<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom">
	<title type="html"><![CDATA[Sessiz Bilgi — Don Juan'ın Öğretileri]]></title>
	<link rel="self" href="https://www.sessizbilgi.com/feed/atom/forum/13" />
	<updated>2020-05-06T23:22:46Z</updated>
	<generator>PunBB</generator>
	<id>https://www.sessizbilgi.com/</id>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[18- Ek B]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/100/18-ek-b/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>YAPISAL ÇÖZÜMLEME TASLAĞI<br />ÇALIŞMA DÜZENİ<br />BİRİNCİ BİRİM<br />BİLGİ ADAMI<br />•Bilgi Adamı Olmak Bir Öğrenim işidir•<br />*Açık seçik koşullar yoktur<br />*Kimi örtülü koşullar vardır<br />*Çömez, kişiselliği olmayan bir erk tarafından seçilir<br />-Seçilen kişi (escogido)<br />-Erkin kararları yoralarla anlaşılır</p><p>•Bilgi Adamında Sarsılmaz Bir niyet Vardır•<br />*Yalınlık<br />*Doğru yargılama<br />*Yenilik yapma özgürlüğünün yokluğu</p><p>•Bilgi Adamının Zihni Açık Olmalıdır•<br />*Bir yol arama özgürlüğü<br />*Belirli amacın bilinmesi<br />*Akıcılık</p><p>•Bilgi Adamı Olmak İçin Yoğun Çalışma Gereklidir•<br />*Zorlu biçimde çaba harcayabilme<br />*İstenen sonucu alabilme<br />*Savaşımdan kaçmama<br />*Bilgi Adami Bir Savaşçıdır<br />*Bir bilgi adamının saygılı olması gerekir<br />*Korku duyması gerekir<br />*Son kerte uyanık olması gerekir<br />-Niyetlerin farkındalığı<br />-Beklenen değişmelerin farkındalığı<br />*Özgüveni olması gerekir</p><p>•Bilgi Adamı Olmak Aralıksız Bir Süreçtir•<br />*Bilgi adamı olma arayışını sürekli yenilemesi gerekir<br />*Geçiciliğinin bilincinde olması gerekir<br />*Yürek taşıyan bir yol izlemesi gerekir</p><p>İKİNCİ BİRİM<br />•Bilgi Adamının Bir Dostu Vardır•<br />*Bir Dostun Biçimi Yoktur<br />*Bir Dost Bir Nitelik Olarak Algılanır<br />-Datura inoxianın içerdiği dost<br />1)Kadın gibidir<br />2)Baskıcıdır<br />3)Yeğindir<br />4)Ne yapacağı kestirilemez<br />5)İzdeşleri üzerinde zararlı etkileri vardır<br />6)Gereksiz erklilik verir<br />-Psylocybe mexicananın içerdiği dost<br />1)Erkek gibidir<br />2)Serinkanlıdır<br />3)Yumuşak huyludur<br />4)Ne yapacağı kestirilebilir<br />5)İzdeşleri üzerinde yararlı etkileri vardır<br />6)İnsanı aşırı sevinçle kendinden geçirir</p><p>•Bir Dost Uysallaştırılabilir•<br />*Bir dost bir araç yerine geçer<br />-Datura inoxianın içerdiği dostun ne yapacağı önceden kestirilemez<br />-Psilocybe mexicananın içerdiği dostun ne yapacağı önceden kestirilebilir<br />*Bir dost bir yardımcıdır</p><p>ÜÇÜNCÜ BİRİM<br />•Bir Dostun Kuralları Vardır•<br />*Kurallar Katıdır<br />-Dostun doğrudan doğruya işe karışarak kuraldışı durum yaratması biçimindeki istisna<br />*Kurallar Artmaz<br />*Kurallar Olağan Gerçeklik Durumlarında Doğrulanırlar<br />*Kurallar Olağandışı Gerçeklik Durumlarında Doğrulanırlar<br />-Olağandışı gerçeklik durumları<br />1)Olağandışı gerçeklikten yararlanılabilir<br />2)Olağandışı gerçekliğin bileşen öğeleri vardır<br />a)Öğelerde dengelilik vardır<br />b)Öğelerde benzersizlik vardır<br />c)Öğeler üzerinde fikir birliğine varılamaz<br />*Kuralların belirli amaçları<br />-Birinci belirli amaç, (Datura inoxia)nın sınanması<br />Kullanım yöntemi, yutma<br />-İkinci belirli amaç, önbili (Datura inoxia)<br />Kullanım yöntemi, yutma-emdirme<br />-Üçüncü belirli amaç; bedensel uçuş (Datura inoxia)<br />Kullanım yöntemi, yutma-emdirme<br />-Dördüncü belirli amaç; (Psilocybe mexicana)nın sınanması<br />Kullanım yöntemi, yutma-içe çekme<br />-Beşinci belirli amaç, başka bir kılığa girerek devinim<br />(Psilocybe mexicana)<br />Kullanım yöntemi, yutma-içe çekme<br />-Altıncı belirli amaç, başka bir kılığa girerek devinim (Psilocybe mexicana)<br />Kullanım yöntemi, yutma-içe çekme</p><p>DÖRDÜNCÜ BİRİM<br />•Kurallar Özel Oybirliğiyle Doğrulanırlar•<br />*Velinimet<br />-Özel oybirliğinin hazırlanması<br />1)Başka olağandışı gerçeklik durumları,<br />---Mescalito’nun neden olduğu durumlar:<br />a)Mescalito bitkinin içindedir.<br />b)Mescalito, bitkinin içindeki erkin kendisidir<br />c)Kuralları yoktur<br />d)Çömezliği gerektirmez<br />e)Bir koruyucudur<br />f)Bir öğretmendir<br />g)Belirli bir biçimi bulunur<br />---Olağandışı gerçeklikten yararlanılabilir<br />---Olağandışı gerçekliğin bileşen öğeleri vardır<br />2)Özel olağan gerçeklik durumları<br />---Öğretmenin ortaya çıkardığı durumlardır<br />a)Çevrenin sağladığı ipuçlarının yönlendirilmesi<br />b)Davranışlardan kaynaklanan ipuçlarının yönlendirilmesi<br />-Deneyimlerin özetlenmesi<br />1)Olayların anımsanması<br />2)Bileşen öğelerinin betimlenmesi<br />3)Vurgulama<br />a)Olumlu vurgulama<br />b)Olumsuz vurgulama<br />c)Vurgulama yokluğu<br />-Özel oybirliği sağlanması<br />1)Olağandışı gerçekliğin arızi aşaması<br />a)Hazırlık dönemi<br />---Olağandışı gerçeklik durumu öncesi dönem<br />---Olağandışı gerçeklik durumunu izleyen dönem<br />b)Geçiş dönemleri<br />c)Öğretmenin denetimi<br />2)Olağandışı gerçekliğin asal aşaması<br />a)Özele doğru gidiş<br />---Belirli tek tek biçimler<br />_Algılanan ayrıntıların giderek karmaşıklaşması<br />_Bilinen biçimlerin giderek yabancı biçimlere dönüşmesi<br />---Belirli toplam sonuçlar<br />b)Daha geniş bir değerlendirme alanına doğru gidiş<br />---Bağımlı alan<br />---Bağımsız alan<br />c)Olağandışı gerçekliğin daha yararcı kullanımına doğru gidiş<br />d)Özel olağan gerçeklik durumlarındaki özele doğru gidiş.</p><p>KAVRAM DÜZENİ<br />•ÇÖMEZ•<br />*Kavram düzeninin yanıltıcı biçimde benimsenmesi<br />*Kavram düzeninin içtenlikle ve doğru biçimde benimsenmesi<br />-Özel oybirliğinin gerçekliği<br />-Özel oybirliğinin gerçekliğinin yararcı değerleri vardır.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T23:22:46Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/100/18-ek-b/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[17- Ek A]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/99/17-ek-a/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>•Özel Oybirliğinin Onaylanması Süreci•<br />Özel oybirliğinin onaylanması her noktada don Juan’ın öğretilerinin bütünlüğü içinde ele alınmasını gerektirmektedir. Bu bütüne doğru götüren sürecin açıklanması amacıyla, özel oybirliği onaylamalarını, olağandışı gerçeklik ve özel olağan gerçeklik durumlarının sıralamasını, yer alış sırasına göre düzenlemiş bulunuyorum. Don Juan olağandışı gerçeklikle özel olağan gerçekliğin asal aşamalarını yönetme sürecini belli bir biçimde tasarlamış görünmemektedir; o daha çok bu birimleri daha akıcı bir biçimde yönetebilmek için, birbirinden ayırmışa benzer.<br />Don Juan, özel oybirliği için gerekli ortamı hazırlamaya, o çevreyle ilgili ipuçlarından yararlanarak uyguladığı bir “gizli yönlendirme” süreciyle, ilk özel olağan gerçeklik durumunu yaratarak başlamıştı. Bu yöntemle olağan gerçeklik alanının kimi öğelerini ayırıyor, ve bu ayırmaları yaparak, beni giderek özeli algılayabileceğim bir biçimde yönlendiriyordu— örneğin bu olayda yerdeki iki küçük bölgeden çıkar gibi görünen renkleri algılamıştım. Ayrılmış olarak izlenen bu renklenme bölgeleri, olağan fikir birliğini yitirmiş oluyorlardı; sanki onları yalnızca ben görebiliyordum, ve bu bakımdan bu bölgeler özel bir olağan gerçeklik durumu yaratmış oluyordu.<br />Yerdeki bu iki bölgenin olağan fikir birliğini yitirme yoluyla öbür bölgelerden ayrılmış bulunması, olağan gerçeklikle olağandışı gerçeklik arasındaki ilk bağı kurma amacını güdüyordu. Don Juan, beni, olağan gerçekliğin bir bölümünü alışılmadık bir biçimde görebileceğim bir biçimde yönlendirmiş oluyordu; yani, kimi olağan öğeleri, özel oybirliği gerektiren öğeler çevirmiş oluyordu.<br />İlk özel olağan gerçeklik durumundan sonra, sıra, benim bu deneyimimi don Juan’a anlatmama geliyordu; don Juan anlattıklarımın arasından kimi bölgelerin renklenmesine ilişkin sezgilerimi ayırıp çıkarıyor ve olumlu vurgulama birimleri olarak inceliyordu. Korkuma, yorgunluğuma ve içinde bulunmuş olabileceğim sebatsızlık durumuna ilişkin anlattıklarımı ise olumsuz vurgulama birimleri diye ayıklıyordu.<br />Bunu izleyen hazırlık dönemi sırasında don Juan kurgusunu çoğunlukla ayırmış olduğu birimlerin üzerine kuruyor ve insanın çevresinde, alışılageldiğinden çok daha fazlasını bulgulayabileceği düşüncesini aşılamış oluyordu. Don Juan, anlattıklarımdan çıkardığı birimleri kullanarak bana bilgi adamının kimi öbür birimlerini sunuyordu.<br />Kuralların doğrulanmasında özel oybirliği hazırlanmasının ikinci adımı ise, don Juan’ın beni Lophophora williamsinin yarattığı olağandışı gerçeklik durumuna sokması olmuştur. Olağandışı gerçeklik durumunun bu ilkinin tüm içeriği çok belirsiz ve dağınık bulunmakta ise de bu durumdaki öğeler oldukça kesin biçimlerde ortaya çıkmışlardı. Bu durumların ayırtkanlıkları olan dengelilik, benzersizlik ve fikir birliği yoksunluğu gibi nitelikleri daha başlangıçta, daha sonrakilerde olduğu gibi açık biçimlerde görünmemişlerdi diyebilirim. Bu ayırtkanlıkların çok belirgin olmayışlarına neden olarak belki de benim bu alanda ustalaşmamış bulunmam gösterilebilir; çünkü o zaman, bu, olağandışı gerçekliği ilk deneyişim oluyordu.<br />Don Juan’ın daha önce bu deneyimimin nasıl bir gelişme izleyeceğine ilişkin verdiği bilgilerden, nasıl bir durum içine gireceğimi çıkarmam olanaksız bir şeydi; gene de, o noktadan başlayarak don Juan’ın sonraki olağandışı gerçeklik durumlarından çıkan sonuçları yönetmedeki ustalığı bu durumları pek açık olarak görmeme neden olmuştur.<br />Deneyimimden sonra yaptığımız görüşmeler sırasında, don Juan, anlattıklarım arasından, beni giderek tek tek belirginleşen biçimlere ve belli toplam sonuçlara yönlendirebilecek olanlarını seçiyordu. Bir köpekle yaptığım devinimleri ona anlattıktan sonra, don Juan bu anlattıklarımı, Mescalito’nun gözle görülebilen bir varlık olduğu düşüncesiyle birleşmiştir. Mescalito herhangi bir kılığa girebilmektedir ve daha ilginci, Mescalito, insanın kendisi dışındaki bir varlıktır.<br />Deneyimlerim sırasındaki devinimlerimi anlatmış olmam, don Juan’ın daha da kapsamlı bir değerlendirme alanına doğru gidişi hazırlamasına da yarıyordu; bu verdiğim örnekte, gidiş, bağımlı bir alana doğru olmuştu. Don Juan, benim olağandışı gerçeklikte devinmiş, edimlerde bulunmuş olmamı, sanki gündelik yaşamda yer almışçasına, olumlu olarak vurguluyordu.<br />Olağandışı gerçekliğin daha yararcı kullanımına ilişkin gidiş, algılanan öğelere gerekli dikkati veremediğimi açıklayan sözlerin olumsuz olarak vurgulanmasıyla yönlendiriliyordu. Don Juan, bu öğeleri, duygusallıktan arınarak ve doğru bir biçimde inceleyebilmemin olasılığını ileri sürmekteydi; bu düşünceden, olağandışı gerçekliğin iki genel ayrıtkanlığını çıkarabiliriz, yani yararcılığını ve duygularla algılanabilecek öğelerinin bulunduğunu.<br />Öğeler üzerinde fikir birliğine varılamamasını, o ilk olağandışı gerçeklik durumu deneyimim sırasındaki davranışlarımı gözlemleyen tanıkların görüşlerindeki olumlu ve olumsuz vurgulamaların ortaya koyduğu tutarsızlıktan da anlayabiliriz.<br />Birinci olağandışı gerçeklik durumunu izleyen hazırlık dönemi bir yıldan fazla sürmüştü. Don Juan bu zamanı bilgi adamıyla ilgili başka kavramları sunmakla ve iki dostun kurallarıyla ilgili kimi bölümleri açıklamakla geçirmişti. Datura inoxianın içerdiği dostla aramdaki uzlaşabilirlik durumunu sınamak için sığ bir olağandışı gerçeklik durumuna girmemi de sağlamıştı. Don Juan, bu sığ durum sırasında algılamış bulunduğum belirsiz duyuları, Mescalito’nun algılanabilir diye belirlemiş olduğu ayırtkanlıklarıyla kıyaslayarak, dostun genel ayırtkanlıklarını vurgulamada kullanmıştır.<br />Kuralların doğrulanması amacıyla özel oybirliği hazırlanırken üçüncü adım da, beni, Lophophora williamsii ile başka bir olağandışı gerçeklik durumuna sokmak olmuştur. Don Juan’ın deneyim öncesi hazırlık dönemindeki yönergeleri benim bu ikinci olağandışı gerçeklik durumunu şu biçimde algılamama neden olmuştur:<br />Özete doğru gidiş, görünümü çarpıcı biçimde değişmiş bulunan bir varlığı, yani sıradan bir köpek yerine, kendi dışımda var imişçesine algıladığım insanbiçimsel bir varlık biçimini görmem sonucunu doğurmuştu.<br />Daha ileri bir değerlendirme alanına doğru gidiş, bir yolculukta algıladıklarımla ortaya çıkmıştır. O yolculuk boyunca değerlendirme alanı hem bağımlı hem de bağımsız olmuştur. Durum öğelerinin çoğunun, olağandışı gerçeklik durumundan önceki çevreyle ilişkili olmasına karşın bu gene de böyle olmuştur.</p><p>Olağandışı gerçekliğin daha yararcı bir kullanımına doğru gidişi, ola ki, bu ikinci deneyimimin en belirgin yanı olarak ortaya çıkmıştır. Ve bu bana, karmaşık ve ayrıntılı bir biçimde de olsa, kişinin olağandışı gerçekliğin içinde birçok doğrultuda devinebileceğini göstermiştir.<br />Durum öğelerini yansız ve doğru bir biçimde inceleme olanağını da bulmuştum. Bunlardaki dengeliliği, benzersizliği ve fikir birliği yokluğunu çok açık olarak algılayabilmiştim.<br />Bu deneyimimi anlattığımda, don Juan şunları vurgulamıştır: özele doğru gidiş açısından, Mescalito’yu insanbiçimsel bir varlık olarak gördüğümü belirtmemi olumlu vurgulamıştı. Bu alandaki kurguların çoğu, Mescalito’nun bir öğretmen ve aynı zamanda bir koruyucu olduğu düşüncesinde toplanmaktadır.<br />Daha kapsamlı bir değerlendirme alanına doğru gidiş sağlamak için, don Juan bağımlı alan içinde yer almış olması gereken yolculuğuma ilişkin anlattıklaımı olumlu olarak vurgulamıştı. Mescalito’nun elinde gördüğüm sahnedeki deneyim öncesi olağan gerçekliğin öğeleriyle ilişkisi olmayan görüleri de olumlu olarak vurgulamıştı.<br />Yolculuğumla ve Mescalito’nun elindeki sahnede izlediklerim, don Juan’ın, olağandışı gerçekliğin daha yararcı bir biçimde kulanılmasma doğru gidişimi yönlendirmesine de yardımcı olmuştur. Don Juan, önce yönlenmenin olasılığı düşüncesini ileri sürmüş, sonra da bu sahneleri, doğru yaşam biçimiyle ilgili dersler olarak yorumlamıştır.<br />Deneyimlerimle ilgili anlattıklarımın kimi bölümleri gereksiz varlıkların algılanmasına ilişkindi, ve bunlar hiçbir biçimde vurgulanmamaktaydılar; çünkü bunların asal aşamaya ulaşmada hiçbir işlevi bulunmuyordu.<br />Bir sonraki, üçüncü olağandışı gerçeklik durumu, Datura inoxianın içerdiği dostun kurallarının doğrulanması için yer almıştı. Hazırlık dönemine ilk kez olarak çok önem verildiğini gözlemlemiştim. Don Juan, kullanım yöntemlerini göstermiş ve bunda özellikle doğrulanacak amacın önbili olduğunu açıklamıştır.<br />Daha önce, asal aşamanın üç yanını yönetmesi şu sonuçları vermişe benzer: özele doğru gidiş, dostu bir nitelik olarak sezgileyebilme yetimle ortaya çıkmıştır; yani, bir dostun görünmezliği savını kanıtlamış oluyordum. Özele doğru gidiş, aynı zamanda, Mescalito’nun elinde izlemiş olduğum imgelere çok benzeyen bir dizi yabansı algılara neden olmuştu. Don Juan bu sahneleri, önbili olarak ya da kuralların belirli amaçlarının doğrulanması diye yorumlamıştır.<br />O art arda görünen sahnelerin algılanması, aynı zamanda, daha kapsamlı bir değerlendirme alanına doğru gidişi de gerektiriyordu. Bu kez bu alan deneyim öncesi çevremden bağımsız bulunuyordu. Sahneler, Mescalito’nun elinde izlediğim imgeler gibi, durum öğelerinin üzerine çakışmış görünmüyorlardı; hatta sahneleri oluşturan durum öğelerinden başka herhangi bir öğe bile yoktu. Başka bir deyişle, tüm değerlendirme alanı bağımsızdı.<br />Bütünüyle bağımsız bir alanın algılanması, aynı zamanda, olağandışı gerçekliğin daha da yararcı bir kullanıma doğru gidişini sergilemekteydi. Önbili olgusu da, görünen her şeyden yararlanılabileceği düşüncesini destekler biçimdeydi.<br />Özele doğru gidişi yönetmek amacıyla don Juan, insanın kendi olanaklarıyla bağımsız düşüncesini olumlu olarak vurguluyordu. Don Juan bu alandaki devinimin dolaylı ve ustalık isteyen bir şey olduğunu açıklamıştır; bu anılan örnekte, bu devinim, kertenkele aracılığıyla başarılabilmiştir. Asal aşamadaki ikinci yan olan daha kapsamlı bir değerlendirme alanına doğru gidişin yönetimi için don Juan kurgusunun ağırlığını, bu algılamış bulunduğum sahneler düşüncesi üzerinde odaklıyordu ki bu da önbiliyle edindiğim ve istediğimce uzun bir süre incelenebilen yanıtlar olmaktaydı. Olağandışı gerçekliğin daha yararcı bir kullanımına doğru gidişin yönetimi için don Juan, kullanılabilir sonuçların elde edilebilmesi için önbili konusunun yalın ve dolaysız olması gerektiği düşüncesini olumlu olarak vurgulamıştır.<br />Dördüncü olağandışı gerçeklik durumu da, Datura inoxianın içerdiği dostun kurallarının doğrulanması amacıyla başlatılmıştır. Doğrulanması beklenen kuralların belirli amacı, burada, devinimin bir başka biçimi olan bedensel uçuşla ilgiliydi.<br />Özele doğra gidişin yönetilmesinin bir sonucu da bedensel olarak havalara yükselmenin algılanması olabilir. Bu olağandışı gerçeklikte bulunduğunu sandığım davranışlarda ilgili daha önceki algılamalarımdan çok daha çarpıcı bir duyumsamaydı. Bedensel uçuş sanki bağımlı bir değerlendirme alanında yer almaya benzemekteydi, ve insanın kendi erkiyle devindiği izlenimini vermekteydi ki bu da daha geniş bir değerlendirme alanına doğru gidişin bir sonucu olmuş olabilir.<br />Havada uçma duyumsamasının öbür yanı da olağandışı gerçekliğin daha yararcı bir biçimde kulanımına doğru gidişin yönetilmesi sonucu ortaya çıkmış olabilir. Bunlardan birincisi, gerçekten uçuyormuş hissini veren, uzaklığın algılanması, İkincisi de söz konusu devinim sırasında insanın kendisini yönlendirebilmesi durumudur.<br />Bu deneyimimi izleyen hazırlık dönemi sırasında don Juan Datura inoxianın içerdiği dostun zararlı etkilerinden söz etmiştir. Ve anlattıklarım arasından şu bölümleri ayırmıştır: Özete doğru gidişin yönetilmesi için, don Juan havaya yükselmiş olmamı anımsayışımı olumlu olarak vurgulamıştır. Olağandışı gerçeklik durumunun öğelerini o sıralarda pek alıştığım gibi açık biçimde algılamıştım, ama, devinimi duyumsamam çok kesin olmuştu. Olağandışı gerçekliğin daha yararcı bir kullanımına doğra gidiş, kurgu ağırlığının, büyücülerin çok uzak yerlere uçabileceği düşüncesi üzerinde yoğunlaştırılmasıyla elde ediliyordu; ki bu kurgu, bir kimsenin bağımlı değerlendirme alanında devinmesinin ve bu tür bir devinimi olağan gerçekliğe çevirmesinin olasılığını ortaya<br />koymaktaydı.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T23:19:43Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/99/17-ek-a/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[16- Çalışma Düzeni - 4. Birim]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/98/16-calisma-duzeni-4-birim/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>•Kurallar Özel Oybirliğiyle Doğrulanırlar•<br />Kuralları oluşturan kavramlar arasında, bu kuralları açıklamakta en çok önem taşıyanı, kuralların özel oybirliğiyle doğrulanması düşüncesidir; öbür kavramların hepsi, tek başlarına, kuralların anlamını açıklamada yetersiz kalmaktadırlar.<br />Don Juan bir dostun bir büyücüye bir ihsan gibi sunuluvermediğini, büyücülerin dostlardan yararlanmalarının ancak onların kurallarını doğrulama sürecinden geçerek gerçekleştirilebileceğini çok açık olarak belirtmiştir. Öğrenim sürecinin tümü, kuralların hem olağandışı gerçeklikte hem de olağan gerçeklikte doğrulanmasını içerir. Ne var ki, don Juan’ın öğretilerinin en can alıcı noktası, kuralların yararcı ve deneysel biçimlerde, ve kişinin sezgilediği olağandışı gerçeklik öğeleri bağlamında doğrulanmasıdır. Ancak, bu öğeler, üzerlerinde fikir birliğine varılabilen türden öğeler değillerdir, ve bunların varlığı üzerinde bir anlaşmaya varılamıyorsa, bunların algılanan gerçeklikleri salt bir yanılgı da olmuş olabilir. Bir insan olağandışı gerçeklikte yapayalnız bulunmaktadır; onun bu yalnızlığı, algıladığı her şeyin öznel olmasını gerektirir. Yalnız olma ve öznellik, bir kimsenin kendi sezgilerine başka hiçbir kimsenin tanık olmayacağı gerçeğinin bir sonucudur.<br />Don Juan bu aşamada öğretisinin en önemli öğesini getiriveriyor önümüze: olağandışı gerçeklikte algıladığım ve kuralları doğruladığına inandığım edimlerin ve öğelerin tanıklığını yapıyor. Don Juan’ın öğretilerinde özel oybirliği kavramı, açık ya da örtülü olarak olağandışı gerçeklik öğeleri üzerinde fikir birliğine varma demeye geliyor; ve don Juan, bir öğretmen olarak, çömezi olan bana bu tanıklığı yapıyor. Ve onun bu özel oybirliği hileli ya da yapmacık bir biçimde olmuyor; yani, iki kişinin birbirlerinin rüyalarının öğelerini betimlemiş olabilecekleri gibi olmuyor. Don Juan’ın sağladığı özel oybirliği dizgeli bir biçimdeydi, ve bunu ancak tüm bilgisini kullanarak yapabilmekteydi. Dizgesel bir özel oybirliğine kavuşunca, olağandışı gerçeklikte sezgilenen edimler ve öğeler aramızda ortak bir gerçeklik kazanıyordu, ve bu da don Juan’ın sınıflandırma düzeninde, dostun kurallarının doğrulanması anlamına geliyordu. Kurallar, ancak bir başka kimsenin fikir birliği olduğu takdirde anlamlı bir kavram olabilirdi ve doğrulanmaları üzerinde bir fikir birliği olmadıkça bu kurallar o kimsenin salt öznel bir yaratısı olarak kalacaktı.<br />Kuralların açıklanma zorunluluğundan ötürü, kuralların özel oybirliğiyle doğrulanması düşüncesini bu yapısal düzenin dördüncü ana birimi olarak sunmuş bulunuyorum. Bu birim temelinde iki kişi arasındaki etkileşim olduğundan,<br />(1) velinimet, ya da öğretilen bilgiye ulaştıran kılavuz, özel oy birliği sağlayan kimseyle;<br />(2) çömezinden, ya da kendisine özel oybirliği sağlanan kimseden oluşuyor.<br />Öğretilenlerin uygulayımsal ereğine ulaşmada başarı ya da başarısızlık, bu birime yüklenmektedir. Bu açıdan, özel oybirliği, şu sürecin kesinlik taşımayan bir sonucu olmaktaydı: bir büyücüyü sıradan insanlardan ayıran belirgin bir özellik vardır, o da bir dosta sahip bulunmasıdır. Bir dost, kuralları olma özelliğini taşıyan bir erktir. Ve kuralların kendisine özgü ayırtkanlığı, özel oybirliği aracılığıyla olağandışı gerçeklikte doğrulanmasıdır.</p><p>•Velinimet•<br />Velinimet, kendisi olmadan kuralların doğrulanamayacağı bir kimsedir. Özel oybirliği sağlamak amacıyla, bir kimse, şu iki görevi yapar:<br />(1) kuralların doğrulanması üzerinde özel oybirliği sağlamak için gerekli hazırlıkları yapar,<br />(2) özel oybirliğini yönlendirir.</p><p>•Özel Oybirliğinin Hazırlanması•<br />Velinimetin ilk görevi kuralların doğrulanması üzerinde özel oybirliği sağlamak için gerekli hazırlıkları yapmaktadır. Öğretmenim olarak don Juan<br />(1) dostun kurallarının doğrulanmasıyla sonuçlananların dışında kaldığını açıkladığı olağandışı gerçeklik durumlarıyla ilgili deneyimler yapmamı sağlamış;<br />(2) kendisinin neden olduğunu sandığım kimi özel olağan gerçeklik durumlarına katılmamı sağlamış;<br />(3) deneyimlerimden her birisini ayrıntılı olarak değerlendirmiştir.<br />Don Juan, özel oybirliği sağlama görevini, bu yeni gerçeklik durumlarının öğeleri üzerinde özel oybirliği sağlayıp pekiştirerek yapmaktaydı.<br />Don Juan&#039;ın kılavuzluğunda yaptığım öbür olağandışı gerçeklik durumları deneyimlerimi, peyote diye bilinen Lophophora williamsii kaktüsünü yutarak geçirmiştim. Genellikle bu kaktüsün tepe bölümü kesilerek kuruyana dek bekletilir, ve sonra bunlar çiğnenerek yutulur, kimi özel koşullarda bu tepe bölümleri tazeyken de yenebilir. Don Juan, Lophophora williamsii kullanarak olağandışı gerçeklik durumlarına girebildiğini, ancak bu durumun bu bitkinin içerdiği erkin bir lütfu olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylemiştir.<br />Lophophora wiliamsiinin neden olduğu olağandışı gerçeklikte üç belirgin özellik vardır:<br />(1) bu durumun “Mescalito” denilen bir varlık tarafından yaratıldığına inanılır;<br />(2) bu durumdan yararlanılabilir;<br />(3) bu durumun da öğeleri vardır.<br />Mescalito’nun eşi bulunmaz bir erk olduğu söylenir, olağan gerçekliğin sınırlarını aşmamızı sağlama açısından o da bir dosta benzer; ancak bir dosttan çok farklıdır. Mescalito da, bir dost gibi belli bir bitkinin içindedir—Lophophora williamsii kaktüsünün içinde... Ne var ki, salt bir bitkinin içinde olmaktan öteye geçmeyen bir dosta karşın, Mescalito’yla bu bitki aynı şeydir. Bu nedenle bu bitki ululanır ve kendisine büyük bir saygı gösterilir. Don Juan, kimi koşullarda, örneğin bu bitkiye derin bir saygıyla yaklaşıldığı zamanlarda kaktüse yakın bir yerde durmanın olağandışı gerçeklik durumunu yaratabileceğine inanmaktadır.<br />Ne var ki, insanı olağan gerçeklik sınırlarının dışına götürebilme gücüne sahip olmasına karşın, Mescalito bir dost değildir, ve kuralları yoktur. Kuralları bulunmadığından ötürü Mescalito bir dost olarak kullanılamaz, çünkü kuralları olmadan denetim altında tutulabilmesi olanaksızdır. Bu yüzden Mescalito’nun erki, bir dostun erkinden çok değişik bir niteliktedir.<br />Kuralları olmamasının doğal sonucu olarak, Mescalito uzun bir çömezlik dönemini gerektirmeksizin, ve bir dostta olduğu gibi kullanım yöntemlerine bakılmaksızın herkesçe kullanılabilir. Herhangi bir eğitim görmeden de ulaşılabildiğinden, Mescalito’ya koruyucu denmektedir. Koruyucu demekle, herkese açık oluşu belirtilmek istenmektedir. Ne var, Mescalito bir koruyucu olarak herkese açık değildir, ve kimi insanlarla da uyuşmadığı bir gerçektir. Don Juan’a göre bu tür uyuşmazlıklar, Mescalito’nun “katı yapısıyla” bir kimsenin zayıf karakteri arasındaki tutarsızlıktan kaynaklanmaktadır.<br />Mescalito aynı zamanda bir öğretmendir. Birçok konuda yararlı bilgiler verir. İnsan üzerinde egemenlik kurar, davranışlarını düzeltir. Mescalito doğru yolu öğretir. Don Juan’a göre doğru yol, bir bakıma sağduyu sahibi olmaktan geçer ki bu da ahlaki bir doğruluktan öte Mescalito’nun öğretileri ışığında davranışlarımızın yalınlaştırılması demeye gelmektedir. Don Juan, Mescalito’nun, davranış yalınlığını öğrettiği inancındadır.<br />Mescalito’nun başlı başına bir varlık olduğuna, her zaman önceden bilinen aynı biçimlerde değilse bile belli bir biçimde olduğuna inanılır. Bu özelliği, Mescalito’nun yalnızca, başka başka kimselerce başka başka algılanmasına neden olmakla kalmaz, üstelik bir tek kişi tarafından ayrı ayrı zamanlarda başka başka biçimlerde görülmesine de yol açar. Don Juan bu durumu, Mescalito’nun herhangi bir kılığa girebilme yetisine bağlamaktadır. Ancak, Mescalito, bağdaşabildiği kimselere, uzun süre Mescalito kullanımından sonra değişmez bir kılıkta görünür.<br />Mescalito’nun yarattığı olağandışı gerçeklikten yararlanılabilir. Bu açıdan bir dost gibidir. Tek ayrım, don Juan’ın öğretilerinde sunduğu Mescalito’yu kullanma nedenidir: yani, Mescalito yalnızca “Mescalito’nun doğru yolu gösteren dersleri’nden yararlanma amacıyla kullanılmalıdır.<br />Mescalito’nun neden olduğu olağandışı gerçekliğin de kimi öğeleri vardır, ve bu konuda Mescalito’yla dostların neden oldukları olağandışı gerçeklik durumları aynıdır. Her ikisinde de öğelerin ayırtkanlıkları dengelilik, benzersizlik ve fikir birliği yokluğudur.<br />Don Juan’ın özel oybirliği sağlayıcı koşulları hazırlamada kullandığı bir başka yöntem de özel olağan gerçeklik durumlarına katılmamı sağlamaktı. Özel olağan gerçeklik durumları demekle, gündelik yaşamın niteliklerini taşıyan durum anlatılmak istenmektedir. Ancak, bunlar, öğelerinin üzerinde fikir birliğine varılamayan özel durumları içerir. Don Juan, özel olağan gerçeklik durumlarının bileşen öğeleri üzerinde özel oybirliği sağlayarak kuralların doğrulanmasına ilişkin özel oybirliği sağlayıcı hazırlıkları yapmıştır. Bu bileşen öğeler, varlıkları yalnızca don Juan tarafından özel oybirliğiyle onaylanabilen gündelik yaşam öğeleriydi. Bu benim bir varsayımım idi, zira olağan gerçeklik durumlarında bir ortak-katılımcı olarak ben, öteki ortak-katılımcı olarak yalnızca don Juan’ın hangi bileşen öğelerin özel olağan gerçeklik durumunu meydana getirdiğini bildiğine inanmaktaydım.<br />Kendi kişisel kanıma göre, özel olağan gerçeklik durumları, kendisinin bu konuda herhangi bir şey söylememesine karşın, don Juan tarafından ortaya çıkarılmaktaydı. Bana öyle geliyor ki, don Juan bu durumları, davranışlarımı ustaca manevralarıyla ve telkinleriyle yönlendirerek elde ediyordu. Ben bu sürece, “gizli yönlendirme” adını takmıştım. Bu sürecin iki yanı var:<br />(1) çevrenin sağladığı ipuçlarının yönlendirilmesi;<br />(2) davranışlardan kaynaklanan ipuçları.<br />Don Juan öğretileri boyunca bana her iki durumun deneyimlerini sağlamıştır. Birincisini, çevrenin sağladığı ipuçlarını kullanarak başardığını sanıyorum. Don Juan, bu durumu yaratmasının nedeni olarak, kendi iyi niyetlerimi sınamam gereğini göstermiştir. Çünkü ancak bu durumun öğeleri üzerinde özel oybirliği sağladıktan sonra öğretmeye başlamayı kabul etmiştir. “Çevrenin sağladığı ipuçları”ndan, don Juan’ın telkinler yoluyla o andaki fiziksel çevremizin bir parçası olan o gerçeklik öğelerini seçip ayırarak beni özel olağan gerçeklik durumuna sokmasını kastetmekteyim. Bu yolla ayrılan öğeler, bu örnekte özel bir görsel renk sezgisine neden olmaktadır ki, don Juan bunu sonradan doğrulamıştır.<br />İkinci olağan gerçeklik durumu da davranışlarımdan kaynaklanan ipuçlarıyla ortaya çıkarılmış olabilir. Don Juan, benimle sürekli işbirliği yaparak, ve tutarlı bir biçimde davranarak, bende kendisiyle ilgili bir imge yaratmayı başarmıştır—onu tanıyabilmeme neden olan kendisine özgü bir dizi imgeler... Sonraları, bende yarattığı imgelere hiç uymayan biçimlerdeki davranışlarıyla en başta edindiğim imgeleri bozmuştu. Özel olağan gerçeklik durumlarına katılan bir kişi olarak don Juan, bunun öğelerini bilen tek kimse oluyordu. Ve böylece bunların varlıklarına ilişkin tanıklığı yapabilecek tek insan da oydu.<br />Don Juan öğretilerinin son aşaması olarak ikinci bir özel olağan gerçeklik durumu sınaması daha hazırlamıştı. Bu her iki özel olağan gerçeklik durumları öğretilerinin bir dönüm noktasını oluşturuyordu. Öğretilerin iki yarı yanını birleştiren bir özellik bulunuyordu bu noktada. Bu ikinci durumla, yepyeni bir öğrenim aşamasına girmekteydim. Bu aşamada öğretmenle çömezi arasında, özel oybirliğine varmak amacıyla daha sıkı bir işbirliği başlatılmış oluyordu.<br />Don Juan&#039;ın özel oybirliği sağlamada uyguladığı üçüncü yöntem, bana, her olağandışı gerçeklik durumu ve her özel olağan gerçeklik durumu deneyiminden sonra, bu deneyimlerimi kendisine ayrıntılı olarak anlattırması, ve ardından, anlattıklarımın arasından kimi önemli birimlerin seçilerek derinlemesine işlenmesi biçiminde olmuştur. Bunu yaparken temel etken, olağandışı gerçeklik durumlarının sonuçlarını yönlendirmekti. Kanımca, olağandışı gerçekliğin ayırtkan öğeleri— dengelilik, benzersizlik ve fikir birliğinden yoksunluk—bu durumlarda doğal olarak bulunmaktaydı ve don Juan’ın kılavuzluğundan kaynaklanmaktaydı. Bu varsayım, tanık olduğum birinci olağandışı gerçeklik durumunun öğelerinin bu üç özdeş niteliği taşıdığını gözlemlememin bir sonucudur. Oysa, don Juan o sıralarda yönlendirmesine başlamış bile değildi. O halde, bu niteliklerin, genel olarak olağandışı gerçeklik öğlerine özgü ayrıtkanlıklar olduklarını varsayarsak, don Juan’ın görevi, bunları, Datura inoxia, Psilocybe mexicana ve Lophophora williamsiinin neden oldukları olağandışı gerçeklik durumlarının her birinin sonuçlarını denetlemede bir hareket noktası olarak kullanmaktan ibaret oluyordu.<br />Don Juan’ın bana her olağandışı gerçeklik durumu deneyiminden sonra ayrıntılı olarak anlattırdıkları da deneyimin bir özeti oluyordu. Her durum sonunda algıladığım her şeyi anımsamaya çalışarak anlatmamı istiyordu. Bu özetlerin bellibaşlı iki niteliği var:<br />(1) olayların anımsanması,<br />(2) algılanan öğelerin betimlenmesi.<br />Olayların anımsanması, deneyimim boyunca algılamış olduğuma inandığım hususların, yani, başıma geldiğini ve yaptığımı sandığım edimlerin anlatılmasıydı. Algılanan öğelerin betimlenmesi, benim algıladığıma inandığım öğelerin ayrıntılarını belli bir biçimde anlatmam anlamına gelmektedir.<br />Deneyimlerimin özetini yaptıktan sonra, don Juan bunların arasından belli birimleri şöyle bir süreçle seçiyordu:<br />(1) anlatımın uygun gördüğü bölümlerini önemseyerek,<br />(2) anlatımın öbür bülümlerini hiç önemsemeyerek. Olağandışı gerçeklik durumları arasında geçen zaman aralığı, deneyimlerimin özeti üzerinde don Juan’ın yorumlamalar yapmak için gereksindiği zaman kadar oluyordu.<br />Birinci sürece “vurgulama” adını vermiş bulunuyorum;<br />çünkü bu bölümde don Juan’ın olağandışı gerçeklik durumlarında ulaşmamı istediğini sandığım aşamalarla kendi algıladıklarım arasında sıkı bir kıyaslama yapmak gerekiyordu. Vurgulamanın anlamı, o halde, don Juan’ın anlattıklarımın bir bölümünü seçerek kendi kurgusunu onun üzerine bindirmesi olarak alınabilir. Vurgulama, olumlu ya da olumsuz olmaktadır. Olumlu vurgulama, don Juan’ın sezgilediğim husustan olağandışı gerçeklik durumları içinde beni güttüğü hedefe ulaştığını görerek memnun olması demeye geliyor. Olumsuz vurgulama ise algıladıklarımın, ona göre yetersiz olmasından ya da gösterdiği hedefe ulaşmamış olmamdan ötürü don Juan’ın memnuniyetsizliği anlamına geliyor. Ama bu durumda da don Juan kendi kurgularını, algımın olumsuz yanını vurgulamak amacıyla, sunduğum özetin o bölümü üzerine yerleştiriyordu.<br />Don Juan’ın kullandığı ikinci seçme süreci, anlattıklarımın kimi bölümlerine hiç önem vermeme biçimindeydi. Buna da “vurgulama yokluğu” adını veriyorum; çünkü bu, öbür sürecin tersi oluyor ve karşıt bir denge kuruyordu. Don Juan’ın değerlendirmesine göre öğretilerinin amacı açısından gereksiz bulunan bu öğelere herhangi bir ilgi göstermeyişi, benim daha sonraki olağandışı gerçeklik durumlarındaki aynı öğelere ilişkin sezgilerimi de yoksaması biçiminde sürmüştür.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T23:18:23Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/98/16-calisma-duzeni-4-birim/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[15- Çalışma Düzeni - 3. Birim]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/97/15-calisma-duzeni-3-birim/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>•Bir Dostun Kuralları Vardır•<br />“Dost” kavramının bileşenleri arasındaki bir dostun kuralları olduğu düşüncesi olmadan, bir dostun ne olduğunun açıklanması olanaksızlaşırdı. Bu öneminden ötürü bu düşünceye, bu yapısal düzenin üçüncü birimi olarak yer vermiş bulunuyorum.<br />Don Juan’ın yasa diye de adlandırdığı kurallar, bir dostla ilişki kurulmasında yerine getirilmesi gereken tüm edimleri ve gösterilmesi gereken tüm davranışları yönlendiren sıkı düzen kavramıdır. Kurallar, öğretmenden çömeze ikisi arasındaki karşılıklı ilişkiler sürecinde, değiştirilmemeye çalışılarak ve sözlü olarak aktarılır. Demek ki, kurallar, bir yönergeler toplamından öte bir şeydir; bir dostla ilişki sürdürülürken izlenecek yöntemleri düzenleyen bir dizi edim taslaklarıdır.<br />Don Juan&#039;ın, bir dosta ilişkin “bir insanı kendi sınırlarının ötesine taşıyabilen bir erk” diye yaptığı tanım, kuşkusuz ki, birçok öğeler için de geçerlidir. Bu tanımı temel alarak, işlevi yerine getirebilecek olan herhangi bir şeyin, bir dost olduğunu ileri sürmek olasıdır. Mantıksal olarak, açlık, yorgunluk, hastalık ve bunun gibi durumların neden olduğu bedensel değişimlerin bile bir dost olarak nitelendirilebileceğini savlayabiliriz; çünkü bunlar da insanı olağan gerçeklik durumundan uzaklaştırabilecek güçtedirler. Ne var ki, bir dostun kurallarının bulunması, bütün bu olasılıkları ortadan kaldırmaktadır. Bir dost, kuralları olan bir erk olmaktadır. Tüm öbür olasılıklara, dost denilemez, çünkü onların kuralları bulunmamaktadır.<br />Kurallar kavramı şu düşünceleri ve bu düşüncelerin şu<br />çeşitli bileşenlerini içermektedir:<br />(1) kurallar katıdır;<br />(2) kurallar artmaz;<br />(3) kurallar olağan gerçeklikte doğrulanır;<br />(4) kurallar olağandışı gerçeklikte doğrulanır;<br />(5) kurallar özel oybirliğiyle doğrulanır.</p><p>•Kurallar Katıdır•<br />Kurallar toplamını oluşturan edim taslakları, öğretilerin uygulayımsal ereğine ulaşabilmek için izlenmesi gereken zorunlu aşamalardır. Kuralların zorunlu olma niteliği, katı oluşuyla belirtilmektedir. Kuralların katılığı, etkinlik kavramıyla yakından ilişkilidir. Olağanüstü çaba harcanması, yaşama savaşının kesiksiz olarak sürdürülmesi sonucunu doğurur, ve bu koşullar altında yalnızca kişinin en etkin edimleri o kişinin yaşamını sürdürmesini sağlayabilir. Kişisel eğilimlere yer verilmediğinden ötürü de, yaşamak için tek çıkar yol edimlerin kuralların buyruğuna uygun olmasıdır. Bu nedenle kuralların katı olma zorunluluğu vardır; ve hükümlerine kesin olarak uyulması da bu yüzdendir.<br />Ne var ki, kurallara uyulması, değişmez bir koşul olarak gösterilmemektedir. Öğretiler boyunca, notlarım arasında, kuralların bu katılığının yumuşatıldığı bir durum yer almaktadır. Don Juan bu sapma örneğini, dostla doğrudan doğruya karşılaşmanın ürünü olan özel bir lütuf diye açıklamıştır. Olay şuydu: Datura inoxianın içerdiği dostun kullanımında istemeden yaptığım bir hatadan ötürü, kuralı bozmuş oluyordum. Don Jun bu olayı, bir dostun doğrudan doğruya işe el atarak, kuraldışı bir edimin genellikle ölüme yol açan zararlı etkilerini yok edebilme gücüne yormuştu. Kurallardaki bu esneklik durumunun, bir dost ile izdeşi arasındaki güçlü bağdan kaynaklandığına inanılmaktadır.</p><p>•Kurallar Artmaz•<br />Buradaki varsayım, bir dostun kullanımında akla gelen tüm yöntemlerin uygulanmış bulunduğudur. Kuramsal olarak kurallar artmaz; ve onları çoğaltma olasılığı yoktur. Kuralların artmazlığı, yararlılık kavramıyla da ilişkilidir. Çünkü kurallar, kişinin yaşamını sürdürmesi için tek çıkar yol buyurmaktadır, ve bu akışı herhangi bir biçimde değiştirme girişimi, boşuna olmaktan öte, öldürücüdür de. Kişi kurallara ilişkin kişisel bilgisini, ancak, bir öğretmenin ya da doğrudan doğruya dostun kılavuzluğunda artırabilir. Dostun kılavuzluğunda bilgi dolaysız edinilmiş olur ki, bu da kurallar derlemenin artması anlamına gelmez.</p><p>•Kurallar Olağan Gerçeklik Durumlarında Doğrulanır•<br />Kuralların doğrulanması demek, geçerliliklerinin deneysel ve olumlu bir biçimde kanıtlanmasına yol açan edimlerin uygulanması demektir. Kurallar hem olağan hem olağandışı gerçeklik durumlarında uygulanabildiklerinden, doğrulanmaları da bu her iki durumda görülebilir.<br />Kuralların uygulandığı olağan gerçeklik durumları, çoğu kez seyrek rastlanan durumlar olsa bile, bu durumlar ne kadar az rastlanan durumlar olurlarsa olsunlar, kurallar gene de doğrulanmış olurlar. Bu nedenle, bu konu çalışmanın kapsamı dışında kalıyor, ve başka tür bir araştırmayı gerektiriyor. Kuralların o bölümü, dostları içeren erk verici bitkilerin tanınması, toplanması, harmanı, hazırlanması ve bakımında kullanılacak yöntemlerin ayrıntılarıyla, bu tür erk verici bitkilerin kullanımına ilişkin öbür yöntemlerin ayrıntılarıyla ve buna benzer birtakım başka önemsiz ayrıntılarla ilgilidir.</p><p>•Kurallar Olağandışı Gerçeklik Durumlarında Doğrulanırlar•<br />Kuralların olağandışı gerçeklik durumlarında doğrulanması, tıpkı olağan gerçeklik durumlarında olduğu gibi yararcı ve deneysel uygulamalarla olur. Yararcı doğrulanma kavramı, şu iki kavramla ilişkilidir:<br />(1) dostla karşılaşmalar, ki buna olağandışı gerçeklik durumları diyorum;<br />(2) kuralların belirli amaçları.<br />Olağandışı gerçeklik durumları.—Dostları içeren iki bitki, içerdikleri dostların kurallarına uyarak kulandıklarında, don Juan’ın dostla karşılaşmalar, diye adlandırdığı yabansı algılama durumlarına yol açmaktadırlar. Don Juan bu durumlara girmeye büyük önem vermekte, onların kurallarını yararcı ve deneysel bir biçimde doğrulayabilmek için dostlarla elden gelindiğince sık sık karşılaşılması gereğini yorulmadan vurgulamaktadır. Dostla karşılaşmaların sayısı arttıkça, bu kuralların doğrulanması da o kadar fazla gerçekleşebilir denilmektedir.<br />Kişiyi dostla karşılaşma durumuna getiren tek yöntem, doğaldır ki, dostu içeren bitkinin özel bir biçimde kullanılması olmaktadır. Gene de, don Juan öğrenimin ileri aşamaların da bu karşılaşmaların, bitki kulanılmaksızın da yer alabileceğini sezdirmiştir; yani salt istençle bu karşılaşma sağlanabilmektedir.<br />Dostla karşılaşmaya, olağandışı gerçeklik durumları demekteyim. “Olağandışı gerçeklik durumları” terimini yeğlememin nedeni, don Juan’ın bu tür karşılaşmaların gündelik yaşamımızdaki gerçeklikten yalnızca biraz farklı bir gerçekliğin süreğenliği içinde ortaya çıktığını belirtmesi olmuştur. Bu bakımdan, olağandışı gerçeklikte herkesin birleştiği kimi belirli karakteristikler bulunmaktadır diyebiliriz. Don Juan bu karakteristikleri düzenli bir biçimde sınıflandırmaya gitmemiştir, ama onun tutumu, her kişinin kendi bilgisinin kendine özgü bir nitelik taşıdığına olan inancından kaynaklanmaktadır.<br />Kendi kişisel deneyimlerimden çıkardığım aşağıdaki şu ulamlar (kategori), olağandışı gerçekliğe özgü ayırtkanlıkları sergilemektedir. Ne var ki, görünürde pek özel kaynaklardan çıkmalarına karşın, bu ulamlar, don Juan tarafından, kendi bilgisinin temel ilkeleri ışığında pekiştirilmiş ve geliştirilmiştir; don Juan öğretisini, bu karakteristikler, olağandışı gerçekliğin doğal parçalarıymışçasına veregelmiştir:<br />(1) olağandışı gerçeklikten yararlanılabilir;<br />(2) olağandışı gerçekliğin bileşen öğeleri vardır.<br />Birinci ayırtkanlık (karakteristik) olan olağandışı gerçeklikten yararlanılabilir— bunun çıkarlarımız için kullanılabileceğini belirtmektedir. Don Juan, bıkıp usanmadan, bilgisinin en açık amacının yararlı sonuçlar elde etmek olduğunu vurgulamıştır. Bilgisinin, olağan gerçeklikten olduğu kadar, olağandışı gerçeklikten de yararlanmak için bir araç olduğunu ileri sürmüştür. Onun savına göre, dostlar, insanlarda bu durumları, yararlanmaları için yaratmaktadırlar. Don Juan’ın mantığına göre, kişinin dostlarla karşılaşması, onların gizlerini öğrensin diye düzanlenmektedir; ve olağandışı gerçeklik durumlarını kendi birtakım başka kişisel amaçlarına alet etme niyetlerini önlemeyi hedef almaktadır.<br />İkinci ayırtkanlık, olağandışı gerçekliğin kimi bileşen öğelerinin bulunmasıdır. Bu bileşen öğeler de, kişinin duyuları aracılığıyla, olağandışı gerçeklik durumlarının içeriği diye algıladığı edimler, olaylar gibi kimi özelliklerdir. Olağan dışı gerçeklik tablosunun bütününü oluşturan bu öğeler birbirleriyle uyuşmaz görünseler de hem olağan gerçekliğin hem de bildiğimiz düşlerin özelliklerini taşır niteliktedir.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T23:15:22Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/97/15-calisma-duzeni-3-birim/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[14- Çalışma Düzeni - 2. Birim]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/96/14-calisma-duzeni-2-birim/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>•Bir Bilgi Adamının Bir Dostu Vardır•<br />Bilgi adamının dostu olması düşüncesi yedi tamamlayıcı temanın en önemlisidir. Çünkü bu tema olmadan, bir bilgi adamının ne olduğunu açıklamak olası değildir. Don Juan’ın sınıflandırma düzeninde bir bilgi adamının bir dostu vardır; oysa herhangi bir kimsenin böyle bir dostu yoktur. Bir dosta sahip olmak, bilgi adamını herhangi bir kimseden ayırır.<br />Don Juan, bir dostu, “kişiyi kendi sınırlarının ötesine taşıyabilen bir erk” olarak tanımlamaktadır. Yani, bir dost, kişinin olağan gerçeklik âlemini aşmasını sağlayan bir erktir. Bu bakımdan, bir dosta sahip olmak, erk sahibi olmakla eşanlamlıdır. Bir bilgi adamının bir dostu olduğu gerçeği de, kendi başına, öğretilerin uygulayımsal ereğine ulaşıldığının bir kanıtı olmaktadır. Bu erek, kişiye bilgi adamlığının yöntemlerini göstermek olduğuna göre, don Juan’ın öğretilerinin uygulayımsal ereğini tanımlamanın bir başka yolu da, bu öğretilerin bir dost sahibi olma yöntemini de gösterdiğini söylemek olacaktır. Bir büyücünün felsefi kurgusunda “bilgi adamı” kavramı, bu kurguya uygun bir yaşam sürdürmek isteyen bir kimse için, ancak bir dosta sahip olmakla bir anlam taşır.<br />Bilgi adamlığının bu son tamamlayıcı temasını ikinci ana yapısal birim olarak sınıflandırmış bulunuyorum; çünkü bu tema olmadan bilgi adamının niteliğini açıklamak olanaksızlaşırdı.<br />Don Juan’ın öğretilerinde iki dost bulunmaktadır. Birincisi yaygın olarak Jimson otu diye bilinen Datura bitkilerindedir. Don Juan bu dostun İspanyolca adlarından birisini, yerba del diabloyu (şeytan otu) kullanmaktadır. Ona göre Daturanın bütün türlerinde dost bulunmaktadır. Yine de her büyücü, kendisinin olduğunu ileri sürdüğü bir türü belli bir yerde yetiştirmek zorundadır. Bu, yalnızca, o bitkilerin onun özel iyeliğinde olduğunu belirtmek için değil, onların kendisiyle özdeşleştiğini belirtmek içindir de.<br />Don Juan’ın kendi bitkileri inoxia türlerindendi. Ne var ki, bu konuyla, onun kolayca bulduğu iki Datura türü arasında rastlanabilecek farkların hiçbir ilişkisi yoktur.<br />Psilocybe cinsinden olduğunu tanıladığım ikinci dost, bir mantarda bulunuyordu. Bunların Psilocybe mexicana olduklarını sanıyorum; ama bu sınıflandırma kesin sayılamaz, çünkü laboratuvar çözümlemesi yapabilmek için örnek getirememiştim.<br />Don Juan bu dosta humito (küçük duman ya da dumancık) adını takmıştı; böylece bu dostun, bir dumana ya da bu mantarlarla yaptığı harmana olan benzerliğini vurgulamak istiyordu. Gerçekte dostun dumanda olduğunu ileri sürmüşse de, erkin yalnızca Psilocybe türlerinden birisiyle ilşikili olduğunu ortaya koymuştur. Bu bakımdan, onları toplarken, aynı bölgede yetişen aynı cinsin on beş türünden birisiyle karıştırmamak için özen göstermek gerekmekteydi.<br />Anlamlı bir kavram olarak duman, şu düşünce ve düşünce kollarını içerir:<br />(1) bir dostun biçimi yoktur;<br />(2) bir dost, bir nitelik olarak sezilebilir;<br />(3) bir dost uysallaştırılabilir;<br />(4) bir dostun kuralları vardır.</p><p>•Bir Dostun Biçimi Yoktur•<br />Bir dostun, kişinin dışında ve kişiden bağımsız olarak var olan bir şey olduğuna inanılmaktadır. Ne var ki, ayrı bir varlık olmasına karşın biçimsiz olduğuna da inanılmaktadır. Bu “biçimsiz oluş” niteliğini, “belirli bir biçimi olma”nın karşıtı olarak saptamış bulunuyorum. Bu ayrım, bir dosta benzeyen ama belirli bir biçimi olduğu sezilebilen erklerin de bulunmasından ötürü yapılmaktadır. Bir dostun biçimi yoktur demek; onun açık, belirli ve tanınabilir bir biçimi yoktur anlamına gelmektedir. Böyle bir durum da, bir dostun hiçbir zaman görülemeyeceğini belirtmiş olur.</p><p>•Bir Dost Bir Nitelik Olarak Algılanır•<br />Bir dostun biçimi olmayışından başka bir özelliği de, bir dostun yalnızca duyuların bir niteliği olarak algılanabileceği düşüncesidir. Yani, bir dostun biçimi olmadığına göre onun varlığı yalnızca büyücüye olan etkileriyle algılanabilmektedir. Don Juan bu etkilerden kimilerinin insanbiçimsel niteliklerinin olduğunu ileri sürmüştür. Bir dostu, bir insan niteliğine sahipmiş gibi tanımlamıştır. Böylece bir büyücü, kendi yaradılışını bir dostun insanbiçimsel olduğu söylenen nitelikleriyle eşleyerek, kendisine en uygun dostu seçme durumunda olabilirdi.<br />Don Juan, öğretilerinde, söz konusu bu iki dostun, birbirine zıt birtakım niteliklerinin bulunduğunu söylemiştir.<br />Don Juan Datura inoxiada bulunan dostun şu iki niteliği olduğunu belirtmiştir: Kadın gibidir, ve gereksiz bir erklilik verir. Don Juan, bu niteliklerin kesinlikle sakıncalı olduğuna inanmaktadır. Bu konudaki sözleri oldukça kesindir. Bununla beraber, bu konudaki değer yargısının yalnızca kendi kişisel beğenisini yansıttığını da eklemiştir.<br />Don Juan’ın “kadın gibidir” diye tanımladığı nitelik, kuşkuşuz, Datura inoxiadaki dostun en önemli niteliği olmaktadır. “Kadın gibi” tanımından, bu dostun bir dişi erk olduğu anlamını çıkarmamak gerektir. Don Juan, herhalde, bu dostun nahoş bulduğu etkilerini mecaz olarak bir kadınınkine benzetmiş olacaktır. Ayrıca, bitkinin İspanyolca adı olan yerba, dişi cinsi belirtmektedir ve bu dostu, bir kadına benzetmede bir rol oynamış olabilir. Her ne hal ise, bir dostun kadın-gibi diye kişileştirilen erki, şu niteliklerine dayandırılmaktadır:<br />(1) baskıcıdır;<br />(2) yeğindir;<br />(3) ne yapacağı kestirilemez;<br />(4) zararlı etkileri vardır.<br />Don Juan bu dostun, izdeşlerini köleleştirdiğine inanmaktadır. Bu da onun baskıcı niteliğini göstermektedir; bu yüzden de bir kadına benzetilmiştir. Bu dost, izdeşlerini erke boğarak onları kendisine bağımlı kılar, onlara bedensel güç ve sağlık bahşederek kendisine köle eder.<br />Bu dostun aynı zamanda yeğin olduğuna da inanılmaktadır. Onun, bir kadınınkine benzetilen yeğinliği, izdeşlerinin, kaba kuvvet kullanarak yıkıcı eylemlerde bulunmalarına yol açmaktadır. Onun bu niteliği, özellikle kişisel erklerini yeğinlikle kanıtlamak isteyen sert yaradılışlı erkeklere çok uygun düşmektedir.<br />Kadın-gibi olan bir başka nitelik de ne yapacağının kestirilememesidir. Don Juan’a göre, bu dostun etkileri tutarsızdır; yani, kararsızca değişip durmaktadır. Ne yapacağını kestirmek olanaksızdır. Bu dostun tutarsızlığı, ancak, büyücünün her ayrıntıyı büyük bir titizlikle ele almasıyla etkisiz duruma getirilebilir. Herhangi bir hata ya da önceden hesaplanamayan bir talihsizlik, bu dostun kadın-gibi olan önceden ne yapacağının kestirilememesi niteliğinin bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.<br />Baskıcılığı, yeğinliği ve ne yapacağının önceden kestirilememesi yüzünden bu dostun, izdeşlerinin üzerinde zararlı etkileri olduğuna inanılır. Don Juan bu dostun kadın-gibi niteliklerini bile bile yaydığına, ve bu çabalarının amaçlarına ulaştığına inanmaktadır.<br />Ne var ki, bu dostun, kadın-gibi yaradılışının yanı sıra bir nitelik olarak algılanan bir başka yanı da bulunmaktadır. Gereksiz bir erklilik vermesi. Don Juan bu konu üzerinde önemle durmaktadır, ve cömertçe bir erk verici olarak erişilmez bir konumda bulunduğunu vurgulamıştır. Dostun buradaki amacı, izleyenlerine bedensel güç, ataklık ve olağanüstü işler görebilmeleri için yüreklilik sağlamaktır. Ne var ki, don Juan’a göre böylesine aşırı bir erk, gereksizdir; en azından kendisi için artık buna gerek olmadığını söylemiştir. Gene de, don Juan, erk kazanma eğilimindeki bilgi adamı adaylarının bu dostu tanımasını salık vermiştir.<br />Öte yandan, Psilocybe mexicanada bulunan dostun ise şu en yetkin ve en değerli özelliklere sahip olduğunu ileri sürmek, don Juan’ın önemli bir görüşü olmaktadır:<br />(1) erkek-gibidir,<br />(2) insanı aşırı sevinçle kendinden geçirir (ekstaz).<br />Don Juan, bu dostu, Datura bitkilerindekinin tam karşıtı olarak betimlemiştir. Onun erkek-gibi, yiğit bir dost olduğunu söyler. Onun bu erkeklik durumunun, öbür dosttaki kadın-gibi olma durumuna koşut olduğunu belirtmektedir. Yani, bu erkek-gibi olma niteliği, bu dostun bir erkek erk olduğu anlamına gelmez. Burada, don Juan’ın bu dostun etkilerini, onun erkek-gibi diye nitelendirdiği kimi davranışlarının ürünü olarak gördüğü anlaşılmaktadır. İspanyolcada humito sözcüğünün erkek cinsini belirtmesinin de, bir erkek erki anıştırdığı düşünülebilir.<br />Bu dostun don Juan’ca erkek-gibi diye nitelendirilen insanbiçimsel özellikleri şunlardır:<br />(1) serinkanlıdır;<br />(2) yumuşak huyludur;<br />(3) ne yapacağı kestirilebilir;<br />(4) yararlı etkileri vardır.<br />Don Juan’ın, bu dostun serinkanlı yaradılışta olduğunu söylemesinin nedeni, bu dostun dürüst olması ve izdeşlerinden asla gereksiz edimler beklememesidir. Bu dost, insanları kendisine köle etmez, çünkü onlara bol keseden erkler vermemiştir. Tersine, humito izdeşlerine sert ama hakçasına davranır.<br />Bu dostun yeğin davranışlarda bulunmaması, onun yumuşakbaşlılığını gösterir. İnsanda, bedenin yitirilmesi duygusunu yarattığı söylenmektedir; bu nedenle, don Juan onu dingin, yumuşakbaşlı ve barışçıl olarak tanımlar.<br />Ne yapacağı da önceden kestirilebilmektedir. Don Juan, bu dostun, bütün izdeşlerinin geçirdikeri deneyimlerin hep değişmez kaldığını söylemiştir; yani, etkileri değişmemiştir; değişmişse bile, bu değişiklikler pek az olmuştur; bu bakımdan aynı diye nitelendirilebilir.<br />Serinkanlı, yumuşakbaşlı ve ne yapacağının kestirilebilir olması, bu dostun erkek-gibi bir niteliğini daha oluşturur. O da izdeşlerinin üzerinde yararlı etkilerinin olmasıdır. Humitonun erkekçe nitelikleri, onlarda, çok ender rastlanan bir çoşkusal dengelilik durumu yaratmaktadır. Don Juan, bu dostun kılavuzluğunda, kişinin yürek gücünün pekiştirileceğine, dengeye kavuşturulacağına inanmaktadır.<br />Bu dostun erkekçe niteliklerinin doğal bir sonucu da, insanı aşırı sevinçle kendinden geçirtmesidir. Yaradılışının bu yanı da bir nitelik olarak değerlendirilmektedir. Humito&#039;nun, izdeşlerinde, bedenlerini yitirmiş gibi bir duygu yarattığı bilinir. Böylelikle, onların, bedensiz olmanın sağladığı kimi belirli edimleri yerine getirebilmelerine yol açılmış olur. Bu belirli edimler de, don Juan’a göre, insanın aşırı bir sevinçle kendinden geçmesi durumunu doğurur. Psilocybe&#039;de bulunan dostun, yaradılışında tefekküre yönelik eğilimler bulunan kimseler için en uygun dost olduğu kabul edilmektedir.</p><p>•Bir Dost Uysallaştırılabilir•<br />Bir dostun uysallaştırılabilmesi düşüncesi, kendisinden, bir erk olarak yararlanılabileceği anlamına gelmektedir. Don Juan, bu işe yarama niteliğinin içsel yapısında var olduğunu ileri sürmüştür. Bir büyücü, bir dostu uysallaştırmakla, ondaki özel erklere egemen olmuş sayılır. Bu da, o erkleri kendi çıkarına kullanabileceği anlamına gelir. Bir dostun uysallaştırılabilmesi, öbür erklerde bulunmayan bir nitelik olarak belirlenmektedir. Öbür erkler, bu uysallaştırılamayıp, kendilerinden yararlanılamama özellikleri dışında bir dosta benzemektedirler.<br />Bir dosttan yararlanmanın iki yolu bulunmaktadır:<br />(1) bir dost bir araç yerine geçer;<br />(2) bir dost bir yardımcıdır.<br />Bir araç yerine geçen bir dost, büyücüyü olağandışı gerçeklik âlemine götürmeye yarar. Kendi kişisel bilgime göre, bu araçlık etme işlevi, her bir dost için ayrı anlamlara gelmekteyse de, her ikisinin ortak bir yanıdır.<br />Datura inoxia&#039;nın içerdiği dostun genel olarak sakıncalı bilinen nitelikleri, özellikle ne yapacağının önceden kestirilememe niteliği, onu çekinceli ve güvenilmez bir araca dönüştürmektedir. Onun bu tutarsızlığına karşı tek korunma çaresi törenler olarak gözükmektedir. Ama bu törenler de, onda bir kararlılık sağlamaya yeterli olamamaktadır.<br />Bu dostun araçlık etme işlevinden yararlanmak isteyen büyücüler, herhangi bir girişimden önce olumlu belirtileri beklemek zorunda kalırlar.<br />Oysa, Psilocybe mexicana&#039;da içerilen dost, dengeli niteliklerinden ötürü, tutarlı ve ne yapacağı önceden kestirilebilen bir araçlık etme işlevini sunmaktadır. Onun bu kararlılığı, bu dostun araçlık etme işlevinden yararlanmak isteyen bir büyücünün, herhangi bir hazırlık töreni yapmasına gerek bırakmaz.<br />Bir dostun, kendisinden yararlanılabilme özelliklerinden biri de, bir dostun yardımcı olma özelliğidir. Bir yardımcı olmanın anlamı, bir dostun, bir büyücüye araçlık etmesidir; yani, o büyücünün olağandışı gerçeklik âlemine gitmekle amaçladığı herhangi bir şeyi elde edebilmesine yardımcı olmak ya da kılavuzluk etmektir.<br />Yardımcı olma işlevlerinde, her iki dostun ayrı ve kendilerine özgü nitelikleri bulunmaktadır. Kişi, öğrenim yolunda ilerledikçe, bu niteliklerin karmaşıklığı ve uygulanabilirliği de artar. Ama, genel olarak, Datura inoxian&#039;nın içerdiği dostun olağanüstü bir yardımcı olduğu, ve bu durumun, onun aşırı erk sağlamasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Psilocybe mexicana&#039;da bulunan dostun çok daha yüksek bir yardımcı olduğu kanısı yerleşiktir. Don Juan, onun yardımcılık işlevinin eşi bulunmadığına; ve bunun da, bütün öbür değerli niteliklerin bir uzantısı olduğuna inanmaktadır.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T23:13:50Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/96/14-calisma-duzeni-2-birim/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[13- Çalışma Düzeni - 1. Birim]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/95/13-calisma-duzeni-1-birim/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>•Bilgi Adamı•<br />Çömezliğimin ilk aşamalarında don Juan öğretilerinin amacının “nasıl bir bilgi adamı olunacağını göstermek” olduğunu ifade etmişti. Bu ifadeyi hareket noktası olarak kullanacağım. Bir bilgi adamı olmanın yararlı bir amaç olduğu ortadadır. Ve gene don Juan’ın düzenli öğretisinin her bir parçasının şu ya da bu biçimde bu amaca yönelik olduğu da yadsınamaz. Bu çalışmadaki uslamlamam, bu koşullarda “bilgi adamı”nın, yararlı bir amaç olarak belli bir “uygulama düzeni”nin açıklanmasında kaçınılmaz bir işlevi olduğudur. O halde bu noktadan hareket ederek, bu uygulama düzenini anlayabilmek için, burada söz konusu olan hedefi—yani “bilgi adamı”nı— anlamak gerektiği sonucuna ulaşmak yanlış olmaz.<br />Birinci yapısal birim olarak “bilgi adamı’nın niteliğini belirledikten sonra, bunu tamamlayan şu yedi kavramı da rahatça sıralamak olanağını bulmuş oluruz:<br />(1) bilgi adamı olmak bir öğrenim sorunudur;<br />(2) bir bilgi adamının sarsılmaz bir niyeti olmalıdır;<br />(3) bir bilgi adamı zihinsel berraklığa sahiptir;<br />(4) bir bilgi adamı olmak için zorlu bir çaba gerekmektedir;<br />(5) bilgi adamı bir savaşçıdır;<br />(6) bilgi adamı olmak aralıksız bir süreçtir;<br />(7) bilgi adamının bir dostu vardır.<br />Bu yedi kavram, öğretide sürekli olarak işlenen temalardır. Bunlar don Juan’ın tüm bilgisinin karakterini belirlemektedir. Don Juan’ın öğretilerinin uygulayımsal ereği bir bilgi adamı yaratmak olduğundan, düşündüğü her şey bu yedi temadan her birinin belirli karakteristiğini taşımaktaydı. Bir araya gelince de, insanın kendi davranışlarını yönlendirmesinin bir yöntemi, uzun ve tehlikeli bir eğitimin son ürünü olan bir davranış yöntemi olan “bilgi adamı” kavramını çıkarmışlardır. Ne var ki, “bilgi adamı”, nasıl davranılacağını öğreten bir kılavuz değildir; öğretilmekte olan bilgiye ilişkin bütün olağandışı durumları kuşatan bir ilkeler dizisidir.<br />Öte yandan bu yedi temanın her biri, yapısındaki değişik yanları içeren birçok kavramı daha taşımaktaydı.<br />Don Juan’ın sözlerinden, bir bilgi adamının bir diablero, yani bir karabüyücü olabileceğini çıkarmak olasıydı. Kendi öğretmeninin ve geçmişte kendisinin bir diablero olduğunu; ama büyücülük işinin kimi uygulamalarını bırakmış olduğunu söylemişti. Öğretisinin ereği, nasıl bilgi adamı olunacağını göstermek olduğundan ve kendi bilgisinin içeriğini diableroluk oluşturduğundan, bilgi adamıyla diablero arasında doğal bir bağın varlığı düşünülebilir. Gerçi don Juan bu iki terimi hiçbir zaman birbirinin yerine kullanmamıştır, ama onların birbirine bağlı bulunduğu varsayımı, “bilgi adamı”nın yedi temasıyla bu temaları tamamlayan kavramların, kuramsal olarak bir diablero olma doğrultusunda ortaya çıkabilecek bütün durumları kapsadığı olasılığını arttırmaktadır.</p><p>•Bilgi Adamı Olmak Bir Öğrenim işidir•<br />Birinci tema, bilgi adamı olmaya götüren tek yolun öğrenim olduğunu; ereğe ulaşabilmek için de kararlı çabada bulunma gereğini kesinlikle belirtmektedir. Bilgi adamlığı, insana bir anda bir lütuf olarak verilemez ya da doğaüstü güçlerce ihsan edilemez; tersine, bir sürecin sonunda ulaşılabilecek bir şeydir. Bilgi adamı olmayı öğrenme olasılığı, bu ereğe varması için bir kimseye öğretilecek bir dizgenin varlığını kanıtlamaktadır.<br />Birinci temayı tamamlayan üç kavram vardır:<br />(1) bilgi adamı olmak için açık seçik bir koşul yoktur;<br />(2) kimi örtülü koşullar vardır;<br />(3) kimin bilgi adamı olmayı öğrenebileceğine kişinin dışındaki bir erk karar verir.<br />Bilgi adamı olma yöntemini öğrenmeye kimin yeterli kimin yetersiz olduğunu belirleyen herhangi açık seçik bir ön koşul olmadığı anlaşılıyor. Kuramsal olarak bu yol, onu izlemek isteyen herkese açıktır. Ama uygulamada, böyle bir durum, bir öğretmen olarak don Juan’ın çömezlerini seçmesi gerçeğiyle uyuşmamaktadır.<br />Herhangi bir öğretmenin bu koşullarda çömezlerini, kimi örtülü önkoşullar arayarak seçmesi doğaldır. Bu önkoşulların neler olduğu açıkça ortaya konmuş değildir; don Juan bir çömez adayının belirlenmesinde unutulmaması gereken kimi ipuçlarının bulunduğunu üstü kapalı söylemiştir. Anıştırdığı ipuçları arasında, adayın yaradılışında, don Juan’ın “sarsılmaz bir istek” dediği türden bir eğilim olup olmadığı durumunu sayabiliriz.<br />Gene de, kimin bilgi adamı olmayı öğrenebileceği konu sundaki son karar, don Juan’ca bilinen ama onun istenci dışında kalan bir erke bırakılmıştır. Kişinin dışındaki bu erkin, uygun kimseyi, ona olağanüstü bir iş yaptırarak ya da onu birtakım yabansı olayların içine sokarak seçtiğine inanılır. Demek ki, gözle görünen önkoşulların olmasıyla, açığa vurulmamış örtülü önkoşulların varlığı arasında bir uyuşmazlık söz konusu değildir.<br />Bu yolla seçilen kimse çömez olur. Don Juan escogido der buna: “seçilen kişi”. Ama bir escogido olmak, yalnızca bir çömez olmaktan öte bir anlam taşır. Salt, bir erk tarafından seçilmiş olmak, bir escogidoya, öbür insanlardan farklı bir gözle bakılmasına neden olacaktır. Öğrenimle artacağı varsayılan, ufak çapta bir erke artık kavuşmuş gözüyle bakılır kendisine.<br />Ne var ki, öğrenim, sonu gelmez bir arayıştır, ve ilk kararı veren erkten escogidonun öğrenimini sürdürmeyi başarabilmesi ya da yenilgiye uğraması konularında da benzer kararlar vermesi beklenecektir. Bu kararlar, öğrenimin herhangi bir aşamasında ortaya çıkan belirtilerle kendini gösterirler. Bu bakımdan, bir çömezin başına gelen herhangi tuhaf bir olay, bu türden bir belirti sayılmaktadır.</p><p>•Bilgi Adamında Sarsılmaz Bir Niyet Vardır•<br />Bir bilgi adamında sarsılmaz bir niyet bulunması, istencini kullanabilmesi anlamındadır. Sarsılmaz niyeti olmak demek, kişinin kendisini, öğretilmekte olan bilgi sınırı içinde sıkıca tutarak zorunlu bir yöntemi uygulayabilecek istence (yani iradeye) sahip olması demektir. Bilgisi bağlamında yerine getireceği edimlerin her birinde aranan zorunlu nitelikleri koruyabilmesi için bilgi adamının sarsılmaz bir istence gereksinmesi vardır.<br />Böyle bir bağlamda yerine getireceği bütün edimlerin zorunlu nitelikleri, ve bunların katı ve önceden belirlenmiş olmaları, kim olursa olsun kuşkusuz insana oldukça sıkıcı gelecektir; işte bu yüzden, insanda yeterince sarsılmaz bir niyet bulunması bir çömez adayında aranan tek örtülü önkoşuldur.<br />Sarsılmaz niyet şu öğeleri kapsar:<br />(1) yalınlık,<br />(2) doğru yargılama,<br />(3) değişiklik yapma özgürlüğünün yokluğu.<br />Bilgi adamının yalın bir yaşam sürdürmesi gereklidir, çünkü yapmak zorunda olduğu şeyler gündelik yaşamda alışılagelmişin dışında olan edimlerdir. Bu nedenle onları her yapışında olağanüstü bir çaba göstermesi gerekmektedir. Bir kimsenin bu denli olağanüstü bir çabayı sürdürebilmesi için önceden belirlenmiş bir tür etkinliklerle doğrudan ilişkisi olmayan başka tür edimlerden kaçınması gereklidir.<br />Bütün edimler önceden belirlenmiş ve zorunlu olduklarından, bilgi adamının doğru yargılamaya gereksinmesi vardır. Bu kavramla, sağduyu değil, bir edimin içinde yer aldığı koşulları değerlendirebilme yetisi denmek istenmektedir. Böyle bir değerlendirmeyi yapabilmek amacıyla, temel olarak, edimin yerine getirileceği anda elde edilmiş bulunan tüm bilgi bölümlerini bir araya getiren bir kılavuz verilmektedir. Böylece bu kılavuz, yeni bölümler öğrenildikçe sürekli değişime uğrarsa da; kişinin yerine getirmesi gereken herhangi zorunlu bir edimin o anın koşullarında en uygun edim olduğu kanısını da o kişiye sağlamaktadır.<br />Bütün edimler önceden belirlenmiş ve zorunlu olduklarından, bunların yerine getirilmesi, değişiklik yapma özgürlüğünün yokluğu demeye de gelmektedir. Don Juan’ın bilgisini verme dizgesi öyle sağlam kurulmuştur ki onu şu ya da bu yönde değiştirme olanağı bulunmamaktadır.</p><p>•Bilgi Adamı Zihinsel Beraklığa Sahip Olmalıdır•<br />Zihinsel berraklık, insana yönlenme veren temadır. Bütün edimler önceden belirlenmiş olduklarına göre, kişinin kendisine öğretilen bilgilerle kendisini yönlendirmesi de önceden belirlenmiş demektir. Bunun sonucu olarak da zihinsel berraklık yalnızca insana yönlenme duygusu verir. Bu kavramı tamamlayan şu düşünceler de, tutulmuş olan yolun geçerliliğini sürekli olarak sağlar:<br />(1) bir yol arama özgürlüğü,<br />(2) belirli amacın bilinmesi,<br />(3) akıcı olma.<br />İnsanın bir yol arama özgürlüğü olduğuna inanılır. Seçme özgürlüğü, değişiklik yapma özgürlüğünün yokluğuyla bağdaşmaz değildir. Bu iki düşünce, birbirinin zıttı olmadığı gibi çatışmaları da söz konusu değildir. Bir yol arama özgürlüğünden, eş yararlılıklarda etkinlik ve kullanışlılıklardaki çeşitli olanaklar arasından birini seçme özgürlüğü anlaşılmaktadır. Seçmedeki ölçüt de, kişinin olanaklardan birini öbürlerinden üstün görüp yeğlemesidir. Gerçekten de bir yol seçme özgürlüğü, kişisel eğilimlerin belirlenmesine yol açarak kişiye yönlenme duygusu verir.<br />Yönlenme duygusunun yaratılmasında bir başka yol da, öğretilmekte olan bilgi bağlamında yerine getirilen her edimin belirli bir ereği olduğunu ileri sürmektir. Buna dayanarak, bir bilgi adamının, kendi özel amaçlarını, her edimdeki belirli ereğe uygun tutabilmesi için zihinsel berraklıkğa gereksinmesi bulunduğunu söyleyebiliriz. Her edimin belirli bir amacının olduğu bilgisi, herhangi bir edimi çevreleyen koşulları değerlendirmede, ona kılavuzluk eder.<br />Zihinsel berraklığın bir başka işlevi de, bilgi adamının zorunlu edimleri yerine getirebilmesine yardımcı olmak üzere, öğretinin ona sunduğu tüm kaynakları bir araya getirme gereksinmesini karşılaması konusundadır. Akıcı olma kavramı bunu anlatır. Kişiye bir kıvraklık ve beceriklilik duygusu vererek yönlenme duygusunu pekiştirir. Bir bilgi adamında akıcılık aranmasaydı, bütün edimlerindeki zorunlu olma niteliği o kişiyi katı ve kısır bir duruma sokmuş olurdu.</p><p>•Bilgi Adamı Olmak için Yoğun Çalışma Gereklidir•<br />Bir bilgi adamının, eğitimi süresince yoğun çaba harcamak için, çok yanlı bir yeteneğe sahip olması ya da onu geliştirmesi gerekmektedir. Don Juan, bilgi adamı olmak için yoğun çalışma gereklidir, demişti. Yoğun çalışma, şu yetenekleri belirtir:<br />(1) zorlu biçimde çaba harcayabilme;<br />(2) istenen sonucu alabilme;<br />(3) savaşımdan kaçmama.<br />Bilgi adamlığı yolunda yoğun çaba harcanması kuşkusuz ki göze çarpan tek nitelik olarak ortaya çıkmaktadır. Zorlu biçimde çabayı gerektiren koşullara karşılık verebilmek için değişik türden bir çaba harcanması kaçınılmazdır. Bu da, bilgi adamının zorlu biçimde çaba harcaması demektir. Don Juan’ın davranışlarını örnek alacak olursak, ilk bakışta onun çarpıcı biçimdeki çabaları, rolünü oynamada salt ona özgü yeğlemeler olarak görünmüş olabilir. Ne var ki, onun zorlu biçimdeki çabaları, her zaman rol yapmanın çok ötesinde olagelmiştir. Onun bu çabaları, çok derin bir inanç durumunun anlatımlarıdır. Çarpıcı biçimdeki çabalarıyla, yerine getirmekte olduğu bütün edimlerin o alışılmadık nihai niteliğini aktarmaktadır. O halde sonuç olarak, onun davranışlarına, ölümün başrolü oynadığı bir sahnede geçiyormuş gibi bakmak gerekmektedir. Bilgi adamının uğraştığı şeylerin doğasındaki tehlikeli niteliklerden ötürü, öğrenim süresince ölüvermek olasılığı oldukça kuvvetlidir. O halde, ölümün her yerde hazır ve nazır bulunduğuna ilişkin kesin kanının neden olduğu çarpıcı ve zorlu biçimdeki çabalarının yalnızca rol yapmak olmadığı açıklığa kavuşmaktadır.<br />Yoğun çabalar yalnız zorlu olmaktan başka bir de istenen sonucu alabilecek biçimde olmalıdır. Yoğun çabaların etkili olması beklenir; doğru bir biçimde yönlendirilmiş ve uygun olma nitelikleri bulunmaktadır. Kesintisiz olarak ölümle burun buruna bulunmak, yalnızca genel tutumu vurgulayan bir çarpıcılığı değil, her edimin yaşamın sürdürülmesi amacıyla bir savaşım demek olduğu kesin kanısını da zorunlu kılmaktadır. Çünkü, kişinin yoğun çabaları, istenen sonucun alınması koşulunu yerine getirememişse, o kişinin yok edileceği kesin kanısı vardır.<br />Yoğun çaba harcanması, savaşımdan kaçmama kavramını da içermektedir. Bu da, bir kimsenin bir edimi, öğretilmekte olan bilgilerin tümünü kılı kılına inceledikten sonra, doğru bir biçimde yerine getirebilecek güçte olup olmadığını denemesi ya da kanıtlaması anlamına gelir.</p><p>•Bilgi Adamı Bir Savaşçıdır•<br />Bir bilgi adamının yaşamı sonu gelmez bir savaşımdır. Onun bir savaşçı olduğu, bir savaşçı yaşamını sürdürdüğü düşüncesi o kişinin duygusal dengeye kavuşmasına neden olmaktadır. Savaşan bir adam olma düşüncesi dört kavramı kapsamaktadır:<br />(1) bir bilgi adamının saygılı olması gerekir;<br />(2) korku duyması gerekir;<br />(3) son kerte uyanık olması gerekir;<br />(4) özgüveni olması gerekir. Demek ki, bir savaşçı olmak, kişisel başarıyı vurgulayan bir öz-düzence (self-discipline) biçimidir. Ama aynı zamanda kişisel çıkarların en az düşünüldüğü bir durumdur bu. Birçok örneklerinde görüldüğü gibi, kişisel çıkarlar, önceden belirlenmiş ve zorunlu edimlerin yerine getirilmesi için gerekli olan dış etkenlere karşı tepkilerinde dengeli olma niteliğiyle uyuşmamaktadır.<br />Savaşçı rolündeki bir bilgi adamı, ilişki kurduğu her şeye karşı derin bir saygıyla davranmak zorundadır. Her şeyi anlamlı bir perspektife oturtmak için bilgisiyle ilgili herşeye derin bir saygı göstermesi gerekir. Saygı duymak, Bilinmeyen’e baktığında kişinin kendi önemsiz kaynaklarının değerini iyi bilmesiyle eşanlamlıdır.<br />Kişi, bu düşünce çerçevesi içinde kaldıkça saygılı olma düşüncesi mantıksal olarak kişinin kendisini de içerir. Çünkü kişinin kendisi de o Bilinmeyen kadar bilinmezdir. Böylesine ağırbaşlı bir saygılılık durumuna geçilmiş olunması, aksi taktirde çok anlamsız görünebilecek olan bu belirli bilginin çömezliğini, oldukça ussal bir başka duruma dönüştürmektedir.<br />Bir savaşçının yaşamındaki başka bir gereksinme de korku duygusunun yaşanması ve dikkatlice değerlendirilmesi olmaktadır. Aranan nitelik, korkuya karşın kişinin kendi edimlerini yerine getirmeyi sürdürmesi olmaktadır. Korkunun yenilmesi gerektiğine, ve bir bilgi adamının yaşamında, korkunun artık onu tedirgin edemeyeceği bir günün geleceğine inanılır. Şu var ki, kişi başlangıçta korktuğunun bilincinde olmalıdır, ve bu duyguyu layıkıyla değerlendirmelidir. Don Juan, bir insanın korkuya ancak onu yüreklilikle karşılayarak yenebileceğini söylemektedir.<br />Bir savaşçı olarak kişinin, son kerte uyanık olması da gerekir. Savaşan bir kimse farkındalığın şu iki kaçınılmaz özelliğine ilişkin etkenlerin çoğundan haberdar olabilmek amacıyla tetikte bulunmak zorundadır:<br />(1) niyetlerin farkındalığı,<br />(2) beklenen değişimlerin farkındalığı.<br />Niyetlerin farkındalığı, herhangi bir zorunlu edimin belirli ereğiyle, kişinin edimden beklediği kendi belirli amacı arasındaki ilişkileri bağlayan etkenlerin farkında olmak demektir. Bütün zorunlu edimlerin belirli bir amacı olduğundan, bilgi adamının son kerte uyanık olması gerekmektedir. Yani, bütün zorunlu edimlerin belli amaçlarını, kendisinin o edimleri yerine getirmekle amaçlamış olduğu belli niyetlerle sürekli olarak eşleştirebilme yetisine sahip olması gerekmektedir.<br />Bu ilişkinin farkında olan bir bilgi adamı, beklenen değişimler diye tanımlanan şeylerin de farkında olabilmektedir. Burada “beklenen değişimlerin farkındalığı” diye nitelendirdiğim şey, kişinin, her edimin belirli amacıyla kendisinin o edimi yerine getirmekle amaçlamış olduğu niyet arasındaki ilişkiyi bağlayan önemli değişimleri sürekli olarak sezebilmesindeki kesinlik olmaktadır. Beklenen değişimlerin farkındalığıyla, kişi, değişikliklerin en ince ayrıntılarını sezebilmektedir. Değişimlerin telaşsızca farkında olunması, geleceği bildiren işaretlerle öbür olağandışı olguların tanınmasını ve yorumlanmasını da açıklamış olmaktadır.<br />Bir savaşçının davranışlarına ilişkin düşüncelerin sonuncusu, özgüveni olması gereğidir. Yani, yerine getirmeyi yeğlediği bir edimin belirli amacının, o edimi yerine getirmekle beklediği kendi özel amacına en uygun tek seçenek olduğuna ilişkin güvençtir. Özgüveni olmayan bir kimse, öğretilerin en önemli özelliklerinden birini yerine getirmekte başarısızlığa uğrayacaktır: Ki bu da bilginin erk olduğunu kavrayabilme yetisidir.</p><p>•Bilgi Adamı Olmak Aralıksız Bir Süreçtir•<br />Bilgi adamı olmak, sürekli olarak bilgi adamı kalmak anlamına gelmiyor. Kişinin, öğretilmekte olan bilgisinin önceden belirlenen aşamalarına geçerek bir bilgi adamı olabileceğine ilişkin hiçbir kesinlik bulunmamaktadır. Bu aşamaların işlevinin, yalnızca, nasıl bir bilgi adamı olunabileceğini göstermek olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle, şu üç düşünceyi içeren aralıksız bir süreç ortaya çıkmaktadır:<br />(1) insanın bilgi adamı olma arayışını sürekli yenilemesi gerektiği düşüncesi;<br />(2) kişinin geçiciliği düşüncesi;<br />(3) kişinin yürek taşıyan bir yol izlemesi gerektiği düşüncesi.<br />Bilgi adamı olma arayışının durmaksızın yenilenmesi, öğrenim yolunda karşılaşılan dört simgesel düşman temasında işlenmiş bulunmaktadır: Korku, berraklık, erk ve yaşlılık. Arayışın yenilenmesiyle anlatılmak istenen şey, kişinin kendi kendini denetleme alışkısını kazanması ve bu alışkıyı sürdürebilmesidir. Gerçek bir bilgi adamından, bir bilgi adamı olma uğraşını etkin bir biçimde sürdürebilmesi için, yaşamının son anına dek, dört düşmanından her birisine karşı art arda savaşım vermesi beklenir. Ne var ki, arayışın her an içtenlikle yenilenmesine karşın, olasılıklar kaçınılmaz biçimde insana karşıttır; insan sonuncu simgesel düşmanına yenik düşecektir. Geçicilikten anlaşılan şey budur.<br />Kişinin geçici olma eksi değerini dengeleyebilmesi için, “yürek taşıyan bir yol” izlemesi kavramı getirilmektedir. Yürek taşıyan bir yol demek, kişinin geçici olmasına karşın ilerlemesini sürdürmek zorunluluğunda bulunduğunu mecaz yoluyla anlatmaktır; en yaklaşık uygun seçeneğe yönelerek kendisini o seçenekle bütünüyle özdeşleştirmesi gerektiğinin mecaz olarak ifade edilmesidir.<br />Don Juan, tüm bilgisinin temeliyle, kendisi için önemli olan şeyin yürek taşıyan bir yol bulmak ve bu yolu sonuna dek izlemekte olduğu mecazının bir birleşimini yapmıştır. Bu da en uygun seçenekle özdeşleşmesinin onun için yeterli olduğu anlamına gelmektedir. Yürek taşıyan yolda yapılan yolculuk, kendi başına yeterli olmaktadır; değişmez bir alana ulaşmak umudu, bilgisinin sınırları dışında kalmaktadır.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T23:12:57Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/95/13-calisma-duzeni-1-birim/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[12- Bölüm 2 - Yapısal Çözümleme]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/94/12-bolum-2-yapisal-cozumleme/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>Bu çalışmanın birinci bölümünde sunulan olağandışı gerçeklik durumlarına ilişkin verileri özetleyen bu ikinci yapısal düzen bölümü, don Juan’ın öğretilerinin içsel tutarlığıyla inandırıcılığını açıklamak için bir deneme olarak düşünülmüştür. Bu bölümdeki yapının, ana birimleri olan dört kavramdan oluşmasını uygun bulmaktayım:<br />(1) bilgi adamı;<br />(2) bir bilgi adamının bir dostu vardır;<br />(3) bir dostun kuralları vardır; (4) bu kural özel oybirliğiyle doğrulanmıştır. Bu dört birim, ayrıca, birçok ikincil düşüncelerden oluşmaktadır; böylece tüm yapı, çömezlikten ayrıldığım zamana kadar sunulan bütün anlamlı kavramları kapsamaktadır. Bir anlamda, bu birimler, çözümlemenin ardışık aşamalarını betimlemektedirler. Her aşama da bir öncekini biçimlemektedir.*<br />* Yapısal çözümlemedeki birimlerin taslağı için, Ek B ’ye bakınız.<br />Bu kavramsal yapı bütünüyle birimlerinin anlamlarına bağlı olduğundan, aşağıdaki açıklamayı bu aşamada vermeyi uygun bulmaktayım: tüm çalışma boyunca, anlamları benim onları anladığım biçimde vermeye çalıştım. Burada sunduğum biçimiyle don Juan’ın bilgisinin tamamlayıcı kavramları, onun bana anlattıklarının tıpkısı tıpkısına yinelenmesi olamazdı. Bu kavramları elimden geldiğince asıllarına uygun bir biçimde verebilmek için gösterdiğim bütün çabalara karşın, anlamları, benim onları sınıflandırmaya çalışmam yüzünden, değişmiştir. Ne var ki, bu yapısal düzenin dört ana biriminin düzenlenmesi, bir dış etken sayılabilecek kendi sınıflandırma yöntemlerimden etkilenmiş gözüken mantıksal bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak, her birinin tamamlayıcı düşüncelerine gelince, kendi kişisel etkimi dışlamak olanaksızlaşıyordu. Bir dış etken olarak bu sınıflandırma işlemleri, belirli yerlerde olayların anlaşılması bakımından kaçınılmazdır.<br />Burada böyle bir iş başarılabilmişse, bu sonuca götüren öğeler, temel amacın çevresinde zikzakların yapılması, öğreticinin anlamları sınıflandırma düzeni ve öğrencinin sınıflandırma yöntemleri olmuştur.<br />Bu kavramsal yapı bütünüyle birimlerinin anlamlarına bağlı olduğundan, aşağıdaki açıklamayı bu aşamada vermeyi uygun bulmaktayım: tüm çalışma boyunca, anlamları benim onları anladığım biçimde vermeye çalıştım. Burada sunduğum biçimiyle don Juan’ın bilgisinin tamamlayıcı kavramları, onun bana anlattıklarının tıpkısı tıpkısına yinelenmesi olamazdı. Bu kavramları elimden geldiğince asıllarına uygun bir biçimde verebilmek için gösterdiğim bütün çabalara karşın, anlamları, benim onları sınıflandırmaya çalışmam yüzünden, değişmiştir. Ne var ki, bu yapısal düzenin dört ana biriminin düzenlenmesi, bir dış etken sayılabilecek kendi sınıflandırma yöntemlerimden etkilenmiş gözüken mantıksal bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak, her birinin tamamlayıcı düşüncelerine gelince, kendi kişisel etkimi dışlamak olanaksızlaşıyordu. Bir dış etken olarak bu sınıflandırma işlemleri, belirli yerlerde olayların anlaşılması bakımından kaçınılmazdır. Burada böyle bir iş başarılabilmişse, bu sonuca götüren öğeler, temel amacın çevresinde zikzakların yapılması, öğreticinin anlamları sınıflandırma düzeni ve öğrencinin sınıflandırma yöntemleri olmuştur.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T23:11:34Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/94/12-bolum-2-yapisal-cozumleme/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[11- Öğretiler-11]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/93/11-ogretiler11/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>Bu gezilerim boyunca tuttuğum notlardaki son olay 1965 Eylül’ünde geçmiş. Don Juan’ın öğretilerinin sonuncusu olmuştu bu. Daha önce kullandığım bitkilerin etkisinde olmadan ortaya çıktığı için, bunu, “özel bir olağandışı gerçeklik durumu” diye nitelendirmiştim. Bana öyle gelmişti ki, don Juan, kimi söz ve davranışlarını ustaca kullanarak böyle bir durumu sağlamıştı. Yani, gözümün önünde öyle bir beceriyle davranıyordu ki, sanki don Juan, kendisi değilmiş de ona öykünen bir başkasıymış izlenimini açık seçik bir biçimde yaratmıştı. Bu nedenle derin bir içsel çekişme içine düşmüştüm. Onun don Juan olduğuna inanmak istiyordum; ama bir türlü emin olamıyordum. İçsel çekişmem, beraberinde bir de bilinçli bir korku getiriyordu. Bu korku haftalar boyunca sağlığımı bozmuştu. İşte o sıralarda, don Juan’a çömezlik etmeye son vermenin en akıllıca iş olacağını düşünmekteydim. O günden bu yana hiçbir şeye katılmadım. Ama don Juan beni çömezi olarak görmekten vazgeçmiş değildi. Çekilişimi salt, gerekli ve geçici bir kendimi toparlama dönemi olarak değerlendiriyor, öğrenimimin süresi belirsiz bir aşaması olarak görüyordu. Gene de, o günden bu yana, öğretisi üzerinde her hangi bir yorum yapmamıştır.<br />Bu son deneyimimin en önemli noktalarıyla ilgili sayfalar dolusu notları hemen ertesi günü, büyük korkum doruğuna varmadan önce derin ruhsal çalkantılar geçirdiğim saatlerde tutmuştum. Bir ay sonra da ayrıntılı bir biçimde yeniden yazmıştım.<br />29 Ekim 1965, Cuma<br />30 Eylül 1965 Perşembe günü don Juan’ı görmeye gittim. Ne denli önlemeye çalışmışsam ve don Juan’ın önerdiği gibi silkip başımdan atmaya uğraşmışsam da, bu kısa, yüzeysel olağandışı gerçeklik durumları yakamı bırakmıyordu. Durumum gittikçe kötüleşiyordu; çünkü bu durumların süreleri daha da uzamaktaydı. Uçak gürültülerini keskin biçimde algılamaya başlamıştım. Uçaklar tepemde uçup geçerlerken motorlarının çıkardığı gürültüler doğallıkla dikkatimi çekiyor ve onlara takılıp kalıyordum. Neredeyse uçakların içindeymişim ya da onlarla birlikte uçuyormuşum sanısı vardı içimde. Çok tedirgin edici oluyordu bu algılamalarım. Silkinip de bu duygulardan kurtulamayınca, içim kuruntularla doluyordu.<br />Bütün ayrıntıları dinledikten sonra, don Juan, bana acı veren şeyin ruh yitikliği olduğu sonucuna vardı. Bu sanrıların, mantarları aldığımdan bu yana bana musallat olduklarını söyledimse de, o bunların yeni bir gelişme olduğu kanısındaydı. Daha önceleri, korktuğum için, yalnızca “saçma sapan şeyleri düşlediğimi”, ama artık gerçekten kendimi büyüye kaptırmış olduğumu söyledi. Uçak gürültülerinin beni sürükleyip götürüşü de bunun kanıtıymış. Genellikle, bir derenin ya da bir ırmağın sesi, ruhunu yitirmiş büyülü birisini tuzağa düşürür, ölümüne sürüklermiş. Sonra da, sanrılanmadan hemen önce neler yaptığımı bir bir anlatmamı istedi. Anımsaya bildiğim bütün faaliyetlerimi sayıp döktüm. Don Juan, bu anlattıklarımdan, ruhumu yitirmiş olduğum yeri çıkarmış olduğunu söyledi.<br />Don Juan, görmeye alışık olmadığım bir biçimde, kafasını bir şeye takmış görünüyordu. Onun bu durumu kuruntularımı daha da arttırıyordu. Ruhumu tuzağa düşürenin kim olduğunu bir türlü çıkaramadığını; ama, bunu kim yaptıysa yapsın, niyetinin kuşkusuz beni öldürmek ya da ağır hastalığa uğratmak olduğunu söyledi. Ardından da bana kesin açık bir yönerge vererek “savaş duruşu” diye adlandırdığı belli bir duruş biçimini öğretti. Bedenimi o duruşta tutarak, hayırlı noktam olduğunu söylediği belli bir yerde öyle duracakmışım. Savaş duruşu (unaforma para pelear) dediği bu durum da kesinlikle kalmam gerekirmiş.<br />Bunları ne diye yapacağımı, kimle savaşacağımı sordum. Don Juan, yanıtında, ruhumu çalanı bulmak için bir süre uzaklaşacağını, ruhumu geri almanın olasılıklarını araştıracağını söyledi. Bu arada ben, hayırlı noktamda onun dönüşünü bekleyecekmişim. Savaş duruşunu almakla, bir bakıma önlem almış olurmuşum. Onun yokluğunda bir şeyler olursa, bir saldırıya uğrarsam, bu duruş beni korurmuş. Savaş duruşu dediği şey de, saldırganı karşıma alıp sağ bacağımın baldırını sağ elimle şaklatırken sol ayağımı dans edercesine yere vurmaktan oluşuyordu.<br />Bu duruşu yalnız ve yalnız büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığımda uygulamalıymışım. Görünürlerde herhangi bir tehlike yoksa, yerimde yalnızca bağdaş kurup oturmalıymışım. Ama son kerte çekinceli durumlarda, son bir savunma yöntemine daha başvurabilirmişim—o da düşmana bir şey fırlatıp atmakmış. Genellikle bir erk nesnesi atılırmış, ama benim böyle bir şeyim olmadığı için sağ avucuma sığan her hangi bir taşı atabilirmişim. Taşı atmadan önce de, başparmağımla avucuma iyice bastırmalıymışım. Böyle bir uygulamaya, ancak, yaşamımı yitirme çekincesi su götürmez bir kerteye gelmişse başvurmalıymışım. Taşı atarken bir de savaş çığlığı atmalıymışım; bu çığlık, taşı hedefe yöneltici bir özellikte olmalıymış. Çığlık atarken çok dikkatli ve telaşsız olmamı ve gelişigüzel çığlık atmamamı, yalnız ve yalnız “çok sıkışık koşullarda” buna başvurmamı vurguladı.<br />“Sıkışık koşullar”la ne demek istediğini sordum. Çığlık atmanın ya da savaş çığlığının, insanın içinde yaşamı boyunca kalan bir şey olduğunu; o yüzden daha başlangıcından iyi bir biçimde yapılması gerektiğini söyledi. Çığlığı doğru bir biçimde başlatmak için tek yöntem de, insanın salt erkle dolana dek doğal korkularına ve telaşına gem vurmasıymış. İşte o zaman çığlık erk kazanır, hedefini bulurmuş. Çığlık atmak için gereken en önemli koşullarmış bunlar.<br />Çığlık atmadan önce insanı doldurduğunu söylediği erki biraz daha açıklamasını istedim. O da, bunun, insanın bastığı yerden çıkarak bedeninden geçen bir şey olduğunu söyledi. Bu, daha doğrusu, hayırlı noktadan fışkıran bir tür erkmiş. Çığlığı attıran erk de işte buymuş. Bu erk gerektiğinde kullanılırsa, savaş çığlığı kusursuz olurmuş.<br />Bana bir saldırı mı olacak diye sordum gene. Bu konuda hiçbir şey bilmediğini söyleyerek, gerektiğinde uzun bir süre yerimde çakılmış gibi kalmamı çarpıcı bir biçimde öğütledi. Herhangi bir saldırıya karşı kendimi en etkin bir biçimde ancak böyle koruyabilirim.<br />Korkmaya başlamıştım; daha açık konuşmasını istedim. Ne olursa olsun yerimden kımıldamamak gerektiği dışında başkaca bir şey bilmediğini söyledi; eve girmemeli ya da çalılığa gitmemeliymişim. En önemlisi de, kendisi dahil kimseyle bir tek sözcük bile konuşmamalıymışım. Çok korkarsam, Mescalito ezgilerini söyleyebilirmişim. Sonra da, zaten bu konuları yeterince bildiğimi, her şeyi doğru dürüst yapmanın önemini bana böyle bir çocuğu uyarır gibi anlatmasına gerek olmadığını ekledi.<br />Uyarıları beni epey tasalandırmıştı. Bir şeyler olmasını beklediğine emindim. Mescalito ezgilerini söylememi hangi nedenle önerdiğini, beni korkutacak şeyin ne olduğunu sordum. Gülerek, tek başıma ürkebileceğimi düşündüğünü söyledi. Eve girip, kapıyı arkasından kapattı. Saatime baktım; akşamın yedisiydi. Uzun süre sessizce oturdum. Don Juan’ın odasından hiçbir ses gelmiyordu. Ortalık sessizdi. Bir yel esmekteydi. Bir koşu arabama gidip hırkamı alayım diye geçirdiysem de, don Juan’ın sözünden dışarı çıkmayı göze alamadım. Uykum yoktu, ama yorgundum; soğuk yel yüzünden rahat edemiyordum.<br />Dört saat sonra don Juan’ın, evin çevresinde dolaştığını işittim. Arka yandan çıkıp çalılığa işemeye gitmiştir diye düşünüyordum. Baktım, yüksek sesle beni çağırıyor:<br />“Hey oğlan! Hey oğlan! Gel yardım et!”<br />Tam kalkmış gidecektim ki; bu sesin onun sesi olduğunu, ama sesin tonunun onunki olmadığını ayrımsadım. Üstelik bana hiçbir vakit “Hey oğlan!” diye seslenmemişti. Olduğum yerde kaldım. Sırtımdan soğuk bir ürperti yükseldi. Gene aynı sözcüklerle, sonra da benzer sözcüklerle bağırarak beni çağırmayı sürdürdü.<br />Evin arkasında yürüdüğünü işitiyordum. Bir ara arkada ki bir odun yığınına tökezlediğini işittim; oysa odunların orada olduğunu bilmesi gerekirdi. Sonra sahanlığa gelip kapının yanına oturdu, sırtını duvara yasladı. Her zamankinden daha ağır davranıyordu. Devinimleri yavaş ya da hantal değildi, yalnızca daha ağırdı. Her vakit yaptığı gibi yere çevikçe oturuvermemiş, yeri kütletircesine çökmüştü. Üstelik oturduğu yer, onun yeri değildi. Don Juan, ne olursa olsun, başka bir yere oturmazdı hiç.<br />Sonra gene başladı benimle konuşmaya. Niye yardıma koşmadığımı sordu. Yüksek sesle konuşuyordu. Yüzüne bakmak istemiyordum, ama içimdeki bir dürtü ona bakmam için zorluyordu beni. İki yana doğru hafif hafif sallanmaya başladı. Hemen kalkıp bana öğrettiği savaş duruşuna geçtim. Kaslarım kaskatı kesilmişti, yabansı bir gerilim içindeydim. Savaş duruşuna hangi nedenle geçmiş olduğumu bilmiyorum; belki de don Juan’ın, bile bile, başka birisiymiş gibi davranarak beni korkutmaya çalıştığını düşünmüş olacağım. Zihnim de kuşkular yaratmak amacıyla böyle alışık olmadığım biçimlerde davranmaya çalışıyor gibi geliyordu bana. Evet, korkuyordum; ama bütün bu şeylerin üstesinden gelebileceğim kanısındaydım. Çünkü tüm olanları izleyebiliyor, çözümleyebiliyordum.<br />Tam o sırada don Juan kalktı. Devinimleri son kerte alışılmışın dışındaydı. Ellerini yere dayadı; önce kıçını kaldırarak kendisini yukarıya doğru itti. Sonra da kapıya tutunarak bedeninin üst yanını kaldırdı. Onun davranışlarına ne denli alışmış olduğumu, ve şimdi de bana don Juan gibi davranmayan bir don Juan göstermesiyle, bende ne denli korkunç duygular uyandırdığını şaşkınlıkla düşündüm.<br />Bana doğru bir iki adım attı. Doğrulmak istermiş ya da acı çekermiş gibi iki elini beline dayadı. Sızlanıyor, oflayıp pufluyordu. Burnu tıkalıymış gibi konuşuyordu. Beni götüreceğini, kalkıp onu izlememi söyledi. Evin batı yanına doğru ilerledi. Duruş değiştirip ona doğru döndüm O da bana bakıyordu. Yerimden kımıldamadım; orada çakılı kaldım.<br />Birden böğürürcesine; “Hey oğlan! Sana benimle gel dedim. Sen gelmezsen ben sürüklerim seni!” dedi.<br />Bana doğru geliyordu. Baldırıma, kalçama vurmaya, olduğum yerde dört dönmeye başladım. Sahanlığın kıyısına gelip tam önümde dikildi. Bana dokunmasına ramak kalmıştı.<br />Kendimden geçercesine, ona bir şeyler fırlatmak için hazırlandım. Ama yön değiştirip benden uzaklaşmaya, soluma düşen çalılığa doğru gitmeye başlamıştı. Epey ilerledikten sonra, bir ara hızla dönüverdi; ama ona dönük durduğumu gördü.<br />Gözden kayboyup gitti. Bir süre daha savaş duruşunda kaldım. Ama artık ortalıkta görünmediğinden, gene bağdaş kurup sırtımı kayaya dayayarak yere oturdum. Korkum sonsuzdu. Oradan kaçmak istiyordum; ama bu daha da arttırıyordu korkumu. Arabama gidirken beni yakalarsa işte o zaman hepten onun eline düşeceğimden korkmaktaydım. Bildiğim peyote ezgilerini söylemeye başladım. Ama etkilerini yitirmişler gibi geldi bana. Salt avutmaya yarıyorlarmış gibi... Ama gene de sinirlerim yatışmıştı. Ben de söyledim durdum ezgileri.<br />Saat 2.45’te evin içinden bir tıkırtı geldi. Hemen duruşumu değiştirdim. Kapı savrularak açıldı ve don Juan sendeleyerek dışarı çıktı. Soluk soluğaydı, elleriyle boğazını tutmaktaydı. Önümde diz çöküp bir süre inledi. Tiz, ağlamaklı bir sesle kendisine yardım etmemi istedi. Ardından gene böğürürcesine bağırdı ve onu izlememi buyurdu. Homurtular çıkarıyordu. Gidip ona yardım etmem için yalvarıyor, bir şeylerin onu boğmakta olduğunu söylüyordu. Ellerini yere dayayıp bir iki metre kadar emekledi. Ellerini bana doğru uzatarak, “Gel buraya!” dedi. Sonra kalktı. Elleri hâlâ bana doğru uzanıktı. Beni yakalamaya hazırlanır gibiydi. Gene ayağımı yere vurup baldırıma kalçama vurmaya başladım. Tanımsız korkulara kapılmıştım.<br />Don Juan durdu ve evin yanına doğru yürüdü, ve çalılığa girdi. Yön değiştirip yüzümü ona doğru çevirdim. Sonra gene oturdum. Artık ezgi söylemek falan gelmiyordu içimden. Gücüm gittikçe tükeniyordu. Her yanım ağrıyordu. Tüm kaslarım kopacak gibi gerilmişti. Kafam bomboştu, düşünemiyordum. Don Juan’a kızmam mı gerekir, karar bile veremiyordum. Üzerine atılmayı düşünüyordum; ama beni bir böcek gibi ezivereceğini iyi biliyordum. Ağlamak istiyordum. Dayanılmaz bir umutsuzluğa kapıldım. Don Juan’ın beni korkutmak için işi böylesine uzatması bana büyük ezinç veriyordu. Gösterisini bu denli aşırı bir biçimde sürdürmesine hiçbir neden bulamıyordum. Rolünü öyle güzel oynuyordu ki, apışıp kalmıştım. Bir kadın gibi davranmaya çalışmasından öte, sanki bir kadın don Juan gibi davranmaya çalışmaktaydı. Sanki bu kadın don Juan’ın davranışlarına öykünüyor da, kendisi hantal olduğu için don Juan gibi çevikçe devinemiyordu. Önümde duran kişi kim olursa olsun, genç ve şişman bir kadının, çevik ve yaşlı bir adamı öykündüğü izlenimini veriyordu.<br />Bu gözlemlerim beni ürküye sürüklemişti. Yakınlarda bir yerde bir cırcırböceği ötmeye başladı. Sesinin titremindeki dolgunluk, bariton sesini andırıyordu. Az sonra ses yavaşladı. Birden tüm bedenim silkindi. Yeniden savaş duruşuna geçerek cırcırböceğinin öttüğü yana döndüm. Ne yazık ki ses beni sürüklemeye başlamıştı bile; sesin gerçekte cırcırböceği sesi öykünmesi olduğunu anlayamadım, o beni tuzağa düşürmüştü. Baktım, ses gittikçe yaklaşmakta... Kulağımın dibindeymişçesine çınlatıyordu ortalığı. Hemen yüksek sesle peyote ezgilerimi söylemeye başladım. Avazım çıktığınca bağırıyordum. Cırcırböceği susuverdi. Hemen yere çöküp ezgiyi sürdürdüm. Az sonra cırcırböceğinin öttüğü yerin tam karşı yanından bana doğru koşarak gelmekte olan, adama benzettiğim, bir karaltı gördüm. Ellerimi baldırımda ve kalçamda şaklatıp deliler gibi yeri tekmelemeye başladım. Karaltı hızla yaklaştı, yaklaştı ve sıyırırcasına yanımdan geçti. Bir köpeği andırıyordu. Korkum öyle bir kerteye ulaşmıştı ki, uyuşmakta olduğumu anımsıyorum. Bunun ötesinde hiçbir şey duyduğumu ya da düşündüğümü anımsamıyorum.<br />Sabahleyin düşen çiğ içimi tazelemişti. Biraz olsun kendime gelebilmiştim. Gördüğüm o olağanüstü şey gitmişe benziyordu. Saat 5:48’de don Juan sessizce kapıyı açıp dışarıya çıktı. Gerinip esniyor, bir yandan da bana bakıyordu. Esnemesini sürdürürken bana doğru iki adım attı. Yarı kapalı gözkapaklarının arasından gözlerini gördüm. Yerimden fırladım. O anda bu önümde duran kişinin don Juan olmadığını kesinlikle anlamıştım.<br />Yerden keskince bir taş aldım. Taş sağ elime yakın bir yerdeydi. Taşa bakmadım bile. Yalnızca, taşı sağ avucuma kıstırmış, başparmağımla, iyice gerili öbür parmaklarım arasında bastırarak tutuyordum. Don Juan’ın öğrettiği duruşa geçtim gene. Bir iki saniyede yabansı bir kudret doldurmuştu her yanımı. Sonra bastırdım çığlığımı ve taşı ona fırlattım. Yaman bir savaş çığlığı attığımı sanıyorum. O anda ölüm dirim vız geliyordu bana. Dolu dolu, yıldırıcı bir çığlık atmıştım besbelli. Uzun, delici bir çığlık! Taşı gerçekten hedefine götürmüştü. Önümdeki şey haykırarak iki yana sallandı, sendeleye sendeleye evin yanına oradan da çalılıklara kaçtı.<br />Yeniden dinginleşmem saatler sürdü. Artık oturamıyordum. Aynı yerde zıplayıp duruyordum. Yeterince hava çekmek için ağzımla soluyordum.<br />Öğleden sonra saat 11:00’de don Juan gene çıktı kapıdan. Tam yerimden fırlayacaktım ki, baktım, devinimleri don Juan’ınkiler... Doğruca yerine gidip görmeye alıştığım biçimde oturdu. Bana bakıp gülümsüyordu. Evet, don Juan’dı bu! Yanına gidip, kızacak yerde, elini öptüm. O zaman, onun bana oyun falan oynamadığını; bir başkasının beni öldürmek ya da bana kötülükte bulunmak amacıyla onun kılığına girmiş olduğunu kesinlikle anladım.<br />Görüşmemize, sözde ruhumu çalmış olan bu dişi kişinin kimliğini tartışmakla başladık. Don Juan deneyimimin tüm ayrıntılarını anlatmamı istemişti.<br />Olayları, ağır ağır, sırasıyla aktarmaya başladım. Ben anlatırken, don Juan boyuna gülüyordu. Sanki fıkra anlatıyordum ona. Sözüm bitince, “Güzel anlattın. Ruhun için verdiğin savaşı kazandın. Bu sorun, düşündüğümden de önemliymiş. Dün gece ölümün eşiğinden dönmüşsün sen! İyi ki bi şeyler öğrenmişsin daha önce. Böyle bi eğitimden geçmemiş olsaydın, şimdi ölmüştün. Çünkü dün gelen kimse senin işini bitirmeye gelmiş.”<br />“Nasıl olur bu, don Juan? Bir kadın nasıl girer senin kılığına o denli?”<br />“Kolaydır bu. O kadın bi diablerodur, ve öte yanda iyi bi yardımcısı vardır. Ama bana öykünmekte pek başarılı olamamış ki hilesini çabuk yakaladın.”<br />“Öte yanda dediğin yardımcı, bizim dost dediğimiz gibi bir şey midir?”<br />“Hayır, yardımcı demek diableroya yardım eden şey demektir. Dünyanın öbür yanında yaşar bunlar; diableroların bela ve kötülük yağdırmalarına yardımcı olurlar. Öldürmelerine yardımcı olurlar.”<br />“Bu diableroların dostları da olur mu?”<br />“Dostu olan diablerolardır. Ama bi diablero bi dostu uysallaştırmadan önce işlerini görmek için bi yardımcı edinebilir.”<br />“Ya senin biçimini alan kadın, don Juan? Onun yalnızca bir yardımcısı mı vardır? Dostu yok mudur?”<br />“Dostu var mıdır, yok mudur, bilmem. Kimi kişiler bi dostun erkini istemez, bi yardımcıyı yeğlerler. Çünkü bi dostun uysallaştırılması, çok zor bi iştir. Oysa, kolayca edinilebilir bi yardımcı.”<br />“Ben de bir yardımcı edinebilir miyim?”<br />“Bunu öğrenmen için bilgilerini biraz daha arttırman gerekir. Biz daha işin başlangıcındayız. Nerdeyse tıpkı ilk günü çıkagelip de, sana Mescalito’dan söz etmemi istediğin zaman olduğu gibi. O zaman sana söyleyemezdim; çünkü hiçbi şey anlamayacaktın. Öte yanlar dediğimiz yer; diableroların dünyasıdır. Sanırım ki en iyisi sana kendi duygularımı, velinimetimin bana kendi duygularını anlattığı biçimde anlatmam olacak. O, bi diableroydu, bi savaşçıydı. Yaşamı, dünyanın baskılarına, yeğinliklerine yönelikti. Ama ben öyle değilim. Yaradılışım başka. Başından beri gördün benim dünyamı. Sana velinimetimin dünyasını göstermeye gelince, yapabiliceğim tek şey, seni o dünyanın eşiğine götürmek olabilir. O zaman kendin verirsin kararını. Yalnız kendi çabalarınla öğrenirsin ne öğrenirsen. Bi hata yapmış olduğumu kabul ediyorum. Şimdi, artık daha iyi anlamış bulunuyorum ki, benim başladığım gibi başlamış olmak çok daha iyiymiş. O zaman farkının ne denli az ama o denli de derin olduğunu anlamak çok daha kolay olurdu. Bi diablero, bi diablerodur, savaşçı da, savaşçı... İnsan ikisini de birden olabilir. Her ikisini de olmuş insan, çok... Ne var ki, yalnızca yaşam yolunu tutmuş olan bi kimse, her şey demektir. Bugün ben ne savaşçı sayılırım, ne de diablero. Benim için yalnızca yürek taşıyan yollarda gezmek önemlidir, yürek taşıyan herhangi bi yol... Gezerim orda; bütünüyle aşmak bi yolu... İşte tek istediğim şey bu! Gezerim orda; baka baka bi oraya bi buraya... Soluk soluğa!”<br />Sustu. Yüzünde yabansı bir ifade vardı. Alışmadığım bir ağırbaşlılık gelmişti üzerine. Ne diyeceğimi, ne soracağımı bilemiyordum. O sürdürdü:<br />“Özellikle öğrenmemiz gereken şey, iki dünya arasında ki yarığa nasıl ulaşılacağıdır; öbür dünyaya nasıl girileceğidir. Bu iki dünya arasında nasıl bi yarık vardır: diableroların dünyasıyla, yaşayan insanların dünyası arasında... Bu iki dünyanın, üst üste geldiği, birbirlerinin içlerine girdikleri bi yer vardır. İşte ordadır yarık. Yelin salladığı kapı gibi açılır, kapanır bu yarık da. Oraya ulaşmak için insanın istencini pekiştirmesi gerektir. Hiçbi şeyin caydıramayacağı biçimde güçlü bi isteği olmalı, zihninde başka hiçbi şey bulunmamalıdır. Ne var ki, bunu herhangi bi erkin ya da kimsenin yardımı olmadan yapmalıdır. Bedeninin bu yolculuğu kaldırmaya hazır olacağı ana dek, tek başına düşünüp taşınmalı, isteğini sürdürmelidir. O anın geldiğini de, kollarıyla bacakları sürekli olarak sallanmaya, ve şiddetli kusmalar başlayınca anlar. Artık ne yer, ne uyur o adam; zayıflar, solar... Adam, titreme nöbetlerinin geçmediğini görünce, gitmeye hazırdır. Ve dünyalar arasındaki yarık da burnunun dibinde görünüverir. Bi oraya bi buraya giden anıtsal bi kapı gibi... Yarık açıldığı zaman, insanın hemen içeri kayıverınesi gerekir. Sanırım öte yanını görmek zordur. Kum fırtınalarını andıran şiddetli yeller esmektedir orda. Döne döne, her şeyi birbirine katarak... İşte o zaman insanın bi yön bellemesi gerekir. İstenciyle orantılı olarak kısa ya da uzun bi yolculuk olur bu, İstenci güçlü kimselerin yolculukları kısa olur. Kararsız, zayıf bi kimsenin yolculuğu ise uzun sürer, dolambaçlıdır. Bu yolculuğun sonunda yüksek bi düzlüğe gelinir. Artık bu yerin kimi yanlarını açıkça görmek olasıdır. Yerden epey yüksekte bi düzlüktür burası. Orda esen yeller daha bi yeğindir; ortalığı birbirine katarak uğuldayan yeller... Bu düzlüğün doruğu, öteki dünyaya açılır. İki dünyayı birbirinden ayıran bi zar vardır orada. Ölüler, sessizce geçerler ordan. Ama, bizler, ancak çığlığı bastırarak geçebiliriz. Düzlükte yeğin esen yeller burda iyice kudurmuştur. Yellerin en güçlü estikleri bi anda, insan bi çığlık koparır; ve yeller onu sürükler. Bu noktada bükülmez bi istence gereksinme vardır; ancak öyle durulabilir yellere karşı. Kendisini hafifçe itmesi yeterlidir; yellerin onu dünyanın öbür ucuna uçurması gerekmez. Öbür yana bi geçti mi, dolaşıp duracaktır artık adam. Şansı varsa iyi bi yardımcı bulur çok geçmeden—hemen oracıkta, girişe yakın bi yerde. Adam, yardım ister ondan. Kendi diliyle, ondan, kendisini bi diablero yapmasını ister. Yardımcı razı gelirse, adamı oracakta ölüdürüverir; adamın ölüsüne öğretmeye başlar. Sen de bu yolculuğu yaptığında, şansın varsa, seni öldürüp sana öğretecek yardımcıda ulu bir diablero bulursun. Ama çoğu kez, pek fazla öğretecek bi şeyi bulunmayan önemsiz brujolara rastlanır. Ama ne sende ne de onlarda birbirinizi yadsıyacak erk kalmamıştır. En iyisi, insana onulmaz acılar çektirecek olan bi diableronun tuzağına düşmemek için bi erkek yardımcı bulmaktır. Kadınlar hep böyledir. Ama bütün bunlar şansa bağlıdır. İnsanın velinimeti büyük bi diableroysa, o zaman iş değişir. O zaman çok sayıda yardımcı bulacaktır öteki dünyada. Ya da belli bi yardımcıyı bulması için onu yönlendirecektir. Benim velinimetim işte böyle biriydi. Yardımcı tini bulmam için beni yönlendirmiştir. O dünyadan döndüğünde, artık aynı adam değilsindir. Sık sık geri dönüp yardımcını görmen boynunun borcudur. Ve artık her gidişinde girişin daha da ötelerinde dolaşman koşulu vardır. Ta ki bi gün iyice uzaklaşıp geri dönemeyene dek. Kimi kez bi diablero bi ruhu yakalayıp girişten içeri iter ve yardımcısına teslim eder. Adamın tüm istenci tükenene dek tutuklu kalır orda. Kimi kez de, örneğin senin durumunda, ruh, istenci güçlü birine ait olabilir. O zaman da diablero onu kesesinde saklar. Çünkü onu başka türlü taşıması çok zordur. Böyle durumlar da, senin durumunda olduğu gibi, sorunu bi savaş vererek çözümlemek olasıdır. Bu savaş sonunda diablero ya hepten kazanır, ya da her şeyi yitirir. Örneğin, bu kez yenilgiye uğradı ve ruhunu serbest bıraktı. Kazanmış olsaydı, yardımcısına teslim edecekti ruhunu. Sonsuza kadar onda kalacaktı ruhun.”<br />“Ama nasıl oldu da kazandım?”<br />“Noktandan kımıldamadın. Ordan bi santim uzaklaşsaydın, hapı yutmuştun. Sana saldırmak için, benim olmadığım bi anı seçti. Bunu iyi hesaplamıştı. Yenildi, çünkü senin çok yeğin olan kendi yaradılışını hesaba katmamıştı. Üstelik yerinden kımıldamadın; o nokta üzerinde kaldıkça, yenilemezdin.”<br />“Yerimden ayrılsaydım, nasıl öldürecekti beni?”<br />“Yıldırım gibi çarpacaktı seni. En kötüsü, ruhunu kurtaramayacaktın; eriyip gidecektin.”<br />“Ya şimdi ne olacak, don Juan?”<br />“Hiçbi şey. Ruhunu geri aldın. İyi bi savaş verdin. Çok şey öğrendin dün gece.”<br />Daha sonra atmış olduğum taşı aradık. O taşı bulursak, bu işin kesinlikle sonuçlandığına emin olabileceğimizi söyledi. Üç saat aradık taşı. Taşı görsem tanırım sanıyordum. Ama tanıyamadım.<br />Aynı gün akşama doğru don Juan beni evin çevresindeki tepelere götürdü. Orada bana birtakım savaş yöntemleri üzerinde ayrıntılı bilgiler verdi. Öğrettiği hareketlerden birini yaparken, yalnız olduğumu gördüm. Bir yamaçtan yukarıya koşmuştum, soluğum kesilmişti. Her yanımdan ter boşanıyordu, ama üşüyordum. Birkaç kez çağırdım don Juan’ı. Ama hiçbir yanıt vermedi. Tuhaf bir korkuya kapıldım. Çalıların dibinden ayak sesleri geliyordu. Dikkatle dinledim. Ama seler kesildi. Sonra gene işitildi, gittikçe yaklaşmakta olan ayak sesleri. O anda, dün geceki olayların yeniden başlayabileceği geldi aklıma. Birkaç saniye içinde korkum son kerteye ulaşmıştı. Çalılıktaki hışırtı yaklaştıkça güçsüzleşiyordum. Dizlerim artık taşıyamıyordu beni; yere yıkıldım. İnliyordum. Gözlerimi kapayacak gücüm kalmamıştı. Bundan sonra yalnızca, don Juan’ın bir ateş yaktığını ve tutulmuş olan kol ve bacak kaslarımı ovuşturduğunu anımsıyorum.<br />Birkaç saat öyle ağır hasta gibi yattım. Sonraları, don Juan benim bu aşırı tepkimemin olağan bir şey olduğunu söyledi. O denli ürküye kapılmama mantıksal bir neden bulamadığımı söyledim. O da, bunun, ölüm korkusu olmadığını, ruhumu yitirme korkusu olduğunu belirtti. Sarsılmaz bir azim sahibi olmayan kimseler arasında sık sık baş gösterirmiş bu korku.<br />Bu deneyim, don Juan’ın öğretilerinin sonuncusu olmuştu. O günden beri onun derslerinden uzak tutmaktayım kendimi. Don Juan, bana karşı hâlâ bir velinimet gibi davranmayı sürdürmekteyse de, bir bilgi adamının birinci düşmanına yenik düştüm sanırım.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T20:43:35Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/93/11-ogretiler11/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[10- Öğretiler-10]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/92/10-ogretiler10/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>1964 yılının Aralık ayında don Juan’la birlikte tüttürüm harmanı yapmak için gerekli birkaç bitkiyi toplamaya gitmiştik. Bu, dördüncü dönem oluyordu. Don Juan işleri bana yaptırıyor, kendisi yalnızca beni gözlüyordu. Bitkileri koparırken acele etmememi, önce iyice bakmamı, uzun uzadıya düşünmemi söylemişti. Harmana girecek bitkileri topladıktan, bohçaladıktan sonra hemen dostuyla yeniden karşılaşmamı istedi.<br />31 Aralık 1964, Perşembe<br />Don Juan, “Şeytan otunu ve dumanı şimdi biraz tanımış durumdasın. Hangisini daha çok beğendiğini söyle bakalım!” dedi.<br />“Duman çok korkutuyor beni, don Juan. Nedendir bilemiyorum, ama pek olumlu sayılmaz ona karşı duygularım.”<br />“Yaltaklanılmaktan hoşlanıyorsun da ondan; şeytan otu yaltaklanıyor sana. Bi kadın gibi, sana zevk vermeye çalışıyor. Oysa duman, en soylu erktir; en temiz yürek onunkisidir. İnsanı ayartmaz, tutsak etmez; aşk ve nefret de bulunmaz onda. Tek isteği, güçlü olmandır. Evet, şeytan otu da güçlülük ister, ama başka tür bi güçlülük o. Kadınların erkekte aradığı türden bi güçlülük. Oysa dumanın aradığı güç, yürek gücüdür. O da sende yok! Çok az kimsede bulunur o. Bu yüzden istiyorum dumanı biraz daha öğrenmeni. Yüreği berkitir duman. Şeytan otu gibi tutkularla, kıskançlıklarla, şiddetle dolu değildir. Duman oynak değildir, insana bağlı kalır. Bi şey unuttum diye tedirgin olman gerekmez onunla ilişkin sürdükçe.”<br />20 Ocak 1965, Çarşamba<br />19 Ocak Salı günü sanrılandırıcı karışımı gene içtim. Don Juan’a dumandan çok korktuğumu, kuruntularımı yenemediğimi söylemiştim. O da, bana, dumanı hakçasına değerlendire bilmek için bir kez daha içmemi söylemişti.<br />Don Juan’ın odasına gittik. Saat, öğleden sonra iki falandı. Pipoyu çıkarttı. Ben de kömürleri getirdim. Sonra yere karşılıklı oturduk. Don Juan önce pipoyu ısıtması, onu uyandırması gerektiğini söyledi. Dikkatlice bakarsam piponun nasıl ışımakta olduğunu görebileceğimi de ekledi. Pipoyu bir kaç kez dudaklarına götürerek emdi. Onu sevecence okşadı. Sonra birden, piponun uyanışına dikkatimi çekmek için, bana ve pipoya baktı. Pipoya baktım, ama bir şey göremedim.<br />Pipoyu elime verdi. Piponun ağzını kendi hazırladığım harmanla doldurdum. Daha önce bir tahta maşayla bir kor kömür aldım. Don Juan tahta maşama bakarak gülmeye başladı. Bir an sendeledim. Kömür maşaya takılmıştı. Düşmesi için, maşayı piponun ağzına vurmak istemedim; koru söndürmek için üzerine tükürdüm.<br />Don Juan başını çevirip elleriyle yüzünü kapadı. Bedeni sallanmaktaydı. Bir an için ağladığını sandım. Ama sessizce gülmekteydi.<br />Uzun süre yitirmiştim bu nedenle; sonra don Juan parmaklarıyla bir kor parçasını tutup, hızla piponun ağzına yerleştirdi. İçmemi söyledi. Pipoyu ağzıma aldım. Dumanı çekmesi çok zor oluyordu. İçindeki karışım çok sıkıydı herhalde. İlk çekişimde ağzıma ince tozlar gelmişti. Birden ağzımın içini uyuşturmuştu bu tozlar. Ağızlıktaki karışımın yanmakta olduğunu görebiliyordum. Ama sigara içmeye benzemiyordu bu iş. Gene de her çekişte bir şeylerin soluğuma karıştığını, ciğerlerimi doldurduğunu, ardından da bedenimin öbür yanlarına doğru itercesine yayıldığını duyamsamaktaydım.<br />Yirmi çekiş saydım. Sonra bıraktım saymayı. Terliyordum; don Juan gözlerini dikmiş bana bakıyor ve korkmamamı, anlattıklarını olduğu gibi yerine getirmemi söylüyordu. “Peki” demeye çalışıyor, ama yerine yabansı bir inilti çıkarıyordum. Ağzımı kapadıktan sonra bile ortalığı çınlatan bir inilti... Don Juan bu sese çok şaşmıştı; gene gülmeye başladı. Başımla “evet” demek istiyordum. Ama hiçbir yanımı kımıldatamıyordum.<br />Don Juan, yavaşça ellerimi açtı ve pipoyu çekti. Yere uzanmamı ama uyumamamı söyledi. Bir de kalkıp beni yatıracak mı diye, meraklanmıştım. Ama merakım boşunaymış. Bana, aralıksız bakmaktan başka bir şey yapmadı. Birden odanın tepetaklak döndüğünü gördüm; don Juan’a yandan bakar bir durumda buldum kendimi. İşte o andan başlayarak, tüm görüntüler, bir düşteki gibi bulanıklaştı. Kımıldayamaz durumdayken, don Juan’ın uzun uzadıya bir şeyler anlattığını hayal meyal anımsıyorum.<br />O durumdayken korktuğum falan yoktu; tedirgin de değildim, ertesi gün kendime geldiğimde, hasta falan da olmamıştım. Tek olağandışı şey, uyandıktan sonra uzun süre düşüncelerimi toparlayamayışımdı. Dört beş saat geçince, o da geçti.<br />27 Ocak 1965, Çarşamba<br />Don Juan, deneyimlerimle ilgili bir şey söylemedi; bir şey anlatmamı da istemedi. Tek sözü, hemen uyuyuvermiş olduğumu söylemek oldu.<br />“Uyanık kalmak için tek çıkar yol, bi kuşa dönüşmektir; ya da bi cırcırböceği, ya da onun gibi bi şeye...” dedi.<br />“O da nasıl yapılır ki, don Juan?” diye sordum.<br />“İşte öğretiyorum ya! Dün, sen bedensizken sana anlattıklarımı anımsamıyor musun?”<br />“Ben bi kargayım. Sana da, karga nasıl olunur, onu öğretiyorum. Bi öğren de bak, nasıl uyanık kalırsın; nasıl özgür olursun! Bunu öğrenemezsen, düştüğün yerde öyle çakılı kalırsın.”<br />7 Şubat 1965, Pazar<br />Dumanı ikinci kez çekişim 31 Ocak Pazar günü öğlene rastladı. Ertesi gün akşamüstü uyandım. Deneyimim boyunca don Juan’ın bana anlattığı her şeyi biliyormuşum gibi kendimi olağanüstü erkli hissetmekteydim. Sözleri beynime işlemişti. Olağandışı bir açıklık ve süreklilikle işitip durmaktaydım anlatmış olduklarını. Bu sırada başka bir gerçek çarptı gözüme: Pipoyu her çekişimde ağzıma giren tozları yutmaya başladıktan hemen sonra bütün bedenim uyuşmuştu. Demek, yuttuğum yalnızca duman değildi; bir de toz halinde karışımı yutmaktaydım.<br />Deneyimimi don Juan’a anlatmaya çalıştım; ama o, yapmış olduğum şeyin önemsiz olduğunu belirtti. Bütün olanları anımsadığımı söyleyince de; kulak falan asmadı. Tüm anılar keskindi, taptazeydi. Dumanı içme süresi tıpkı ilk seferindeki gibiydi. Sanki her iki deneyimim, ara vermemişim gibi, birbirine bitişmişti. İlk deneyimimin bitiminden başlatabiliyordum anımsamayı. Yan üstü yere düştüğümden bu yana duygu ve düşüncelerimi bütünüyle yitirmiş olduğumu açıkça anımsayabiliyordum. Gene de bu açıklık hiçbir biçimde eksilmiyordu. Odanın düşey bir düzlem haline dönüşmesiyle birlikte, düşüncelerimin de sonuncusunu düşündüğümü anımsıyorum: “Başım yere mi yapıştı, ne? Ama ağrı sızı duymuyorum.”<br />İşte o andan sonra yalnızca görüyor ve işitiyordum. Don Juan’ın her söylediğini sözcüğü sözcüğüne yineleyebiliyordum. Tüm buyruklarını yerine getiriyordum. Bunu yapmak çok açık, mantıklı ve kolay geliyordu bana. Bedenimin yok olacağını, yalnızca başımın kalacağını, ve böyle bir durumda uyanık kalıp dolaşabilmek için tek çarenin karga olmak olduğunu anlatıyordu bana. Gözümü kırpmaya gayret etmemi, ancak göz kırpmaya hazır olduğum takdirde öbür şeylere geçebileceğini söylüyordu. Sonra da bedenimin bütünüyle ortadan kalktığını, yalnızca başımın kaldığını söyledi. Baş, hiç kaybolmazmış; çünkü kargaya dönüşen şey, başmış.<br />Don Juan gözümü kırpmamı buyurdu. Bu buyruğu ve bütün öbür buyruklarını birçok kez yineleyip durmuştu. Hepsini de çok açıkça anımsıyordum. Gözümü kırpmış olacağım ki, hazır olduğumu bildirdi ve başımı kaldırıp tüm dikkatimi çeneme vermemi buyurdu. Karganın bacakları çenede olur dedi. Bacakları duyumsamaya çalışmamı ve onların yavaş yavaş çıkışlarını izlememi istedi. Ardından da daha karga olmadığımı, kuyruk çıkartmamı söyledi. Kuyruğun enseden çıkacağını belirtti. Kuyruğu yelpaze gibi açmamı, yerleri tarayışım hissetmemi buyurdu.<br />Sonra da karganın kanatlarına geçti. Kanatlar çok uzun olmalıymış, onları iyice germeliymişim. Yoksa uçamazmışım. Az sonra don Juan kanatlarımın çıktığını, uzun ve çok güzel olduklarını, gerçek kanatlara dönüşene dek onları çırpmamı söyledi.<br />Sıra başımın tepesine gelmişti. Don Juan başımın üst yanının çok geniş ve ağır olduğunu, bu oylumuyla uçmayı engelleyeceğini söyledi. Başımı küçültmek için gene gözlerimi kırpmamın gerektiğini; her göz kırpışta başımın azar azar küçüleceğini anlattı. Rahatça uçabilmem için, üst yanın ağırlığı yok oluncaya dek gözümü kırpmamı buyurdu. Sonra da, başımın bir karga başı kadar küçülmüş olduğunu bildirdi ve kaslarım gevşeyene dek ortalıkta dolaşıp sekmemi istedi.<br />Don Juan, uçmadan önce, son olarak değiştirmem gereken bir şey daha kaldığını söyledi. Bu da değiştirmesi en güç olan şeymiş; bunu başarabilmek için de uysal olmam, bana söylediklerini harfi harfine yerine getirmem şartmış. Bir karga gibi görmeyi öğrenmeliymişim. Ağzımla burnum, iki gözümün arasında güçlü bir gaga oluşturana dek uzayacakmış. Kargalar yanlarına bakarlarmış; don Juan da başımı çevirip ona tek gözle bakmamı buyurdu. Öbür gözümle bakmak istersem, gagamı aşağıya doğru sallamalıymışım. Bu hareket, öbür gözümle bakmama yol açarmış. Bakışımı bir gözümden öbürüne geçirerek çalışmayı sürdürmemi buyurdu. Sonra, artık uçuşa hazır olduğunu belirtti; uçabilmek için de onun beni havaya fırlatması gerekirmiş.<br />Buyruklarının her birini istenen biçimde yerine getirmek güç olmamıştı. Önceleri biraz zayıf ve sendeliyor olsalar da kuş bacakları çıkardığımı algılamıştım. Ensemde bir kuyruk, elmacık kemiklerimden de kanatlar çıktığını hissetmiştim. Kanatlar, katlanmış olarak ve azar azar çıkıyorlardı. Zor bir süreçti bu ama ağrı vermiyordu. Sonra göz kırpışlarımla başımı, karga başı büyüklüğüne düşürdüm. Ama en şaşırtıcı şeyi gözlerimle başarmıştım. Kuş görüşü yani!<br />Don Juan, gaga çıkartmamı buyurduğunda, havasız kalmışçasına tedirgin olmuştum. Sonra bir şişkinlik çıktı ortaya, ve önümü kapatırcasına öyle kaldı. Don Juan’ın beni yanal olarak görmem için yönetmesinden sonradır ki, yanımı tam olarak görebilme yetisine kavuşabilmiştim. Her seferinde gözlerimden birini kırpıyor ve bakışımı bir gözümden öbürüne geçirebiliyordum. Ne var ki, odanın ve içindeki eşyaların hiçbiri alıştığım görüntüde değildi. Gene de hangi bakımlardan değişik göründüklerini söyleyebilmem olası değildir. Don Juan çok büyümüş ve kızarmıştı. Erinç veren, güven veren bir şeyler vardı havasında. Sonra bu imgeler bulanıverdi; ana hatlarını yitirdiler ve bir süre titreşip duran köşeli soyut biçimlere dönüştüler.<br />28 Mart 1965, Pazar<br />18 Mart Perşembe günü sanrılandırıcı karşımı gene içtim. Başlarken, kimi ufak ayrıntı farkları dikkatimi çekti. Pipoyu yalnızca bir kez doldurmam gerekiyordu. İlk koyduğum harman bitince, don Juan piponun ağzını bana temizlettirdi. İkinci dolumu kendisi yaptı. Çünkü kaslarımı bu işin üstesinden gelebilecek denli kullanabilecek durumda değildim. Kollarımı oynatmak için büyük çaba harcamam gerekiyordu. Kesemde bir dolumluk harman kalmıştı. Don Juan keseme bakarak, harmanım tükendiğinden, bunun gelen yıla dek dumanı son çekişim olacağını söyledi.<br />Küçük keseyi ters yüz edip, içindeki tozları, yanan kömürlerin durduğu kaba silkti. Tozlar, portakal rengi kızartılar çıkararak yandı; korların üzerine ince, saydam bir zar serilmişçesine... Sanki bu zar tutuşmuş, sonra da labirentimsi çiz giler oluşturacak biçimde çatlamaya başlamıştı. Çizgilerin içinde bir şeyler hızlı hızlı zikzaklar çizmekteydi. Don Juan, çizgilerdeki devinime bakmamı söyledi. Kızartılı yerlerde ileri geri devinen küçük bir bilyeye benzeyen bir şey gördüm. Don Juan eğilip elini ateşe soktu ve bilyeciği tuttuğu gibi piponun ağzına yerleştirdi. Sonra, pipoyu içmemi söyledi. Küçük topçuğu piponun içine, onu içime çekip yutayım diye koymuş olduğu kanısı vardı zihnimde. Bir anda oda, yatay durumunu yitirdi. Yoğun bir uyuşukluğa, ağırlığa gömüldüm. Uyandığımda sığ bir sulama arkının tabanında sırtüstü yatmaktaydım. Çeneme kadar sulara gömülmüştüm. Birisi başımı tutmuş, kaldırmaktaydı. Don Juan’dı bu. İlk düşüncem, arktaki suyun olağandışı nitelikleri üzerineydi. Soğuk, koyu bir suydu; hafif hafif yüzüme çarpıyor, her devinimi düşüncelerimi biraz daha açıklaştırıyordu. Önce suda parlak yeşil bir ışık halkası ya da bir floresan bir ışıma vardı; ışık, çok geçmeden dağıldı; su, bildiğimiz suya dönüştü.<br />Don Juan’a saati sordum. Sabah erken bir vakitte olduğumuz yanıtını verdi. Az sonra iyice ayılmıştım; sudan çıktım.<br />Evine vardığımızda, don Juan, “Bütün gördüklerini anlat bakalım” dedi. Üç gündür “beni geri getirmeye” uğraştığını, başarana dek akla karayı seçtiğini de ekledi. Birkaç kez, gördüklerimi anlatmaya çalıştım. Ne var ki, düşüncelerimi toparlayamıyordum. Biraz aradan sonra, akşama doğru, don Juan’la konuşmaya hazır olduğumu görerek, yan üstü düştüğüm andan beri anımsadıklarımı anlatmaya başladım. Gelin görün ki, dinlemek istemiyordu. Onu ilgilendiren bölümün, “beni havaya fırlattıktan, ve uzaklara uçtuktan” sonra görmüş ve yapmış olduğum şeyler olduğunu söyledi.<br />Bütün anımsadıklarım, bir dizi düşe benzer imgeler ya da sahnelerdi. Ardışık bir düzende değildi bunlar. Sanki her biri ayrı bir kabarcıkmış da, odağa doğru yüzüyor, sonra da uzaklaşıyormuş gibi geliyordu bana. Bunlar, salt bakılacak görüntüler değildi. İlk kez anımsamaya çalıştığım zaman, onların yayılmakta olan belirsiz ışınlar oldukları duygusuna kapılmıştım; ama düşündükçe her birinin son derece belirli olduğunu, ancak olağan görme eylemiyle hiçbir ilintisinin bulunmadığını anlattım. Bu yüzdendi belrisizlik duygusu. Yoksa imgelerin sayısı çok değildi, hepsi de çok yalındı.<br />Don Juan, “beni havaya fırlattığını” söyler söylemez son derece belirgin bir sahneyi hayal meyal anımsamıştım. Bu sahnede uzak bir yerden ona doğru bakmaktaydım. Yalnızca yüzüne bakıyordum. Bir anıt kadar kocamandı yüzü. Biraz düz görünüyor ve yoğun bir pırıltı saçıyordu. Saçları sarımtıraktı, ve kımıldamıyordu. Yüzünün her yanı kendi başına oynuyor, kehribar renginde ışıyordu.<br />Öbür imgede ise don Juan beni gerçekten ileriye ve bir doğrultuda havaya atıyor, ya da fırlatıyordu. “Kanatlarımı açıp uçtuğumu” anımsıyorum. Acı çekerek havayı yarıp dosdoğru ileri giderken, yalnızlık duymaktaydım. Uçmaktan çok yürümeye benziyordu bu. Bedenimi yoruyordu. Özgürce akış duygusu, çoşkunluk falan yoktu.<br />Sonra da hareketsiz durduğum bir anı anımsadım; donuk, ürkünç bir ışık yayan bir bölgede yer alan bir yığın keskin, koyu çizgiler... Ardında da bin bir çeşit ışıkla bezenmiş bir alan gördüm. Işıklar oynaşıyor, parlaklıkları azalıp çoğalıyordu. Işıktan çok renge benziyorlardı. Yoğunlukları oldukça şaşırtmıştı beni.<br />Bir başka anı da şöyleydi: burnumun dibinde bir nesne durmaktaydı. Kalın, sivri uçlu bir şeydi bu; kendine özgü pembemsi pırıltılı... Bedenimin bir yerinde birden bir ürperme oldu ve bir yığın pembe cismin bana doğru gelmekte olduğunu gördüm. Hepsi de üstüme doluştu. Fırlayıp kaçtım.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T20:42:22Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/92/10-ogretiler10/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[9- Öğretiler-9]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/91/9-ogretiler9/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>Don Juan, çalışmalarımı olabildiğince şeytan otuna yöneltmemi ister görünüyordu. Onun erke karşı tutumunu bildiğimden, bu isteği bana biraz ters geliyordu. Dumanı yeniden içme zamanının yaklaştığını, ve bu arada şeytan otunun erkiyle ilgili bilgilerimi artırmam gerektiğini açıkladı.<br />Hiç olmazsa kertenkelelerle bir büyü daha yapıp şeytan otunu bir kez daha denememi sık sık öneriyordu. Uzun süre bu konuyu düşündüm durdum. Don Juan’ın bu konudaki baskısı o duruma gelmişti ki, sonunda bir deneyim daha yapmayı göze almak zorunda kaldım. Bir gün, yitirdiğim kimi nesnelerle ilgili bir bakı yapmaya karar verdim.<br />28 Aralık 1964, Pazartesi<br />19 Aralık Cumartesi günü Datura kökünü kestim. Bitkinin çevresinde dansımı yapmak için hava iyice kararana dek bekledim. Geceleyin de kök özünü hazırladım ve pazar günü sabah altıda Daturan&#039;nın bulunduğu yere gittim. Bitkimin önünde oturdum. Don Juan, neler yapmam gerektiğini anlatırken, her ayrıntıyı özenle not etmiştim. Notlarımı gene okuyunca, tohumların orada öğütülmeyeceğini anımsadım. Bitkinin önünde öyle oturmuş olmak bile ayrı bir duygusal dengelilik kazandırıyordu bana. Genel olarak elde edemediğim düşünce açıklığına, dikkatimi devinimlerinin üzerinde yoğunlaştırma erkine kavuşturuyordu beni.<br />Tüm istenen şeyleri titizlikle yapıyor, bulamaçla kökün, akşam geç bir saatte hazır olabileceği biçimde zamanlamayı ayarlıyordum. Saat beş sıralarında, iki tane kertenkele yakalamaya çalışıyordum. Bir buçuk saat kadar düşünebildiğim tüm yöntemleri denedimse de her kezinde başarısızlığa uğruyordum.<br />Datura bitkisinin önünde oturmuş amacıma ulaşmak için kestirme bir yöntem arıyordum ki, birden don Juan’ın kertenkelelerle konuşma düşüncesi, önce çok gülünç göründü bana. Bir topluluk önünde konuşmanın verdiği sıkıntıyı duymaktaydım. Ama toparlandım ve konuşmaya başladım. Hava oldukça kararmıştı. Bir kaya parçasını kaldırdım. Altında bir kertenkele vardı. Uyuşuk bir durumdaydı. Elime aldım. Sonra bir başka kayanın altında gene uyuşuk görünüşlü bir kertenkele daha buldum. İkisi de kımıldamadan duruyorlardı.<br />Ağızlarını ve gözlerini dikmek işin en güç yanıydı. Don Juan’ın, edimlerime değişmez bir nitelik kazandırmış olduğunu düşündüm. O, bir insan bir edime başladıktan sonra artık durmasının olanaksız olduğunu söylerdi hep. Gerçi durmak isteseydim, kimse önleyemezdi beni. Ama zaten durmak istemiyordum ki!<br />Kertenkelelerden birini bıraktım; kuzeydoğu yönünde uzaklaştı. Bu da, iyi olmakla beraber zorlu bir deneyimin belirtisiydi. Öteki kertenkeleyi omzuma bağladım ve şakaklarımı, yönteme uygun biçimde sıvadım. Kımıldadığı falan yoktu kertenkelenin; bir ara onu ölü bile sandım. Böyle bir durumda ne yapılacağını söylememişti don Juan. Ama kertenkele diriydi; yalnızca uyuşuktu.<br />Hazırladığım sıvıyı içerek bir süre bekledim. Olağandışı bir şey duyumsamıyordum. Şakaklarımı bulamaçla ovalamaya başladım. Yirmi kez sürdüm. Birden, bulamacı birkaç kez alnıma da sürmekte olduğumu gördüm. Hatamı anlayıp çabucak alnımdaki bulamacı sildim. Alnım ter içinde kalmıştı; ateşim çıkıyordu. Don Juan bulamacı alnıma kesinlikle sürmememi söylediğinden, epey tasalanmıştım. Tasam, az sonra tam bir yalnızlık, sanki artık sonumun geldiği duygusuna dönüştü. Orada bir başımaydım. Başıma bir durum gelecek olsa, bana yardım edecek kimse yoktu. Kaçıp uzaklaşmak istedim ordan. Korkunç bir kararsızlık içindeydim; ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Başımın içi bir düşünce seliyle çalkalanıyordu; ne düşündüğümü anlayamadan, başka düşünceler üşüşüyordu kafama. Bunların oldukça yabansı düşünceler olduğunu sezdim bir ara. Bu düşünceler, alışageldiğim gibi değil de bambaşka bir biçimde geliyorlardı. Başka zamanlar nasıl düşündüğümü biliyorum. Düşüncelerim, kendime özgü bir düzenle ortaya çıkarlar, herhangi bir sapma olursa hemen anlarım bunu.<br />Bu yabansı düşüncelerden bir tanesi bir yazarın sözleriyle ilgiliydi. Anımsayabildiğim kadarıyla, bu, sesli bir şeydi ve sanki birisi arka palanda yazarın sözlerini söylemekteydi. Öyle çabuk olmaktaydı ki bunlar, irkilip kalmıştım. Dikkatle dinlemek istedim; ama düşünce yitiverdi. İşittiğim sözleri bir yerde okuduğumdan emindim, ne var, yazarının adı aklıma gelmiyordu bir türlü. Birden onun Alfred Kroeber olduğunu anımsadım. Sonra bir başka yabansı düşünce geldi aklıma. Ve o yazarın Kroeber değil de George Simmel olduğunu “söyledi”. Kroeber diye direttim, ve bir baktım, kendi kendime tartışmaktayım. Dünyanın sonu gelmiş gibi duyumsamam geçmişti bile.<br />Uyku hapı içmişim gibi gözkapaklarım ağırlaşmıştı. Yoksa hap falan içmiş değildim; yalnızca bu imge gelivermişti aklıma. Uyuyor gibiydim. Arabama ulaşıp, sürünürcesine içine girmek istedim. Ama yerimden kımıldayamıyordum.<br />Sonra birden uyandım. Daha doğrusu uyandığımı açıkça anladım. İlk düşüncem günün hangi saati olduğuydu. Çevreme bakındım. Datura bitkisinin önünde değildim. Kayıtsızlıkla, gene büyülü bir yaşantının içinde bulunduğum gerçeğini kabullendim. Başımın üzerinde duran bir saat 12.35’i gösteriyordu. Demek öğleden sonra olmuştu.<br />Genç bir adamın koca bir deste kâğıdı taşımakta olduğunu gördüm. Ona dokunacak kadar yakındım. Boynundaki damarların atışını görebiliyor, yürek vuruşlarını işitebiliyordum. Kendimi, gördüklerime öylesine vermiştim ki, düşüncelerimin niteliğini inceleme olanağını bulamamıştım. Sonra kulağımın dibinde o sahneyi tanımlayan bir ses işittim, ve bu “ses”in aklımdaki yabansı düşünce olduğunu anladım.<br />Kendimi, dinlemeye öylesine kaptırmıştım ki, sahnenin görselliğiyle ilgim kalmamış gibiydi. Ses, sağ kulağıma, omzumun üzerinde bir yerden gelmekteydi. Bu sesin anlattığı şeylerin biçimine bürünüyordu sahne. Ama benim istencime de uymaktaydı görüntüler; istersem onları durdurabiliyor ve söylenilenlerin ayrıntılarını istediğim kadar inceleyebiliyordum. Genç adamın edimlerinin tüm aşamalarını “işitiyor-görüyordum”. Ses, her şeyi en ince ayrıntılarıyla açıklamayı sürdürdü. Ama pek önemli görünmüyordu bana bu edimler. Önemli olan şey bu küçük sesti. Deneyimim süresince üç kez başımı çevirip kimin konuştuğunu görmeye çalıştım. Başımı, dönebileceği kadar sağa çeviriyor, ya da birden arkaya dönüp orada kimse var mı diye bakıyordum. Ama bunları her yapışımda, gördüğüm şeyler bulanıyordu. “Arkaya bakamamamın nedeni, bu sahnenin olağan gerçeklik alanına girmemesinden ileri geliyor,” diye düşündüm. Ve bu, benim düşüncemdi.<br />O andan başlayarak ilgimi yalnızca sesin üzerinde yoğunlaştırdım. Omzumdan geliyor gibiydi ses. Açıkça anlaşılan ince bir sesti bu. Ama bir çocuk sesi ya da bile bile tizleştirilen bir ses değildi. Minyatür bir erkeğin sesi gibiydi. Benim sesim olamazdı bu. İşittiklerimin İngilizce olduğunu varsayıyordum. Ne zaman sesi bile bile yakalamak istediysem, hep işitilmez oluyor ya da anlaşılmaz bir duruma dönüşüyor ve buna karşıt olarak görüntüler de solgunlaşıyordu. Bir benzeti yapmak gerekirse, bu sesin, insanın kirpiklerine takılan toz parçacıklarının ya da göz korneasındaki kan damarlarının neden olduğu görüntüleri anıştırdığını söyleyebilirim. Bunlar, doğrudan doğruya bakılmadığında görülebilen, ama gözlerimizi onlara dikip izledikçe gözün devinimiyle birlikte sağa sola kaçışan kurtçuk görünümündeki şekillerdi.<br />Ben de, bıraktım bu izleme işini. Dinledikçe ses daha karmaşık bir duruma dönüşüyordu. Bana, sesmiş gibi gelen şey, daha çok, bir şeyin kulağıma düşünceler fısıldamasına benziyordu, ama tam böyle de değildi. Bir şey benim adıma düşünmekteydi. Düşünceler benim dışımdan geliyordu. Bunun böyle olduğunu biliyordum, çünkü kendi düşüncelerimle birlikte “öbür” düşünceleri de aynı anda izleyebiliyordum.<br />Bir an geldi, sesin yarattığı, genç adamın edimlerini gösteren görüntülerin, çıkış noktası olan yitirilmiş nesneler hakkındaki sorumla ilintisi kalmadı. Genç adam çok karışık görünen şeyler yapıyordu. Şimdi onun edimleri bana daha ilginç göründüğünden, sesi izlemeyi bırakmıştım. Bir yandan da sabrım tükeniyordu. Bitmesini istiyordum bu işin. “Nasıl durduracağım bunu?” diye geçiriyordum. Kulağımdaki ses, dereye inmemi söyledi. Nasıl ineceğimi sorunca da, ses, bitkimi düşünmemi söyledi.<br />Bitkimi düşündüm. Gene onun önünde oturuyordum. Bunu öyle çok yapmıştım ki, gözümün önüne getirmesi çok kolay oluyordu. O anda onu görmenin de başka bir sanrı olduğunu sanıyordum. Ama, ses, “geri” döndüğümü söyledi! Kulak kabarttım; hiçbir şey duyamadım. Datura bitkisi bütün gerçekliğiyle önümde duruyor gibiydi. Ona dokunabiliyor, çevresinde dolaşabiliyordum.<br />Ayağa kalkıp arabama doğru yürüdüm. Bu çaba beni bitkinleştirince, yere oturup gözlerimi kapadım. Başım dönmekteydi, kusmak istiyordum. Kulaklarım uğulduyordu.<br />Bağrıma doğru bir şey kayıverdi. Kertenkeleydi bu. Don Juan&#039;ın, onu bırakmam gerektiğine ilişkin uyarısını anımsadım. Bitkimin bulunduğu yere dönüp kertenkeleyi çözdüm. Ölü ya da diri midir, diye bakmadım bile. Bulamaç çömleğini kırıp, ayağımla kazdığım toprağı üzerine örttüm. Arabaya girip uykuya daldım.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T19:37:18Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/91/9-ogretiler9/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[8- Öğretiler-8]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/90/8-ogretiler8/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>Mescalito’yla son karşılaşmam, art arda dört gün içinde dört buluşma biçiminde oldu. Don Juan bu uzun buluşma-oturumlara mitote diyordu. Peyoteros denilen peyote ustalarıyla çömezlerinin katıldıkları bir peyote töreniydi bu. Don Juan’ın yaşında iki adamla, benimle birlikte beş genç vardı; yaşlı adamlardan biri başkanlık yapıyordu.<br />Tören, Meksika’da Teksas sınırına yakın bir yer olan, Chihuahua’da yapıldı. Geceleyin ezgilerin söylendiği, peyotelerin mideye indirildiği bir törendi bu. Gündüzün, tören yerinin dışında tutulan kadınlar her birimize su yetiştiriyorlardı; her gün yalnızca az bir tören yemeği yeniyordu.<br />12 Eylül 1964, Cumartesi<br />Törenin ilk gecesi olan 3 Eylül Perşembe gecesi sekiz peyote mantarı yedim. Pek etkilemedi bu beni; etkilediyse bile belirsiz bir biçimdeydi bu. Bütün gece gözlerim kapalı öyle oturdum. Gözü kapalı durmak daha iyi geliyordu bana. Uyumuyordum, yorgun da değildim. Oturumun sonunda ezgi söylenişi olağandışı bir biçime bürünmüştü. Bir an yüreğim kabardı, ağlamak istedim; ama ezgi bitiverdi, ve bu duygum yok oldu.<br />Hep birlikte kalkıp dışarıya çıktık. Kadınlar su verdi bize. Kimilerimiz ağızlarını çalkaladı, kimilerimiz içti. Erkekler hiç konuşmuyorlardı; oysa kadınlar bütün gün konuşup gülüşüyorlardı. Tören yemeği öğleyin yeniyordu. Bir mısır aşıydı bu.<br />4 Eylül Cuma günü güneş batarken ikinci oturum başlamıştı. Başkan peyote ezgisini söyledikten sonra sırayla ezgiler söylenmesine ve peyote mantarlarının yenmesine yeniden başlandı. Herkesin teker teker söylediği kendi ezgilerine öbür üyeler de katılıyordu. Bu, sabaha dek sürdü.<br />Dışarı çıktığımda bir gün önce orada bulunan kadınların sayısında azalma gördüm. Birisi bana su uzattı; ne var, artık çevremle ilgilenmiyordum. Bir sekiz mantar daha yemiştim. Bu kez etkisi değişik oluyordu.<br />O anda herkesin birlikte söylediği ezgi birden hızlanınca oturumun sonuna gelindiğini anladım. Evin dışındaki bir şeyin ya da bir kimsenin içeri girmek istediğini sezinliyordum. Ezgilerin, “onun” içeri dalmasını önlemek için mi yoksa “onu” içeri çekmek için mi söylendiğini kestiremiyordum.<br />Kendine özgü bir ezgisi olmayan bir ben vardım. Hepsi, özellikle gençler, sorarca bakışlar atıyorlardı. Sıkılarak gözlerimi kapadım.<br />Sonra baktım, gözlerim kapalıyken çevrede olup bitenleri çok daha iyi biçimde algılayabiliyorum. Tüm dikkatimi bu düşünceye verdim. Gözlerimi kapatıyor ve önümdeki adamları görebiliyordum. Gözlerimi açınca da aynı görüntü sürüyordu. Gözlerim açık da olsa kapalı da olsa tıpkısı tıpkısına aynı şeyleri görüyordum.<br />Sonra birden görüntü yok oldu, silindi ve yerine Mescalito’nun iki yıl önce gördüğüm insan biçimindeki görüntüsü belirdi. Biraz ötede yan dönmüş oturmaktaydı. Bakakalmıştım. Ama o bana bakmıyordu, bir kez bile bana doğru bakmadı.<br />Yanlış bir şeyler yapmışım da, o yüzden bana yaklaşmıyormuş sanıyordum. Kalkarak ona doğru ilerledim. Benden neden uzak durduğunu soracaktım. Ama bu devinişim, Mescalito’nun imgesini bozmuştu. Mescalito’nun yavaş yavaş gözden yiten görüntüsünün yerine gene oradaki adamların görüntüsü geçmeye başladı. Çılgıncasına yüksek sesle söylenen ezgiyi işittim gene.<br />Yakındaki bir çalılığa giderek bir süre dolaştım. Her şey belirgin ve apaçık görünüyordu. Karanlıkta gördüğümü farkettim; ama bu kez pek önemsemedim bunu. Önemli olan şey, Mescalito’nun benden neden kaçtığıydı.<br />Arkadaşların yanına gitmek için geri döndüm. Tam eve girmek üzereydim ki korkunç bir gümbürtü işittim ve korkuyla ürperdim. Yer sarsılıyordu. İki yıl önce peyote vadisinde işittiğim gürültünün tıpkısıydı bu.<br />Yeniden çalılığa doğru koştum. Mescalito’nun orada olduğunu, onu bulacağımı biliyordum. Ama bulamadım. Sabaha dek bekledim, oturumun bitmesine az kala da öbürlerinin yanına vardım.<br />Üçüncü günü de aynı şeyler yinelendi. Yorulmamıştım, ama öğleden sonra yatıp uyudum.<br />5 Eylül Cumartesi akşamı yaşlı adam üçüncü oturumu açmak için peyote ezgisini söylemeye başladı. Bu oturum boyunca yalnızca bir mantar yedim ve ezgilerin hiçbirini dinlemedim. Olan biteni de izlemiyordum. Daha başlangıcından<br />beri tüm varlığım olağanüstü bir biçimde tek bir noktada yoğunlaşmıştı. Esenliğim için gerekli olan çok ama çok önemli bir şeylerin eksikliğini duyumsuyordum.<br />Öbürleri ezgilerini söylerken, Mescalito’ya, bana bir ezgi öğretmesi için yüksek sesle yakardım. Yakarım, adamların yüksek sesle söyledikleri ezgiye karıştı. Birden bir ezgi duydum kulaklarımda. Oradakilere sırtımı dönüp dinledim. Sözleri ve ezgiyi birçok kez dinledim. Tüm ezgiyi iyice öğrenene dek kendi kendime söyleyip durdum. Sözleri İspanyolca olan uzun bir ezgiydi bu. Ezgimi birkaç kez söyledim; herkes dinliyordu. Çok geçmeden bir başka ezgi daha belirdi kulaklarımda. Sabaha dek bu iki ezgimi birçok kez söyledim. Taptaze, sapasağlam yapmıştı beni bu ezgiler.<br />Sularımızı içtikten sonra don Juan bana bir torba verdi; hep birlikte tepelere doğru yürümeye başladık. Üstü yassı, yanları dik bir tepeye (mesaya) varana dek uzun ve zorlu bir yürüyüş yaptık. Orada birçok peyote mantarı gördüm. Ama her nedense onlara bakmak istemiyordum. Mesayı geçince kümemiz dağıldı. Ben ve don Juan biraz geriye dönüp, peyote mantarı toplamaya başladık. Önceki gibi, ben yalnızca yardım ediyordum ona.<br />6 Eylül Pazar akşamına doğru tören yerine dönmüştük. Akşam olunca başkan oturumu açtı. Kimse bir şey dememişti ama, bunun son oturum olduğunu çok iyi biliyordum. Bu kez yaşlı adam yeni bir ezgi tutturmuştu. Taze mantarla dolu bir torba elden ele dolaştırıldı. Taze mantarı ilk kez yiyordum. Tazesi etlice oluyordu ama zor çiğneniyordu. Sert, ham<br />bir yemişe benziyordu; kurutulmuş mantarlara oranla daha keskin ve acı bir tadı vardı. Bu taze mantarları çok daha beğenmiştim.<br />On dört mantar yedim. Dikkatle saymaktaydım yediklerimi. Sonuncusunu bitiremedim. Çünkü Mescalito’nun varlığını gösteren o artık iyice tanıdığım gümbürtüyü işittim. Baktım, herkes çılgınlar gibi ezgi çağırmakta. O zaman don Juan’ın da öbürlerinin de gümbürtüyü gerçekten işittiklerini anladım. Bu tepkimelerinin, içlerinden birince salt beni aldatmak için verilen bir işaretten kaynaklandığını düşünmek istemiyordum.<br />İşte o anda ulu bir bilgelik dalgasının beni yutarcasına sardığını duyumsadım. Üç yıldır kafamı kurcalayan bir varsayım o anda kesinlik kazanmış oluyordu. Lophophora williamsii kaktüsünün içinde bulunan o her neyse nesnenin kendi kendine özvarlığını sürdürüşünün benimle hiçbir ilintisi olmadığını; orada kendi başına bağımsızca var olduğunu kavrayabilmem, daha doğrusu bulgulayabilmem için üç yıl beklemem gerekmişti. Ama şimdi anlamıştım.<br />Ateşli ateşli ezgi söyledim durdum soluğum kesilene dek. Ezgilerim sanki bedenimin içindeydi de beni sarsa sarsa dışa fışkırıyordu. Hemen çıkıp Mescalito’yu bulmak zorundaydım; yoksa patlayabilirdim. Peyote tarlasına doğru ilerledim. Ezgilerimi söylüyordum bir yandan da. Onların benim öz ezgilerim olduklarını— benim kimseye benzemezliğimin kesin kanıtları olduklarını biliyordum. Her adımımı duyumsuyordum. Yere bastıkça tınlıyorlardı; yankıları bir insan olmanın tanımsız dipdiri taşkınlığını doğuruyordu.<br />Tarladaki peyote mantarlarının her biri mavimtırak, balkıyan bir ışık yaymaktaydı. Mantarlardan birinin çok parladığını gördüm. Yanına oturup ezgimi söyledim ona. Ben söylerken, Mescalito mantarın içinden çıktı—daha önceleri gördüğüm insan kılığıyla... Bana bakıyordu. Yaradılışına ters düşen bir yüreklilikle ona ezgi söylemeye başladım. Flütten mi, yelden mi gelen tanışık bir müziğin titreşimleri dolaşıyordu. İki yıl önce olduğu gibi, bu kez de, “Ne diyorsun?” diyordu sanki.<br />Sesimi yükselterek konuşmaya başladım.<br />Yaşamımda, edimlerimde eksik bir yan olduğunu bildiğimi; ama bunun ne olduğunu bir türlü bulamadığımı söyledim. Bendeki bu eksikliğin ne olduğunu, ayrıca, gereksindiğimde çağırabilmek amacıyla adını söylemesi için yalvardım. Bana baktı ve ağzı nı kulaklarıma değecek kadar zuma gibi uzatarak adını söyledi.<br />Birden peyote tarlasının orta yerinde babamı dururken gördüm. Ama tarla ortadan kalkmış, sahne çocukluğumdaki evimize dönüşmüştü. Babamla birlikte bir incir ağacının altında duruyorduk. Babamı kucakladım; ona, çabuk çabuk, söyleyememiş olduğum ne kadar şey varsa anlatmaya başladım. Düşüncelerimin her biri özlüydü, tam yerindeydi. Sanki hiç zamanımız kalmamış da, her şeyi birden söylemek zorundaymışım gibi bir durumdaydım. Olağan koşullarda hiç söyleyemeceğim afallatıcı şeyler söylüyordum ona olan duygularıma ilişkin.<br />Babam bir şey demiyordu. Dinledi, dinledi, sonra baktım çekilip bir şeyce emilircesine gitti. Gene yalnız kalmıştım. Vicdan azabıyla, üzüntüyle ağladım.<br />Mescalito’nun bana öğrettiği adı çağıra çağıra peyote tarlasında dolaştım durdum. Bir peyote mantarının üzerinde yıldız biçiminde yabansı bir ışıktan bir şey çıkmaya başladı. Uzun, parlak bir nesneydi bu— bir adam boyunca bir ışık demeti... Bir süre bütün tarlayı koyu sarı ya da kehribar renkli bir ışıkla aydınlattı. Ardından da gökyüzünü, mucizevi, şaşırtıcı bir görünüm yaratacak biçimde, aydınlattı. Bakmayı sürdürürken kör olacağım gibi geliyordu; gözlerimi kapayıp, başımı kollarımın arasına gömdüm.<br />Mescalito’nun, bir peyote mantarı daha yememi söylediğini açıkça algılıyorum. “Ama mantarı kesmek için bıçağım yok; nasıl yerim ki?” diye geçirmekteydim.<br />“Eğil yere, öyle ye,” diye seslendi aynı yabansı biçimde.<br />Karın üstü uzanıp, bir mantarın tepesini ısırdım ve çiğnedim. Tutuşmuş gibiydim. Bedenimin tüm gözelerine bir ılıklık, bir akım dolmuştu. Dipdiriydi her şey. Neye baksam, neyi görsem en ince, en çapraşık ayrıntıları gözlerimin önüne seriliyor, ama o denli de yalın görünüyordu. Her yerde ben vardım; bir anda hem üstünü, hem altını, hem çevresini görebiliyordum şeylerin.<br />Sözünü ettiğim bu son duygu, iyice ayrımsayabileceğim denli uzun sürmüştü. Bu duygu az sonra ezici bir korkuya dönüşüverdi; hızla geliveren ama beni çarpmayan diyebileceğim bir korku... Önce o mucizevi dünyanın sessizliği keskin gürültülerle sarsılmaya başladı, ama bununla ilgilenmiyordum pek. Ama gürültüler gittikçe üzerime yıkılırcasına artıyor ve sıklaşıyordu. Yavaş yavaş, o ayrımsız, aldırışsız, güzel dünyada uçuyormuşum duygusunu yitirmekteydim. Gürültüler, bir devin adım atışlarına dönüşmüştü. Koskoca bir varlık çevremde dolaşıyor, soluyordu. Beni arıyordu kesinlikle.<br />Koştum, bir kayanın altına sığındım, oradan beni izleyen şeyin ne olduğunu görmeye çalıştım. Bir ara saklandığım kovuktan uzanıp dışarıya baktım. Beni arayan varlık gelip tepeme dikilmişti. Deniz yosunu gibi bir şeydi. Çöküverdi üzerime. Ağırlığıyla beni ezeceğini sanıyordum ki, baktım, boru ya da çukur gibi bir şeyin içindeyim. Yosunun çevremdeki tüm yerleri kapsamamış olduğunu açıkça gördüm. Kayanın altında az bir açık yer kalmıştı. Sürünerek oraya gitmek istedim. Yosundan koca sıvı öbekleri damlamaktaydı. Beni eritmek için sindirim asidi salgıladığını “biliyordum”. Koca bir damla, koluma bulaşmıştı; asidi toprakla silmeye çalıştım, bir yandan da üzerine salyamı akıtarak ovalıyordum. Bir an için buharlaştığımı sandım. Bir ışığa doğru itilmekteydim. Yosun beni eritmişti sanki. Gittikçe büyüyen bir ışığa takılır gibi oldu gözüm. Yerin altından toprağı itercesine çıkmaya çalışan bu ışığın, dağların ardından doğmakta olan güneş olduğunu anladım sonunda.<br />Yavaş yavaş, olağan duyusal süreçlerim dönmeye başlıyordu. Çenemi kıvrık kolumun üzerine yaslamış, yüzükoyun uzanmıştım. Önümdeki peyote mantarının yeniden ışıklandığını gördüm. Daha gözlerimi ayırmaya fırsat bulamadan, o uzun ışık gene belirdi. Tepemde dolaşıp durdu. Oturdum. Işık tüm bedenime dingin bir güçlülükle dokundu, sonra gözden uzaklaştı.<br />Koşa koşa arkadaşların bulunduğu yere gittim. Sonra birlikte kasabaya döndük. Don Juan’la, peyote başkanı don Roberto’nun evinde bir gün daha kaldık. Oradaki bütün zamanımı uyuyarak geçirdim. Tam ayrılacağımız sırada, peyote oturumlarına katılan gençler bana doğru geldiler. Teker teker beni kucakladılar; bir yandan da çekingen gülüyorlardı. Her biri kendini tanıttı. Peyote toplantıları dışında değinmediğimiz konu kalmadı onlarla saatler süren söyleşilerimiz arasında.<br />Don Juan ayrılık zamanının geldiğini söyledi. Delikanlılar gene kucakladılar beni. İçlerinden biri, “Gene buyurun,” dedi. “Bekleriz,” diye atıldı bir öteki. Arabamı yavaşça sürerek oradan ayrılırken yaşlı adamları aradı gözlerim; ama hiç bir yoktu ortalıkta.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T19:36:03Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/90/8-ogretiler8/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[7- Öğretiler-7]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/89/7-ogretiler7/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>Dumanın karışımına giren maddeleri toplamak, hazırlamak bütün yılı kapsayan bir süreçti. Birinci yıl don Juan bu süreci öğretti. 1962 yılının Aralık ayında, yani ikinci yılın başında, yeni bir dönem başlarken, don Juan, yalnızca kılavuzluk yaptı; hammaddeleri kendim topladım, kendim hazırladım, ve ertesi yıla kadar bekletmek için bir yere kaldırdım.<br />1963 yılının Aralık ayında üçüncü dönem başlıyordu. O zaman don Juan bir yıl önce toplayıp kurutarak hazırladığım maddeleri nasıl karıştıracağımı gösterdi. Duman harmanını küçük bir deri keseye koyarak, ertesi yıl için gerekli şeyleri toplamaya koyulduk.<br />Don Juan, iki toplama dönemi arasında geçen bir yıllık süre içinde çok az sözünü etmişti “küçük duman”ın. Gene de, ona her gidişimde, tutmam için piposunu bana veriyor, pipoyla “yakınlık kurma” sürecim onun belirttiği biçimde gelişiyordu. Pipoyu bana azar azar tutturuyordu her kezinde. Bunu yaparken kesin ve titiz bir dikkatle davranmamı istiyor, uzun uzadıya açıklamalarda bulunuyordu. Pipoyu tutarken yapacağım herhangi bir beceriksizliğin eninde sonunda onun ya da benim ölümümüze neden olacağını anımsatıyordu.<br />Üçüncü dönem başındaki toplama ve hazırlama işi biter bitmez don Juan, bir yılı aşkın bir zamandan beri ilk kez, bir dost olarak dumanı anlatmaya başladı.<br />23 Aralık 1963, Pazartesi<br />Harmana katılan kimi sarı çiçekleri derledikten sonra arabamla eve dönmekteydik. Gerekli bir katkı maddesiymiş bunlar. Bu yıl bitkileri toplarken, geçen yılki sıranın tıpkısını izlemediğimizi söyledim ona. Güldü ve dumanın şeytan otu gibi küseğen olmadığını, böyle ufak tefek şeylere aldırmadığını söyledi. “Bitkileri devşirme sırası bir önem taşımaz duman için; harmanı kullanan kimsede aradığı şeyler duyarlılıktır, kesinliktir,” dedi.<br />Don Juan’a, hazırlayıp saklamak için bana verdiği karışımla ne yapacağımızı sordum. Onun, artık benim olduğunu, çok yakında onu kullanacağımı söyledi. Her kezinde ne kadarını kullanacağımı sordum. Bana verdiği kesecikte, küçük boy bir tütün kesesinin alacağı miktarın üç katı kadar karışım bulunuyordu. Kesenin içindekileri bir yıl boyunca kullanmam gerektiğini, her içişte istediğim kadar tüttürebileceğimi belirtti.<br />Kesemdekilerin hepsini bitirmezsem ne olacağını sordum. Don Juan hiçbir şey olmayacağını, dumanın hiçbir şey istemediğini söyledi. Kendisi artık dumanı kullanmadığı halde her yıl yeni bir karışım yapıyormuş. Sonra düzelterek seyrek olarak tüttürdüğünü söyledi. Artan karışımı ne yaptığını sordum. Ama yanıt alamadım. Bir yıl içinde kullanılmayan karışımın bir işe yaramadığını yineledi.<br />Bu noktada uzun uzadıya bir tartışmaya geçtik. Ben tam istediğim gibi soramıyordum sorularımı; onun verdiği yanıtlar da aklımı iyice karıştırıyordu. Ben ona karışımın bir yıl sonra sanrılandırıcı özelliklerini ya da erkini yitirip yitirmeyeceğini; yitiriyorsa, o nedenle mi her yıl yeniden hazırlandığını soruyordum. Oysa o, karışımın erkini hiçbir zaman yitirmeyeceğinde dayatıp duruyordu. Ancak bir kimse yeni karışımı hazırlayınca, eskisine gerek kalmazmış o zaman. Belirli bir yöntemle atması gerekirmiş eski karışımı. İşin bu yanını da o anda açıklamak istememişti.<br />24 Aralık 1963, Salı<br />“Don Juan, artık duman tüttürmen gerekmiyor demiştin, değil mi?”<br />“Evet, duman, benim dostum olduğundan, artık tüttürmem gerekmiyor. Her zaman, her yerde çağırabilirim onu.”<br />“Yani tütürmesen bile sana geliyor, öyle mi?”<br />“Özgürce gidebiliyorum ona, yani.”<br />“Ben de o duruma gelecek miyim acaba?”<br />“Onun dostluğunu kazanmayı başarırsan, sen de o duruma gelirsin.”<br />31 Aralık 1963, Salı<br />26 Aralık Perşembe günü don Juan’ın dostu olan dumanla ilk deneyimimi yaptım. Bütün gün don Juan’ı arabamla oraya buraya götürmüş birçok angaryalarını yapmıştım. Akşama doğru eve döndük. Bütün gün bir şey yemediğimizden söz açtım. Onun aldırdığı falan yoktu buna; yanıt olarak dumanla tanışmamın çok önem taşıdığını anlatmaya başladı. Onun ne denli önemli bir dost olduğunu kavrayabilmem için muhakkak denemem gerektiğini belirtti.<br />Bana bir şey deme fırsatı bile vermeden, hemen piposunu benim için ateşleyeceğini söyledi. Hazır olmadığımı ileri sürerek onu caydırmaya çalıştım. Pipoyu yeterince uzun bir süre tutmuş olmadığımı falan söyledim; gene de öğrenmem için çok bir zaman kalmadığını söyleyerek çok kısa bir süre içinde pipoyu kullanmam gerektiğinde diretti. Pipoyu kesesinden çıkararak okşamaya başladı. Yanı başına çökerek önleyemediğim bir bela gibi hastalanmayı, bayılmayı göze alıp ne olursa olsun diyerek bu kaçınılmaz işi başımdan savmış olmak için istediğini yapmaya razı oldum.<br />Oda oldukça karanlıktı. Don Juan gaz lambasını yakıp bir köşeye yerleşmişti. Genellikle bu lamba odayı huzurlu bir loşluğa bürürdü, sarımtırak ışığı bana bir rahatlık verirdi. Ama bu kez, çok donuktu ışık; eskisinden daha kızıldı. Pek yüreklendirici bir durum değildi bu. Don Juan, karışımın bulunduğu keseyi, ipini boynundan çıkarmaksızın, açtı. Pipoyu kendisine yaklaştırıp gömleğinin altına soktu; piponun ağzına karışımdan biraz koydu. Bu süreci izlememi isteyerek, bir parça karışım saçılsa bile, bunun, gömleğinin içinde kalacağını belirtti.<br />Don Juan pipo ağzının dörtte üçünü doldurdu. Sonra pipoyu bir eliyle tutarak öbür eliyle keseyi bağladı. Küçük bir kil tabak alarak bana verdi. Dışarda yanmakta olan ateşten birkaç ufak parça kor kömür getirmemi istedi. Evin arka bahçesine gidip kerpiç ocaktan birkaç korlaşmış kömür parçası alıp içeriye koştum. Çok mu çok kaygılıydım. Önceden sezmekteydim sanki başıma gelecekleri.<br />Don Juan’ın yanına oturarak tabağı ona uzattım. Kömürlere bakarak onların çok iri olduğunu söyledi. Piponun ağzına sığabilecek denli ufak parçalar gerekmiş. Gene gidip ocaktan ufak parçalar aldım. Yeni getirdiğim tabağı alıp önüne koydu. Bacaklarını altına almış, bağdaş kurarak oturuyordu. Göz ucuyla bana bakarak eğildi, eğildi; neredeyse yanan kömürlere değecekti çenesi. Pipoyu sol elinde tutarken, sağ eliyle son derece hızlı bir hareket yaparak yanan kömürlerden birisini aldığı gibi piponun ağzına koyuverdi. Sonra gene dik oturarak, ve pipoyu iki eliyle tutarak ağzına yerleştirdi, üç nefes çekti. Kollarını bana uzatarak pipoyu iki elimle alıp içmemi kesin bir biçimde fısıldayarak söyledi.<br />Pipoyu aldım, ama az kalsın düşürüyordum. Öyle sıcaktı ki! Büyük bir dikkatle ağzıma yerleştirdim.Dudaklarımı yakacağından korkuyordum. Ama ağızlığı sıcak değildi.<br />Don Juan dumanı içime çekmemi istedi. Duman ağzıma akıp orada dolaşmaya başladı. Çok yoğundu! Ağzıma hamur tıkılmış gibiydi. Gerçi o güne dek ağzıma hamur falan tıkılmış değildi, ama bu benzetmeyi çok doğal bulmuştum. Duman, naneliymiş gibiydi, ağzımın içi sopsoğuk kesiliverdi. Serinlemiş, tazelenmiştim. “Gene! Gene!” diye fısıldadığını işittim don Juan’ın. Duman bedenimin her yanma sızmaktaydı sanki. Artık don Juan’ın bir şey demesine gerek kalmadan çekip durdum dumanı.<br />Don Juan birden eğilip pipoyu elimden çekti. Kömür tabağına hafifçe vurarak küllerini boşalttı. Sonra parmağını ağzında ıslatıp pipo ağzının içine soktu; döndüre döndüre pipo yu temizledi. Ağızlığından birkaç kez üfledi. Sonra kılıfına soktu pipoyu. Hareketlerini ilgiyle izlemekteydim.<br />Pipoyu temizleyip kaldırdıktan sonra bana baktı; işte o anda tüm bedenimin uyuşmuş, sanki mentollenmiş olduğunu kavradım. Yüzüm ağırlaşmıştı, çenelerim ağrıyordu. Ağzımın içi kupkuruydu, yanıyordu. Ne var ki, susamış değildim. Tepemde tuhaf bir sıcaklık vardı. Soğuk bir sıcaklık! Her soluk verişimde soluğum burun deliklerimi ve üst dudağımı keser gibi geliyordu. Ama yanma hissi yerine buz değdirmenin verdiği bir acı duyuyordum.<br />Don Juan sağ yanıma oturdu; hareketsiz durarak elini pipo kılıfının üzerine, kuvvetlice bastırırcasına, koydu. Ellerim ağırlaşmıştı. Kollarım omuzlarımı çekercesine sarkmıştı. Burnum akmaktaydı. Elimin tersiyle burnumu sildim, tüm yüz kaslarım döküldü! Eriyordum! Kaslarım gerçekten eriyor sanıyordum. Ayağa fırlayıp bir şeylere tutunmak, ne olursa olsun, kendime bir destek aramak istedim. Hiç bilmediğim bir korku içindeydim. Odanın ortasındaki direğe sarıldım. Bir an öyle kaldım, sonra dönüp don Juan’a baktım. Hâlâ piposunu tutarak hareketsiz oturuyor, bana bakıyordu.<br />Soluğum dayanılmaz bir sıcaklıktaydı (yoksa soğuklukta mıydı?) Boğuluyordum. Başımı öne eğip direğe yaslamak istedim. Ama ıskalamış olacağım ki başım öne doğru düşmeye başladı. Tam yere çarparken durdum. Kendimi toparlayıp başımı kaldırdım. Direk, gözlerimin önünde durmaktaydı! Gene yaslamak istedim başımı direğe. Bu kez kendimi kontrol ederek, bilinçli olarak gözlerimi açık tutup başımı eğdim, ve alnımla direğe dayanmaya çalıştım. Gözlerimle direk arasında beş altı santimetre ya var ya yoktu. Ama başımı direğe dayar dayamaz direğin içinden geçip gittiğimi görmeyeyim mi!<br />Umutsuzcasına ussal bir açıklama aramaya çalıştım ve gözlerimin, derinliği bozuk olarak algıladığı yargısına var dım. Burnumun ucundaymış gibi görmeme karşın, üç metre ötemdeydi herhalde direk. Ardında da direğin yerini tam olarak saptamak için usa mantığa uygun bir yol düşündüm. Direğin çevresinde kısa adımlarla yan yan yürümeye başladım. Direğin çevresini bu biçimde dolaşmakla çapı olsa olsa bir buçuk metrelik bir daire çizmiş olacaktım. Direk gerçekten üç metre ötemdeyse, ya da ulaşamayacağım bir uzaklıktaysa, arkamın direğe dönük olacağı bir an gelecekti. O zaman, direk arkamda kalacağı için, onu göremeyeceğimden emindim.<br />Sonra başladım direğin çevresindeki yürüyüşüme; ama ben yürüdükçe direk gözlerimin önünde kalmaktaydı. Öfkeye kapılarak iki elimle sarıldım direğe. Ama ne göreyim ki! İki elim de direğin içinden geçmesin mi! Direği değil, havayı tutuyordum. Direkle aramdaki uzaklığı iyice ölçmeye çalıştım. Bir metre kadardı. Yani gözlerim onu bir metre uzaktaymış gibi algılıyordu. Başımı bir yandan bir yana sallayarak, gözlerimi teker teker önce direğe sonra da arka plandaki eşyalara odaklayarak derinliği algılayışımla oynadım bir süre. Direğin bir metre kadar önümde olduğuna kesinlikle emindim. Başımı korumak amacıyla kollarımı uzatıp olanca gücümle öne atıldım. Gene aynı şey—direğin içinden geçip gitmiştim. Bu kez kendimi yerde buldum. Gene kalktım. Bu kalkış belki de o gece yaptığım en olağandışı hareket olmuştu. Kendimi düşünerek kaldırmıştım! Kalkmak için her zaman yapmaya alışık olduğum biçimde kaslarımı ve iskelet yapımı kullanmamıştım. Çünkü bunları kontrol edemiyordum artık. Yere çarptığım anda anlamıştım bunu. Ne var, direğe öyle takmıştım ki kafamı, bir tür tepki hareketiyle “kendimi düşünerek kaldırdım”. Ve hareket edemediğim gerçeği daha kafama dank etmeden, ayaktaydım.<br />Don Juan’a yardım etmesi için seslendim. Bir ara çılgın gibi avazım çıktığınca bağırdım; ama don Juan kımıldamadı bile. Yan yan bana bakıyor, başını benden yana çevirmek istemiyordu sanki. Ona doğru bir adım attım; ama ona doğru ilerleyeceğim yerde sendeleyerek arkaya yıkıldım, duvara çarptım. Sırtımı duvara çarptığımı biliyordum ama duvar sert gelmiyordu bana. Yumuşak, süngerimsi bir nesnenin içinde asılıp kalmışa benziyordum. Bu nesne, duvardı. Kollarım yana doğru açılmış tüm bedenimle, yavaş yavaş duvarın içine batıyordum. Don Juan hâlâ bana bakıyor ama bana yardım etmek için bir şey yapmıyordu. Canımı dişime takıp bedenimi duvardan sökmeye çabaladım; oysa daha da derinlere batmama yaramıştı bu devinmelerim. Duvarın yüzümü kapladığını farkederek tanımsız bir korkuya kapıldım. Gözlerimi kapamak istedim; ne var ki, apaçık kaldılar.<br />Başka neler oldu, anımsamıyorum. Birden don Juan’ı gördüm az önümde. Öbür odadaydık. Masasını ve yanmakta olan kil sobasını gördüm. Göz ucuyla evin önündeki parmaklığı bile fark edebiliyordum. Her şeyi apaçık görüyordum. Don Juan gaz lambasını getirmiş tavanın ortasındaki kirişe asmıştı. Yana doğru bakmak istedim; ancak gözlerim yalnızca öne bakıyor, sağa sola dönmüyordu. Bedenimin hiçbir yanını hissedemiyor, ayırt edemiyordum. Soluk alıp verişlerim çok yavaştı. Ama düşüncelerim son derece berraktı. Gözümün önünde olup biten her şeyin bilincindeydi. Don Juan bana doğru ilerledi; o anda zihnimdeki berraklık kalmamıştı. Don Juan bana yaklaştı—ondan nefret ettim. Parçalamak istiyordum onu. O anda öldürebilirdim onu; ama hareket edemiyordum. Önce başımda hafif bir basınç hissettim, ama çabuk geçti bu. Yalnız bir şey kalmıştı—don Juan’a karşı içimden taşan bir öfke. On-on beş santimetre kadar önümde görmekteydim onu. Kollarını, bacaklarını koparmak için tutuşuyordum. Homurdanıyor olmalıydım. İçim katılmaya başlamıştı. Don Juan’ın sesini işittim. Bir şeyler söylüyordu bana. Yumuşak ve okşayıcı bir sesle... Mutluluğum sonsuzdu. İyice yaklaşarak İspanyolca bir ninni söylemeye başladı:<br />“Oy sevgili Santa Ana, Bebeği ağlatmasana! Yitirmiş elmasını<br />Sana verem bi tane, Ona ver yarısını.<br />(Senora Santa Ana, porqııe Hora el nino? Por una maniana que se le perdido.<br />Yo le dare una. Yo le dare dos.<br />Una para el nino y otra para vos.)<br />Bir ılıklık kapladı her yanımı. Yürek ılıklığı, duygu ılıklığıydı bu. Don Juan’ın sözleri neler anımsatıyordu bana! Unutulmuş çocukluk anılarımı...<br />Daha önce hissettiğim öfke uçup gitmişti. Onun yerine şimdi bir özlem, sevinç dolu bir yakınlık duyuyordum don Juan’a. Don Juan uyumaya çalışmamı söyledi; şu anda bedenim yokmuş, ve ne istersem olabilirmişim. Don Juan geriledi. Onun önünde duruyormuş gibi, gözlerim normal bir seviyedeydi. Kollarını bana doğru uzatarak onların içine girmemi söyledi.<br />Ben mi ilerledim yoksa o mu yaklaştı, bilemiyorum. Elleri yüzümün, gözlerimin üzerindeydi; ama bir şey hissetmiyordum. “Bağrımın içine gir,” dediğini işittim. Onun içinde kayboluyorum sandım. Duvarın süngerimsi yumuşaklığını hissetim bir kez daha.<br />Sonra, yalnızca bakmamı ve görmemi buyuran sesini işitebildim. Artık onu göremiyordum. Kızıl bir ortam içinde yanıp sönen kıvılcımlar görebildiğime göre gözlerimin açık olması gerekirdi. Gözkapaklarım kapalıyken ışığa bakar gibi bir şey. Sonra düşünceler gene başladı. Birbirini tutmayan sahneler beliriyor, sonra yitiveriyordu. İmgelerin üst üste geldiği, değişiverdiği hızlı bir düşte olduğu gibi... Sonra, düşüncelerin sayısı, keskinliği azalmaya başladı. Çok geçmeden hepsi kayboldu. Sevecenlik ve mutluluk duygularına bıraktı yerini. Ne biçimleri ne de ışığı birbirinden ayırt edemiyordum. Birden yukarıya doğru çekildiğimi hissettim. Evet, kaldırılmaktaydım. Özgürdüm artık; olağanüstü bir hafiflik ve hızla suda, havada dolaşıp duruyordum. Bir yılanbalığı gibi yüzüyor, istersem yukarıya istersem aşağıya doğru süzülüyordum. Çevremi soğuk bir yelin sardığını farkettim; yüzen bir tüy gibi dalgalara bıraktım kendimi—ileri geri, aşağılara, aşağılara, aşağılara.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T19:34:37Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/89/7-ogretiler7/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[6- Öğretiler-6]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/88/6-ogretiler6/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>Datura kökünün ikinci bölümünü hazırlamadaki yeni bir yöntemi öğretecekti şimdi don Juan bana. Bu iki öğreti arasında geçen süre içinde don Juan yalnızca bitkimin nasıl geliştiğini sormakla yetinmişti.<br />27 Haziran 1963, Perşembe<br />Don Juan, “Şeytan otunun yoluna bütünüyle girmeden önce, onu sınamakta büyük yarar vardır,” dedi.<br />“Nasıl olur bu sınama, don Juan?”<br />“Kertenkelelerle bi başka büyü daha yapman gerekir. Kertenkelelere bi soru daha sormak için gereken tüm öğelere sahipsin; bu kez benim yardımım olmadan...”<br />“Bu büyüyü yapmam çok mu gerekli, don Juan?”<br />“Şeytan otunun sana karşı beslediği duyguları öğrenmek için en iyi yöntem budur. O boyuna sınar durur seni; sen ne diye sınamayasın onu? Bu yolculuğun herhangi bi noktasında şu ya da bu nedenle artık ilerlemek istemezsen, durursun; bırakıverirsin o yolu.” <br />29 Haziran 1963, Cumartesi<br />Şeytan otu konusunu attım gene ortaya. Don Juan’ın bu konuyu derinlemesine anlatmasını istiyordum, ama beni büyü işlerine sokmadan...<br />Konuşmaya başlatmak için, “İkinci bölüm salt önbili amacıyla kullanılır, değil mi, don Juan?” diye sordum.<br />“Salt önbili amacıyla değil. Kertenkele büyüsü ikinci bölümün yardımıyla öğrenilir; böylece şeytan otu da sınanmış olur. Ama gerçek şu ki, ikinci bölüm başka amaçlarla kullanılır. Kertenkele büyüsü yalnızca başlangıcıdır işin.”<br />“Peki, başka nasıl kullanılır, don Juan?”<br />Yanıt vermedi. Konuyu değiştirerek kendi bitkimin çevresindeki Datura bitkilerinin ne büyüklükte olduğunu sordu. Don Juan, “Erkeğinin nasıl ayırt edileceğini öğretmiştim sana,” dedi. “Şimdi bitkilerine git ve ikisinden de getir bana. Önce eski bitkine gidip yağmurun açtığı su yoluna dikkatlice<br />bak. Yağmurun tohumları epey ötelere sürüklemiş olması gerek. Yağmur suyunun akışıyla oluşan yarıklara (zanjitas) bakarak akış yönünü bul. Sonra kendi bitkine en uzak olan bitkiyi belirle. Arada yetişen tüm şeytan otu bitkileri senindir. Sonra, bunlar tohumlanınca, her bitkiden çıkan su yolunu izleyerek, bu yolun üzerindeki bitkilerden kendi bölgeni genişletebilirsin.”<br />Bir kesme aleti yapmak için ayrıntılı bilgiler verdi. Kökün kesilmesi şu biçimde yapılmalıymış: önce keseceğim bitkiyi seçmeli ve kökün sapla birleştiği yerin çevresindeki toprağı açmalıymışım. Sonra, kökü dikerken ettiğim dansın tıpkısını yapmalıymışım. Ardından, sapı kesip kökü toprakta bırakmalıymışım. Son olarak da, kökün çevresini kırk santimetre kadar kazmalıymışım. Bunları yaparken hiç konuşmamam ve duygularımı açığa vurmamam gerekirmiş.<br />“İki bez parçasıyla gidersin bu işe,” dedi. “Yere serer, bitkileri üzerlerine koyarsın. Sonra bitkileri keserek demetler yaparsın. Sırasını kendin belirlersin; ama hangi sırayla gittiğini unutma sakın! Çok önemlidir bu. İşin bitince bitkileri hemen bana getir.”<br />6 Temmuz 1963, Cumartesi<br />1 Temmuz Pazartesi günü don Juan’ın istediği Datura bitkilerini kestim. Kimse beni görmesin diye bitkilerin çevresinde dansımı yapmak için havanın kararmasını bekledim. İçimde bir korku vardı. Birisi bu tuhaf hareketlerimi gözetliyormuş gibi geliyordu bana. Daha önce biri erkek biri dişi olduğunu sandığım iki bitkiyi seçmiştim. Her ikisinin köklerini kırk santimetre kadar kesmem gerekiyordu. Bir tahta çubukla o derinliğe ulaşana kadar kazmak kolay iş değildi. Saatlerce uğraştım. Kazma işini bitirdiğimde her yer karanlıktı. Ancak el fenerimi kullanarak kesebildim kökleri. Birisinin beni gözetlediği korkusu, çalıların arasında ışığı görecekleri korkusu yanında hiç kalmıştı.<br />İki Temmuz Salı günü bitkileri don Juan’ın evine götürdüm. Don Juan, bohçaları açarak içindekileri inceledi. Kendi bitkisinin tohumlarından da vereceğini söyledi. Önüme bir havan sürerek bir kavanozun içindeki topaklaşmış kuru tohumları havanın içine boşalttı. Bunlar buğday bitlerince yenmiş tohumlarmış. Tohumların arasında yığınla bu küçücük yeşil-siyah böceklerden vardı. Bunlar ayrı bir tür bitçikmiş; onları çıkarıp başka bir kavanoza koymalıymışız. Elime üçte biri aynı bitçiklerle dolu başka bir kavanoz tutuşturdu. Böcekler kaçmasın diye bir kâğıt tıkılmıştı kavanozun içine.<br />“Öbür kez kendi bitkindeki böcekleri kullanman gerekecek,” dedi don Juan. “Üzerlerinde küçük delikler bulunan tohum zarlarını yararsın; bit doludur bunların içleri. Tohum zarlarını açarak içindekileri bi kavanoza sıyırırsın. Bi avuç dolusu böcek toplayıp ayrı bi kavanoza koyarsın. Hırpalamaktan çekinme onları. Saygılı olayım, incitmeyim diye falan düşünme. Böceklerin yemiş olduğu topaklanmış tohumlardan bi avuç, böcek tozundan da bi avuç ayırır, kalanları bitkine göre şu yanda bi yere (parmağıyla güneydoğuyu gösteriyordu) gömersin. Sonra da sağlam, kuru tohumları toplayıp ayrı bi yerde saklarsın. İstediğin kadar toplayabilirsin. Her zaman kullanılabilir bunlar.<br />Tohumları tohum zarlarından orada çıkarırsan iyi olur; o zaman her şeyi birden gömmüş olursun.”<br />Don Juan, önce topaklanmış tohumları; sonra bitçikleri, en sonra da sağlam, kuru tohumları dövmemi söyledi.<br />Hepsi ince bir toz haline geldiğinde, don Juan, kesip bohçaladığım Datura parçalarını aldı. Erkek kökü ayırıp özenle bir beze sardı. Kalanını bana vererek hepsini ufak parçalara dilmemi ve iyice ezerek çıkan suyu, damlasını yitirmeden, bir kaba biriktirmemi söyledi. Bohçaya koyduğum sıraya göre ezmem gerekiyormuş bunları.<br />Dediklerini yapınca, bu kez kaptakilerin üzerine bir fincan kaynar su dökmemi; sonra da iki fincan su daha eklememi söyledi. Üzeri cilalı bir kemik verdi ve kaptakileri bununla karıştırmamı istedi. Kaptaki lapayı iyice karıştırdıktan sonra ateşe koydum. O zaman da, artık kökü hazırlayabileceğimizi söyledi; erkek kök kesilemeyeceğinden onu büyük havanda ezmek gerekiyordu. Arka bahçeye gittik. O, havanı hazır etti, ben de daha önceki gibi başladım kökü dövmeye. Kökü suya yatırıp gecelemeye bıraktık. Eve girdik.<br />Don Juan kalkınca ben de uyandım. Hava, güneşli, pırıl pırıldı. Kuru, sıcak bir gün başlıyordu. Don Juan gene, şeytan otunun beni beğendiğine emin olduğunu söyledi.<br />Gene kökü işlemeye başladık. Akşama doğru kabın dibinde sarımtırak özden epey birikmişti. Don Juan üstteki suyu boşalttı. Tam bu iş bitti diyordum ki, o, kabı gene kaynar suyla doldurdu.<br />Lapa kabını çatının altından alıp geldi. Lapa kaskatı kesilmişe benziyordu. Kabı eve götürüp özenle yere koydu. Yere oturdu. Sonra anlattı.<br />“Velinimetim, bitkinin domuz yağıyla karıştırabileceğini söylerdi. Sen de öyle yapacaksın. Velinimetim domuz yağını benim adıma kendisi çıkarırdı; demiştim ya, bi türlü sevememiştim bu bitkiyi— yıldızlarımız barışmamıştı hiç. Velinimetim onun erkine sahip olmak isteyenlerin en iyi sonuçları, bitkiyi yaban domuzunun yağıyla karıştırarak alabileceklerini söylerdi. En iyisi de bağırsak yağıymış. Ama, istediğini seç. Kim bilir! Bakarsın, şeytan otu dostun olur çıkar senin. O zaman, velinimetimin bana önerdiği gibi, ben de sana bi yaban domuzu avlamam, bağırsaklarının yağını (sebo de tripa) çıkarmanı öneririm. Eskiden, herkesin şeytan otu tutkunu olduğu zamanlarda brujolar yaban domuzlarından yağ çıkarmak için özel avlar düzenlerlerdi. En iri, en güçlü erkek yaban domuzlarını ararlardı. Yaban domuzlarının kendilerine özgü büyüleri vardır; bambaşka bi erk geçer bunlardan insana. İnanılmaz bi erk! O günlerde bile... Ama böylesi bi erke rastlanmıyor artık! Çok bildiğim bi konu değil zaten. İyi bilene de rastlamış değilim. Ola ki bitki kendisi anlatır sana bütün bunları.”<br />Don Juan bir avuç dolusu domuz yağını ölçüp, içinde kuru lapanın bulunduğu kaba boca etti; sonra eline bulaşmış olan yağı kabın kenarından içine doğru sıyırdı. Kaptakileri, yedire yedire, pürtüksüz bir kıvama gelene dek karıştırmamı söyledi.<br />Karışımı üç saat kadar çırptım. Don Juan ara sıra kabın içine bakıyor, daha dolmadığını söylüyordu. Sonunda tamam olduğunu söyledi. Çırpılırken içine karışan havayla açık gri bir renk almış, macunlaşmıştı bulamaç. Çatıdaki öbür kabın yanına astı bunu da. Yarına kadar orada bırakacağını, ikinci bölümün iki günde hazırlandığını söyledi. Bu süre boyunca bir şey yememem gerekiyormuş. Su içebilirmişim ama yemek yiyemezmişim.<br />Ertesi gün, 4 Temmuz Perşembe günü, don Juan kökü üç kez süzdürttü bana. Kaptaki suyu son döküşümde hava kararmaktaydı. Sahanlıkta oturduk. İki kabı önüne yerleştirdi. Kök özü bir çay kaşığı kadardı; beyazımsı bir nişastaya benziyordu. Bunu bir fincana koyup üstünü suyla doldurdu. Fincanı eliyle çevire çevire salladı. İçindeki öz suyla iyice karışınca fincanı bana uzattı. Hepsini içmemi söyledi. Fincandakini bir dikişte içip, fincanı yere bıraktım. Bırakmamla arkaya yıkılıvermem bir oldu. Yüreğim güm güm atıyordu. Soluk alamıyordum. Don Juan, sakin sakin, üstümdekilerin hepsini çıkarmamı buyurdu. Nedenini sordum; macunun bedenime sürülmesi gerekiyormuş. Duraksadım. Soyunayım mı, diye düşündüm. Don Juan elimi çabuk tutmamı, bunun savsaklama zamanı olmadığını söyledi. Çırılçıplak soyundum.<br />Kemik çubuğunu alarak macuna batırdı, iki yatay çizgi çekti. Kabın içindeki özü üç eşit parçaya ayırdı. Sonra üst çizginin ortasından başlayarak ilk iki çizgiye dik olarak bir düşey çizgi çekti. Macun beş parçaya bölünmüştü. Sağ alttaki bölümü göstererek bunu sağ ayağıma, onun üzerindekini sol bacağıma sürmemi söyledi. En alttaki parça sağ bacağıma, dip soldaki parça da sağ ayağıma sürülecekmiş. Sol ayağıma süreceğim bölümü ayağımın tabanına iyice yedirmeliymişim. Sonra da don Juan’ın kılavuzluğunda macunu sol bacağımın iç yanına ve cinsel organlarıma sürdüm. Oradan aşağı uzanarak sağ bacağımın iç yanını tamamen macunladım. Sağ ayağımın tabanını da macunlayınca bu iş bitti.<br />Don Juan’ın söylediklerini olduğu gibi yapmıştım. Macunu sürmem bitince şöyle bir doğruldum. Macunun kokusu burun deliklerimden girer girmez boğulur gibi olmuştum. Çok keskin bir kokuydu bu. Bilmem ne gazı gibi... Ağzımla soluk almaya çalışarak don Juan’la konuşmak istedim. Ne gezer?..<br />Don Juan bakıp duruyordu. Bir adım attım ona doğra. Lastikleşmiş gibiydi ayaklarım, hem de upuzun, çok uzun olmuşlardı. Bir adım daha attım. Dizkapaklarım atletlerin sırıkları gibi yaylanıyor, sallanıyor ve titriyordu. Az daha ilerledim. Tüm bedenimin hareketleri yavaş ve sendelercesineydi. Aşağıya baktım; ta aşağılarda oturan don Juan’ı gördüm. Kazandığım hızla bir adım daha atıyordum; bu da beni daha esnek ve titrek bir duruma sokuyordu. İşte o sırada yükseldim. Yere bir daha indiğimi anımsıyorum. İki ayağımla yere vurarak geriye zıpladım. Sırtüstü kayıp gittim. Üst yanda kararan gökyüzünü görüyordum, bulutlar yanımdan geçiyorlardı. Aşağıya bakabilmek için silkindim. Kara kara dağlar uzanıyordu alt yanda. Şaşılası bir hızla gidiyordum. Kollarım hareketsiz iki yanıma uzanmış duruyordu. Başımla yönetiyordum kendimi. Başımı arkaya bükersem dikey daireler çiziyordum. Yön değiştirmek için başımı sağa sola çeviriyordum. O ana dek böylesi bir bağımsızlık ve hafiflik tatmamıştım. Havanın görkemli karanlığı içimi üzünçle, belki de özlemle dolduruyordu. Sanki kendi yerimi bulmuş gibiydim: gecenin karanlığı... Çevreye bakayım dedim; ancak gecenin durgunluğundan başka bir şeyi algılayamıyordum. Bu da öylesine erk vericiydi ki!<br />Birden aşağıya inme zamanının geldiğini anladım; uymam gereken bir buyruk almıştım sanki. Yan yan hareketlerle bir yaprak gibi yere indim. Bu tür hareketler başımı döndürmüştü. Ağır ağır ve silkine silkine, makarayla indiriliyormuşum gibi hareketler... İçime bir karanlık çöktü. O karanlığın içine asılıp kalmıştım sanki.<br />Anımsadığım öbür şey, uyanışımdı. Kendi yatak odamda yatmaktaydım. Kalkıp yatakta oturdum. Odamın imgesi yok oldu. Kalktım.<br />Çırılçıplaktım! Ayakta durmak hasta ediyordu beni gene.<br />Kimi yerleri tanımıştım. Don Juan’ın evinden yüzlerce metre ötede, onun Datura bitkilerine yakın bir yerdeydim. Birden dank etti kafama; don Juan’ın evine kadar çıplak olarak gitmek zorundaydım. Giysisiz kalmak büyük bir psikolojik tedirginlik vermişti bana; ama yapabileceğim bir şey yoktu bu sorunu çözmek için. İnce dallardan kendime bir etek yapayım dedimse de bu düşüncemi pek beğenmedim. Üstelik az sonra gün ağaracaktı. Tedirginliğimi, bulantımı falan unutup eve doğru yola koyuldum. Görülmek korkusu kaplamıştı içimi. Gözlerim insan, köpek arıyordu. Koşmayı denedim. Ne var ki, ufak sivri taşlar ayaklarıma batıyordu. Yavaş yavaş yürüdüm. Hava iyice aydınlanmıştı. Baktım, yolda birisi bana doğru gelmekte. Hemen çalıların arkasına saklandım. Öyle uygunsuz bir durumdaydım ki! Az önce uçmanın o inanılmaz tadını duyuyor; şimdi de, çıplaklığımdan utana sıkıla, kendimi saklamaya çabalıyordum. Yola fırlayıp uzaklaşmak istedim. Adam irkilip yanından çıplak bir adamın koşarak geçtiğini anlayana kadar ben çoktan uzaklaşmış olurdum. Bütün bunlar aklımdan geçiyor, ama kımıldamayı bile göze alamıyordum.<br />Yaklaşmakta olan adam tam yanımdan geçerken, duru verdi. Adımın çağrıldığını işittim. Don Juan’dı bu, giysilerimi getirmişti. Ben giyinirken o da gülüyordu; öyle yüksek sesle gülmekteydi ki, ben de gülmeye başladım.<br />Aynı gün, 5 Temmuz Cuma günü akşama doğru don Juan, deneyimimi ayrıntılı olarak anlatmamı istedi. Ben de elimden geldiğince hepsini anlattım.<br />“Şeytan otunun ikinci bölümü uçmakta kullanılır,” dedi don Juan, ben sözümü bitirince. “Merhem tek başına yetmez buna. Yönlendiren ve bilgeliği sağlayan öğenin kök olduğunu söylerdi velinimetim; uçurtan da merhemmiş. Bilgin arttıkça, sık sık uçunca, her şeyi büyük bi açıklıkla görmeye başlarsın. İstediğin yere uçarsın yüzlerce kilometre ötedeki; oralarda ne var ne yok, görürsün. Çok uzaklardaki düşmanlarını vurur öldürürsün. Şeytan otu, onu daha yakından tanıdıkça, böyle şeylerin nasıl yapılacağını öğretecektir sana. Örneğin, nasıl yön değiştirileceğini öğretmiş bile sana. Aynı biçimde, aklına hayaline gelmeyen şeyleri de öğretecektir.”<br />“Nasıl şeyler don Juan?”<br />“Bilemem. Herkes farklıdır. Velinimetim, bana, neler öğrendiğini anlatmazdı hiç. Yalnızca ne yapmam gerektiğini söylerdi; neler gördüğünü anlatmazdı hiç. Bunlar yalnız o kimseye aittir.”<br />“Ben anlatıyorum ama bütün gördüklerimi sana, don Juan!”<br />“Şimdi anlatıyorsun. İlerde anlatmayacaksın. Şeytan otunu öbür alışında, hazırlığı kendi bitkilerinle tek başına yapacaksın. Bunu unutma! Bu kez benimkilerin yanına geldim; çünkü oraya ineceğini biliyordum.”<br />Başkaca bir şey demedi; uyuyakalmışım. Akşamleyin uyandığımda, dinçleşmiştim. Her yanımdan bir tür fiziki diyebileceğim bir kıvanç, erinç fışkırmaktaydı. Mutluydum, doyumsamıştım.<br />Don Juan, “Beğendin mi dün geceyi, yoksa ürktün mü?” diye sordu.<br />Gerçekten görkemli bir gece geçirdiğimi söyledim.<br />“Ya baş ağrın? Kötü müydü?” diye sordu.<br />“Başımın ağrısı da öbür duygularım gibi dayanılmaz biçimdeydi. Yaşamımda çekmedim öylesine ağrılar,” dedim.<br />“Şeytan otunun erkini yeniden tatmanı engelleyecek kadar mı?”<br />“Bilemiyorum. Şu anda istemem; sonra, belki... Hiç bilemiyorum, don Juan?”<br />Ona sormak istediğim bir soru vardı. Kaçamak yanıtlar vereceğini biliyordum; o yüzden konuyu onun açmasını bekledim. Bütün gün bekledikten sonra, akşam üzeri oradan ayrılmadan önce, sormak zorunda kaldım.<br />“Gerçekten uçtum mu ben, don Juan?”<br />“Kendin söyledin ya uçtuğunu! Di mi?”<br />“Evet, don Juan, söyledim; ama bedenimle mi uçtum yani? Bir kuş gibi yerden havalanarak?..”<br />“Yanıtlayamayacağım sorular sormakta ne ustasın ya! Uçtun. Uçmak için alınır şeytan otunun ikinci bölümü zaten. Bikaç kez daha aldıktan sonra, gör bak, nasıl kusursuz uçuşlar yapacaksın! Kolay şey mi? Şeytan otunun ikinci bölümünün yardımıyla insan uçar. Başka ne diyeyim sana! Sorduğun soru çok anlamsız! Kuşlar kuş gibi, şeytan otunu kullanan insanlar da işte böyle uçarlar (el enyerbado vuela ası)”. “Kuşların uçtuğu gibi mi? (Asi como los pâjaros?)”. “Hayır, otu almış insanların uçtuğu gibi (No, ası como<br />los enyerbados)?”<br />“Öyleyse, gerçekten uçmadım ben, don Juan. Düşsel bir<br />uçuş yaptım; salt zihnimde... Bedenim nerdeydi?”<br />“Çalılığın orda,” diye yanıtladı sertçe; ama kendini tutamayıp bir kahkaha kopardı. “Şu her şeye yalnız tek yandan bakma huyun yok mu senin! Bi insanın uçabileceğine inanmazsın; oysa brujolar göz açıp kapayıncaya dek binlerce kilometre ötelere gidebilirler, orada ne olup bitmektedir, görürler. Çok uzaklardaki düşmanlarına öldürücü vuruşlar çakabilirler. E, şimdi uçuyor mu, uçmuyor mu?”<br />“Bak, don Juan, senle ben ayrı biçimlerde düşünüyoruz. Diyelim ki, öğrenci arkadaşlarımdan biri ben şeytan otunu alırken burda benimle birlikteydi; o zaman beni uçarken görmüş olur muydu?”<br />“Gene başladın, eğer şöyle olsaydı, eğer böyle olsaydı sorularına... Bu şekildeki konuşmaların bi yararı olmaz ki! Eğer arkadaşın ya da bi başkası, şeytan otunun ikinci bölümünü alsaydı, o da uçardı. Ama salt bakmakla kalsaydı sana, seni uçarken görürdü; belki de görmezdi. Adamına göre değişir bu.”<br />“Ama demem şu ki, don Juan, yani sen ve ben bir kuşa bakarsak, o kuşun uçtuğunu görürsek, o kuşun uçtuğunda birleşiriz. Ne var ki, iki arkadaşım beni dün gece uçtuğum gibi görselerdi, uçtuğumda birleşirler miydi?”<br />“Belki de birleşirlerdi. Sen kuşlar uçar diyorsun, çünkü onları uçarken görmüşsündür. Kuşların uçması olağan bi şeydir. Ama kuşların yaptıkları başka şeyler üzerinde birleşmeyebilirsiniz; çünkü o şeyleri yaparken görmemişsinizdir kuşları. Arkadaşların şeytan otuyla uçulabildiğini bilselerdi, o zaman onlar da insan uçar derlerdi.”<br />“Yani, don Juan, benim söylemek istediğim şey şu: kendimi kalın zincirlerle bir kayaya bağlasaydım, gene de uçmuş olurdum. Çünkü bedenimle bir ilintisi yok bu uçuşun. Değil mi?”<br />Don Juan şaşkınlıkla baktı bana. “Kendini kayaya bağlarsan,” dedi, “korkarım, kaya zincir ne varsa kucaklar, öyle uçarsın.”</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T19:32:22Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/88/6-ogretiler6/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[5- Öğretiler-5]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/87/5-ogretiler5/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>Don Juan ara sıra, aklına geldikçe Datura bitkimin ne durumda olduğunu sorardı. Kökü yeniden dikişimden beri geçen bir yıl içinde, bitki kocaman bir fidan olup çıkmıştı. Tohum vermiş ve tohum zarları kurumuştu. Don Juan da şeytan otuna ilişkin yeni bilgiler edinmenin zamanı geldiğine karar verdi.<br />17 Ocak 1963, Pazar<br />Bugün don Juan bana Datura kökünün “ikinci bölümü”ne ilişkin ilk bilgileri verdi—bu geleneğin öğrenimindeki ikinci adım imiş bu. Gerçek öğrenimin, kökün ikinci bölümüyle başladığını söyledi don Juan; bu bölümün yanında birinci bölüm çocuk oyunu gibi kalırmış. İyice ustalaşmak gerekirmiş bu ikinci bölümde; en azından yirmi kez falan yutulması gerekirmiş. Ancak bundan sonra üçüncü adıma geçilebilirmiş. Sordum, “Bu ikinci bölüm ne yapar?”<br />“Şeytan otunun ikinci bölümü görmek için kullanılır.<br />Onunla, insan yükseklere uçar ve istediği yerde ne olup bitiyor, görür.”<br />“Sahiden insan havada uçabilir mi, don Juan?”<br />“Tabii uçar. Demiştim ya, şeytan otu erk arayanlar içindir. İkinci bölümde ustalaşan kimse, daha fazla erk kazanmak amacıyla akla hayale gelmedik şeyler yapmakta kullanabilir şeytan otunu.”<br />“Nasıl şeyler, don Juan?”<br />“Söyleyemem. Herkes için farklıdır bu.”<br />28 Ocak 1963, Pazartesi<br />Don Juan şunları söyledi: “İkinci bölümü başarıyla tamamlarsan, yalnızca bi adım daha gösterebilirim sana. Ben şeytan otunu öğrenirken anladım ki bana göre bi şey değilmiş; ben de daha fazla izlemedim bu öğrenim yolunu.”<br />“Neden bıraktın, don Juan?”<br />“Her kullanmak isteyişimde şeytan otu, az kalsın, öldürecekti beni. Bi kezinde ölüyorum sanmıştım. Ama gene de bütün o acılardan kaçınabilirdim.”<br />“Nasıl? Acıları gidermek için özel bir yöntem mi var?” “Evet, var bi yol.”<br />“Bir formül mü var, bir şey mi yapılıyor?” “Bırakmamak, asılmak diye bi yol var. Örneğin, ben şeytan otunu öğrenirken öyle istekliydim ki! Çocuklar tuttukları şekeri bırakmazlar ya, ben de öyle tutuyordum her şeyi! Şeytan otu, milyonlarca yoldan bi tanesidir yalnızca. Zaten neyi alırsan al, milyonlarca şeyin içinden seçmiş olursun onu (un camino entre cantidades de caminos). O nedenle, bi yola salt bi yol olarak bakmayı unutma sakın! Tuttuğun bi yolu bırakmak istersen, bırak gitsin; hiçbi şey bağlamasın seni orda kalmaya! Bu türden bi açıklığa kavuşmak için düzenceli bi yaşam sürmelisin. İşte ancak o zaman bi yolun yalnızca herhangi bi yol olduğunu anlayabilirsin; yüreğini dinleyip yolu bırakmakla ne kendine ne de başkalarına yüzkarası getirmiş olmayacağını bilirsin. Ama bi yolda kalma ya da ondan cayma kararını, korkunun ya da doymazlığın etkisiyle verme. Uyarıyorum seni. Bütün yolları araştır, incele. İstediğin kadar dene onları. Sonra da şu tek soruyu sor kendine; ama yalnızca kendine... Ancak çok yaşlı birisinin sorabileceği bi sorudur bu. Ben gençken velinimetim bi gün bana bunu anlatmıştı; ama kanımın kaynadığı o dönemlerde pek anlamamıştım ne dediğini. Şimdi anlıyorum. Sana da söyleyeyim: bu yolda yürek var mıdır? Tüm yollar özdeştir; bi yere götürmezler. Çalılıklardan geçen ya da çalılıklara götüren yollar. Diyebilirim ki kendi yaşamımda çok uzun yollardan geçtim; ama bi yere varmış değilim. Velinimetimin sorusu anlam taşıyor şimdi. Bu yolda yürek vardır, öbüründe yoktur. Birinde eğlenceli, sevinç dolu bi yolculuk yaparsın; üstünde yürüdükçe onunla bir olursun. Öbürü seni doğduğuna pişman ettirir. Biri sana güç verir, öbürü köreltir.”<br />18 Nisan 1963, Pazar<br />16 Nisan Salı akşamı, don Juan’la Datura bitkilerinin bulunduğu tepelere çıktık. Kendisini orada yalnız başına bırakmamı ve oralarda beklememi istedi. Üç saat kadar sonra elinde kırmızı beze sarılı bir şeylerle döndü. Eve dönerken bohçayı gösterip, içindekilerin, bana vereceği son armağan olduğunu söyledi.<br />Bunun, artık bana bir şey öğretmeyeceği anlamına mı geldiğini sordum. O da açıklayarak benim yetişmiş bir bitkimin olduğunu ve onun bitkilerine gereksinmemin kalmadığını söyledi.<br />Akşama doğru odasında oturmuştuk; pırıl pırıl bir havan getirdi. Havanın iç çapı 15 santimetre kadardı. Büyük bir bohçayı açıp içinden birkaç ufak demet çıkardı. İkisini ayırıp yerde serili hasırın üzerine, yanı başına koydu. Sonra da eve getirdiği bohçadan aynı boyda dört demet çıkardı. Bunların tohum olduğunu söyledi ve ince toz haline gelene dek havanda dövmemi istedi. İlk bohçayı açarak içindekilerden birazını havana boşalttı. Yanık şeker renginde yuvarlak, kupkuru tohumlardı bunlar.<br />Havanelini alıp dövmeye başladım; çok geçmeden don Juan düzeltti beni. Havanelini önce havanın bir yanına bastırmamı ve kaydırarak karşı yana doğru sürmemi söyledi. Tohumları ne yapacağını sordum. Bu konuda konuşmak istemedi.<br />İlk kez tohumları öğütmek çok zor geldi. Dört saat sürdü işi bitirmem. Oturuş biçimimden ötürü sırtım ağrımıştı. Yere uzanıverdim; oracıkta uyumak istiyordum. Ama don Juan öbür bohçayı açarak bir parçasını havana boşaltıverdi. Bu tohumlar, deminkilerden az daha koyuca renkteydi, ve topak topaktı. Bohçada kalan şeyler toz durumundaydı; ufacık yuvarlak koyu renkli parçacıklar...<br />Karnım acıkmıştı; ama don Juan, öğrenmek istiyorsam, kurallara uymam gerektiğini söyledi. İkinci bölümün gizlerini öğrenirken yalnızca biraz su içebilirmişim kurallara göre.<br />Üçüncü bohçadaysa bir avuç canlı, kara renkli buğday biti vardı; sonuncu bohçadan da taze, ak renkli, lapamsı yumuşaklıkta tohumlar çıktı. Ama yumuşak görünümlerine karşın lifliydiler; ince kıvamlı bir hamur durumuna getirebilmem çok zor olmuştu bunları. Ama don Juan böyle istemişti. Dört bohçanın içindekileri ezme işi bitince, don Juan yeşilimtırak bir sudan iki fincan doldurarak bir güvece boşalttı; güveci ateşe koydu. Su kaynar kaynamaz ilk öğüttüğüm tohum tozunu içine boşalttı. Deri kesesinde taşıdığı uzun, sivri uçlu bir tahta ya da kemikle karıştırmaya başladı. Su gene kaynayınca, hazırladığımız öbür şeyleri birer birer, aynı yolu izleyerek, koydu. Sonra aynı sudan bir fincan daha ekledi. Hafif ateşte yavaş yavaş kaynamaya bıraktı.<br />Artık kökü ezme zamanının geldiğini bildirdi. Eve getirdiği bohçadan özenle uzun bir Datura kökü çıkardı. Aşağı yukarı kırk santimetrelik bir köktü bu. Kalındı; on iki on üç santimetre çapında... Bunun, ikinci bölüm olduğunu, henüz kendi kökü olduğu için bu ikinci bölümü de kendisinin ölçtüğünü söyledi. Gelecek kez şeytan otu içerken kendi kökümü kendim ölçmem gerekecekmiş.<br />Koskoca havanı önüme itti; ben de tıpkı onun ilk bölümü ezdiği gibi ezmeye başladım. Ben ezerken o, ne yapacağımı anımsatıyordu. Bu yeni kök hamuruna da su döküp gece serinliğinde kurumaya bıraktık. Bu sırada güveçte kaynamakta olan bulamaç iyice katılaşmıştı. Don Juan güveci ateşten indirip bir fileye yerleştirdi; fileyi odanın tavanındaki bir kirişe astı.<br />On yedi Nisan günü sabah saat sekiz sularında don Juan’la birlikte kök özünü suyla süzmeye koyulduk. Açık, güneşli bir gündü; don Juan bunu, şeytan otunun beni sevmesine yordu. Beni gördükçe, şeytan otunun ona nasıl kötü davrandığını anımsadığını söyledi. <br />Kök özünün süzülmesi de tıpkı birinci bölümdeki gibi oluyordu. Akşama doğru üst suyunu sekizinci kez döktükten sonra bir kaşık dolusu sarımtırak bir madde kaldı kabın dibinde.<br />Don Juan’ın odasına döndük; orada daha açılmamış iki torba duruyordu. Birini açarak elini içine daldırıp torbanın ağzını öbür eliyle bileğinin çevresinde büzdü. Torbanın içindeki elinin duruşundan bir şey tuttuğunu çıkarabiliyordum. Birden torbayı elinden, bir eldiven gibi, ters yüz edip sıyırı verdi. Elini yüzüme uzattı. Bir kertenkele tutuyordu. On santimetre kadar yaklaştırdı hayvanın başını gözlerime. Ağzında bir tuhaflık vardı kertenkelenin. Bir iki saniye baktım; irkilerek geriye fırlayıverdim. Kertenkelenin ağzı kaba ilmiklerle dikilmişti. Don Juan kertenkeleyi sol elimle tutmamı buyurdu. Yakaladım. Avucumu ite ite kıvranıyordu. İçim bulanmıştı. Ellerim terlemeye başladı.<br />Sonuncu torbayı alarak, ve aynı hareketleri yaparak bir<br />kertenkele daha çıkardı. Onu da yüzüme tuttu. Baktım; gözkapakları birbirine dikilmişti. Bu kertenkeleyi de sağ elimle tutmamı buyurdu.<br />Bayılacak duruma gelmiştim. İkisini de yere atıp ordan kaçmak için dayanılmaz bir istek duyuyordum.<br />“Sıkma hayvancağızları!” dedi don Juan; hiç olmazsa sesi beni rahatlatmış ve yönlendirmişti. Neyim olduğunu sordu. Ciddi görünmeye çalışıyordu ama dayanamayıp gülmeye başladı. Parmaklarımı gevşetmeye çalışıyorduysam da ellerim sırılsıklam tere battığından kertenkeleler kaya kaya kurtulmaya çabalıyorlardı. Küçük keskin pençeleriyle elerimi tırmalamaları; sonsuz bir tiksinti ve sıkıntıya boğuyordu beni. Gözlerimi kapadım, dişlerimi sıktım. Kertenkelelerden biri bileğime tırmanmaya başlamıştı bile; başını hızla bir çekiverse, elimden kurtulacaktı. Bedensel bakımdan tuhaf bir umutsuzluk, dayanılmaz bir tedirginlik duygusuna kapılmıştım. Dişlerimin arasından don Juan’a homurdanarak bu uğursuz şeyleri benden almasını söyledim. Başım, elimde olmayarak, sallanmaya başlamıştı. Don Juan şaşkın şaşkın gözlemekteydi beni. Ayı gibi homurdanıyor, kıvranıyordum. Don Juan kertenkeleleri torbalarına koyarak gülmeye başladı. Ben de gülmeye çalıştım, ama midem sancıyordu. Yere çöktüm. Beni en çok, kertenkelelerin pençeleriyle avuçlarımı tırmalamalarının etkilediğini anlattım ona. O da, eğer öğrenim için gerekli kararlılık ve erekten yoksunsa, bir insanı çıldırtacak çok şeyin bulunduğunu; ama duyguların, kesin ve eğilmez amaçları olan bir insan için engel olamayacağını; çünkü böyle bir insanın duygularını denetim altında tutabileceğini söyledi.<br />Don Juan biraz bekledi ve aynı hareketleri yaparak kertenkeleleri gene avuçlarımın içine yerleştirdi. Başlarını yukarıya doğru tutarak okşar gibi şakaklarıma sürecekmişim; bunu yaparken de onlara bilmek istediğim ne varsa sorabilirmişim.<br />Ne yapmamı istediğini pek anlamamıştım. Kendi kendime sorup yanıtlayamadığım ne varsa kertenkelelere sorabileceğimi yineledi. Birkaç tane de örnek verdi: günlük yaşamımda görmediğim kimselere ilişkin sorular sorabilirmişim; yitirilmiş nesnelerin nerede bulunabileceğini, görmediğim yerlerle ilgili sorular falan sorabilirmişim. Sonunda kehanetten söz ettiğini çakmıştım. Yüreğim oynamış, güm güm vuruyordu. Soluk alamıyordum.<br />Beni uyararak bu işin başlangıcında kişisel sorunlarımı sormamamı söyledi. Kendi dışımdaki konularla ilgili sorular sormamı öğütledi. Çabucak ve açıkça düşünmeliymişim, yoksa düşüncelerimi geri çeviremezmişim.<br />Çılgınlar gibi bilmek istediğim bir şey düşünmeye çabaladım. Don Juan beni zorlayıp duruyor, ama her nedense bir türlü kertenkelelere “sormak” istediğim bir şey düşünemiyordum.<br />Sıkıntılı bir süreden sonra aklıma bir şey gelmişti. Bir zamanlar bir kitaplıkta çok sayıda kitap çalınmıştı. Kişisel bir sorun değildi bu, ama gene de merak ediyordum. Kitapları alan kimse ya da kimselerin kimler olabileceğine ilişkin hiç bir önyargım yoktu. Kertenkeleleri şakaklarıma sürterek hırsızların kim olduğunu sordum.<br />Bir süre sonra don Juan kertenkeleleri torbalarına koyup, köklerle ve bulamaçlarla ilgili açıklanacak pek çok öyle derin gizler bulunmadığını söyledi. Bulamaç, yönlendirirmiş; kökler de her şeyi apaçık gösterirmiş. Asıl hikmet kertenkelelerdeymiş. İkinci bölümdeki bütün büyülerin gizleri onlarda saklıymış. Bunlar özel bir kertenkele türü müdür, diye sordum. Öyleymiş. İnsanın kendi bitkisinin çevresinden gelmeleri gerekirmiş; onlarla arkadaş olmak gerekirmiş. Arkadaşlık kurana dek de uzun süre tımar edilmeliymişler. Onları iyi besleyerek kurulabilirmiş bu arkadaşlık.<br />Bu arkadaşlığın neden bu denli önem taşıdığını sordum. O da bu kertenkelelerin kendilerini ancak iyi tanıdıkları kimselere yakalattırdıklarını, şeytan otunu ciddiye alan bir kimsenin kertenkeleleri de ciddiye alması gerektiğini anlattı. Kertenkelelerin, bulamaçla kökün hazır edilişinden sonra yakalanmalarının bir kural olduğunu belirtti. Öğleden sonra geç saatlerde yakalamalıymış onları. Kertenkelelerle dostluk kuramayan kimselerin günlerce uğraştıkları halde onları yakalayamayacaklarını, oysa bulamacın bir günden fazla dayanmayacağını da ekledi. Ardından da kertenkeleler yakalandıktan sonra neler yapılacağına ilişkin uzun uzadıya bilgiler verdi.<br />“Kertenkeleleri yakaladıktan sonra onları torbalara koymalısın. Sonra birisini alıp onunla konuşursun. Onu incittiğin için özür dilersin; sana yardımcı olması için yalvarırsın. Bi tahta iğneyle ağzını dikersin. Dikiş için agavenin liflerinden iplik, bi choya dikeninden de iğne yaparsın. İlmikleri gergin tutarsın. Sonra öbür kertenkeleye de aynı şeyleri söylersin ve gözkapaklarını birbirine dikersin. Gece olana dek bitirirsin bu işleri. Ağzı dikili kertenkeleyi alır ve ona neyi bilmek istediğini söylersin. Gidip senin adına görmesini istersin. Gördüklerini başka kimselere anlatmasın da hemen geri dönsün diye ağzını diktiğini anlatırsın. Kertenkelenin başına biraz bulamaç sürersin; sonra bulamacın içine koyarsın. O debelenip durur bulamaçta. Sonra alır yere koyarsın. Senin için uğurlu olan yöne doğru giderse, büyük başarıyla sonuçlanır; ters yönde giderse başarısız olur. Kertenkele sana doğru (güneye) yürürse, kısmetin olağanüstü biçimde açık sayılır; ama senin bulunduğun yerden uzağa doğru (kuzeye) yönelirse, büyük sıkıntılarla karşılaşacaksın demektir. Ölmen bile olasıdır! Bu nedenle, baktın ki senden uzağa doğru gitmekte... En iyisi bırakmaktır bu işi. Hemen! Hemen o anda karar vermelisin büyüyü bozmaya. Bozarsan, kertenkelelere söz geçirme erkini yitirirsin, ama ölmekten iyidir bu. Öte yandan, bu uyarıma karşın büyüyü sürdürürsen, o zaman da öbür kertenkeleyi alır, kız kardeşinin öyküsünü dinlemesini ve sana anlatmasını söylersin.”<br />Ağzı dikilmiş bir kertenkele nasıl olur da gördüklerini anlatabilir? Konuşmasını engellemez mi dikili ağız?”<br />“Ağzının dikili oluşu, öyküsünü yabancılara anlatmasını önler. Herkes kertenkelelerin konuşkan olduğunu bilir; her yerde durup konuşur bu hayvanlar. Her neyse, önce başının arkasına biraz bulamaç sürersin. Sonra da şakağına sürersin. Ama dikkatli ol, alnının ortasına bulaşmasın bulamaç. Öğreniminin başlangıcında kertenkeleyi bi sicimle ortasından bağlayıp sağ omzuna asarsın. Böylece yitirmemiş ve incitmemiş olursun kertenkeleyi. Ama ilerleyip de şeytan otunun gücüyle iyice tanıştıktan sonra kertenkeleler buyruklarını dinlemeyi öğrenirler, omzunda tünerler. Kertenkelenin başındaki bulamacı sağ şakağına sürdükten sonra iki elinin parmaklarını bulamaca sokarsın; önce şakaklarına, sonra da yüzünün iki yanma sürmeye başlarsın. Bulamaç çabucak kurur; sen bikaç kat sıvarsın yüzünü bulamaçla.<br />Ama her kezinde önce kertenkelenin başına sürersin, sonra parmaklarını kullanırsın. Görmeye giden kertenkele, eninde sonunda döner ve yolculuğunu kız kardeşine anlatır. Kör kertenkele de dinlediklerini sana, seninle türdeş imişçesine, aktarır. Büyü bitince, kertenkeleyi yere bırakırsın gitsin diye. Ama nereye gittiğine bakmalısın. Ellerinle derin bi çukur açarsın; kullandığın her şeyi oraya gömersin.”<br />Saat altı sularında don Juan kök özünü kabından sıyırıp yassı bir şist parçasının üzerine koydu. Sarımtırak nişastamsı bir görünümü vardı ve bir çay kaşığından azdı. Yarısını alıp bir fincana koydu, üzerine sarımtırak bir su döktü. Fincanı sallaya sallaya özün suda çözülmesini sağladı. Fincanı bana uzatarak içmemi söyledi. Tatsız bir şeydi ama az bir acılık bıraktı ağzımda. Su çok sıcak olduğundan ağzım yanmıştı. Bir ara yürek vuruşlarım hızlandı, ama çok geçmeden gene gevşedim.<br />Don Juan içinde bulamaç bulunan öbür kabı aldı. Bulamaç katılaşmışa benziyordu; parlak bir yüzeyi vardı. Parmağımı bastırmaya çalıştım kabuğuna; bunu gören don Juan fırlayarak geldi elimi çekti. Çok tedirgin olmuştu. Bunu yapmamın çok düşüncesizce bir hareket olduğunu, gerçekten öğrenmek istiyorsam dikkatsizlikten vazgeçmem gerektiğini söyledi. Bulamacı göstererek, onun bir erk olduğunu ve hiç kimsenin onun ne tür bir erk olduğunu bilemeyeceğini anlattı; ancak insan olduğumuza göre bunu yapmadan edemediğimizi, ama hiç olmazsa ona yaraşan saygıyı göstermemiz gerektiğini belirtti. Yulaf unundan yapılmışa benziyordu karışım. Bu kıvamı bulması için epey nişasta olması gerekti içinde. Don Juan, kertenkele torbalarını getirmemi istedi. Ağzı dikili kertenkeleyi çıkararak özenle bana verdi. Kertenkeleyi sol elime vermişti; parmağımla bir parça bulamaç alıp kertenkelenin başına sürmemi söyleyerek, dediğini yaptım. Don Juan, şimdi de, kertenkeleyi kaba sokarak tüm gövdesini bulamaçlamamı istedi.<br />Sonra da kertenkeleyi kaptan çıkarmamı söyledi. Kabı alıp, evinden pek uzak olmayan kayalık bir yere götürdü beni. Büyücek bir kayayı göstererek, o kaya sanki benim Datura bitkim imiş gibi, önünde durmamı, kertenkeleyi yüzüme doğru tutarak ona bilmek istediğim şeyi sormamı, gidip yanıtını bulması için ona yalvarmamı söyledi. Kendisini rahatsız ettiğim için kertenkeleden özür dilememi ve karşılığında bütün kertenkelelere karşı sevecence davranacağıma ilişkin söz vermemi istedi. Sonra onu sol elimin, daha önce bir yara açmış olduğu, yüzükparmağımla ortaparmağım arasında tutmamı; ve o kayanın çevresinde, daha önceleri şeytan otunu ikinci kez diktiğim zaman yaptığım gibi, dans ederek dolanmamı buyurdu. O zaman yaptığım her şeyi anımsayıp anımsamadığımı sordu. Ben de anımsadığımı söyledim. Her şeyi tıpkısı tıpkısına yinelemeliymişim; eğer anımsayamazsam, her şey zihnimde apaçık olana dek beklemeliymişim. İyice düşünmeden çabucak yapıverirsem bunları, sonumun kötü olacağını büyük bir ciddiyetle açıkladı. En son iş de ağzı dikili kertenkeleyi yere bırakmak ve ne yöne gittiğine bakmakmış. Bu deneyimin sonucunu böyle anlayabilirmişim; çünkü insanın dikkatini dağıtır da sıvışıverirmiş bu kertenkeleler.<br />Henüz hava kararmamıştı. Don Juan göğe baktı. “Seni yalnız bırakacağım,” dedi ve yürüyüp gitti.<br />Bütün anlattıklarını uyguladım ve kertenkeleyi yere bıraktım. Kertenkele, bıraktığım yerde hareketsiz duruyordu. Sonra bana baktı ve doğudaki kayalıklara doğru seğirterek kayboldu gitti.<br />Kayanın dibine oturdum bitkime bakarcasına. Derin bir tasa sarmıştı benliğimi. Ağzı dikili kertenkeleyi düşündüm. Onun bu yabansı yolculuğunu, gitmeden önce bana öyle bakışını düşündüm. Korkutucu, tedirgin edici düşüncelerdi bunlar. Kendimi kertenkelenin yerine koyuyor, bir başka yabansı yolculuğa çıkıyordum. Ola ki benim yazgım, salt, görmekti; o anda gördüğümü hiçbir zaman anlatamayacağımı sezmiştim. Artık iyice kararmıştı hava. Önümüzdeki kayaları zor seçebiliyordum. Don Juan’ın sözlerini anımsadım: “Gün ışığı— iki dünya arasındaki o yarık!”<br />Uzunca bir duraksamadan sonra yapmam gereken şeyleri yapmaya başladım. Bulamaç, yulaf unundan yapılmış gibi görünüyorsa da, dokununca, başka bir kıvamdaydı. Çok ince ve soğuk bir krem gibiydi. Tuhaf, keskin bir kokusu vardı. Değdiği yerde bir serinlik bırakıyor, hemen kuruyuveriyordu. Şakaklarımı on bir kez ovaladım. Herhangi bir etkisini hissetmedim. Sezgi ya da duygularımdaki en küçük değişiklikleri bile dikkatle izlemeye çalışıyordum, ama ne beklediğimi ben de bilmiyordum. Gerçekten bu duyumsamamın niteliğini kavrayamıyor, ipuçları arayıp duruyordum.<br />Şakaklarımdaki bulamaç kurumuş, pul pul soyulmaya başlamıştı. Biraz daha sürmeye başlıyordum ki, baktım Japonlar gibi topuklarımın üzerinde oturmuşum. Hem de uzun bir süreden beri durumumu değiştirmeden. Yerdeki tümsek duvarımsı bir şeyin üzerinde oturmakta olduğumun farkına varmam için epey zaman geçmişti. Bunun tuğladan yapılmış olduğunu sanmıştım, ama inceleyince, taştan olduğunu gördüm.<br />Bu geçiş iyice sarsmıştı beni. Öyle ansızın olmuştu ki, izleyebilmem olanaksızdı. Bir düşteymişim gibi, gördüklerimin Öğelerini dağınık biçimde algılayabiliyordum. Ne var ki, bütünü oluşturan parçalar değişmiyordu. Öylece kalıyorlardı; onları yakalayıp teker teker inceleyebiliyordum. Peyote yuttuğum zamanlar olduğu gibi çok açık ve gerçek bir biçimde değildi gördüklerim. Biraz sisli, okşayıcı, süslü bir nitelikleri vardı. Kalkıp kalkamayacağımı bilemiyordum; derken, baktım, bir başka yerdeyim. Bir merdivenin başında duruyor dum; H. de, bir kız arkadaşım, alt yanda duruyor. Ateşli gözlerle bakmakta. Delice bir parıltı var gözlerinde. Çığlığımsı bir kahkaha attı. Korkmuştum. H. merdivenden çıkmaya başladı. Saklanmak için kaçmak istedim; çünkü “bir zamanlar gene sapıtmıştı.” Bu düşünce gelmişti aklıma. Bir sütunun arkasına saklandım, beni görmeden geçti ordan. “Şimdi de uzun bir yolculuğa çıkıyor” düşüncesi geldi aklıma bu kez. Anımsadığım son düşünce de şuydu: “Her sapıtışında önce böyle güler.”<br />Birden sahne iyice belirginleşti; düşe benzer yanı yoktu artık. Olağan bir sahneydi gördüğüm, ama pencere camının ardından izliyordum onu sanki. Sütunlardan birine dokunayım dedimse de hareket edemediğimi anladım. Gene de, sahneyi dilediğim kadar izleyebileceğimi bilmekteydim. Olanların içindeydim ama onlardan bir parça değildim.<br />Ussal düşünceler ve tezler üşüştü başıma. Kanımca olağan ve ayık bir bilinçlilik durumundaydım. Her öğe, benim olağan süreçlerimde olduğu gibiydi. Gene de bunun olağan bir durum olmadığını biliyordum.<br />Sahne birden değişiverdi. Gece vaktiydi. Bir binanın girişindeydim. Binanın içindeki karanlık, bir önceki sahnede havanın güneşli, açık ve güzel olduğunu anımsattı bana. Ama o zaman bana öyle doğal gözükmüştü ki, farkına bile varmamıştım. Şu anda gördüklerimi inceledikçe, genç bir adamın sırtındaki torbayla bir odadan çıkmakta olduğunu bulguladım. Birkaç kez görmüştüm bu kimseyi, ama tanımıyordum. Yanımdan geçip merdivenlerden indi. O sırada kuruntularımı, ussal ikilemlerimi unutmuştum. “Kim bu herif?” diye düşündüm. “Ne diye görüyorum onu?”<br />Sahne gene değişti; şimdi de o adamı, kitapları bozarken, kimi yapraklarını kesip yapıştırırken, kimi işaretleri silerken falan görüyordum. Sonra baktım, kitapları düzgün bir biçim de bir sandığa yerleştirmekte... Üst üste konulmuş birkaç sandık vardı. Burası, adamın odası falan değil, bir ambardı. Başka imgeler takıldı kafama, ama pek belirgin değildi bunlar. Sahne bulandı, başım dönmeye başladı. Don Juan omzumu sarsarak uyandırdı beni. Kalkmama yardım etti. Birlikte evinin yolunu tuttuk. Bulamacı şakaklarıma sürmemle uyanmam arasında üç buçuk saat geçmişti. Ancak gördüklerim on dakika içine sığmıştı. Oldukça iyi hissediyordum kendimi. Yalnızca açtım ve uyumak istiyordum.</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T19:30:16Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/87/5-ogretiler5/new/posts/</id>
		</entry>
		<entry>
			<title type="html"><![CDATA[4- Öğretiler-4]]></title>
			<link rel="alternate" href="https://www.sessizbilgi.com/topic/86/4-ogretiler4/new/posts/" />
			<summary type="html"><![CDATA[<p>Don Juan, Mescalito’nun sözünü etmezdi pek. Ne vakit bu soruya ilişkin sorular sorsam, hiç yanıt vermez, ama Mescalito’nun niteliğini sezdirmeye yeterli bir şeyler söylerdi. İnsanbiçimsel (antropomorfik) bir havası olurdu hep aşılamaya çalıştığı bu niteliğin. Kullandığı sözcükler, dilbilgisi kurallarına göre Mescalito’nun erkek cinsten olduğunu belirtmekteydi. Bu bir yana, onun hep bir koruyucu ve bir öğretici olarak nitelendirilmesinden de bu sonuç çıkıyordu. Ne vakit bu konu açılsa, don Juan bu özellikleri değişik biçimlerde yineler dururdu.<br />24 Aralık 1961, Pazar<br />Şeytan otu kimseyi korumaz. Yalnızca erk verir o. Oysa Mescalito, bi bebek denli yumuşaktır.”<br />“Ama Mescalito’nun kimi zaman korkunç olabileceğini söylemiştin.”<br />“Elbette korkunçtur, ama onu tanırsan ne kadar yumuşak ve sevecen olduğunu anlarsın.”<br />“Nasıl gösterir sevecenliğini?”<br />“Koruyarak, öğreterek...”<br />“Nasıl korur?”<br />“Onu yanından hiç ayırmazsan, o da senin başına kötü şeyler gelmesini önler.”<br />“Nasıl ayırmazsan yanından?”<br />“Küçük bi keseye koyarsın, sicimle koltuk altına ya da<br />boynuna asarsın.”<br />“Sen taşıyor musun onu?”<br />“Hayır, çünkü bi dostum var benim. Ama başkaları taşırlar.”<br />“Ne öğretir?”<br />“Uygun bi yaşam sürdürmeyi öğretir insana.”<br />“Nasıl öğretir?”<br />&quot;Her şeyi gösterir, neyin ne olduğunu söyler (enzena las<br />cosas y te dice lo que son).&quot;<br />“Nasıl yani?”<br />“Bi gün gelir, kendin bulgularsın.”<br />30 Ocak 1962, Salı<br />“Mescalito götürünce insanı, neler görürsün, don Juan?” “Böyle şeyler ulu orta konuşulmaz. Bi şey söyleyemem.”<br />“Söylersen kötü bir şey falan mı olur?”<br />“Mescalito bi koruyucudur; yumuşak, sevecen bi koruyucu. Ama, bu onunla dalga geçebileceğin anlamına gelmez. Sevecen bi koruyucudur, ama sevmediklerine karşı dehşet kesilir.”<br />“Dalga geçesim yok, don Juan. Mescalito’nun başka insanlara neler gösterdiğini, onlara neler yaptırdığını merak ediyorum yalnızca. Bana gösterdiklerini sana anlatmıştım, biliyorsun?”<br />“Senin durumun farklı; belki de onu iyi tanımıyorsun da ondan. Çocuğa yürümesi öğretildiği gibi sana da onu öyle tanıtmak gerekecek.”<br />“Ne kadar sürer bunu öğrenmem?”<br />“Onu tanıyana dek herhalde.” “Sonra?”<br />“Sonra, kendiliğinden anlarsın. O zaman bana soru sormana falan gerek kalmayacak.”<br />“Nereye götürür insanı Mescalito, don Juan? Bir bunu söylesen olmaz mı?”<br />“Konuşulmaz böyle şeyler.”<br />“İnsanları götürdüğü başka bir dünya mı var? Bunu merak ediyorum da.”<br />“Evet, var başka bi dünya.”<br />“Cennet mi?” (İspanyolca cennet sözcüğü cielodur, ama “gök” anlamına da gelir.)<br />“Göklere (cielo) çıkartır seni.”<br />“Yani Tanrı’nın bulunduğu cennete mi (cielo) götürür?” “Aptal mısın, nesin! Ne bileyim Tanrı’nın nerede olduğunu!”<br />“Mescalito Tanrı mıdır?.. Tek Tanrı o mudur? Yoksa tanrılardan biri midir?”<br />“Yalnızca bi koruyucu, bi öğreticidir. Bi erktir o.” “İçimizdeki bir erk mi yani?”<br />“Hayır. Bizimle hiçbi ilişkisi yoktur Mescalito’nun. Bizim dışımızdadır.”<br />“Öyleyse Mescalito içen herkes onu aynı biçimde algılar.”<br />“Hayır. Hiç de öyle değil. Herkese aynı etkiyi yapmaz.”<br />12 Nisan 1962, Perşembe<br />“Biraz daha anlatır mısın Mescalito’yu, don Juan?” “Anlatacak bi şey yok.”<br />“Onunla gene buluşasıya kadar öğrenmem gereken bir<br />şeyler vardır herhalde.”<br />“Hayır. Belki de öğrenmen gereken bi şey yoktur. Demiştim ya! Herkese başka başka etkileri vardır onun.”<br />“Evet, ama gene de başkaları nasıl algılıyor onu, bilmek istiyorum.”<br />“Ondan söz açmaktan hoşlananların düşünceleri bi değer taşımaz ki! Göreceksin. Bi yere kadar bu konuda konuşacaksın belki; ama sonra bırakacaksın ondan söz etmeyi.”<br />“Senin ilk deneyimlerin nasıl olmuştu, anlatır mısın?”<br />“Ne diye?”<br />“Ben de Mescalito’ya nasıl davranılacağını öğrenmiş<br />olurdum.”<br />“Benim bildiğimden fazlasını biliyorsun sen şu anda.<br />Oynadın yahu sen onunla! Bi gün koruyucunun sana ne kadar iyi davrandığını anlayacaksın. O ilk defasında sana pek çok şeyler söylemiştir, ama sen sağır ve körmüşsün o zaman.”<br />14 Nisan 1962, Cumartesi<br />“Mescalito kendini gösterdiğinde herhangi bir kılığa girer mi?”<br />“Evet, her kılığa girer.”<br />“En çok hangi kılığa girer?”<br />“En çok girdiği kılık diye bi şey yoktur.”<br />“Yani, don Juan, onu iyi tanıyanların karşısına bile herhangi bir kılıkla mı çıkar?”<br />“Hayır. Onu biraz tanıyanların karşısına herhangi bi biçimde çıkar; ama onu iyi tanıyanlara, değişmez biçimde görünür.”<br />“Nasıl değişmez biçimde?”<br />“Onlara bazen, bizler gibi, bi adam olarak ya da bi ışık olarak görünür.”<br />“Mescalito’nun, kendini tanıyanlara karşı, sürekli biçimini değiştirdiği olur mu?”<br />“Değiştirmez sanırım.”</p>]]></summary>
			<author>
				<name><![CDATA[sonsuz]]></name>
				<uri>https://www.sessizbilgi.com/user/2/</uri>
			</author>
			<updated>2020-05-06T19:27:19Z</updated>
			<id>https://www.sessizbilgi.com/topic/86/4-ogretiler4/new/posts/</id>
		</entry>
</feed>
