DON JUAN'LA KARŞILAŞMAMIZIN kendisinin duymak istemediği kısmı, evine adım attığım o kader günündeki duygularıma ve izlenimlerime ilişkindi: beklentilerimle durumun gerçekliği arasındaki çelişki, ve hayatımda işittiğim en çılgın düşünceler demetinin içimde yarattığı etkiydi bunlar.
"Olayları anlatmaktan çok itirafta bulunuyor gibisin," demişti bir keresinde, bütün bunları ona anlatmak istediğimde.
"Daha fazla yanılamazsın, don Juan," diye başlamıştım, ama hemen sustum. Bana bakışında bir şey vardı; haklı olduğunu anlayıvermiştim. Ne söylesem yalnızca laf kalabalığı ve dalkavukluk gibi duracaktı. Ancak ilk gerçek buluşmamızda olanlar benim için deneyüstü bir önem taşıyordu; nihai sonuçlar doğurmuş bir olaydı bu.
Nogales, Arizona'daki otobüs terminalinde don Juan’la ilk karşılaşmam sırasında bana olağandışı bir şey olmuştu, ama kendimi gösterme kaygım yüzünden etkisi hafifleyerek gelmişti üzerime. Don Juan'ı etkilemek istiyordum, ve buna uğraşırken bütün dikkatim deyim yerindeyse kendimi satma üzerine odaklanmıştı. Unutulmuş olayların garip tortusu belirmeye başladığında aradan aylar geçmişti.
Bir gün durup dururken, hiç düşünüp taşınmadan, don Juan'la ilk karşılaşmama ilişkin atladığım bir şeyi olağanüstü bir açıklıkla hatırlayıverdim. Adımı söylemek üzereyken beni durdurduğunda gözlerimin içine bakmış ve bakışıyla beni uyuşturmuştu. Ona kendim hakkında anlatabileceğim bitmez tükenmez şeyler vardı daha. Bakışı beni tümüyle engellemişti, yoksa bilgim ve değerim hakkında saatlerce izahat verebilirdim.
Bu yeni aymanın ışığında, orada başımdan geçenlerin tümünü yeniden gözden geçirdim. Vardığım kaçınılmaz sonuca göre, yaşadığım şey, beni var eden gizemli bir tür akımın kesilmesiydi, daha önce hiç kesilmemiş olan bir akımdı bu, en azından don Juan'ın yaptığı biçimde kesilmemişti. Yaşadığım fiziksel deneyimi arkadaşlarıma tanımlamaya çalıştığımda garip bir ter tüm bedenimi kaplamaya başlıyordu, don Juan'ın bana o şekilde baktığında da aynı ter basmıştı bana, ve o anda yalnızca tek kelime etmekten değil, herhangi bir şey düşünebilmekten bile âciz kalmıştım.
Bundan sonra bir süre bu kesilmenin fiziksel duyumu üzerinde kafa yordum, ama hiçbir mantıklı açıklama bulamadım. Don Juan beni hipnotize etmiş olmalı diye düşündüm bir süre, ama belleğim bana hiçbir hipnotik buyruk vermediğini, dikkatimi tuzağa düşürebilecek hiçbir harekette de bulunmadığını söylüyordu. Aslında bana sadece bir bakış atmıştı. Bana gözlerini uzun bir süre üzerime dikmiş gibi gelmesinin nedeni, o bakışın yoğunluğuydu. Zihnime saplanmış, fiziksel olarak derinden altüst etmişti beni.
Nihayet don Juan'ı tekrar karşımda bulduğumda ilk fark ettiğim, onu bulmaya çalıştığım bütün o süre boyunca hayalimde canlandırdığım insana zerre kadar benzemediğiydi. Otobüs terminalinde rastladığım adamın bir imgesini yaratmış, ve bunu her gün sözüm ona yeni ayrıntılar hatırlayarak geliştirmiştim. Zihnimdeki yaşlı bir adamdı; hâlâ çok güçlü ve çevik, ancak çelimsizdi. Karşımdaki adam ise kaslı ve sağlamdı. Hareketleri kıvraktı, ama çevik sayılmazdı. Adımları güçlü, ve aynı zamanda hafifti. Canlılık ve irade gücü yayılıyordu üzerinden. Belleğimdeki anılar gerçek olana hiç uymuyordu. Kısa beyaz saçları ve çok koyu bir teni olduğunu düşünmüştüm. Saçları düşündüğümden uzundu ve hayal ettiğim kadar beyaz değildi. O kadar koyu tenli de değildi. Yaşından dolayı yüz hatlarının bir kuşu andırdığına yemin edebilirdim. Ama bu da yanlıştı. Yüzü dolgun, adeta yuvarlaktı. Adamın ilk göze çarpan özelliği, dans eden garip bir ışıltıyla parlayan koyu renkli gözleriydi.
Daha önceleri onu düşünürken tümüyle atladığım bir şey de atletik görünümüydü. Omuzları geniş, karnı düzdü, yere çok sağlam basıyordu. Dizlerinde dermansızlıktan, bacaklarında titreklikten eser yoktu. Bacaklarında ve kollarında hafif bir sarsılma fark ettiğimi düşünmüştüm; sanki sinirli ve huzursuzmuş gibi. Boyunu da bir yetmiş civarında anımsıyordum ki bu da gerçek boyundan on santim daha kısaydı.
Don Juan beni görmekten şaşırmışa hiç benzemiyordu. Ona kendisini bulmamın ne denli güç olduğunu anlatmak istedim. Zorlu çabalarım için onun tarafından tebrik edilmeyi beklerken, o yalnızca muzip bir tavırla güldü bana.
"Çabaların önemli değil," dedi. "Önemli olan yerimi bulmuş olman. Otur, otur," dedi, çardağının altındaki boş ambalaj kutularından birine doğru yol göstererek, ve sırtıma vurdu, ama bu pek dostça bir vuruş sayılmazdı.
Aslında bana hiç dokunmamış olduğu halde, sırtıma bir şamar vurmuş gibi hissetmiştim. Bu sözde-şamar, birdenbire belirip ne olduğunu kavrayamadan kaybolan garip, dengesiz bir duyum yaratmıştı bende. Bu duyumdan içimde kalan tuhaf bir huzurdu. Kendimi rahat hissediyordum. Zihnim bir kristal kadar berraktı. Hiçbir beklentim, hiçbir tutkum kalmamıştı. Varlığımın işareti olan terli avuçlarım, olağan sinirliliğim yok oluvermişti aniden.
"Şimdi sana söyleyeceğim her şeyi anlayacaksın," dedi don Juan, tıpkı otobüs terminalinde yapmış olduğu gibi gözlerimin içine bakarak.
Normal olarak, sözlerini gelişigüzel söylenmiş, belki biraz tumturaklı laflar olarak almam gerekirdi, ama bu kez tek yapabildiğim, söylediği her şeyi anladığıma dair ona içtenlikle ve tekrar tekrar güvence vermek olmuştu. Gözlerimin içine gene o yırtıcı keskinlikle bakıyordu.
"Ben, Juan Matus'um," dedi, karşıma, bir metre kadar uzağımdaki bir başka ambalaj kutusuna otururken. "Bu benim adım; bunu söylüyorum, çünkü onunla, benim bulunduğum tarafa geçmen için sana bi köprü oluşturuyorum."
Tekrar konuşmaya başlamadan önce bir an beni süzdü.
"Ben bi büyücüyüm," diye devam etti. "Yirmi yedi kuşaktır varlığını sürdüren bi büyücüler silsilesine mensubum. Ben kendi kuşağımın nagualıyım."
Bir grup büyücüye liderlik eden kendisi gibi kişilere "nagual" denildiğini, bunun her kuşakta kendisini diğerlerinden ayıran belirli bir enerji biçimlenmesine sahip büyücüler için kullanılan geniş kapsamlı bir terim olduğunu açıkladı. Üstünlüğü ya da aksini, ya da benzer türden bir şeyi tanımlayan bir terim değildi bu; sorumluluk alma kapasitesi ile ilgiliydi.
"Sadece nagual," dedi, "yoldaşlarının kaderinden sorumlu olacak enerji kapasitesine sahiptir. Tüm yoldaşları bunu bilir ve kabul ederler. Nagual erkek ya da kadın olabilir. Benim silsilemi kuran büyücülerin zamanında, kural gereği naguallar kadındı. Doğal yaratıcılıkları—dişiliklerinin sonucu— silsilemi zar zor kurtulabildiği uygulamaların batağına soktu. Sonra erkekler yönetimi aldılar ve silsilemi şimdilerde zar zor kurtulabildiği ahmaklıkların batağına soktular."
"İki yüz yıl kadar önce yaşamış olan nagual Lujan’ın zamanından beri," diye devam etti, "bi erkek ve bi kadının paylaştığı çabalara ilişkin müşterek bi bağ oluşturuldu. Erkek nagual sağduyu, kadın nagual yenilik getirir."
Bu noktada ona hayatında bir nagual kadın olup olmadığını sormak istedim, ama dikkatimin yoğunluğu sorumu biçimlendirmeme izin vermiyordu. Benim yerime o seslendirdi sorumu.
"Hayatımda bi nagual kadın var mı?" diye sordu. "Hayır, yok. Ben yalnız bi büyücüyüm. Yoldaşlarım var, ama. Şu anda buralarda değiller."
Bastırılamayacak güçte bir düşünce düştü aklıma. O anda, Yuma'daki bazı insanların, don Juan'ın büyücülükte çok hünerli görünen bir grup Meksikalı adamla dolaştığını söylediklerini hatırlamıştım.
"Bi büyücü olmak," diye devam etti don Juan, "cadılık uğraşları içinde olmak, insanları etki altına almak için çalışmak, ya da iblisler tarafından yönetilmek anlamına gelmez. Büyücü olmak, hayal edilemeyecek şeyleri olabilir kılacak bi farkındalık düzeyine erişmek demektir. ’Büyücülük’ terimi büyücülerin yaptıklarını ifade edebilmek için yetersiz kalıyor; ’şamanizm’ terimi de öyle. Büyücülerin eylemleri sadece soyut olan, insani özellikler taşımayan âlemdedir. Büyücüler, sıradan insanın arayışlarıyla hiç ilgisi olmayan bi amaca ulaşmak için mücadele verirler. Büyücülerin emelleri, sonsuzluğa erişmek ve onun bilincine varmaktır."
Don Juan büyücülerin işinin sonsuzlukla yüz yüze gelmek olduğunu söyleyerek devam etti; dediğine göre, tıpkı bir balıkçının denize dalması gibi her gün sonsuzluğun içine dalıyorlardı. Bu öyle ezici bir işti ki, büyücüler onun içine girmeyi göze almadan önce isimlerini dile getirmek zorundaydılar. Nogales’de, aramızda herhangi bir etkileşim olmadan önce adını belirttiğini hatırlattı bana. Bu yöntemle, sonsuzun önünde bireyselliğini beyan etmiş oluyordu.