1 2
Nagual Julian
Evde garip bir heyecan vardı. Don Juan’ın topluluğundaki tüm görücülerin aklı o kadar havalardaydı ki gerçekten dikkatsizdiler; bu daha önce hiç tanık olmadığım bir şeydi. Alışıldık yüksek erke seviyeleri daha da artmıştı. İyice endişelenmeye başlamıştım. Ne olup bittiğini don Juan’a sordum. Beni arka sundurmaya götürdü. Bir dakika sessizce yürüdük. Hepsi için gitme zamanının yaklaştığını söyledi. Açıklamalarını zamanında bitirmek için kısa kesiyordu.
“Ayrılma zamanının yaklaştığını nasıl anlarsınız?” diye sordum.
“Bu bi iç bilgidir,” dedi. “Sen de bi gün bunu bileceksin. Anlarsın ya, nagual Julian benim birleşim noktamı sayısız kereler kaydırdı, aynen benim şeninkini kaydırdığım gibi. Sonra bana, bu kayışlar sonucu bağlamama yardım ettiği tüm o yayılımları yeniden bağlama görevini bıraktı. Bu her nagualın görevidir.
“Her ihtimalde, tüm yayılımları tekrar bağlama işi, koza içindeki tüm yayılımları yakmak gibi tuhaf bi manevranın yolunu açar. Ben bunu neredeyse yaptım. Doruk noktama erişmek üzereyim. Ben nagual olduğumdan, ben bi kere kozamdaki tüm yayılımları yaktığımda, bi anda hepimiz gitmiş olacağız.
Üzgün olmam ve ağlamam gerektiğini hissettim ama içim nagual Juan Matus’un özgür olmak üzere olduğunu duymaktan öylesine coşkuluydu ki şen şakrak, hoplayıp zıplayıp bağırdım. Er geç başka bir farkındalık durumuna ulaşacağımı ve üzüntüden ağlayacağımı biliyordum. Ama o gün mutluluk ve iyimserlikle dopdoluydum.
Nasıl hissettiğimi don Juan’a söyledim. Güldü ve sırtımı sıvazladı.
“Sana söylediklerimi anımsa,” dedi. “Duygusal aymalara güvenme. Bırak, ilkin birleşim noktan oynasın sonra yılların ardından farkına varırsın.”
Büyük odaya gittik ve oturup konuştuk. Don Juan bir an duraksadı. Camdan dışarı baktı. Koltuğumdan sundurmayı görebiliyordum. Akşamüzeriydi; bulutlu bir gündü. Yağmur yağacak gibiydi. Batıdan fırtına bulutları yaklaşıyordu. Bulutlu günleri severdim. Don Juan sevmezdi. Daha rahat bir oturma şekli bulmaya çalışırken huzursuzmuş gibiydi.
Don Juan aydınlatmalarına, ileri farkındalıkta ne olduğunu anımsamadaki zorluğun, birleşim noktasının normal yerinden gevşedikten sonra edinebileceği konumların sınırsızlığıyla ilgili olduğuna değinerek başladı. Diğer yandan, olağan farkındalıkta olanları anımsamanın kolaylığı birleşim noktasının bir noktadaki -her zamanki oturduğu yerde- sabitliğiyle ilgiliydi.
Beni teselli etti. Anımsamakta zorlandığımı, görevimde başarısız olabileceğimi ve onun bağlamama yardımcı olduğu tüm yayılımları tekrar bağlamayı hiçbir zaman beceremeyebileceğimi kabul etmemi önerdi.
“Bunu şöyle düşün,” dedi gülümseyerek. “Sana şu an sıradan ve doğalmış gibi gelen bu konuşmayı hiçbi zaman hatırlamayabilirsin.
“İşte farkındalığın gizemi budur. İnsanların bu gizemden ödü patlar, karanlıktan, açıklanamaz şeylerden ödümüz kopar. Kendimizi başka türlü sanmak delilik olur. Öyle kendine acıyıp, mantıksal çıkarsamalar yaparak insanın gizemini aşağı görmeye kalkma. İçindeki insanın aptallığını anlamaya çalışarak aşağıla onu. Fakat ikisi için de özür bulma; ikisi de gereklidir.
“İz sürücülerin büyük manevralarından biri bu gizemi her birimizin içindeki aptallığa karşı kapıştırmaktır.”
İz sürme uygulamaları, kimsenin memnunlukla katılacağı bir şey değilmiş; aslında bunlara tamamıyla karşı çıkılabilirmiş. Bunu bilerek, yeni görücüler iz sürme ilkelerinin olağan farkındalıkta tartışılması ya da uygulanmasının genel isteğe karşı olacağını ayırt etmişler.
Ona bir çelişkiyi gösterdim. Savaşçıların ileri farkındalıktayken dünyada eyleme girmesine olanak olmadığını söylemişti ve bir de iz sürmenin insanlara belirli şekilde davranma yöntemi olduğunu söylemişti. Bu iki ifade birbirine zıttı.
“Yalnızca bi naguala öğretirken olağan farkındalıkta öğretmemekten bahsediyordum,” dedi. “İz sürmenin amacı iki yanlıdır: ilki birleşim noktasını olabildiğince düzenli ve güvenli bir şekilde oynatmak ki hiçbi şey bunu iz sürme kadar iyi yapamaz; İkincisi, ilkeleri insan kayıtlarını yadsıma ve mantığa aykırı herhangi bi şeyin yargılanması doğal tepkisi aşılabilsin diye daha derine tesir ettirmek.”
Ona, böyle bir şeyi yargılayabileceğimden de, reddedebileceğimden de içtenlikle kuşku duyduğumu söyledim. Güldü ve benim istisna olamayacağımı, usta bir iz sürücü olan kendi velinimeti nagual Julian’ın yaptıklarını duyunca, herkes gibi tepki vereceğimi söyledi.
“Sana nagual Julian’ın rastladığım en sıradışı iz sürücü olduğunu söylerken abartmıyorum,” dedi don Juan. “Onun iz sürme becerilerini şimdiye dek herkesten duydun. Ama daha bana ne yaptığını anlatmadım sana.”
Ona, nagual Julian hakkında hiç kimseden hiçbir şey duymadığımı açıkça söylemek istedim ama tam itirazım ağzımdan çıkmadan, tuhaf bir kararsızlık duydum. Don Juan anında ne hissettiğimi anlamış gibiydi. Neşeyle yutkundu.
“Anımsamazsın, çünkü henüz istenç sana açık değil,” dedi. “Kusursuz bi hayat ve büyük bi erke fazlasına ihtiyacın var, ancak ondan sonra istenç o anıları açığa çıkarabilir.
“Sana, nagual Julian’ın onunla ilk karşılaştığımda bana nasıl davrandığının öyküsünü anlatacağım. Onu yargılar ve davranışını ileri farkındalıktayken dahi karşı çıkılabilir bulursan, düşün ki olağan farkındalığında nasıl isyan ederdin.”
Beni duruma karşı hazırladığı için itiraz ettim. Bana bu öyküyle sadece, iz sürücülerin davrandıkları şekli ve bunun nedenlerini göstermek istediğini söyledi.
“Nagual Julian eski devir iz sürücülerin sonuncusuydu,” diye sürdürdü. “O kendi hayat şartları yüzünden değil, karakter eğilimi yüzünden iz sürücüydü .”
Yeni görücüler, iki ana grup insan olduğunu görmüşler: başkalarına aldıranlar ve aldırmayanlar. Bu iki aşırı uç arasında bunların sonu gelmeyen bir karışımının bulunduğunu görmüşler. Nagual Julian aldırmayan insanlar ulamına aitmiş; don Juan kendisini karşı ulama ait saydı.
“Ama sen bana nagual Julian’ın cömert olduğunu, sırtındaki gömleği dahi sana verebileceğini söylememiş miydin?” diye sordum.
“Kesinlikle öyle,” diye yanıtladı don Juan. “Sadece cömert değil, aşırı çekici, cazip biriydi. Her zaman çevresindeki herkesle derinden ve içtenlikle ilgilenirdi. Şefkatliydi ve açıktı, sahip olduğu her şeyi ihtiyacı olan herhangi birine ya da sevdiği birine verirdi. Buna karşılık herkes tarafından sevilirdi çünkü usta bi iz sürücü olarak onlara gerçek hislerini yansıtırdı: onları hiç takmazdı.”
Bir şey söylememe rağmen don Juan söylediklerine inanamazlığımın ya da hatta sıkıntımın farkındaydı. Yutkunup başını bir yandan diğer yana salladı.
“Bu iz sürmedir ,” dedi. “Gördün mü, daha nagual Julian öyküme başlamadan, şimdiden sinirleniyorsun.”
Ben nasıl hissettiğimi açıklamaya çalışırken koca bir kahkaha patlattı.
“Nagual Julian kimseyi umursamazdı,” diye devam etti. “Bu yüzden insanlara yardım edebilirdi. Ve ederdi de; sırtındaki gömleği dahi verirdi onlara çünkü onları hiç dert etmezdi.”
“Yani diğer insanlara yardım edenler onları hiç umursamayanlardır mı demek istiyorsun, don Juan?” diye sordum tamamen dargınlıkla.
“İz sürücüler böyle der,” dedi pırıl pırıl bir gülümsemeyle. “Örneğin nagual Julian, fevkalade bi sağaltımcıydı. Binlerce ama binlerce insana yardımcı oldu ama bunu hiç üstlenmedi. İnsanların, topluluğundaki başka bi kadın tarafından sağaltıldıklarına inanmasına izin verdi.
“Eğer o insanlara aldıran bi adam olsaydı bunun için tanınmayı beklerdi. Diğerlerine aldıranlar kendilerine aldırırlar ve gereken yerde tanınmayı isterler.”
Don Juan, insanlara aldıran ulama ait olduğundan hiç kimseye hiçbir zaman yardım etmemiş. Cömertlik yaparken rahatsız hissedermiş; hatta nagual Julian gibi sevilmeyi bile aklı almıyormuş ve de sırtındaki gömleği birine vermek onu kesinlikle enayi gibi hissettirirmiş.
“İnsanlara o denli aldırıyorum ki,” diye devam etti, “onlar için bi şey yapmıyorum. Ne yapacağımı kestiremiyorum. Ve her zaman biri üzerinde kendi isteklerimi zorladığım hissiyle kendimi yiyip bitirirdim.
“Tabii ki, bütün bu duyguları savaşçının yoluyla alt ettim. Herhangi bi savaşçı insanlarla nagual Julian’ın olduğu gibi başarılı olabilir yeter ki birleşim noktasını insanların onu sevip sevmemesine ya da varlığını yok saymasına bile aldırmadığı bi yere oynatsın. Ama bu aynı şey değil.”
Don Juan ilk defa iz sürücülerin ilkelerinin farkına vardığında, o sırada benim olduğum kadar sıkıntılıymış. Don Juan gibi olan nagual Elias ona nagual Julian gibi iz sürücülerin insanların doğal liderleri olduğunu açıklamış. Onlar insanlara istedikleri herhangi bir şeyi yapmakta yardım edebilirmiş.
“Nagual Elias, bu savaşçılar insanları sağaltmaya,” diyerek sürdürdü don Juan, “ya da onların hastalanmasına yardımcı olur, der. Onların mutluluğu bulmasına da, kederi tatmasına da yardımcı olabilir. Nagual Elias’a, bu savaşçıların insanlara yardım etmek yerine insanları etkilediğini söylememizi önermiştim. O, onların insanları sadece etkilemekle kalmayıp onlara etkin bi çobanlık ettiğini söyledi.” Don Juan yutkunup bakışlarını bana sabitledi. Gözlerinde yaramaz bir parıltı vardı.
“İz sürücülerin insanlarla ilgili gördüklerini düzenledikleri yol tuhaf değil mi?” diye sordu.
Don Juan sonra, nagual Julian hakkındaki öyküsüne başladı. Nagual Julian çok, çok uzun yıllar bir çömez nagual beklemiş. Bir gün tanıdıklarıyla yakındaki bir köye yaptığı kısa ziyaretten dönerken don Juan’a rastlamış. Aslında o, yolda gürültülü bir silah sesi duyup etrafa kaçışan insanlar gördüğünde aklında bir nagual çömez bulmak varmış. Onlarla yolun kenarındaki çalılıklara koşup, saklandığı yerden ancak bir grup insanın yerde yatan yaralı birinin çevresinde toplandıklarını görünce çıkmış.
Yaralı kişi, tabii ki zalim ustabaşı tarafından vurulmuş olan don Juan’mış. Nagual Julian, hemen don Juan’ın kozası iki yerine dörde bölünmüş özel bir adam olduğunu görmüş; ayrıca don Juan’ın kötü bir yara almış olduğunun da ayırdına varmış. Harcayacak zaman olmadığını anlamış. Dileği yerine gelmiş, ama hiç kimse ne olduğunu anlamadan hızla harekete geçmesi gerekiyormuş. Kafasını kaldırıp, “Oğlumu vurdular!” diye bağırmaya başlamış.
Halk arasında resmi olarak onun karısı konumunda, şirret, kısık sesli, Kızılderili kadın görücülerden biriyle seyahat ediyormuş. Mükemmel bir iz sürücü takımıymışlar. Kadın görücüyü de oyuna dahil etmiş ve o da ağlayıp, o anda bilinçsiz ve ölümcül kanamalı oğlu için feryat figana başlamış. Nagual Julian, onlara bakanlardan, resmi makamları çağırmak yerine oğlunu biraz ötedeki şehirdeki evine taşımaya yardım etmeleri için yalvarmış. Güçlü, kuvvetli, birkaç genç adama yaralı, ölmek üzere olan oğlunu taşısınlar diye para teklif etmiş.
Adamlar don Juan’ı nagual Julian’ın evine taşımış. Nagual onlara karşı çok cömert davranıp yüklüce bir para ödemiş. Adamlar tüm yol boyunca ağlayan yaslı çiftin halinden öylesine duygulanmışlar ki parayı almayı reddetmişler, ama nagual Julian oğluna uğur getirmesi için almalarında ısrar etmiş.
Birkaç gün boyunca don Juan kendisini alıp, evlerine getiren bu çift hakkında ne düşüneceğini bilememiş. Nagual Julian ona neredeyse kaçık yaşlı bir adam gibi görünmüş. Kızılderili değilmiş ama genç, huysuz, şişman, sinirli olduğu kadar fiziksel olarak da kuvvetli bir Kızılderili kadınla evliymiş. Don Juan, kadının yarasına bakmasından ve odanın onun yattığı bölümüne yığdıkları şifa verici otların çokluğundan onun kesinlikle bir sağaltımcı olduğunu düşünmüş.
Kadın aynı zamanda yaşlı adamı da idare edip, onun her gün don Juan’ın yarasına bakmasını sağlıyormuş. Kalın bir yer yaygısından don Juan’a yatak yapmışlar, yaşlı adamsa don Juan’ın yattığı yere ulaşmak için çömelip uzanmakta büyük zorluk çekiyormuş. Don Juan, dizlerini kırmak için elinden geleni yapan adamın komik görüntüsüne gülmemek için kendini zor tutuyormuş. Yaşlı adam yarasını yıkarken hiç durmadan mırıldanırmış; gözlerinde boş bir bakış varmış, elleri titrermiş ve vücudu baştan aşağı sallanırmış.
Dizleri üstüne oturduğunda hiçbir zaman kendi kendine ayağa kalkamazmış. Denetlemeye çalıştığı öfkeyle yüklü, kulak tırmalayıcı bir sesle bağırarak karısını çağırırmış. Karısı odaya gelir ve ikisi korkunç bir tartışmaya girerlermiş. Çoğunlukla kadın dışarı çıkar, yaşlı adamı kendi kendine kalkması için bırakırmış.
Don Juan, şimdiye kadar bu zavallı, şefkatli, yaşlı adama acıdığı kadar kimseye acımamış. Çoğu kez kalkıp onun kalkmasına yardım etmek istemiş ama kendisi neredeyse hareket bile edemiyormuş. Bir keresinde adam, yarım saat lanetler okuyup bağırıp çağırdıktan sonra oflaya puflaya bir solucan gibi sürünerek kapıya kadar ilerlemiş ve acıyla ayağa kalkabilmiş.
Don Juan’a, kötü sağlığının ileri yaşından, kırılıp yanlış kaynamış kemiklerinden ve romatizmalarından kaynaklandığını söylüyormuş. Yaşlı adam gözlerini gökyüzüne doğru kaldırıp don Juan’a dünyadaki en sefil adam olduğunu itiraf etmiş; ihtiyacı olduğu için geldiği sağaltıcıyla evlenip onun kölesi haline geldiğini söylemiş.
“Yaşlı adama neden çekip gitmediğini sordum,” diye devam etti don Juan. “Gözleri korkuyla açıldı. Beni susturmaya çalışırken kendi tükürüğüyle tıkandı ve sonra katılaşıp kütük gibi yere, yatağımın yanma düştü. ‘Sen ne dediğini bilmiyorsun, sen ne dediğini bilmiyorsun! Hiç kimse buradan kaçamaz,’ diye gözlerinde vahşi bi ifadeyle tekrarlayıp durdu.”
“Ve ona inandım. Onun benden daha zavallı ve sefil olduğundan emindim. Ve o evde geçen her gün duyduğum rahatsızlık giderek arttı. Yemekler harikaydı ve kadın her gün insanların tedavisi için dışarıdaydı, böylece ben yaşlı adamla kalıyordum. Benim hayatım hakkında çok konuştuk. Onunla konuşmayı severdim. Bana gösterdiği şefkat için ödeyecek param olmadığını ancak ona yardım etmek için benden istediği herhangi bi şeyi yapabileceğimi söyledim. Bana, yardıma gereksinmenin ötesinde, ölmek üzere olduğunu ama söylediğimde gerçekten içtensem, öldükten sonra karısıyla evlenirsem çok memnun olacağını söyledi.
“İşte o zaman yaşlı adamın delinin biri olduğunu anladım: oradan en kısa zamanda kaçmam gerekiyordu.”
Don Juan, yardım almadan etrafta yürüyebilecek kadar iyileştiğinde, velinimeti ona iz sürücü yetisiyle kan dondurucu bir gösteri sunmuş. Herhangi bir uyarı veya giriş yapmadan, don Juan’ı inorganik bir varlıkla yüz yüze getirmiş. Don Juan’ın kaçmayı planladığını hissedince, canavarımsı bir adam gibi görünmeyi beceren bir dostla onu korkutma fırsatını kullanmış.
“Dostun görüntüsü beni neredeyse çıldırtıyordu,” diye devam etti don Juan. “Gözlerime inanamıyordum ama canavar tam önümdeydi. Ve narin yaşlı adam yanımda sızlanıp canavardan hayatını bağışlaması için yalvarıyordu. Anlarsın ya, velinimetim eski görücüler gibiydi; korkusunu azar azar bırakabiliyordu ve dost da buna tepki veriyordu. Ben bunu bilmiyordum. Gözlerimle tüm görebildiğim korkunç bi yaratığın lime lime etmek üzere bize yaklaştığıydı.
“Dost yılan gibi tıslayıp sendeleyerek üstümüze yürümeye başladığı an bayılmışım. Kendime geldiğimde yaşlı adam yaratıkla bi anlaşma yaptığını söyledi.”
Adam, eğer don Juan onun hizmetine girerse, ikisini de öldürmemeyi kabul ettiğini açıklamış. Don Juan endişe içinde hizmetin neyi içerdiğini sormuş. Yaşlı adam işin kölelik olduğunu söylemiş ve nasıl olsa birkaç gün önce vurulduğunda don Juan’ın hayatının sona ermek üzere olduğunu anımsatmış ona. O ve karısı gelip kanamasını durdurmasaymış don Juan kesin ölmüş olurmuş, yani ortada pazarlığa açık bir durum pek değil, hiç yokmuş. Canavarımsı adam bunu biliyormuş ve bu yüzden de don Juan namlunun ucundaymış. Yaşlı adam, don Juan’a duraksamayı bırakıp anlaşmayı kabul etmesini söylemiş çünkü kabul etmezse kapının arkasında dinlemekte olan canavarımsı adam kapıdan dalıp onların ikisini de oracıkta öldürüp tamamen işlerini bitirebilirmiş.
“Yaprak gibi titreyen, narin, yaşlı adama, adamın bizi nasıl öldüreceğini soracak kadar da soğukkanlı olabilmiştim,” diye devam etti don Juan. “Canavarın ayaklarımızdan başlayarak vücudumuzdaki tüm kemikleri, biz ıstıraptan kıvranıp çığlıklar atarken kıracağını ve ölmemizin en az beş gün süreceğini söyledi.
“Adamın şartlarını anında kabul ettim. Yaşlı adam gözlerinde yaşlarla beni kutlayıp anlaşmanın o kadar da kötü olmadığını söyledi. Köleden çok adamın tutukluları gibi olacaktık ama günde iki kez yemek yiyecektik; ve bi hayatımız olduğundan özgürlüğümüz için uğraşabilecektik; kumpas kurup göz yumarak cehennemden çıkış yolumuz için savaşabilirdik.”