Nagualizm, İspanya öncesi Meksika büyücülerinin kendi inanç sistemlerine verdikleri isimdir. Tarihe göre, bu insanlar evrenle aralarındaki ilişkiyle derinden ilgiliydiler, bu ilgi öyle bir derecedeydi ki, bilinç seviyelerini değiştirmelerini sağlayan sanrılandırıcı bitkiler kullanmaya yönelerek, kendilerini algının sınırlarını araştırma işine vakfettiler. Kuşaklar boyu süren uygulamalar sonrası, içlerinden kimileri görmeyi, başka bir ifadeyle dünyayı algılamayı öğrendi; bir yorumlama olarak değil, enerjinin kesintisiz bir akışı olarak.
    Nagualizm, günlük algımızı değiştirmek için tasarlanmış, sıradışı bir ilginin fizik ve ruhsal görüngülerini üreten bir grup tekniğe dayanır. Örneğin, Meksika geleneği bir nagualın hayvana dönüşmeye muktedir olduğunu savunur, zira nagual insanoğlundan farklı bir form içinde kendini hayal etmeyi öğrenmiştir. Bu yaygın inancın ardında, büyücülerin varlığımızın bilinmeyen yanlarını aydınlatma amacı içinde bilinçaltlarını keşfetme olgusu vardır.
    Nagualizm dinimize ya da bilimimize benzer biçimde, binlerce yıl boyunca toplumsal kabul gören bir uygulama oldu. Zamanla, uygulayıcılarının Toltek adını aldığı, bir felsefi önerme türü olarak, soyutlama ve sentezle postulatı gelişti.
    Toltekler genel olarak bizim anladığımız gibi büyücüler değildirler, yani doğaüstü güçlerini başkalarına zarar vermek için kullanan bireyler değiller, onlar daha çok bilincin kompleks görünümleriyle ilgilenen son derece disiplinli kadınlar ve erkeklerdir.
    Carlos kitaplarında, nagualların bilgisini zamanımıza uyarlamak için, onu kırsal havasından çıkartarak ve batı kültüründen insanlar için kabul edilebilir kılarak ustalıklı bir çaba gösterdi. Don
    Juan’ın Öğretileri ile başlayarak, sürekli bir çaba içinde kontrol ve disipline sahip olmaya dayanan savaşçı yolunun ya da kusursuz davranış yolunun ilk ürünlerini ortaya koydu. İçine girdikten sonra, bu ilkeler onu dünyanın yeni bir tarzda algılanmasını amaçlayan daha kompleks tekniklerin uygulanmasına götürdü.
    Buna muvaffak olan öğrenci, kesinlikle günlük hayatı içinde hareket ettiğine benzer biçimde, rüya ortamında bilinçli ve iradi bir tarzda hareket edecek hale gelir. Bu teknik Don Juan’ın iz sürme ya da kendi kendini tanıma adını verdiği sanatla, ve kişisel tarihimizin saklı düğüm noktalarını bulmak için, önemli olayların tekrar gözden geçirilmesine dayanan özetleme denilen günlük alıştırmalarla tamamlanır.
    Rüya görmek ve özetleme yapmak; enerji çiftinin kendi komutasına göre hareket etmeye muktedir, neredeyse yok edilemez bir antitenin yaratılmasını olanaklı kılar.
    Toltek görücülerinin en anlamlı keşiflerinden birisi, insan varlıklarının ışıldayan bir dış görünüşe ya da fizik bedenleri çevresinde bir enerji alanına sahip olduklarıydı. Aralarından kimilerinin iki parça halinde bölünmüş, özel bir dış görünümle donandıklarını görmüşlerdi. Bunlara nagual dediler, yani "suretlenmiş insanlar". Özel dış görünümlerinden dolayı, naguallar insanların çoğunluğundan daha büyük kaynaklara sahiptir. Çiftleri ve olağandışı bir enerjiye sahip olmaları nedeniyle, nagualların aynı zamanda birer doğal lider olduklarını da fark etmişlerdi.
    Bu bulgulara dayanılarak, katılımcılarının kendi içinde birbirini tamamladığı ahenkli gruplar örgütlenirken, görücülerin enerji düzenine göre yerlerini alması kaçınılmaz oldu. Bu grupların savaşçıları yeni bilinç seviyesi arayışı içerisinde yükümlülükler aldılar. Zamanla, uygulamalarının ve örgütlenme biçimlerinin ardında, kişisel olmayan bir Kural’ın var olduğunu kavramaya başladılar.
    Onların meseleyi kavrayışlarına göre, Kural, tasarının betimlemesi ve "nagual klanı" olarak adlandırılan biricik bir örgüte dahil olmak amacıyla, insan türünün farklı ışıldayan dış görünüşlerinin bir araya gelebildiği araçlardır. Bu grupların amacı bütünlüklü özgürlüktür: erişilebilir olanın tümüne nüfuz ederek, kozmik enerji okyanusunu baştan sona geçebilene kadar bilincin gelişmesidir.
    Kural'ın savaşçı kuşaklarının nasıl birbirine karıştığını, hatları biçimlendiren, ve bu hatların belirli bir zaman sonra her sefer nasıl yenilendiğini betimleyen özel bir bölümü vardır.
    Bu yenilenme etaplarından birini yaşamak Carlos'un yazgısı oldu. Bununla beraber, öğretilerin yaygınlaştırılmasında onu yönlendiren bir mesaj almadan önce, bunun ne anlama geldiğini anlamamıştı.
    Onunla tanıştığımda, halka karşı hâlâ büyük bir ağzı sıkılık gösteriyordu ve insanlarla arasındaki mesafeyi korumaya gayret ediyordu. Bizim ilişkimiz temel olarak, onun küçük gruplara verdiği konferanslara ve özel sohbetlere dayanıyordu.
    Kişisel tarihimi kontrol altında tutmak amacıyla, başkalarının içinde göze çarpmamamı talep etti. Daha sonra, ricasının daha da derin bir motivasyona sahip olduğunu kabul etti: Tinle bir yükümlülüğüm vardı ve Carlos'un ayrılışından dört yıl sonra görevimi yerine getirmem gerekecekti. Ona niçin diye sorduğumda, bir bilinç devrimi için Don Juan tarafından tasarlanmış planı akamete uğratmayı deneyecek küçümseyici kişiler tarafından tüm çalışmamın engelleneceğini bildiğini söyledi. Benim işlevim, almış olduğum mesajın tanıklığını bildirmek olacaktı.

    (armando torres, nagual ile karşılaşma)

    4 yıl önce #
  20. ernestito

    Seyirci
    Posts: 1

    offline

    Teşekkür ederim Rumana.

    4 yıl önce #
  21. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    bişi diil Ernesto.

    4 yıl önce #
  22. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    Böyle zamanlarda Isidoro Baltazar bana hep bir şeyi sadece sezgisel olarak bilmenin anlamsız olduğunu söylüyordu. Ani içgörülerin tutarlı bir düşünceye çevrilmesi gerekiyordu, yoksa bunların bir anlamı olmazdı. O ani içgörüleri açıklanamaz olayların görülmesiyle kıyaslıyordu. Her ikisi de geldikleri gibi hızla kaybolurlardı. Eğer sürekli pekiştirilmezlerse ardından kuşku ve unutkanlık gelirdi; zira zihin pratik olmaya, sadece ölçülebilir ve doğrulanabilir olanı kabul etmeye koşullanmıştı.
    Isidoro Baltazar büyücülerin us adamı olmaktan çok bilgi adamı olduklarını açıkladı. Bu nedenle onlar—sık sık hakikatle bir tutulan— gerçekliğin ussallık aracılığıyla bilinebildiğini sanan batılı entelektüellerden bir adım öndeydiler. Bir büyücü, ussal yoldan bilinebilen her şeyin bizim düşünce süreçlerimiz olduğunu, ama ancak tüm varlığımızı en incelikli ve karmaşık düzeyde anlayarak, sonunda gerçekliğin ussallıkça tanımlanan sınırlarını kaldırabileceğimizi ileri sürerdi.
    Isidoro Baltazar bana büyücülerin, varlıklarının bütünlüğünü geliştirdiklerini açıkladı. Yani büyücüler ussal ve sezgisel yanlarımız arasında mutlaka bir ayrım yapmazlardı. Bunların her ikisini de, sessiz bilgi dedikleri, düşüncenin ve dilin ötesinde uzanan farkındalık âlemine ulaşmak için kullanıyorlardı.
    Isidoro Baltazar, insanın ussal yanını sessizleştirmesi için, önce kendi düşünce sürecini en incelikli ve karmaşık düzeyde anlaması gerektiğini tekrar tekrar vurguluyordu. O, felsefenin, klasik Yunan düşüncesinden başlayarak, bu düşünce sürecini aydınlatmanın en iyi yolu olduğuna inanıyordu. Alim de olsak, ilme yabancı da olsak, bizim Batı zihinsel geleneğimizin mirasçıları ve üyeleri olduğumuzu tekrarlıyordu bıkıp usanmadan. Bu da eğitim ve görmüş geçirmişlik düzeyimiz ne olursa olsun, bizim bu entelektüel geleneğin ve bu geleneğin gerçekliği izah ediş tarzının esirleri olduğumuz anlamına geliyordu.
    Isidoro Baltazar'ın iddiasına göre, gerçeklik dediğimiz şeyin kültürel olarak belirlenmiş bir yapı olduğunu kabul etmeyi ancak yüzeysel olarak istiyorduk. Kültürün uzun, işbirlikçi, çok seçici, çok gelişmiş ve son ama aynı derecede önemli olarak da, bizi diğer olasılıklardan koruyan bir anlaşma halinde zirveye çıkan zorlayıcı bir süreç olduğunu mümkün olan en derin seviyede kabul etmeye ihtiyacımız vardı. Büyücüler faal bir şekilde, gerçekliğin aklımız tarafından zorla kabul ettirildiği ve ayakta tutulduğu olgusunu meydana çıkartmak için çabalıyorlardı; akıldan kaynaklanan fikirler ve düşünceler dünyada nasıl hareket ettiğimize, dünyayı nasıl gördüğümüze hükmeden bilgi sistemleri oluyorlardı; belli ideolojileri bizim için kabul edilebilir kılmak için de üstümüze inanılmaz baskı uygulanıyordu.
    Isidoro Baltazar, büyücülerin dünyayı kültürel olarak belirlenmiş olanın dışında yollarla algılamakla ilgilendiklerini vurguladı. Kişisel deneyimlerimizin, artı duyularımızın neyi algılayabildiği hususunda paylaşılan bir sosyal anlaşmanın bize neyi algılayacağımızı zorla kabul ettirmesi kültürel olarak belirlenmişti. Duyusal olarak üstünde anlaşmaya varılmış olan bu algısal âlemin dışındaki herhangi bir şey otomatik olarak ussal zihin tarafından örtbas edilir ve itibara alınmazdı. Bu şekilde, insanların sanılarının narin tabakası asla zarar görmüyordu.
    Büyücüler, algının duyusal âlemin dışında bir yerde yer aldığını öğretiyorlardı. Büyücüler, duyularımızın algılayabileceğini kabul ettiğimizden daha engin bir şeyin var olduğunu biliyorlardı. Onlar algının bedenin dışında, duyularımızın dışında bir noktada yer aldığını söylüyorlardı. Ama bu önermeye sadece inanmak yetmiyordu. Sadece bunu okumak ya da başka birisinden duymak meselesi değildi bu. Bunu somutlaştırmak için bunun duyumsanması gerekiyordu.
    Isidoro Baltazar büyücülerin bütün yaşamları boyunca insan sanılarının bu narin tabakasını kırmak için faal olarak çabaladıklarını söyledi. Ne var ki, büyücüler karanlığa körükörüne dalmıyorlardı. Onlar hazırlanmışlardı. Bilinmeyenin içine atladıkları zaman, iyi gelişmiş bir ussal yöne sahip olmaları gerektiğini biliyorlardı. Ancak o zaman bilinmeyene yaptıkları yolculuklardan ortaya çıkardıklarına anlam verebilecek ve açıklayabileceklerdi.
    Isidoro Baltazar büyücülüğü filozofların çalışmalarını okuyarak anlamayacağımı ekledi. Daha doğrusu hem felsefeyi hem de büyücülüğü soyut bilginin çok incelikli biçimleri olarak görmem gerekiyordu. Hem büyücü hem de filozof, bu dünyada var olduğumuz gerçeği üstüne düşünmüştü. Ne var ki büyücü bir adım önden gidiyordu. O, zaten kendiliğinden, kültürel anlamda kabul edilmiş olasılıklarımızın dışında bulduklarına göre davranıyordu.
    Isidoro Baltazar filozofların entelektüel büyücüler olduklarına inanıyordu. Ne var ki onların incelemeleri ve arayışları her zaman zihinsel gayretler olarak kalmıştı. Filozoflar, kültürel olarak kabul edilmiş tarzın dışında, bu kadar iyi anladıkları ve açıkladıkları dünyaya göre davranamıyorlardı. Filozoflar zaten var olan bir bilgi birikimine ekleme yapıyorlardı. Var olan felsefi metinlerin anlamını tekrar tekrar izah ediyorlardı. Bu yoğun çalışmanın sonucunda ortaya çıkan yeni düşünceler ve fikirler, belki psikolojik bir anlamda değiştirmek dışında değiştirmiyordu onları. Daha müşfik, daha anlayışlı insanlar— ya da belki de tam tersi— olabilirlerdi. Oysa felsefi olarak yaptıkları hiçbir şey onların dünyayı duyusal algılayışlarını değiştirmezdi, zira filozoflar toplumsal düzenin içinden çalışıyorlardı. Entelektüel anlamda bunu kabul etmeseler de sosyal düzeni ayakta tutuyorlardı. Filozoflar gayretli fakat başarısız büyücülerdi.
    Büyücüler de var olan bir bilgi gövdesine dayanıyorlardı. Ne var ki onlar bu bilgiye, zaten başka büyücüler tarafından kurulmuş ve ispatlanmış olanları kabul ederek dayanmıyorlardı. Büyücüler zaten kabul edilmiş olanın gerçekten var olduğunu, gerçekten algılamaya açık olduğunu kendilerine yeni baştan kanıtlamak zorundaydılar. Bu muazzam görevi başamak için, büyücülerin olağanüstü miktarda bir enerjiye ihtiyaçları vardı, ki bu enerjiyi de dünyadan geri çekilmeden kendilerini toplumsal düzenden kopararak kazanıyorlardı. Büyücüler, süreç içinde kendilerini dağıtmadan, gerçekliği belirleyen bu anlaşmayı bozuyorlardı.

    (rüyacı, bölüm 14)

    4 yıl önce #
  23. Karga

    Görücü
    Posts: 329

    offline

    Çok güzel cümleler ya.

    4 yıl önce #
  24. Thedoors

    Büyücü
    Posts: 55

    offline

    “Sana rüya görücü derim ancak.” Sesindeaşırı bir ciddiyet, gözlerindeyse çocuksu bir neşe ile hoş birm uzipliğin parıltıları, “Beni yetiştiren büyücüler insanın, bunusöylemeye erki olduğu sürece, ne söylediğinin pek önemiolmadığını anlattılar bana,” dedi. Sesinde öyle bir şevk ve kabullenişvardı ki kapının arkasından birinin bizi dinlediğineemin oldum. “Ve bu erki elde etmenin yolu rüya görmektengeçer. Sen bunu bilmiyorsun, çünkü doğal olarak yapıyorsun,ancak gerektiği zam an zihnin anında rüya görmeye giriyor.” Rüyacı:syf 61

    “Seni bir rüyada gördüğümü sanıyordum ,” deyiverdim,
    sonra gözlerindeki kahkahayı fark ederek ekledim, “Şimdi
    ben rüya mı görüyorum ?”
    Kelimelerini yavaş yavaş ve dikkatle telaffuz ederek,
    “Rüya görüyorsun, ama uyum uyorsun,” diye yanıtladı.
    “Nasıl oluyor da uyum uyor ve rüya görebiliyorum ?”
    “Bazı kadınlar bunu büyük bir kolaylıkla yapabilirler,”
    dedi. “Rüya görebilirler ve uyumuyor olabilirler. Sen de bu
    kadınlardan birisin. Diğerleri bunu başarm ak için bir öm ür
    boyu çalışmak zorundalar.”

    Uzun bir süre sustu. Parlak, renk renk ıtırşahilere odaklanmış
    gözleri nostaljik bir şekilde geçmişe uzanmış gibi görünüyordu.
    “O büyücülerin faaliyetlerinin, benimle olduğu
    kadar, seninle de ilintili olan kısm ına rüya görme denilir,” diye
    devam etti konuşmasına. “Bu büyücüler olağanüstü rüya
    görme erkine sahip olan ve hayal gücüne meydan okuyan
    edimlerde bulunan kadınlar ve erkeklerdi.”
    Kollarımı dizlerime sarmış onu dinliyordum. Esperanza
    mükemmel bir anlatıcı, son kerte yetenekli bir taklitçiydi. A nlatısının
    her yön değiştirişiyle yüzü de değişiyordu. Yüzü bazen
    bir genç kadın, bazen bir yaşlı kadın yüzü ya da masum
    ve afacan bir çocuk ya da bir erkek yüzü oluyordu.
    Esperanza, kadınların ve erkeklerin, binlerce yıl önce,
    normal dünyamızın içine ve dışına kaymalarına olanak sağlayan
    bir bilgiye sahip olduklarını söyledi. Bu şekilde yaşantılarını
    iki alana ayırmışlardı: gece ve gündüz. Gündüzleri işlerini
    herkes gibi yürütüyorlardı: normal, beklenilen türde, her
    günkü davranışlarda bulunuyorlardı. Oysa geceleri rüya görücüler
    oluyorlardı. Gerçeklik olduğunu düşündüğümüz şeyin
    sınırlarını kıran rüyalar görüyorlardı sistematik olarak.
    Sanki sözlerinin iyice içime sinmesine izin vermek için
    bana zaman tanıyormuş gibi tekrar duraladı.
    “Karanlığı bir paravan gibi kullanarak,” diye devam etti,“akıl almaz bir şey başardılar; uyanıkken rüya görebiliyorlardı.”Esperanza dile getirmek üzere olduğum soruyu önceden
    sezinleyerek, uyanıkken rüya görmenin, tümüyle farkındalıklı
    ve uyanıkken onlara zihni sersemleştiren hünerler göstermeleri
    için gerekli enerjiyi veren bir riiyanm içine dalabildikleri
    anlamına geldiği açıkladı.

    Rüya görme
    alanında en iyisi kadınlardır. Kendilerini tümüyle verme,
    kendilerini bırakıverme yeteneğine sahiptir onlar.
    “Bana rüya görmeyi öğreten kadın iki yüz rüyayı birden
    sürdürebiliyordu.”Esperanza sanki tepkimi ölçiiyormuş gibi dikkatle bana
    baktı. Tam anlam ıyla aptallaşmıştım, zira ne demek istediği
    hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bir rüyayı sürdürebilmenin, insanın
    kendisi hakkında özel bir şeyin rüyasını görmesi ve istediği
    zaman bu rüyaya girebilmesi olduğunu açıkladı. Kendi
    öğretm eninin istediği zaman kendisi hakkındaki iki yüz özel
    rüyaya girebildiğini söyledi.
    “Kadınlar emsalsiz rüya görücülerdir,” dedi. “Son kerte
    pratiktirler. Bir rüyayı tutmak için insanın pratik olması gerekir,
    çünkü rüya insanın pratik yönleriyle ilgili olmalıdır. Ö ğretmenimin
    gözde rüyası kendisini rüyasında bir şahin olarak
    görmekti. Bir diğer gözde rüyası da kendisini rüyasında bir
    baykuş olarak görmekti. Günün hangi vaktinde olduğuna
    bağlı olarak ya biri ya da öteki olduğuna dair rüya görebilirdi;
    uyanıkken rüya gördüğü için de gerçekten ve kesin olarak
    bir şahin ya da bir baykuştu.

    Esperanza, bu türde bir rüyaya erişmek için kadınların çelik
    gibi bir iradesi olması gerektiğini açıkladı. Bana doğru
    eğildi ve sanki diğerlerinin onu duymasını istemiyormuş gibi
    fısıldayarak, “Çelik gibi bir irade derken çok gayret isteyen
    herhangi bir rutin işi değil de, daha ziyade kadınların onlar dan beklenen rutin işleri kesmeleri gerektiğini kastediyorum.
    “Ve bunu gençken yapmaları gerek,” dedi üstüne basarak.
    “Hepsinden önemlisi de güçleri yerindeyken. Çoğunlukla kadınlar,
    kadın olma işiyle alakalarını kesecek kadar yaşlandıkları
    zaman dünyevi olmayan ya da öteki dünyayla ilgili düşünceler
    ve faaliyetlerle ilgilenme zamanlarının geldiğine karar
    verirler. Böyle kadınların hemen hiç başarılı olam adıklarını
    pek azı bilir ya da pek azı buna inanm ak ister.” Sanki bir
    davula vuruyormuş gibi usulca karnım a bir şaplak attı. “Bir
    kadının gücünün sırrı rahm idir.”
    Esperanza sanki kafam da patlayan aptalca soruyu gerçekten
    duymuş gibi kesin bir tarzda başını salladı: “Rahmi m i?”
    “Kadınlar,” diye sürdürdü konuşmasını, “dölyataklarını
    yakmakla işe başlamalıdırlar. Onlar, tanrının buyruğunu izleyerek,
    erkeklerin tohumlam ası gereken doğurgan toprak olam
    azlar.”

    “Büyücüler ya rüya görücüdür
    ya da iz sürücüdür. Bazıları her ikisi de olur.”
    “Neden bahsediyorsun? Bu rüya görücüler ve iz sürücüler
    saçmalığı da ne?”
    “Rüya görücüler rüyalarla uğraşır,” diye açıkladı. “Onlar
    erklerini, bilgeliklerini rüyalardan alırlar. Öte yandan iz sürücüler
    insanlarla, günlük dünyayla uğraşırlar. Onlar erklerini,
    bilgeliklerini hem cinsleriyle ilişki kurmaktan alırlar.”

    Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım; mavi bir cam gibi saydam
    ve bulutsuzdu. Çam ağacının dalları arasından hafif bir esinti
    geçti ve diken diken çam iğneleri aheste bir yağmur gibi üstümüze
    döküldü. Esinti rüzgâra dönüştü ve yanım ızdaki çınardan
    düşen kuru, sarı yapraklar bize doğru sürüklendi; yumuşak,
    ritmik bir sesle etrafımızda döndüler ve rüzgâr yaprakları
    bir çırpıda havaya kaldırdı.
    “Bu tinin iyi bir gösterisiydi,” diye mırıldandı. “Senin
    içindi bu. Rüzgâr, önümüzde havada fırıl fırıl dönen yapraklar.
    Benim beraber çalıştığım büyücü bunun bir yora olduğunu
    söylerdi. Tam gitmeyi düşündüğüm anda bir şey seni bana
    gösterdi. Şimdi gidemem .”

    Sadece büyücülerin bildiği bir
    şeyi ima ediyorum. Onlar buna tin diyorlar. Tin bizim kişisel
    gözlemcimiz, daimi tanığımızdır.”
    Tam olarak hangi kelimenin bunu başlattığını bilm iyordum,
    ama birden bütün dikkatimi ona vermiştim. Söylediğine
    göre Tanrı olmayan ya da dinle ya da ahlakla hiçbir ilgisi
    olmayan, kişisel olmayan bir kuvvet, yalnızca kendim izi hiçe
    indirgemeyi öğrenirsek bizim kullanmam ız için orada duran
    bir erk olan bu kuvvet..

    “Carlos nerede?” diye sordum.
    “Charlie Spider örümceğim si bir rüya örüyor.”
    ,

    ,“Isidoro Baltazar seni ve tüm olayı
    gördü,” diye hükümde bulundu. “Fakat henüz yeterince iyi görmüyor. Seni ona benim gönderdiğimi akıl bile edemem
    iş.” Sonra yüzünde şeytanca bir ifadeyle bana bakarak söylediklerini
    düzeltti. “Esasında seni ona gönderen ben değildim.
    Gönderen tindi. Tin buyruğunu yerine getirmem için beni
    seçti ve ben de, sen en erkli halindeyken, rüya gören-uyanık
    halinin ortasındayken seni ona üfledim .” Hafifseyerek,
    adeta kaygısız bir edayla konuşuyordu; sadece gözleri verdiği
    bilgilerin aciliyetini ifade ediyordu. “Belki de rüya görenuyanık
    halinin erki yüzünden, Isidoro Baltazar görmesine
    rağmen ve gözlerini ilk defa sana çevirdiği anda tinin bunu
    ona bildirm esine rağm en senin kim olduğunu anlamadı. Sisin
    içinde ışıkların görünmesi büyük bir işarettir. Apaçık olanı
    görmem esi Isidoro Baltazar için ne büyük aptallık.

    “Isidoro Baltazar bir
    büyücüdür. Bilgi adamı olmaksa başka bir şeydir. Bunun için
    büyücüler bazen bir öm ür boyu beklem ek zorundadırlar.”
    “Aralarındaki fark nedir?” diye sordum.
    Sesini alçaltarak, “Bilgi adamı bir liderdir,” diye açıkladı,
    örtülü, giz sezindiren bir sesle. “Büyücülerin, bize yol gösterip
    bilinm eyenin içinden geçirecek liderlere ihtiyacı vardır.
    Bir lider, eylem leriyle anlaşılır. Liderlere rüşvet vermenin ya
    da onları satın alm anın ya da kandırm anın ya da afallatmanın
    hiçbir yolu olmadığını gösteren bir etiket yoktur başlarında.”
    Sandalyesine iyice yerleşerek, grubundaki herkesin, onların
    bu gerekleri yerine getirip getirmediğini görmek için çağlar
    boyunca liderleri incelemeye önem verdiklerini söyledi.
    “Hiç böyle bir lider buldunuz m u?”
    “Birkaç tane. Bulduklarım ız ııagual olabildiler.” Parm ağını
    dudağım a bastırarak, “Bu durumda naguallar doğal liderlerdir,
    repertuarlarına bir seyri daha, bilinmeyeni ekleyerek
    büyücü olan müthiş enerji adamlarıdır onlar. Eğer bu büyücüler
    bilgi adamı olmayı başarırlarsa, o zaman yapabileceklerinin
    haddi hududu yoktur.”
    “Kadınlar da . . .” Sözümü bitirmeme izin vermedi.“Birgiin senin de öğreneceğin gibi, kadınlar bundan çok
    daha karm aşık şeyler yapabilirler,” dedi.

    “Sana
    başından beri neyin ne olduğunu söyledim. Harikulade olaylara
    tanık oldun, ama hâlâ bunların farkında değilsin. Çoğu
    insan gibi sen de büyücülüğü tuhaf davranışlarla, ayinlerle,
    uyuşturucu maddelerle, sihirle bir tutuyorsun.” Bana doğru
    eğildi ve fısıldayarak, hakiki büyücülüğün algının son kerte
    ince ve zarif bir şekilde yönlendirilmesi olduğunu ekledi.
    Bay Flores araya girerek, “Hakiki büyücülük,” dedi, “insanın
    müdahalesini hesaba alm az.”

    “Eğer başka birisi sana yol gösterirse rüya görmek gerçekten
    çok kolaydır,” dedi Carmela sır verir gibi. “Tek m ahzuru
    şu ki bu başkasının bir nagual olması gerek.”
    “ Sürekli bir nagual lafı duyuyorum ,” dedim. “Nedir nagual?”
    “Nagual büyük bir erki olan ve Öbür büyücüleri karanlıktan
    geçirip çıkartabilen bir büyücüdür,” diye açıkladı Carmela.
    “Ama nagual kısa bir süre önce sana bunları kendisi anlattı
    ya. Hatırlam ıyor m usun?”
    Ben hatırlama çabasıyla şekilden şekile girerken Florinda
    araya girdi. “Günlük yaşamın içinde yaşadığımız olayları hatırlamak
    kolaydır. Bunu bol bol uygularız. Am a rüyalarda yaşanan
    olaylar başka bir hikâyedir. Sırf beden bu olayları farklı
    yerlerde depoladığı için, bunları anımsamak için çok çaba
    sarfetmemiz gerekir.
    “Senin uyurgezer beynine sahip olmayan kadınlar için,”
    dedi, “rüya görme eğitimi onlara kendi bedenlerinin bir haritasını
    çizdirtmekle başlar— rüyaların imgelerinin bedenlerinin
    neresinde depolandığını açığa çıkaran özenli bir iştir bu.”
    “Bu haritayı nasıl çiziyorsunuz, Florinda?” diye sordum,
    gerçekten meraklanarak.
    “Bedenin her bir noktasına sistemli bir şekilde vurarak,”
    dedi. “Ama daha fazlasını anlatam am sana. Ben senin annenim,
    rüya görme öğretm enin değil. Senin öğretmenin, gerçek
    anlamda bir vuruş için küçük bir tahta çekiç salık veriyor. Bir
    de sadece bacaklara ve kalçalara vurulmasını. Pek nadir olarak
    beden bu anıları göğüste ya da göbekte depolar. Göğüste,
    sırtta ve göbekte depolanan günlük yaşamın anılarıdır. Ama
    bu başka bir mesele.“Şimdi seni ilgilendiren tek şey, rüyaları hatırlamanın, o
    imgelerin depolandığı o özel noktaya fiziksel bir basınç uygulanm
    asıyla ilgili olduğudur. M esela eğer klitorisine basınç
    uygulayarak vajinanı itersen M ariano A ureliano’nun sana ne
    söylediğini hatırlayacaksın,” diye bitirdi sözlerini yalın bir
    neşeyle.
    Dehşet içinde ona bakakaldım, sonra da asabi bir şekilde
    kesik kesik gülmeye başladım. Hiçbir şeyi itmeyecektim.

    “Rüyalar bilinmeyenin içine açılan kapılardır,” dedi Florinda
    başımı okşayarak, “naguallar rüyalar aracılığıyla yol
    gösterirler. Ve amaçlı bir şekilde rüya görme sanatı büyücülerin
    sanatıdır. Nagual M ariano Aureliano senin hepimizin gördüğü
    rüyalara girmene yardım etti.”

    “Kafanın karışması,” diye devam etti Esperanza, “senin
    bir farkındalık durumundan bir başkasına büyük bir kolaylıkla
    geçme yeteneğinden kaynaklanıyor. Sen de, herkesin yaptığı
    gibi, yumuşak geçişler yapmak için mücadele etmiş olsaydın,
    o zaman rüya gören-uyanıklığm sadece ipnoz olmadığını
    bilirdin.” Bir an sustu, sonra usulca, “rüya gören-uyanıklık
    insanların ulaşabileceği en incelikli durum dur.”

    “Büyücülerin dünyası bir rüya, bir efsanedir, yine de her
    günkü dünya kadar gerçektir,” diye konuşmaya devam etti.
    “Büyücülerin dünyasında iş görmek ve algılamak için, doğduğumuz
    günden beri yüzümüze geçirilen her günkü m askeyi
    çıkartm ak ve ikinci bir maske, kendimizi ve çevremizi gerçekten
    olduğu gibi— bir kez geçici bir varoluşa açılan ve bir
    daha asla tekrarlanm ayan nefes kesici olaylar olarak— görmemize imkân veren bir m aske takmalıyız.
    “Bu maskeyi kendin yapmak zorundasın.” Yatağa daha
    rahat oturup tekrar doldurduğum kupasını avuçlarının içine
    aldı ve höpürdeterek çayını yudumladı.
    “Bu maskeyi nasıl yapacağım ?” diye sordum.
    “Öteki özünü rüyada görerek,” diye mırıldandı. “Yeni bir
    adrese, yeni elbiselere, yeni kitaplara sahip olarak değil elbette.”
    Yan gözle bana bakarak alaycı bir şekilde sırıttı. “Ve elbette
    yeni bir erkeğe sahip olduğuna inanarak da değil.”

    “Özgürlüğün ne olduğunu biliyor m usun?” diye sordu bir
    hatip edasıyla. “Özgürlük kendin hakkındaki kaygıların hepten
    yok olmasıdır,” dedi yatakta yanıma oturarak. “Ve kendinle
    ilgilenmeyi kesmenin en iyi yolu da başkaları hakkında
    kaygılanm aktır.”
    “Kaygılanıyorum, inan” diye yanıtladım onu. “Durmadan
    Isidoıo B altazar’ı ve onun kadınlarını düşünüyorum .”
    “Eminim öyle yapıyorsundur,” diye hemen kabul etti başını
    iki yana sallayarak esnedi. “Yeni maskeni şekillendirm enin
    zamanı geldi. Kendinden başka hiç kimsenin damgasına
    sahip olmayan bir maske. Bu maskenin tek başınayken oyulması
    gerek. Yoksa doğru dürüst uymaz. Yoksa fazla sıkı geleceği
    zamanlar olacaktır, fazla gevşek, fazla sıcak, fazla soğuk
    . . .” En tuhaf rahatsızlıkları bir bir sayarken sesi gittikçe
    alçalıyordu.
    A rdından uzun bir sessizlik geldi, sonra aynı uykulu sesle,
    “Büyücülerin dünyasını seçmek sadece seçtiğini söylemek
    meselesi değildir. O dünyada eylemde bulunman gerekir. Senin
    durumunda rüya görmen gerekiyor. Döndüğünden beri
    rüya gören-uyanık m iydin?” dedi.
    Huysuz bir tavırla olmadığım ı itiraf ettim.
    “Öyleyse daha kararını vermedin sen,” dedi sertçe. “Yeni
    m askeni oymuyorsun. Öteki özünü rüyada görmüyorsun.“ Büyücüler dünyalarına sadece hatasız oluşlarıyla bağlı diri ar,” dedi ve gözlerinde keskin bir ışık belirerek şöyle ekledi,
    “Büyücüler insanları kendi görüşlerine çekmekle ilgilenm
    ezler hiç. Büyücülerin arasında ne gurular ne de bilge
    adam lar yoktur, sadece naguallar vardır. Onlar liderdir, daha
    çok şey bildikleri ya da bir şekilde daha iyi büyücüler oldukları
    için değil, sadece daha çok enerjiye sahip oldukları için.
    M utlaka fiziksel kuvvetten değil, varlıklarının insanın algının
    param etrelerini kırm asına yardım etm elerine imkân veren yapılanm
    alarından bahsediyorum.”

    3 yıl önce #
  25. slhak

    Editör
    Posts: 866

    offline

    Malesef onların problemi anlamak değil. Her şeyi gayet iyi anlıyor altısı birden. Asıl sorun başka bir şey, kimsenin onlara yardım edemeyeceği kadar çirkin bir şey. Değişmek için çaba sarf etmiyorlar. Ne kadar denerlerse denesinler, bunu ne kadar isterlerse istesinler, değişmeye ne kadar gereksinim duyarlarsa duysunlar değişmeyi başaramayacaklarını bildikleri için denemeyi tamamen bıraktılar. Bu yenilgilerimiz karşısında düş kırıklığına uğramamız kadar yanlış bir şey. Nagual her birine, kadın ya da erkek bir savaşçının insan biçimini korkutmak, onu titretmek için kusursuz bir şekilde değişmeye çabalamaları gerektiğini söylemişti. Yıllarca süren kusursuzluk döneminden sonra, demişti Nagual, bir gün gelecek, artık biçim buna dayanamaz olacak ve tıpkı beni terk ettiği gibi sizi de terk edecek. Bunu yaparken tabii ki bedene zarar verebilir, hatta onu öldürebilir bile Ama kusursuz bir savaşçı her zaman hayatta kalır."
    La gorda

    3 yıl önce #
  26. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    ZAFERİN TEPELERİ

    La Gorda bana, Eligio’nun olağanüstü yeteneklerini kullanarak, diğerlerinin gerçek hakkında en ufak bir kuşkuya kapılmadıkladı sırada bile, benim onlar için uygun biri olmadığımı keşfettiğini anımsattı.
    Kuzey Meksika’da Vicente’nin evinin arka bahçesinde oturduğum bir gün, birdenbire Emilito’yla Eligio belirmişlerdi. Herkes, uzun süre ortalıktan yok olan Emilito’nun bir yolculuktan geri dönmüş olduğunu düşünüyordu. Kimse ona tek bir soru sormadı. Bulgularını önce don Juan’a, daha sonra isteyen herkese anlatırdı.
    O gün, Emilito’yla Eligio eve arka kapıdan girmişlerdi. Emilito her zaman olduğu gibi coşkuluydu. Eligio ise her zamanki sessiz, ciddi tavrını benimsemişti. Bu ikisini ne zaman bir arada görsem, Emilito’nun bu gösterişli kişiliğinin Eligio’yu gölgede bıraktığını, bu durumun Eligio’yu daha da içe kapanık hale düşürdüğünü düşünürdüm.
    Emilito don Juan’a bakmak için içeri girdiğinde Eligio da benimle laflamaya başlamıştı. Gülerek yanıma gelmişti. Kollarını omuzuma yaslayıp dudaklarını kulağıma yaklaştırarak bana paralel çizgilerin mühürünü en sonunda çözebildiğini, Emilito’nun “zafer” adını verdiği noktaya ulaşabileceğini fısıldamıştı. Açıklamalarını sürdürerek “zafer” hakkında anlayamadığım bazı şeyler söylemişti. Anlattıklarının ancak anahatlarını kavrayabiliyordum. Konuyu açıkladıktan sonra, Eligio elimden tutarak avlunun ortasına getirmiş, çenemi biraz yukarı kaldırarak gökyüzüne bakmamı ve ayakta durmamı söylemişti. O da sağ yanımda, benimle aynı konumda dikiliyordu. Kendimi rahat bırakmamı, başımın üst kısmının ağırlığının çekimiyle geriye doğru düşmemi istemişti. Bir güç beni arkamdan kavramış ve yere doğru çekmişti. Arkamda bir uçurum belirdiğini hatırlıyorum. Yuvarlanmış, daha sonra birdenbire kendimi kum tepeciklerini andıran tümseklerin bulunduğu o boş alanda bulmuştum.
    Eligio kendisini izlemem için beni zorluyor, bana, zaferin yamacının tepelerin üzerinde olduğunu söylüyordu. Adım atamayacak hale gelinceye kadar onu izlemiştim. Sanki havadan yapılmış gibi, hiç güç harcamadan önümde yürüyordu. Geniş bir tepeciğin üzerinde durmuş, ileriyi göstermişti. Geri dönerek, koşarak yanıma gelip, bana zaferin yamacı olduğunu söylediği o tepeyi sürünerek de olsa tırmanmam için yalvarmıştı. Tepe, belki de otuz kırk metre ötemdeydi ancak benim bir adım atacak halim kalmamıştı.
    Beni sürükleyerek tepeyi aşmama yardım etmeye çalışmıştı; ancak beni yerimden bile kımıldatamıyordu. Ağırlığım neredeyse yüz kat artmıştı. En sonunda Eligio, don Juan’ı ve topluluğunu çağırmak zorunda kalmıştı. Cecilia beni omuzuna alarak dışarıya taşımıştı.
    La Gorda bana, Eligio’ya bu görevi Emilito’nun verdiğini belirtti. Emilito kurala göre hareket ediyormuş. Zafere yolculuğunu gerçekleştirmiş olan habercimin bunu bana göstermesi gerekiyordu.
    Eligio’nun zafere ulaşmak için son bir gayrette bulunmam için beni zorladığı an coşkusunu ve yüzündeki hevesli ifadeyi; girişimimin başarısızla sonuçlanması karşısında duyduğu üzüntüyü ve düş kırıklığını anımsıyorum. O günden sonra benimle bir daha konuşmadı.

    3 yıl önce #
  27. rumana

    Editör
    Posts: 832

    offline

    duygulandım bu sayfayı görünce sanki bir an... çok küçük bir an. sonra baktım duygulanamıyorum da. hhh. fonda under black flags we march çalıyomuş... şimdi sözlerine bakmaya gidiyorum. ahaha (blackmycro slm cnm bu arada hh) HEİLLLLLL TİNNNN!!!!!!!!!!! YEAAAAHHHHH

    1 ay önce #
  28. Anonim

    Kayıtlı değil

    online

    Yönetici yok mu sitede ? Duygulanın eyvallahta bizlerde üye olalım yazık değil mi o kadar emek verilmiş yazılmış

    1 ay önce #

Bu konu için RSS beslemesi

Cevapla

(gerekli)

Kullanılabilir etiketler: a blockquote code em strong ul ol li img iframe.
Etiketleri #etiket# örneğindeki gibi # içine alabilirsiniz.
Resim yüklemek için tıklayınız.

5,724 posts in 861 topics over 110 months by 143 of 1,252 members. Son Uyeler: giriftar, Theoo, Y.E., Yunus-E., Sanchez