<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
	<channel>
		<title><![CDATA[Sessiz Bilgi — Ixtlan Yolculuğu]]></title>
		<link>https://www.sessizbilgi.com/</link>
		<atom:link href="https://www.sessizbilgi.com/feed/rss/forum/15" rel="self" type="application/rss+xml" />
		<description><![CDATA[Sessiz Bilgi sayfasındaki en son konular.]]></description>
		<lastBuildDate>Sun, 10 May 2020 14:26:11 +0000</lastBuildDate>
		<generator>PunBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[20 - Ixtlan Yolculuğu]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/151/20-ixtlan-yolculugu/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Don Genaro öğle sularında döndü; don Juan’ın önerisiyle üçümüz arabayla bir gün önce kalmış olduğum sıradağlara doğru yöneldik. Benim geçtiğim aynı keçiyolunda ilerleyerek, ama yüksek yaylada, benim yaptığım gibi durmaksızın, daha alçaktaki sıradağların doruğuna ulaşana dek tırmandık, sonra da ovalık bir vadiye inmeye başladık.<br />Yüksek bir tepenin üzerinde dinlenmek için durduk. Yeri don Genaro seçti. Onlarla birlikte olduğum zamanlar hep yaptığım gibi hemen, bir üçgen oluşturacak şekilde, don Juan’ı sağıma, don Genaro’yu da soluma alarak, oturdum. Çöl çalılıkları gayet nefis nemli bir parlaklık içindeydiler. Kısa süren bir ilkbahar sağanağından sonra pırıl pırıl bir yeşile bürünmüşlerdi.<br />“Genaro sana bi şey anlatacak,” dedi don Juan birdenbire. “Sana kendi dostlarıyla ilk karşılaşmasının öyküsünü anlatacak. Di mi, Genaro?”<br />Don Juan’ın sesinde ayartıcı bir eda vardı. Don Genaro bana bakarak ağzı yumuşak bir delik haline gelene dek dudaklarını büzdü. Dilini kıvırarak damağına dayadı; kıvranmaktaymışçasına ağzını açıp kapamaya başladı.<br />Don Juan ona bakarak yüksek sesle güldü. Neler olduğu<br />nu anlayamamıştım.<br />“Ne yapıyor?” diye don Juan’a sordum.<br />“Bi tavuk o!” dedi.<br />“Tavuk mu?”<br />“Bak, ağzına bak. Tavuğun götü işte, yumurtlamak üzere.” Don Genaro’nun ağzında kıvranmalar artmaya başlamış<br />gibi görünmekteydi. Gözlerinde yabansı, delice bir bakış vardı. Ağzı, kıvranmalar o yuvarlak deliği genişletmişçesine, açıldı. Gırtlağından gıdaklama sesleri çıkardı, ellerini içeriye doğru bükerek kollarını göğsünde kavuşturdu, gayet nezaketsiz bir şekilde ağzından bir tutam balgam çıkardı.<br />“Kahrolasıca! Yumurta değilmiş,” dedi yüzünü ekşiterek.<br />Bedenin duruş biçimiyle yüzünün ifadesi öyle komikti ki, gülmeden edemedim.<br />“Artık Genaro sözüm ona yumurtasını da yumurtladığına göre, ola ki kendi dostuyla ilk karşılaşmasını anlatır sana,” diye dayattı don Juan.<br />“Ola ki,” dedi Genaro, ilgilenmemiş görünerek.<br />Ben de birkaç kez, anlatsın diye ısrar ettim.<br />Don Genaro ayağa kalktı, kollarını açıp sırtını yaylandırarak gerindi. Kemikleri çatırtılı sesler çıkarıyordu. Sonra gene yerine oturdu.<br />“Ben kendi dostumla tutuştuğumda genç bir delikanlıydım,” dedi sonunda. “Her şeyi hatırlıyorum, bir öğleden sonraydı. Şafaktan beri kırlarda dolaşmış, evime dönüyordum. Birden bir çalılığın ardından dost çıkarak yolumu kesti. Epeydir beni beklemekteymiş, niyeti de onunla güreşe tutuşmam imiş. Ondan uzaklaşmak amacıyla geriye döndüm ama sonra onunla güreşebilecek denli güçlü olduğumu düşündüm. Korkmuyor da değildim. Tüm bedenim yay gibi gerilmişti, boynum tahta gibi katılaşmıştı. Ama gel gör ki, insanın hazır olduğunu gösterir bu, yani boynunun kaskatı kesilmesi.”<br />Don Genaro gömleğini açarak bana sırtını gösterdi. Boynunun, sırtının, kollarının adalelerini kastı. Adalelerinin fevkalade gelişmiş olduğunu gördüm. Sanki o anısı, bedenindeki tüm kasları harekete geçirmişti.<br />“Böyle bir durumda,” diye sürdürdü, “ağzını hep kapalı tutmalısın.”<br />Don Juan’a dönerek, “Di mi, Juan?” dedi.<br />“Evet,” diye karşılık verdi don Juan sükûnetle. “Bi dostu tuttuğun zaman öyle şiddetli bi sarsıntı geçirirsin ki, insan dilini ısırıp kesebilir ya da dişlerini kırabilir. İnsan gövdesini dik olarak tutmalı, yere sıkıca basıp dengeli bir şekilde durmalıdır, ayakları yeri adeta kavramalıdır.”<br />Don Genaro ayağa kalkarak bana doğru dönüp doğru duruş biçimini gösterdi: Dizlerini hafif bükülü tutmaktaydı, kollarını iki yana sarkıtarak parmaklarını hafifçe kıvırmıştı. Gevşemiş görünüyordu ama yere sıkıca basmaktaydı. O pozisyon da bir süre kaldı; ben onun oturacağını sanırken, o, topuklarına yaylar takılıymışçasına inanılmaz bir sıçrayışla ileriye doğru atıldı. Bu hareketi öyle ani olmuştu ki ben arkaya doğru sırtüstü yuvarlandım; ama düştüğüm sırada don Genaro bana bir adamı ya da insan şeklindeki bir şeyi kavramış gibi gelmişti.<br />Tekrar oturdum. Don Genaro’nun bedenindeki aşırı gerginlik hâlâ sürmekteydi, sonra birden kaslarını gevşetti; daha önce oturmakta olduğu yere dönerek oturdu.<br />“Carlos şu anda senin dostunu gördü,” dedi don Juan kayıtsızca, “ama hâlâ mecalsiz olduğundan yere yuvarlandı.”<br />“Sahi, gördün mü?” diye sordu don Genaro safçasına, burun deliklerini şişiredursun.<br />Don Juan, “gördüğümden” emin olduğunu söyledi don Genaro’ya.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 14:26:11 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/151/20-ixtlan-yolculugu/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[19 - Dünyayı Durdurmak]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/150/19-dunyayi-durdurmak/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Ertesi gün uyanır uyanmaz don Juan’a sorularımı sormaya başladım. Evin arkasındaki avluda yakacak odun kesmekteydi, ama don Genaro görünürlerde yoktu. Don Juan anlatacak bir şey bulunmadığını söyledi. Ben, nesnel bir yaklaşım sergilediğimi, don Genaro’nun “zeminde yüzdüğünü” herhangi bir açıklamaya ihtiyaç duymaksızın ya da onlardan bir açıklama talep etmeksizin gözlemlediğimi, ancak bu kısıtlamalarımın orada cereyan eden şeyleri anlayabilmeme yardımcı olmadığını anlattım. Ardından, arabamın yok oluşundan sonra, otomatikman mantıksal bir açıklama bulmaya çalışmadaki ısrarımın kasten tasarladığım, sırf sorun yaratmak amacıyla yaptığım bir şey değil de, bende ibiklerime işlemiş ve tüm öbür düşünceleri etkisiz kılan bir huy haline gelmiş olan bir şey olduğunu anlattım.<br />“Bir hastalık gibi, yani,” dedim.<br />“Hastalık diye bi şey yoktur,” diye yanıt verdi don Juan, dingince. “Yalnızca düşkünlük vardır. Sen, her bi şeyi açıklamaya çalışarak düşkünlüğünü sergiliyorsun. Senin durumunda açıklamalar gerekli değil artık.”<br />Ben, dayatarak sadece düzenli, anlayabildiğim koşullarda işlev görebildiğimi söyledim. Birlikte çalıştığımız süre boyunca kişiliğimi önemli oranda değiştirmiş bulunduğumu ve bu değişikliği mümkün kılan koşulun bu değişikliğe yol açan nedenleri kendime açıklayabilme yetimden kaynaklandığını ona anımsattım.<br />Don Juan sevecence güldü. Uzun süre bir şey söylemedi.<br />“Çok zeki bi insansın,” dedi nihayet. “Sen, her zaman yaşamış olduğun yere dön. Ama bu defa işin bitik senin. Gidecek bi yerin kalmadı. Artık sana hiçbi şeyi açıklamayacağım, dün Genaro sana her ne yaptıysa, onları senin bedenine yaptı, onun için bırak da neyin ne olduğuna bedenin karar versin.”<br />Don Juan’ın sesi dostçaydı ama kendini belli bir mesafede tutmaktaydı; bu bende dayanılmaz bir yalnızlık duygusu yarattı. Üzüntümü ifade ettim. Don Juan gülümsedi. Parmaklarıyla hafifçe elimin üstünü kavradı.<br />“İkimiz de ölecek olan varlıklarız,” dedi yumuşak bir sesle. “Eskiden yapmakta olduğumuz şeyler için zamanımız kalmadı artık. Şimdi sen, benim sana öğrettiğim olanca yapmamayı kullanarak dünyayı durdurmalısın.&#039;&#039;<br />Elimi bir kez daha sıktı. Dokunuşu candandı, dostçaydı; benimle ilgilendiğini, beni sevdiğini göstermek istiyor gibiydi, ama aynı zamanda kararından dönmeyeceği izlenimini de veriyordu.<br />“Bu benim sana bi jestim ,” dedi, elimin üstünde duran elini bir ana gene sıkarak, “Şimdi sen o dost dağlara kendi başına gitmelisin.” Çenesiyle güneydoğu istikametindeki uzak sıra dağları imledi.<br />Orada, bedenim bana bırakmamı söyleyene dek kalmamı, sonra da onun evine dönmem gerektiğini söyledi. Beni arabamın bulunduğu yöne doğru hafifçe iterek başkaca bir şey söylemememi, daha fazla da beklemememi istediğini belli etti.<br />“Orada ne yapacağım ki ben?” diye sordum.<br />Don Juan yanıt vermedi ama başını iki yana doğru sallayarak bana baktı.<br />“Yeter artık,” dedi sonunda.<br />Sonra parmağıyla güneydoğuyu gösterdi.<br />“Oraya git,” dedi noktalayarak.<br />Don Juan’la dolaştığım zamanlar hep geçtiğimiz yolları izleyerek önce güneye, sonra da doğuya doğru sürdüm. Toprak yolun bittiminde arabamı park edip bildiğim bir keçiyolundan ilerleyerek yüksek yaylaya ulaştım. Orada ne yapacağıma ilişkin hiçbir fikrim yoktu. Sağa sola kıvrılarak dinlenecek bir yer aradım. Ansızın solumdaki küçük bir alanın farkına vardım. O noktada toprağın kimyasal birleşimi farklı gibiydi, ama gözlerimi o yerin üzerinde odakladığım zaman o farkı gösteren ayırt edici herhangi bir şey bulamadım. O noktadan birkaç adım ötede durup, don Juan’ın bana her zaman önerdiği gibi o farkı “duyumsamaya” çalıştım.<br />Belki de bir saat orada hareketsiz durdum. Kendi kendime konuşmalarım kesilene dek düşüncelerim giderek yok olmaya başladı. O zaman bir tedirginlik duydum. Sadece karnımda duyduğum bir şeydi bu ve söz konusu alana döndüğümde daha da keskinleşiyordu. O yerin beni itmekte olduğunu hissederek oradan uzaklaşmak istedim. Gözlerimi şaşı bakar duruma getirip o bölgeyi taradım; kısa bir yürüyüşten sonra genişçe düz bir kaya gördüm. Kayanın önünde durdum. Kayada beni özellikle çeken bir şey yoktu. Üzerinde herhangi özel bir renk ya da parıltı görmüş değildim, ama gene de o kaya hoşuma gitmişti. Bedenimde bir esenlik duydum. Her yanıma bir rahatlık hissi yayıldı; bir süre kayanın üzerinde oturdum.<br />Yüksek yaylada, ve orayı çevreleyen dağlarda ne yapacağımı ya da beklentimin ne olduğunu bilmeden bütün gün dolaştım durdum. Alacakaranlık bastırınca o düz kayaya döndüm. Geceyi orada geçirdiğim takdirde oranın güvenli olacağını kestirmiştim.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 14:24:32 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/150/19-dunyayi-durdurmak/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[18 - Büyücünün Erk Halkası]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/149/18-buyucunun-erk-halkasi/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>1971 yılının Mayıs ayında don Juan’a çömezliğimin son ziyaretini yapmıştım. Bu defaki gidişimde de niyetim, birlikte çalışmış olduğumuz on yıl boyunca olduğu gibi onun yanında bulunmanın bana vermiş olduğu huzuru bir kez daha tatmaktı.<br />Don Juan’ın, bir Mazatec Kızılderili büyücüsü olan arkadaşı don Genaro da onunla kalıyordu. Altı ay önceki ziyaretim sırasında onların ikisini de görmüştüm. Ben onlara hep bir arada mı bulunduklarını sormayı düşünüyordum ki, don Genaro kuzey çölünü pek sevmediğinden dolayı beni görmek amacıyla tam zamanında dönmüş olduğunu söylemişti. Her ikisi de bir gizi paylaşırmışçasına gülmüşlerdi.<br />“Sırf seni görmek için geldim,” dedi don Genaro. “Gerçekten öyle,” diye yansıladı don Juan.<br />Don Genaro’ya, geçen defa ben ordayken, “dünyayı durdurmama” yardım etmek amacıyla yaptığı girişimlerin benim için felaket olduğunu söyledim. Ondan korktuğumu dostça ifade etmek için söylemiştim bu sözü. Don Genaro kendini tutamayarak, bir çocuk gibi gövdesini sallaya sallaya, tekme savura savura güldü. Don Juan bana bakmaktan kaçınıyor, o da gülüyordu.<br />“Artık bana yardım etmeye çalışmayacaksın, değil mi, don Genaro?” diye sordum.<br />Sorum, her ikisini de bir kahkaha tufanına daha sürükledi. Don Genaro gülerek yerde yuvarlandı, sonra karnını yere dayayarak zeminde yüzmeye başladı. Onun bu hareketini gördüğüm zaman kendimi kaybettiğimi anladım. O anda bedenim bir bakıma sonun geldiği bilincine ulaşmış gibi oldu. Sonun ne olduğunu biliyor da değildim. Olayları dramatize etmeye olan kişisel eğilimim, bir de don Genaro ile olan daha önceki deneyimim beni bunun yaşamımın sonu olacağına inanır duruma getirmişti.<br />Onları son ziyaretim sırasında, don Genaro beni “dünyayı durdurma”nın kıyısına itmeye çalışmıştı. O gayretleri öyle acayip ve dolaysız olmuştu ki, don Juan kendisi bana ordan gitmemi söylemek zorunda kalmıştı. Don Genaro’nun “erk” gösterileri öylesine olağandışı, öylesine şaşırtıcıydılar ki, beni, kendimi sil baştan yeniden değerlendirmeye sevk ettiler. Ben de evime döndüm, çömezliğimin ilk günlerinden itibaren tuttuğum notları gözden geçirdim, böylece tamamıyla yepyeni bir duygu beni gizemli bir şekilde sardı, ama don Genaro’yu zeminde yüzerken görene dek bu duygunun farkına tam olarak varamamıştım.<br />Zemin üzerinde yüzme eylemi, Genaro’nun burnumun hemen dibinde gerçekleştirmiş olduğu öbür yabansı ve şaşırtıcı eylemlere benzer şekilde, o yerde yüzükoyun dururken başladı. Genaro başlangıçta öyle şiddetli gülmekteydi ki, tüm gövdesi sarsılarak sallanıyordu, sonra tekmelemeye başladı, sonunda da bacaklarının hareketleri kollarının kürek çekme hareketleriyle uyumlu bir hale geçti, artık don Genaro yerde, altı bilyelerle donatılmış bir tahta levha üzerinde yüzükoyun yatarmış gibi kayarak ilerlemeye başlamıştı. Birkaç kez yön değiştirdi, benim ve don Juan’ın etrafında manevralar yaparak don Juan’ın evinin önündeki tüm alanı dolaştı.<br />Don Genaro daha önceleri de önümde şeytanlıklar yapmış, böyle bir şeyi yaptığı zaman don Juan benim, “görme”nin kıyısında bulunduğumu söylemişti. Benim “görmeyi” ıskalamam, don Genaro’nun edimlerinin her birisini rasyonel bir açıdan açıklamaya çalışma kararımdaki ısrarımın bir sonucu imiş. Don Genaro yüzmeye başladığında, bu defa dikkat ederek olayı açıklamak ya da anlamak için çaba göstermedim. Sadece ona baktım. Ama hayrete düşme duygusunu önlemeyi başaramadım. Adam düpedüz karnının ve göğsünün üzerinde kayarak devinmekteydi. Ona bakarken gözlerim şaşı bakar bir duruma geliyordu. İçimden bir ürkü duygusu yükseldi. Cereyan etmekte olan şeyi açıklamadığım takdirde “göreceğime” inanmış durumdaydım; bu düşünce beni son derece kaygılandırmaktaydı. Bu asabi beklentim öylesine büyüktü ki, bir bakıma dönüp dolaşıp gene aynı noktaya gelmiş oluyor, tekrar rasyonel bir çaba harcama noktasına ulaşıyordum.<br />Don Juan bana bakıyor olacak ki, birden omzuma vurdu; otomatikman dönüp ona baktım—bir an için bakışlarımı don Genaro’dan uzaklaştırmış oldum. Don Genaro’ya tekrar baktığımda, başı hafifçe eğik, çenesi handıysa sağ omzuma dayanmış olarak onu yanı başımda durur vaziyette gördüm. Gecikmeli bir irkilmeyle gösterdim reaksiyonumu. Bir an ona baktım, ardından geriye doğru zıpladım.<br />Suratına güya şaşırmış gibi bir ifade vermesi öyle komikti ki, kendimi tutamayarak yüksek sesle güldüm. Ne var ki, kahkahalarımın her zamankilere benzemediğinin farkındaydım. Bedenim, karnımın ortasından yayılan sinirsel bir ıspazmoza tutulmuşçasına sallanıyordu. Don Genaro elini karnıma koy du— ihtilaç nevinden dalgalanmalar duruverdi.<br />“Bu küçük Carlos her şeyi böyle abartır hep!” diye titizlenerek bağırdı.<br />Sonra, don Juan’ın sesiyle hareketlerini taklit ederek, ekledi: “Bi savaşçının asla o şekilde gülmediğini bilmiyor musun?” Don Juan’ı karikatürize edişi öyle mükemmeldi ki, bu sefer gülmem daha da şiddetlendi.<br />Sonra ikisi de çıkıp, öğleye kadar birkaç saatliğine gittiler. Döndüklerinde, don Juan’ın evinin önündeki alanda oturdular. Bir kelime dahi etmiyorlardı. Uykulu, yorgun, her şeyi unutmuş bir halleri vardı. Hareket etmeksizin uzun bir süre öyle kaldılar, ama son derece rahat ve gevşemiş görünüyorlardı. Don Juan’ın ağzı, uykudaymışçasına hafifçe aralanmıştı, ama ellerini kucağında kenetlemişti, başparmaklarını ritimli bir şekilde oynatmaktaydı.<br />Ben yerimde kıpırdayarak oturuş biçimimi değiştiriyordum ki, içime birden teskin edici bir sükûnet hissi yayıldı. Uykuya dalmış olmalıydım. Don Juan’ın gülüşünü işiterek uyandım. Gözlerimi açtım. İkisi de bana bakmaktaydılar.<br />“Konuşmadığın takdirde, uykun bastırıyor,” dedi don Juan, gülerek.<br />“Ne yazık ki öyle,” dedim.<br />Don Genaro sırtüstü yatarak bacaklarıyla havayı tekmelemeye başladı. Ben, bir an onun gene o taciz edici şeytanlıklarına başlayacağını geçirdim, ama don Genaro hemen yeniden bağdaş kurarak oturma duruşuna döndü.<br />“Artık farkına varmış olman gereken bi şey var,” dedi don Juan. “Ben buna bi santimetre küplük fırsat adını taktım. Hepimizin önüne, savaşçı olalım ya da olmayalım, zaman zaman bi santimetre küplük bi fırsat çıkıverir. Sıradan bi adamla bi savaşçının arasındaki fark, savaşçının bunun farkına varmasındadır; savaşçının görevlerinden biri de, o bi santimetre küplük fırsat önüne çıkıverdiğinde, onu yakalayabilmek için gerekli olan hıza ve cesarete sahip olabilmek amacıyla tetikte durmak, ve ölçünmeli olarak, yani bile bile beklemektir.<br />“Kısmet de, talih de, kişisel erk de, adı ne olursa olsun, acayip bi durumdur. Sanki minnacık bi çubuk, önümüze gelir de, bize onu almamızı söyler. Genellikle onun bizim bi santimetre küplük fırsatımız olduğunu kavrayamayacak denli çok meşgulüzdür biz, ya da çok dalgınızdır, ya da, ne bileyim, salak ve tembel. Öte yandan, bi savaşçı her zaman tetikte ve anıktır—onun için o fırsatı yakalayacak hamleyi yapabilecek durumda ve cesarettedir.”<br />“Sen her zaman anık mısındır?” diye bana sordu don Genaro tepeden inercesine.<br />“Galiba öyleyim,” dedim inanaraktan.<br />“Yani önüne çıkan o bi santimetre küplük fırsatını yakalayabilir misin?” diye don Juan bana sordu, pek inanmaz bir ses tonuyla.<br />“Kanımca bunu her zaman yapmaktayım,” dedim.<br />“Galiba sen yalnızca bildiğin şeyler konusunda anıksın,” dedi don Juan.<br />“Ola ki kendim aldatıyorumdur, ama bugünlerde hayatımda şimdiye dek olduğumdan çok daha bilinçli olduğum kanısındayım,” dedim ki buna gerçekten inanıyordum.<br />Don Genaro başını onaylarcasına öne doğru salladı.<br />“Evet,” dedi yumuşak bir sesle, kendi kendine konuşur gibi. “Küçük Corlos hakikaten anık, nasıl da tetikte hep, vallahi.” Onların benimle eğlendikleri hissine kapılmıştım. Ola ki benim her zaman anık olduğumu söylemiş olmam onlarda bir<br />rahatsızlık duygusu uyandırmıştı.<br />“Amacım övünmek değil,” dedim.<br />Don Genaro kaşlarını kaldırarak burun deliklerini genişletti. Not defterime bir göz atarak yazma taklidi yaptı.<br />“Galiba Carlos her zamanki gibi anık durumda,” dedi don<br />Juan don Genaro’ya.<br />“Belki de fazlaca anık,” diye cevabını yapıştırdı don Genaro.<br />“Vallahi de öyle,” diye onayladı don Juan.<br />Bu aşamada ne demem gerektiğini bilemediğimden sustum kaldım. “Arabanın çalışmasını engellediğim günü anımsar mısın?” diye sordu don Juan, durup dururken.<br />Sorusu çok ani olmuştu— konuştuğumuz şeylerle ilgisizdi. Arabamı çalıştıramadığım bir sırada bunu başarabileceğimi söylediği, sonra gerçekten de arabayı çalıştırabilmiş olduğum bir zamanı anıştırmaktaydı.<br />Hiç kimsenin öyle bir olayı unutamayacağını söyledim. “O bi şey değildi,” diye bastırdı don Juan kendinden emin<br />bir sesle.<br />“Bi şeycik değil. Di mi, Genaro?”<br />“Haklısın,” dedi don Genaro, üzerinde durmaksızın.<br />“Ne demek istiyorsun?” dedim karşı çıkarcasına. “O gün<br />yaptığın şey hakikaten havsalamın almadığı bir şeydi.”<br />“Bu sözün beni pek etkilemedi,” diye karşılık verdi don Genaro. İkisi de yüksek sesle güldüler, sonra don Juan sırtımı tıpışladı.<br />“Genaro senin arabanı çalışmaz duruma getirmekten daha beterini yapabilir,” diye sürdürdü. “Di mi, Genaro?”<br />“Öyle ya,” diye yanıt verdi don Genaro, dudaklarını bir<br />çocuk gibi yayarak.<br />“Ne yapabilir, yani?” diye sordum, istifimi bozmaksızın.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 14:22:20 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/149/18-buyucunun-erk-halkasi/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[17 - Yaraşıklı Bir Düşman]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/148/17-yarasikli-bir-dusman/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Salı, 11 Aralık 1962<br />Kurduğum tuzaklar mükemmeldi; ortam pek uygundu; tavşanları, sincapları, öbür kemirgenleri, bıldırcınları, ve daha başka kuşları gördüm, ama bütün gün tek bir hayvan bile yakalayamadım.<br />Don Juan sabah erkenden onun evinden çıktığımızda bana o gün tuzaklarımdan birine düşebilecek olan ve etini “erk besini” olarak kurutabileceğim özel bir hayvanı, &quot;erk armağanı&quot;nı beklemem gerektiğini söylemişti.<br />Don Juan’ın düşünceli bir havası vardı. Ağzından tek bir öneri ya da yorum çıkmıyordu. Günün bitimine doğru nihayet bir şey söyleyebildi.<br />“Birisi senin avlanmanı engelliyor,” dedi.<br />“Kim?” diye sordum, gerçekten şaşırarak.<br />Don Juan bana bakarak gülümsedi; inanmadığını gösteren bir şekilde başını iki yana doğru salladı.<br />“Sanki bilmiyormuşsun gibi davranıyorsun,” dedi. “Oysa<br />bütün gün biliyordun onun kim olduğunu.”<br />Tam karşı çıkıyordum ki, boşunalığını düşünüp vazgeçtim. Kuşkusuz, “la Catalina” diyecekti, şayet o türden bir bilgiyi anıştırıyordu ise, o takdirde haklıydı, kim olduğunu bilmekteydim.<br />“Şimdi,” diye sürdürdü don Juan, “ya eve gitmemiz ya da karanlık bastırana dek burda bekleyerek onu yakalamak için alacakaranlığı kullanmamız gerekir.”<br />Benim kararımı bekliyora benziyordu. Ben gitmek yanlısıydım. Daha önce kullanmakta olduğum ince ipi sarmaya başladım ama ben daha niyetimi seslendiremeden önce don Juan kesin bir buyrukla beni durdurdu.<br />“Otur yerine,” dedi. “Hemen şu anda buradan gitmek en akıllıca ve mantıklı karar olurdu, ama bu pek özel bi durum, onun için kalmalıyız derim ben. Bu gösteri sırf senin için.”<br />“Ne demek istiyorsun?”<br />“Birisi, özellikle senin işlerine karışmakta, o yüzden senin gösterin oluyor bu. Ben onun kim olduğunu biliyorum, e, sen de biliyorsun.”<br />“Beni ürkütüyorsun,” dedim.<br />“Ben değil,” diye yanıt verdi don Juan, gülerek. “Seni korkutan şey, o kadın, orada sinsi sinsi dolaşıp fırsat kollayan o kadın.”<br />Sözlerinin bende yaratacağı etkiyi beklercesine duraladı. Dehşete düştüğümü itiraf etmeliyim.<br />Bir ay kadar önce, “la Catalina” denilen büyücü kadınla korkunç bir karşılaşmam olmuştu. Onunla hayatımı yitirme pahasına yüz yüze gelmiştik, zira don Juan onun kendisini öldüreceğine, onun saldırılarına kendi başına karşı koyamadığına beni ikna etmişti. O kadınla temas kurmamdan sonra, don Juan aslında onun kendisi için gerçekten asla herhangi bir tehlike teşkil etmediğini, tüm o olayın haince bir şaka anlamında değil de beni faka bastırmayı amaçlayan bir oyun olduğunu açıklamıştı.<br />Don Juan’ın tutumunu dürüstlükle bağdaştırmam olanaksızdı, o yüzden kendisine çok kızmıştım.<br />Kendisine öfkelenerek veriştirdiğimi gören don Juan derhal bir Meksika türküsü okumaya başlamıştı. O zamanın popüler şarkıcılarını taklit ederken öyle komik bir hal alıyordu ki kendimi tutamayarak bir çocuk gibi gülmüştüm. Don Juan o zaman beni saatlerce eğlendirmişti. Repertuvarında o saçma sapan şarkılardan o kadar fazla sayıda bulunduğunu hiç bilmezdim.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 14:16:30 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/148/17-yarasikli-bir-dusman/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[16 - Erk Halkası]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/147/16-erk-halkasi/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Cumartesi, 14 Nisan 1962<br />Don Juan sukabaklarımızı şöyle bir tartıp yiyeceklerimizin bitmek üzere olduğunu, eve dönme zamanının geldiğini söyledi. Onun evine ancak iki günde varabileceğimizi söyledim ben de. Don Juan, Sonora’ya dönmeyeceğini, bir iş için bir sınır kasabasına uğrayacağını söyledi.<br />Ben su kanyonundan inişe geçeceğimizi düşünüyordum ki, don Juan volkanik dağlardaki yüksek yaylalara doğru yöneldi. Yarım saat kadar yürüdükten sonra don Juan beni derin bir koyağın içine götürdü; koyağın sonunda, iki yakasındaki kayaların tepeleri adeta birbirine kavuşur gibiydi. Orada dağın ta tepesine ulaşan ve iki tepenin arasında meyilli içbükey bir köprüye benzer acayip bir yamaç vardı.<br />Don Juan yamacın yüzeyindeki bir alanı gösterdi.<br />“Gözlerini dikerek oraya bak,” dedi. “Güneş tam kıvamın da.”<br />Don Juan gün ortasında güneş ışıklarının bana “yapmama” konusunda yardımcı olacağını açıkladı. Sonra bana bir dizi buyruklar verdi, üzerimdeki tüm sıkı giysileri gevşetmemi, bağdaş kurarak oturmamı, belirlediği noktaya dikkatle bakmamı istedi.<br />Gökyüzünde çok az bulut vardı, batı yüzündeyse hiç yoktu. Sıcak bir gündü—güneş ışığı katılaşmış lavların üzerinden pırıl pırıl yansıyordu. Bana göstermiş olduğu alana dikkatle bakmayı sürdürdüm.<br />Uzun bir uyanıklık halinden sonra, özellikle neye bakmam gerektiğini sordum. Don Juan elini sabırsızlıkla devindirerek beni susturdu.<br />Yorulmuştum. Uyumak istiyordum. Gözlerimi yarı kapattım; gözlerim kaşındığı için onları ovaladım, ama ellerim nemli olduğundan gözüm terden yanmaya başladı. Gözlerimi yarı aralayarak lavlardan oluşan doruklara baktım—birden dağ bütünüyle ışıklanıverdi.<br />Don Juan’a, gözlerimi kıstığım zaman bütün dağ silsilesini ışıktan dokunmuş girift bir örüntü şeklinde algıladığımı söyledim.<br />Don Juan ışık dokusu görüntüsünü sürdürebilmem için elimden geldiğince az solumamı, oraya gözlerimi dikerek değil de, yamacın hemen üzerindeki bir noktaya rahat bir şekilde bakmamı önerdi. Onun dediklerini yaptım, örümcek ağına benzeyen bir ışık örtüsüyle kaplı nihayetsiz bir mesafenin görüntüsünü sürdürebilmeyi başardım.<br />Don Juan gayet yumuşak bir sesle ışık dokusundan oluşan alanın içindeki karanlık bölgeleri ayırmaya çalışmamı, karanlık bir nokta bulduktan hemen sonra da, gözlerimi açıp o noktanın yamacın yüzeyinin neresinde olduğunu araştırmamı söyledi.<br />Karanlık bir bölge sezemiyordum. Birçok kez gözlerimi kısıp kısıp yeniden açıyordum. Don Juan bana yaklaşarak sağımdaki bir alanı, ardından tam önümdeki bir başka alanı gösterdi. Bedenimin duruş şeklini değiştirmek istedim; şayet perspektifimi değiştirirsem, göstermekte olduğu karanlık alanları sezebilirim, diye düşünmekteydim— ama don Juan kolumu sallayarak sert bir sesle devinmememi, sabırlı olmamı söyledi.<br />Gözlerimi tekrar kıstım, örümcek ağını andıran ışık dokusunu gene gördüm. Bir süre ona baktım, sonra gözlerimi iyice açtım. Tam o anda belirsiz bir gümbürtü işittim— bu bir jet uçağının uzaklardan gelen sesi olarak kolayca açıklanabilirdi— sonra, gözlerim öyle apaçık, önümde duran tüm o dağ silsilesinin minik minik ışık noktacıklarına dönüştüğünü gördüm. Sanki katılaşmış lavların içindeki birtakım metal parçacıkları kısa bir an boyunca hep birlikte güneşin ışıklarını yansıtmaktaydılar. Ardından, güneş ışığı azaldı, sonra birden sönüverdi; hava birden rüzgârlanarak soğurken aynı anda tüm o dağlar da donuk koyu kahverengi bir kaya kütlesine dönüştü.<br />Güneş bir bulutun ardına girdide kayboldu mu, diye arkama dönüp bakmak istedim ama don Juan başımı tutarak devinmemi önledi. Şayet dönersem, bizi takip eden, dağlara özgü bir varlık olarak o dosta ilişkin bir görüntünün gözüme çalınması olasılığı varmış. O türden bir manzaraya tahammül edebilecek güçten yoksun bulunduğumu kesin bir dille ifade etti; sonra sesinin tonunu kurnazca ayarlayarak işittiğim o gümbürtünün bir dostun varlığını muştulamasının yabansı bir yöntemi olduğunu da ekledi.<br />Don Juan, ardından, ayağa kalkıp yamaçtan yukarıya tır manmaya başlayacağımızı duyurdu.<br />“Nereye gidiyoruz?” diye sordum.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 14:14:19 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/147/16-erk-halkasi/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[15 - Yapmama]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/146/15-yapmama/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Çarşamba, 11 Nisan 1962<br />Evine döner dönmez don Juan, bana hiçbir şey olmamış gibi notlarım üzerinde çalışmamı, başımdan geçmiş olan olaylardan hiç söz etmememi, hatta onlarla ilgilenmememi önerdi.<br />Bir günlük bir dinlenmeden sonra, don Juan, o “varlıklarda aramıza mesafe koymanın akıllıca bir hareket olacağını belirterek o yöreden birkaç günlüğüne ayrılmamız gerektiğini açıkladı. Don Juan o varlıkların beni çokça etkilemiş olduğunu, ama bedenimin yeterince duyarlı olmamasından dolayı etkilerinin farkına varamadığımı söylüyordu. Ancak, arınmak ve güçlenmek amacıyla “gözümün bebeği gibi sevdiği yere” gitmediğim takdirde ağır bir şekilde hastalanabilirmişim.<br />Güneş doğmadan önce arabamla kuzeye doğru yollandık, yorucu bir araba yolculuğundan, ve süratli bir yürüyüşten sonra, akşama doğru tepe doruğuna vardık.<br />Don Juan, daha önce de yaptığı gibi, uyumuş olduğum o noktaya ince dallarla yapraklar serdi. Sonra bana bir avuç yaprak vererek göbeğime yakın tenimin üzerine koymamı, yatıp dinlenmemi söyledi. Soluma yakın bir yerde başıma bir buçuk metre kadar mesafede bir yer seçerek oraya uzandı.<br />Daha birkaç dakika geçmeden nefis bir ılıklık, görkemli bir esenlik duyumsamaya başladım. Bedensel huzur diyebileceğim bir duyguydu bu, havada asılı dururmuşçasına bir duyumsama. Don Juan’ın, “ip yatağı”nın beni havada asılı tutacağı şeklindeki sözleri hiç de yalan değildi. Bu duyusal deneyimimin inanılmaz niteliğinden söz ettim don Juan’a. Don Juan, üzerinde durmaksızın, zaten bu “yatağın” o amaçla yapıldığını söyledi.<br />Ben de konuşurken belagatli ifadeler kullanmanın bir mahzuru olmadığını anlatmaya çalıştım. O da, öyleyse o takdirde başka bir anlatım tarzı seçmem gerektiği karşılığını verdi. Onu ciddi bir şekilde taciz ettiğim belliydi. Yarı doğrularak özür dilemeye başladım, ama don Juan gülerek ve, benim konuşma biçimime öykünerek, onun yerine kullanabileceğim bir dizi gülünç belagatli ifadeyi art arda sıraladı. Önerdiği örneklerden bazılarının hedeflediği anlamsızlığa gülmeden edemedim.<br />Don Juan kıkır kıkır gülerek yumuşak bir sesle kendimi asılı durma duyusuna terk etmem gerektiğini anımsattı.<br />O giz dolu yerde duyumsadığım bu barış ve bereket duygusu ta derinlere gömülü birtakım coşkularımı uyandırdı. Yaşamımdan söz etmeye başladım. Hiçbir kimseyi, hatta kendimi bile saymamış ve sevmemiş olduğumu, hep özde kötü bir kimse olduğuma inandığımı, bu yüzden başkalarına karşı davranışlarımda her zaman belli bir efelik taslama, avurtlama kisvesinin ardına gizlendiğimi itiraf ettim.</p><p>“Doğru,” dedi don Juan. “Kendini hiç sevmiyorsun sen.”<br />Kesik kesik gülerek, benim anlattığım sırada kendisinin “görmekte” olduğunu söyledi. Önerisi şöyleydi: yapmış olduğum hiçbir şey yüzünden pişmanlık duymamalıymışım, zira insanın kendi edimlerini kaba, çirkin ya da kötü, diye etiketlemesi, kendi kendine yersizcesine önem vermek sayılırmış.<br />Asabi bir hareket yaparak, üzerinde yattığım yaprakları hışırdattım. Don Juan, dinlenmek istediğim takdirde, yapraklarımı taciz etmemem gerektiğini, kendisine öykünerek tek bir hareket dahi yapmamamı öğütledi. Sonra, “görmesi” sırasında benim havalarımdan birine rastladığını anlattı. Bir an uygun sözcük ararcasına duraladı—havanın, sürekli olarak içine düştüğüm zihinsel bir durum olduğunu belirtti. Bunu, beklenmedik zamanlarda açılıp beni yutan bir tuzağın kapısına benzer bir şey olarak tanımladı.<br />Daha belirgin bir şekilde açıklamasını istedim Ondan. Don Juan, “görme” konusunda belirgin olunamayacağı yanıtını verdi.<br />Ben daha başka bir şey demeden, don Juan gevşemem ama uyumamam, elimden geldiğince uzun bir süre bir bilinçlilik durumunda kalmam gerektiğini söyledi. O “ip yatağımın” bir savaşçının belli bir barış ve esenlik durumuna ulaşmasını sağlamak amacıyla kurulduğunu bildirdi.<br />Don Juan heyecanlı bir sesle, esenliğin, aranabilmesi için insanın kendisini hazırlaması ve onunla tanışması gereken bir durum olduğunu belirtti.<br />“Sen esenliğin ne olduğunu bilmiyorsun, zira hiç tatmış değilsin ki onu,” dedi.<br />Hemen itiraz ettim. Ama o sürdürerek esenliğin, insanın tasarlayarak ulaştığı bir ergi olduğunu ileri sürdü. Benim aramayı bildiğim şeylerin ise sadece dağınıklık, keyifsizlik, sıkıntı olduğunu ekledi.<br />Don Juan alaylı bir şekilde gülerek, benim kendimi perişan etme gibi büyük bir başarıyı gerçekleştirebilmek amacıyla son derece yoğun bir gayret sarfetmekte olduğumu, ve aynı gayreti kendimi bütünleştirip güçlendirmek amacıyla sarfetmeyi hiç aklıma getirmeyişimin delilikten başka bir şey olmadığını ileri sürdü.<br />“İşin püf tarafı insanın neyin önemli olduğunu bilmesidir,” dedi don Juan. “Biz kendimizi ya mutsuz ya da güçlü kılarız. Her ikisi için de harcadığımız çaba aynıdır.”<br />Ben gözlerimi kapayarak tekrar gevşedim, havada asılıymışım duygusuna kavuştum; kısa bir süre boyunca kendimi, bir yaprak gibi, boşlukta gerçekten uçmaktaymışım gibi algıladım. Her ne kadar çok zevkli ise de, bu duygu bana hastalandığım ya da gözlerimin karardığı, ve başımın fırıldak gibi döndüğünü hissettiğim zamanları anımsattı. Acaba dokunacak bir şey mi yedim, diye düşündüm.<br />Don Juan’ın benimle konuştuğunu biliyor ama onu dinlemek için bir çaba sarf etmiyordum. O gün yemiş olduğum her bir şeyi zihnimde sıralamaya çalışıyordum, ama sonra ilgimi çekmez oldu da vazgeçtim. Bunun önemi yokmuş gibi bir duyguya kapılmıştım.<br />“Güneş ışığındaki değişimlere bak,” dedi don Juan.<br />Sesi çok net gelmekteydi. Su gibi akan bir ses, akıcı ve ılık.<br />Batı yönünde gökyüzü tamamıyla bulutluydu, güneşin ışıkları görkemli bir manzara oluşturmaktaydı. Belki de don Juan’in anıştırmalarından ötürü akşam güneşinin sarımtırak kızartısı gerçekten muhteşemdi.<br />“Kızartı seni tutuştursun,” dedi don Juan. “Güneş bugün batmadan önce son kerte dingin ve tazelenmiş durumunda olmalısın, zira yarın ve öbür gün, yapmamayı öğreneceksin.”<br />“Neyi yapmamayı öğreneceğim?” Diye sordum.<br />“Bırak şimdi,” dedi don Juan. “Şu volkanik dağlara tırmanalım da hele.”<br />Don Juan kuzeyde ta uzaklardaki sivri, kapkara, ürkünç görünümlü dağların tepelerini gösterdi.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 14:12:07 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/146/15-yapmama/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[14 - Erk Tırısı]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/145/14-erk-tirisi/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Cumartesi, 8 Nisan 1962<br />“Ölümün bir kişiliği var mıdır, don Juan?” diye sordum sundurmada otururken.<br />Don Juan şaşırmışcasına bakakaldı. Marketten ona getirmiş olduğum dolu bir kesekâğıdını tutmaktaydı. Onu dikkatlice yere bıraktı, gelip önümde oturdu. Cesaret bularak, bir savaşçının son dansını seyreden ölümün bir insan şeklinde mi, yoksa insana benzer bir şey mi olduğunu öğrenmek istediğimi anlattım.<br />“Ne fark eder ki?” diye sordu don Juan.<br />Ben de ona bu imgenin beni büyülediğini, onun bu fikre nasıl ulaşmış olduğunu öğrenmek istediğimi söyledim. Bunun böyle olduğunu nasıl biliyordu.<br />“Çok basit bi şey bu,” dedi. “Bi bilgi adamı ölümün son tanık olduğunu bilir, zira görür”<br />“Yani sen bir savaşçının son dansına tanıklık ettin mi kendin?”<br />“Yo. İnsan tanıklık edemez buna. Yalnızca ölüm yapabilir bunu. Ne ki, benim kendi ölümümün bana baktığını, benim de ölürmüş gibi dans ettiğimi görmüşlüğüm vardır. Dansımın sonunda ölüm herhangi bi yönü imlemedi, gözümün bebeği gibi sevdiğim yer de benimle vedalaşarak sallanmadı. Demek ki bu dünyadaki zamanım henüz dolmamıştı da, ölmemiştim. Bütün bunlar olduğu zaman, sınırlı erke sahiptim, kendi ölümümün hedefini anlamamıştım, onun için ölüyorum sanmıştım.”<br />“Senin ölümün bir insana benziyor muydu?”<br />“Ne kaz kafalısın yarabbi. Soru sorarak bi şeyi anlayacağını mı sanırsın. Hiç sanmam, ama ben kimim ki?<br />“Ölüm insana filan benzemez. Bi tür varlıktır o. Ama onun hiçbi şey olmadığını söyleyebileceğimiz gibi her şey olduğunu da söyleyebiliriz. Her ikisinde de gerçeklik payı var. Ölüm insanın istediği her bi şeydir.<br />“Benim insanlarla aram iyidir, onun için ölümü bi insana benzetirim ben. Gizler de çeker beni, onun için gözleri çukurdur ölümün bana göre. Onların içinden ötelere bakabilirim. Bi çift pencere gibidir gözleri, ama gözlerin devindiği gibi devi¬nen. O halde, diyebilirim ki, bi savaşçı yeryüzündeki son dan¬sını oynarken ölüm iki delik gözüyle onu izler.”<br />“Ama bu yalnız senin için mi böyle, don Juan, yoksa öbür savaşçılar için de mi?”<br />“Erk dansı yapan her savaşçı için aynıdır, ama değildir de. Ölüm bi savaşçının son dansına tanıklık eder de, bi savaşçının kendi ölümünü ne biçimde gördüğüne gelince kişisel bi meseledir bu. Herhangi bi şey olabilir—bi kuş, bi ışık, bi insan, bi çalı, bi çakıl, bi parça sis, ya da bilinmeyen bi varlık.”<br />Don Juan’ın ölüm imgeleri beni tedirgin etmişti. Sorularımı seslendirmeye uygun sözcükleri bulamayarak kekelemeye başladım. Don Juan gülümseyerek bana baktı—konuşabilmem için beni teşvik etti.<br />Ona bir savaşçının kendi ölümünü görme biçiminin yetiştiriliş tarzına dayanıp dayanmadığını sordum. Yuma ve Yaqui Kızılderililerini örnek olarak gösterdim. Benim fikrime göre insanın ölüme ilişkin imgelemlerini, içinde bulunduğu kültür belirledi.<br />“İnsanın yetiştiriliş tarzıyla yok bi ilgisi,” dedi don Juan. “İnsanın herhangi bi şeyi ne şekilde yapacağını belirleyen şey kişisel erktir. Bi insan yalnızca kendi kişisel erkinin bi toplamıdır, o toplam da, o insanın nasıl yaşayacağını, nasıl öleceğini belirler.”<br />“Kişisel erk nedir?”<br />“Kişisel erk bi duygudur,” dedi don Juan. “Şanslı olmak gibi bi şey. Ya da ona bi hava, bi ruh hali de, diyebiliriz. Kişisel erk insanın kökenine bakılmaksızın edindiği bir şeydir. Bi savaşçının bi erk avcısı olduğunu, erkin nasıl avlanıp biriktirileceğini sana öğretmekte olduğumu anlatmıştım. Senin sıkıntın, aslında hepimizin sıkıntısı, ikna olmamaktır. Kişisel erkin kullanılabileceğine, onu biriktirmenin olasılığına inanmaya gereksinmen var; ama şu ana dek ikna olmadın sen.”<br />Don Juan’a çok mantıklı konuştuğunu, beni ikna etmiş olduğunu söyledim. Güldü.<br />‘’Ben o tür ikna olmaktan söz etmiyorum.” dedi.<br />Yumruğuya omzuma iki üç kez hafifçe vurarak kıkır kıkır güldü.<br />“Bak, piyazlanmaya ihtiyacım yok benim.”<br />Ciddi olduğum hususunda onu temin etmem gerekirmiş duygusuna kapıldım.<br />“Hiç kuşkum yok,” dedi don Juan. “Ama ikna olmak, demek kendi başına eyleme geçebilmek, demektir. Bunu yapabilmen için daha epeyce çaba sarf etmen gerekir. Yapman gereken çok şey var daha. Sen daha yeni başladın.”<br />Don Juan bir an konuşmadan durdu. Yüzüne uysal bir ifade yayıldı.<br />“Kimi zaman bana kendimi anımsatıyor olman ne tuhaf,” diye sürdürdü. “Ben de savaşçının yolunu izlemek istememiştim. Bütün o çabaların boşuna olduğu inancındayım, sonunda hepimiz öleceğimiz için bi savaşçı olmak ne fark ederdi ki? Yanılmışım. Ama bunu kendi kendime öğrenmem gerekti. Yanılmış olduğunu kavradığın zaman, ne müthiş bi fark ettiğini anladığın zaman, ikna olduğunu söyleyebilirsin. Sonra da kendi başına ilerleyebilirsin. Hatta kendi başına bi bilgi adamı bile olabilirsin.”<br />Don Juan’dan, bilgi adamı demekle neyi kastettiğini açıklamasını istedim.<br />“Bi bilgi adamı, öğrenmenin meşakkatlerine gerçekten katlanmış bi kimsedir,” dedi. “Sabırsızlanmadan, savsaklamadan, kişisel erkin gizlerini çözmekte sonuna dek azimle ilerlemiş olan bi insandır.”<br />Don Juan bilgi adamı kavramını kısaca anlattıktan sonra bu konuyu bi yana bırakmamızı önerdi—benim kişisel erk biriktirme fikriyle ilgilenmemin daha doğru olacağını söyledi.<br />“Bunu havsalam almıyor,” diye karşı çıktım. “Senin bana ne yaptırmak istediğini bir türlü anlayamıyorum.”<br />“Erk avlamak yabansı bi iştir,” dedi don Juan. “Onun önce bi fikir olması gerekir, sonra da adım adım ilerlemesi, sonra bi bakmışsın, hoop! Gerçekleşivermiş.”<br />“Nasıl gerçekleşir yani?”<br />Don Juan ayağa kalktı. Kollarını gerip sırtını bir kedi gibi kabarttı. Kemikleri, her zamanki gibi, bir dizi kütürtü sesleri çıkardı.<br />“Haydi, gidelim,” dedi. “Önümüzde uzun bi yolculuk var.”<br />“Ama sana sormak istediğim o kadar çok şey var ki,” dedim.<br />“Bi erk yerine gidiyoruz,” dedi eve girerken. “Sorularını oraya vardığımızda sorarsın. Konuşma fırsatı buluruz orda herhal.”<br />Arabayla gideceğimizi sanmıştım, o nedenle kalkıp arabama doğru yürüdüm, ama don Juan evden bana seslenerek sukabaklarını koyduğu fileyi almamı istedi. Evinin ardındaki çöl çalılığın kıyısında beni beklemekteydi.<br />“Acele etmemiz gerek,” dedi.<br />Batı Sierra Madre dağlarının alçaktaki yamaçlarına öğleden sonra üç sıralarında ulaştık. Ilık bir gün olmuştu, ama vakit ilerledikçe rüzgâr üşütmeye başlamıştı. Don Juan bir kayanın üzerine oturarak, benim de aynı şeyi yapmamı imledi.<br />“Bu defa ne yapacağız, don Juan?”<br />“Pekâlâ biliyorsun ki buraya erk avlamaya geldik.”<br /> “Biliyorum. Ama burada ne yapacağımızı merak ettim de.”<br />“Vallahi hiçbi fikrim yok benim de.”<br />“Yani izlenecek bi programın filan yok mu?”<br />“Erk avcılığı pek yabansı bir iştir,” dedi don Juan. “Önceden tasarlanması olanaksız bi şeydir. Onu heyecanlı kılan da budur ya. Ne var ki, bi savaşçı bi planı varmışçasına davranır, zira kişisel erkine güvenmektedir. Bu davranışın kendisini en uygun bi biçimde eyleme geçirteceğine kesinlikle inanır.”<br />Bu anlattıklarının bir bakıma çelişki olduğunu söyledim ona. Şayet bir savaşçı zaten kişisel erke sahipse, o takdirde niçin erk peşindeydi?<br />Don Juan kaşlarını kaldırarak güya bıkkınmış gibi devindirdi.<br />“Kişisel erk avlayan kimse sensin,” dedi. “Bense, zaten erke sahip olan bi savaşçıyım. Sen bana bi programım var mı, diye sordun, ben de kendi kişisel erkimin bana kılavuzluk edeceğine güvendiğimi, bi plana gereksinme duymadığımı söyledim.”<br />Bir an konuşmaksızın durduk, sonra yürümeye başladık. Yamaçlar epey dik olduğundan onlara tırmanmak benim için çok güç, ve son derece yorucuydu. Öte yandan, don Juan’ın takati handıysa tükenmez gibiydi. Koştuğu ya da telaşlandığı yoktu. Değişmeyen bir tempoyla yürüyor, hiç mi hiç yorulmuyordu. Hatta, muazzam, nerdeyse doksan derece diklikte bir yamacı tırmandıktan sonra dahi, terlemediğine dikkat ettim. Ben o yamacın tepesine vardığımda don Juan oraya çoktan ulaşmış, beni beklemekteydi. Ben onun yanına çökerken kalbimin bağrımdan dışarıya fırlayacağını sanıyordum. Sırtüstü yattım, alnımdan şarıl şarıl terler akıyordu.<br />Don Juan yüksek sesle gülerek beni bir süre sağa sola salladı. Bu şekilde devinmem soluk alıp vermemi rahatlatmıştı.<br />Bedensel sağlamlığının beni hayrete düşürdüğünü söyledim ona.<br />“Daha ilk günden bu yana senin dikkatini bunun üzerine çekmeye çalışagelmekteyim,” dedi.<br />“Sen hiç de yaşlı değilsin, don Juan!”<br />“Elbet değilim. Bunun farkına varman için uğraşıyordum hep.”<br />“Nasıl genç kalıyorsun?”<br />“Hiçbi şey yapmıyorum ben. Bedenim gayet rahat, hepsi o kadar. Ben de kendime çok iyi bakıyorum, onun için yorulmam, tedirgin olmam için bi neden yok ki. Bunun gizi, kendine neler yaptığında değil, neler yapmadığındadır.”<br />Bunu açıklamasını istedim. Benim anlamakta yetersiz kaldığımın bilincindeydi sanki. Anlayışlıca gülümseyerek ayağa kalktı.<br />“Burası bi erk yeridir,” dedi. “Bu tepenin doruğunda kamp kuracak bi yer bul bize.”<br />Ben karşı çıkmaya başladım. Bedenime neler yapmamam gerektiğini açıklamasını istedim ondan. Elini buyurganca devindirdi.<br />“Kes şu saçmalıkları,” dedi ılık bir sesle. “Bu kez de salt eyleme geç bakalım ne olacak. Dinlenebileceğin uygun bi yer bulman ne kadar uzun sürerse sürsün, önemi yok. Ola ki bütün gece sürebilir. Hatta o noktayı bulmanın da yok bi önemi; önemli olan şey bulmaya çalışmandır.”<br />Not defterimi çantama koyup ayağa kalktım. Don Juan, bir dinlenme yeri bulmamı istediğim zamanlar, sayısız kereler yapmış olduğu gibi, gözlerimi herhangi bir nokta üzerinde odaklamaksızın, görüşüm bulanıklaşıncaya dek gözlerimi kısarak bakmamı bana hatırlattı.<br />Yarı kapalı gözlerimle yeri tarayarak yürümeye başladım. Don Juan bir metre kadar sağımda, birkaç adım arkamdan yürüyordu.<br />Önce tepe doruğunun çevresini dolaştım. Amacım sarmal bir izlekten merkeze doğru ilerlemekti. Ama ben tepe doruğunun çevresinde ilk turumu bitirirken, don Juan beni önledi.<br />Alışılmışı yeğleme huyumun gene ortaya çıktığını söyledi. Takılgan bir sesle kuşkusuz bütün alanı sistematik bir şekilde dolaşacağımı, ama bu berbat yöntemle uygun noktayı sezemeyip ıskalayacağımı belirtti. Kendisinin, o noktanın nerede olduğunu bildiğini, o nedenle benim gelişigüzel başka yeri gösterme şansımın da bulunmadığını ekledi.<br />“Pekâlâ, ne yapmalıyım ya?” diye sordum.<br />Don Juan beni yere oturttu. Sonra, birkaç ayrı çalılıktan birer yaprak kopararak onları bana verdi. Sırtüstü yere yatmamı ve kemerimi gevşeterek yaprakları göbeğimin etrafında tenimin üzerine yerleştirmemi buyurdu. Hareketlerimi denetleyerek, yaprakları iki elimle bedenime doğru bastırmamı istedi. Sonra gözlerimi kapatmamı buyurdu—sonuçların mükemmel olmasını istiyorsam ellerimi yaprakların üzerinde gevşetmemem, gözlerimi açmamam, bedenimi bir erk pozisyonuna getirdiğinde kalkıp oturmaya çalışmamam hususunda da beni uyardı.<br />Beni sağ koltuk altımdan kavrayarak döndürmeye başladı. Gözlerimi aralayarak etrafıma bakmak için dayanılmaz bir arzu duymaktaydım, ancak don Juan elini gözlerimin üzerine koydu. Dikkatimi yalnızca yapraklardan gelecek olan sıcaklığı hissetmeye yöneltmemi buyurdu.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 14:10:21 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/145/14-erk-tirisi/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[13 - Bir Savaşçının Son Durağı]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/144/13-bir-savascinin-son-duragi/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Pazar, 28 Ocak 1962<br />Öğleden sonra saat on sularında don Juan eve girdi. Evden şafak sökerken çıkmıştı. Onu selamladım. Kıkır kıkır gülerek soytarıca reverans yapıp benimle el sıkıştı.<br />“Kısa bi yolculuğa çıkıyoruz,” dedi. “Erk arayışında pek özel bi yere götüreceksin bizi arabanla.”<br />Don Juan iki taşıma filesini açarak her birinin içine yiyecek dolu ikişer sukabağı yerleştirdi, fileleri bir kınnapla bağlayarak birini bana uzattı.<br />Kuzeye doğru ağır ağır dört mil kadar gittikten sonra<br />Pan American karayolunu terk ederek bir şoseden batıya doğru yöneldik. Saatler boyunca yoldaki tek araba benimkisiydi sanki. Biz yol alırken bir an geldi, ön camdan önümü hiç göremediğimi fark ettim. Çevredeki şeylere bakmak için kendimi habire zorluyordum ama hem ortalık karanlıktı hem de ön camım ezilmiş böcekler, tozlarla kaplıydı.<br />Don Juan’a, durup ön camı temizlemem gerektiğini söyledim. Saatte iki mil gitmek zorunda olsak dahi, başımı pencereden dışarıya çıkarıp önümü görerek araba sürmeye devam etmemi buyurdu.<br />Belli bir yerde sağa dönmemi söyledi. Ortalık öyle karanlıktı ki, farları yaktığım halde bir şey göremiyordum. Korka korka şoseden sağa doğru girdim. Alçak banketlerden kaygılanıyordum, ama şükür toprak sertmiş.<br />Dışarıya bakmak için kapıyı açık tutarak, elimden gelen en yavaş şekilde yüz metre kadar gittim. Nihayet don Juan durmamı buyurdu. Dev bir kayanın hemen ardında durdum, don Juan o kayanın arabamı gizleyeceğini söyledi.<br />Arabadan çıkarak, farların ışığında çevreyi dolaştım. Ama don Juan farları söndürdü. Yüksek sesle yitirilecek zamanımızın olmadığını, arabayı kilitlememi, zira derhal yola çıkmamız gerektiğini söyledi.<br />Sukabaklarıyla dolu filemi bana uzattı. Karanlık olduğundan tökezlendim, az kalsın fileyi düşürüyordum. Don Juan yumuşak ama kesin bir dille gözlerim karanlığa alışana dek oturmamı buyurdu. Ama sorun gözlerimde değildi. Arabadan çıktıktan sonra etrafı iyice görebiliyordum. Asıl sorun, dalgın imişim gibi davranmama yol açan yabansı bir asabiyet haliydi. Her şey bana batıyordu.<br />“Nereye gidiyoruz,” diye sordum.<br />“Zifiri karanlıkta özel bi yere yolculuk yapacağız,” dedi don Juan.<br />“Niçin?”<br />“Erk avlamayı sürdürme yetin var mı, yok mu, onu öğrenmeye.”<br />Sözünü ettiği şeyin bir sınav mı olduğunu, şayet başaramazsam gene de benimle konuşup bilgisini anlatmayı sürdürüp sürdürmeyeceğini sordum.<br />Sözümü kesmeksizin beni dinledi. Yaptığımız şeyin bir sınav olmadığını, bir yora beklediğimizi, yora gelmediği takdirde bunun erk avlamayı başaramadığım anlamına geleceğini, o durumda artık beni taciz etmeyi bırakacağını, ondan sonra istediğimce salak olmakta özgür kalacağımı anlattı. Ama ne olursa olsun, benim dostum olarak kalacağını, benimle her zaman konuşacağını söyledi.<br />Sanki başaramayacağımı biliyormuş gibi hisetmekteydim.<br />“Yora gelmeyecek,” dedim şaka yollu. “Biliyorum. Bir parça erkim var benim.”<br />Gülerek, sevecence sırtımı tıpışladı.<br />“Sakın üzülmeyesin,” diye karşılık verdi. “Yora gelecek. Biliyorum. Bende senden çok erk var.”</p><p>Don Juan kendi söylediği tümcelere bayılmıştı. Kalçalarını döverek, ellerini çırparak katıla katıla güldü.<br />Don Juan benim taşıdığım fileyi sırtıma bağlayarak onu bir adım gerisinden izlemem, mümkün mertebe onun ayak izlerine basa basa yürümem gerektiğini söyledi.<br />Pek dramatik bir şekilde fısıldayarak, “Bu yürüyüş erk için, o bakımdan her bi şey çok önemlidir,” dedi.<br />Ayak izlerine basa basa yürüdüğüm takdirde, o yürür ken dağıtmış olacağı erkin bana aktarılmış olacağını anlattı.<br />Saatime baktım; gecenin on biri olmuştu.<br />Don Juan beni bir asker gibi hazır ol vaziyetine getirdi. Sonra sağ bacağımı ileriye doğru iterek öne doğru bir adım atmışım gibi bir pozisyona soktu. Kendisi de önümde aynı duruşa geçerek, onun ayak izlerini gayet titiz bir şekilde izlemeye çalışmamı bir kez daha anımsatarak yürümeye başladı. Fısıldayarak net bir şekilde, onun izlerine basmanın dışında hiçbir şeyle ilgilenmememi buyurdu; öne ya da yana bakmamalı, gözlerimi onun bastığı yerlere dikmeliymişim.<br />Don Juan gayet rahat bir şekilde yürümeye başladı. Onu izlemekte hiç güçlük çekmiyordum; nispeten sert bir zemin üzerinde yürümekteydik. Yaklaşık otuz metre boyunca onun ayak izlerine basarak onu izlemeyi kolaylıkla sürdürdüm; sonra bir an yan tarafıma doğru bir göz attım, o anda don Juan’a bindiriverdim.<br />Don Juan kıkır kıkır gülerek koskoca pabuçlarımla ayak bileğini incitmiş miyimdir, diye merak edip üzülmememi, ama teklemeyi sürdürdüğüm takdirde sabaha varmadan ikimizden birinin sakatlanacağını söyledi. Gülerek, gayet alçak ama kararlı bir sesle, benim salaklığım ve konsantrasyonsuzluğum yüzünden bir yanının incinmesine izin vermeye niyeti olmadığını, bir daha onu tekmelersem, yalınayak yürümek zorunda kalacağımı da ekledi.<br />“Ayakkabısız yürüyemem,” dedim yüksek, hırıltılı bir sesle.<br />Don Juan müthiş bir kahkaha patlattı—o sakinleşene dek durmak zorunda kaldık.<br />Don Juan söylediklerinde ciddi olduğunu açıkladı. Erk peşinde yolculuk yaptığımızı, her şeyin mükemmel olması gerektiğini söyledi.<br />O çöl yerinde ayakkabısız yürüme olasılığı beni dehşete düşürmüştü. Don Juan alayla belki de benim ailemin yatarken bile pabuçlarını çıkarmayan tip çiftçilerden olduğunu söyledi. Aslında, haklıydı. Hayatımda yalınayak dolaşmamıştım, hele çölde ayakkabısız yürümek benim için intihar demek olurdu.<br />“Bu çölden erk fışkırıyor,” diye kulağıma fısıldadı don Juan. “Ürkek olmak için zaman yok.”<br />Yeniden yürümeye başladık. Don Juan rahat yürüyüşünü sürdürdü. Bir süre sonra sert zeminden yumuşak kumların üzerine geçtiğimizi ayrımsadım. Don Juan’ın ayakları kumun içine batıyor, derin izler bırakıyordu. Don Juan durduğunda saatlerce yol almış bulunuyorduk. Ama birdenbire durmamış, ona bindirmeyim, diye önceden beni uyarmıştı. Zemin yeniden sertleşmişti— eğimli bir arazide yukarıya doğru gitmekteyiz gibi gelmekteydi bana.<br />Don Juan, çalılığa gitmem gerekiyorsa gidebileceğimi, zira ondan sonraki yürüyüşümüzün bir kez dahi duraklamadan kesiksiz olması gerektiğini bildirdi. Saatime baktım, gece yarısından sonra birdi.<br />On ya da on beş dakikalık bir moladan sonra don Juan bana esas duruşumu aldırdı, gene yürümeye başladık. Haklıymış, berbat bir yürüyüştü. Daha önceleri bu kadar konsantrasyon gerektiren bir şey yapmamıştım. Don Juan öyle hızlı yürüyordu, onun her adımına bakmanın bende yol açtığı gerilim öyle arttıydı ki, bir an geldi artık yürümekte olduğumu bile unutmuş gibi olmuştum. Ayaklarım da bacaklarım da sanki benim değildiler. Sanki havada yürüyordum da bir kuvvet beni ardımdan habire itiyordu. Konsantrasyonum öyle kusursuzdu ki, havanın azar azar aydınlandığının bile farkına varamamıştım. Birden, don Juan’ı önümde görebildiğimi ayrımsadım. Bütün gece yaptığım gibi ayaklarını ve ayak izlerini tahmin etmek yerine, onları açıkça görebiliyordum.<br />Hiç beklemediğim bir anda don Juan yana doğru atlayıverdi, momentim beni yirmi metre kadar öteye götürdü. Ben yavaşlarken bacaklarım dermansızlaştı, sonra ben yere yıkılana dek zangır zangır titremeye başladı.<br />Başımı kaldırıp sakin sakin beni incelemekte olan don Juan’a baktım. Hiç de yorgun görünmüyordu. Ben soluk soluğaydım— soğuk soğuk terleyerek sırılsıklam olmuştum.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 14:08:30 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/144/13-bir-savascinin-son-duragi/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[12 - Bir Erk Savaşı]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/143/12-bir-erk-savasi/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Perşembe, 28 Aralık 1961<br />Sabahleyin erkenden bir yolculuğa çıktık. Önce güneye, sonra da doğuya dağlara doğru araba sürdük. Don Juan yiyecek ve suyla doldurduğu sukabağından kaplarını yanımıza almıştı. Yürüyüşe çıkmadan önce arabamda bir şeyler yedik.<br />“Hep yakınımda ol,” dedi don Juan. “Burası sana yabancı bi yöre, kendini boş yere tehlikeye atmana gerek yok. Sen erk arayışındasın, yaptığın her şeyin bi önemi var. Özellikle gün batarken rüzgârı kolla. Yön değiştirdiği zaman incele onu, rüzgârdan korunmak için sürekli siper et beni.”<br />“Bu dağlarda ne yapacağız, don Juan?”<br />“Erk avlayacaksın.”<br />“Yani somut olarak ne yapacağız?”<br />“Erk avlarken plan filan yapılmaz. Bi avcı karşısına ne çıkarsa onu avlar. O yüzden her zaman tetikte bulunmalıdır. “Rüzgârı tanıyorsun, şimdi rüzgârdaki erki kendi başına avlayabilirsin. Ama bilmediğin başka şeyler de var ki onlar da, rüzgâr gibi, belli zaman ve belli yerlerde erk özeğidirler.<br />“Pek yabansı bi şeydir bu erk,” dedi sonra. “Onun tam olarak ne olduğunu belirleyebilmek olanaksızdır. Kimi şeylere ilişkin hissettiğimiz bi duygudur o. Erk kişisel bi şeydir. Sadece insanın kendisine aittir. Benim velinimetim, örneğin, sırf bakarak, gözleriyle bi insanı ölecek derecede hasta edebilirdi. Gözlerini üzerlerine çevirdiği kadınlar sararıp solardı. Ama, kişisel erki söz konusu olduğu zamanlar hariç hiçbi kimseyi hasta etmemiştir.”<br />“Hasta edeceği kimseleri nasıl seçerdi?”<br />“Bilmiyorum. Kendisi de bilmezdi bunu. Böyledir işte erk. Seni buyruğu altında tutar ama sana itaat da eder.<br />“Bi erk avcısı onu tuzağa düşürerek, onu, bulduğu öbür şeylerin arasında saklar. Böylece, kişisel erk büyür; kimi zaman bi savaşçının öyle çok erki birikir ki, bi bilgi adamı olup çıkar.”<br />“Erk nasıl biriktirilir, don Juan?”<br />“O da başka bi duygudur. Savaşçının ne tür bi kimse olduğuna bağlıdır. Benim velinimetim öfkeli bi adamdı. Erki bu duygu aracılığıyla biriktirdi. Ona ilişkin anılarım hep kırıp dökmeyle doludur. Onun başına gelenler de hep o türden şeylerdi.”<br />Bir duygu aracılığıyla erkin nasıl biriktirildiğini anlayamadığımı söyledim ona.<br />“Açıklaması yoktur ki bunun,” dedi uzun bir duraklamadan sonra. “Bunu kendin yapmak zorundasın.”<br />Don Juan yiyeceklerin bulunduğu sukabaklarını alarak arkasına astı. Üzerine sekiz parça kurutulmuş et dizili bir kınnabı bana uzatıp boynuma astırdı.<br />“Erk besinidir bu,” dedi.<br />“Onu erk besini kılan şey nedir, don Juan?”<br />“Erk sahibi olan bi hayvanın etidir bu. Bi geyik, benzersiz<br />bi geyik. Onu bana kişisel erkim getirdiydi. Bu et bizi haftalar, hatta gerekirse aylar boyunca besleyecek. Her kezinde küçücük bi parçasını çiğne, ama iyice çiğne. Erki bedenine ağır ağır işlesin.”<br />Yürümeye başladık. Saat öğleden evvel onbire gelmekteydi. Don Juan izleyeceğim yöntemi bir kez daha anımsattı.<br />“Rüzgârı kollayacaksın,” dedi. “Sakın çarpmasın seni. Yormasın da. Erk besinini çiğne—arkama saklanarak rüzgâr dan korun. Rüzgâr beni incitmez; birbirimizi iyi biliriz biz.”<br />Doğruca yüksek dağlara uzanan bi keçiyoluna soktu beni. Bulutlu bir gündü, yağmur yağmak üzereydi. Yamaçları bulunduğumuz yöreye inen dağların tepelerindeki alçak yağmur bulutlarıyla sisi görebiliyordum.<br />Öğleden sonra saat üçe kadar tam bir sessizlik içinde yürüdük. Kurutulmuş etin çiğnenmesi gerçekten insana zindelik veriyordu. Rüzgârın yönündeki ani değişikliklerin kollanması da giz yüklü bir iş haline gelmişti, öyle ki değişimleri daha meydana gelmeden önce bedenimin bütünüyle algılayabiliyor gibiydim. Rüzgâr dalgalarını akciğerlerimin üst bölümünde, bronşlarımda bir çeşit basınç imişçesine algılayabildiğim kanısındaydım. Rüzgâr ne zaman biraz hızlanıverecek olsa, göğsümde ve gırtlağımda bir kaşıntı peyda oluyordu.</p><p>Don Juan beni birkaç saniye durdurup çevremizi kolaçan etti. Kendini yönlendiriyor gibiydi, sonra sağına döndü, onun da kurutulmuş et çiğnediğini farkettim. Kendimi çok zinde hissediyordum, hiç yorulmamıştım. Rüzgârdaki değişimlerin bilincinde olma işine kendimi öyle kaptırmıştım ki zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamamıştım.<br />Derin bir koyağa indik, sonra yukarıya doğru tırmanıp muazzam bir dağın dimdik yamacındaki bir düzlüğe ulaştık. Epey yükselmiştik, nerdeyse dağın tepesine varmıştık.<br />Don Juan düzlüğün bir ucundaki devasa bir kayaya tırmandı, sonra bana yardım ederek beni de oraya çıkardı. Bu kaya sarp duvarların tepesine oturtulmuş bir kubbe izlenimi vermekteydi. Kayanın çevresinde yavaşça yürüdük. Daha sonra kayanın çevresini dönmek için kıçımı kayaya dayayıp, yüzeyini topuklarım ve ellerimle tuta tuta ilerlemem gerekmişti. Terden sırılsıklam olmuştum, ellerimi sık sık kurulamak zorunda kalıyordum.<br />Öbür yandan, dağın tepesine yakın alçak ama çok geniş bir mağara görünüyordu. Kayanın içine oyulmuş bir dehliz gibiydi. Aşına aşına iki sütunlu bir balkon görünümünü almış bir kumtaşı oluşuğuydu bu.<br />Don Juan orada kamp kuracağımızı, dağaslanlarının ya da başka yırtıcı hayvanların barınamayacağı denli basık, sıçanların yuva kuramayacağı denli açık, böcekler için de fazlaca rüzgâr tuttuğundan ötürü bizim için güvenli bir yer olduğunu söyledi. Gülerek, başkaca “mahlukatın” burunlamasından dolayı, oranın insanlar için ideal bir yer olduğunu belirtti.<br />Sonra bir dağkeçisi gibi oraya tırmandı. Bu harikulade çevikliği beni afallatmıştı.<br />Kıçımı kayaya yapıştırıp kendimi yavaş yavaş kayadan aşağıya çektim, sonra o çıkıntılı yere ulaşmak amacıyla dağın yamacında koşmayı denedim. Son birkaç metre, tüm gücümü tüketmiştim. Don Juan’a şaka yollu, gerçek yaşının kaç olduğunu sordum. Kanımca, o çıkıntılı yere onun yaptığı gibi ulaşabilmesi için insanın son kerte formunda ve genç olması gerekirdi.<br />“Ben istediğim kadar gencim,” dedi don Juan. “Bu de gene bi kişisel erk meselesi. Erk biriktirdiğin taktirde bedenin inanılmaz şeyler yapabilir. Öte yandan, erkini heba edersen, çok geçmeden lapacı bi adam olup çıkarsın.”<br />Çıkıntılı yerin konumu, uzunlamasına doğu-batı doğrultusundaydı. Balkona benzeyen oluşuğun açık tarafı güneye bakıyordu. Ben batı ucuna doğru ilerledim. Manzara şahaneydi. Ta aşağılarda yağmur yağmaktaydı. Saydam bir maddeden yapılmış bir çarşaf gibi ovaların üzerinde asılı durmaktaydı.<br />Don Juan bir barınak kurmak için yeterli zamanımızın olduğunu söyledi. Taşıyabildiğim kadar çok kayayı getirip çıkıntılı yere yığmamı istedi, kendisi de çatı kurmak için dal toplamaya başladı.<br />Bir saat geçmeden çıkıntılı yerin doğu ucunda otuz santimetre kalınlığında bir duvar örmüştü. Uzunluğu altmış santim, yüksekliğiyse doksan santim kadardı. Sonra, toplamış olduğu dalları birbirine bağlayarak ve örerek bir çatı yaptı; uçları çatal şeklinde iki direğe tutturdu. Aynı uzunluktaki bir başka direk de çatının kendisine bağlanmıştı—bu direk duvarın karşı tarafında çatıyı desteklemeye yarıyordu. Kurduğu yuva üç ayaklı yüksekçe bir masaya benziyordu.<br />Don Juan çatının altında, çıkıntılı yerin hemen kıyısında bağdaş kurarak oturdu. Benim de, yanına, onun sağma oturmamı söyledi. Bir süre sessiz kaldık.<br />Don Juan sessizliği bozdu. Fısıldayarak, olağanüstü hiçbir şey yokmuşçasına davranmamızı söyledi. Özellikle yapmam gereken bir şey olup olmadığını sordum. O da, yazı yazarak kendimi meşgul etmemi, sanki yazı masama oturmuş da yazmaktan başka hiçbir şey düşünmüyormuşum gibi hareket etmemi söyledi. Bir süre sonra beni dürteceğini, o zaman gözleriyle imleyeceğim yere bakmam gerektiğini anlattı. Beni uyararak, ne görürsem göreyim, ağzımdan bir kelime dahi çıkarmamamı buyurdu. Yalnızca kendisi çarpılmaksızın konuşabilirmiş, zira o dağlardaki tüm erkler onu iyi tanırlarmış.<br />Yönergelerini yerine getirerek bir saatten fazla yazdım durdum. Kendimi yaptığım işe iyice kaptırmıştım. Birden koluma bir fiske vuruluduğunu hissettim; don Juan’ın gözleriyle başının iki yüz metre kadar ötemizde dağın tepesinden inen bir sis tabakasını imler şekilde devindiğini gördüm. Don Juan kulağıma o kadar yakından dahi zorla işitebileceğim bir şekilde fısıldadı.</p><p>“Gözlerini sis kümesinin üzerinde ileri geri devindir,” dedi. “ Ama ona doğrudan doğruya bakma. Gözlerini kırpıştır, ama onları sisin üzerine odaklama. Sis kümesinin üzerinde yeşil bir leke gördüğünde, onu gözlerinle bana imle.”<br />inerek bize doğru yavaşça yaklaşmakta olan sis kümesinin üzerinde gözlerimi ileri geri devindirdim. Bu şekilde yarım saat geçmiş olacaktı. Hava kararmaktaydı. Sisin hareketi son kerte yavaştı. Bir ara birden sağ tarafımda hafif bir ışıltı görmüş gibi oldum. Önce, sisin arasından bir küme yeşil fundalık gördüğümü sandım. Ama dosdoğru ona baktığımda hiçbir şey göremez oldum, oysa gözlerimi oraya odaklamadan baktığımda, belirsiz yeşilimsi bir alan görebilmekteydim.<br />Orasını don Juan’a imledim. Don Juan gözlerini kısarak oraya baktı.<br />“Gözlerini o beneğin üzerine odakla,” diye kulağıma fısıldadı. “Görene dek gözlerini kırpma.”<br />Ne görmem gerektiğini sormak istediydim ki, o, konuşmamam gerektiğini bana anımsatırcasına dik dik yüzüme baktı.<br />Oraya baktım gene. Yukarılardan inmekte olan sis sanki katı bir maddeymişçesine asılı durmaktaydı. Tam, yeşilimsi rengi gördüğüm noktanın hizasına gelmişti. Gözlerim gene yorulup da onları kıstığım zaman, önce sis kümesinin üzerine eklenmiş gibi görünen küçük bir sis yığını, onun ardından da ara larında ince desteksiz bir yapıya benzeyen bir sis şeridi gör düm; sanki tepemizdeki dağ ile sis kümesi önümde bir köprüyle birleşmiş gibi durmaktaydı. Bir ara, dağın tepesinden aşağıya, köprüyü bozmaksızın sürüklenerek inen saydam sisi göre bildiğimi sandım. Sanki üç boyutlu, som bir köprü vardı gerçekten. Bir an geldi, o serap öyle mükemmelleşti ki, köprünün alt tarafının, üst tarafına oranla daha koyu renkte olduğunu, yanlarının kumtaşı rengiyle tezat teşkil ettiğini bile ayırt edebiliyordum.<br />Dilim tutulmuş, köprüye bakıyordum. Sonra ya ben kendimi onun seviyesine çıkarmıştım ya da köprü benim seviyeme inmişti. Birden tam önümdeki dümdüz bir kirişe bakmaktaydım. Çok ama çok uzun, somut bir kirişti, dardı, korkulukları yoktu, ama üzerinde rahatça yürünebilecek kadar genişti.<br />Don Juan kolumu kavrayarak beni hızla silkeledi. Başımın bir aşağıya bir yukarıya sallandığını hissettim, gözlerim de dehşetli kaşınmaktaydı. Farkında olmadan onları ovuşturdum. Don Juan, ben gözlerimi tekrar açana dek beni sarsmayı sürdürdü. Sukabağından, elinin çukuruna biraz su dökerek, suyu yüzüme serpti. Bunun etkisi çok nahoş olmuştu. Su öyle soğuktu ki, her bir damlası tenimde birer yaraymış gibi acı vermişti. Bedenimin ısısı çokça yükselmişti. Ateş basmıştı sanki.<br />Don Juan içmem için derhal bana su verdi—kulaklarımla boynuma bolca su serpti.<br />Bir kuşun yüksek sesle meşum, uzunca bir çığlık attığını işittim. Don Juan bir an dikkatle dinledi; ördüğü duvarın taşlarını ayağıyla iterek çatısıyla birlikte devirdi. Çatıyı çalıların içine doğru atarak bütün taşları birer birer yan tarafa fırlattı.<br />Sonra kulağıma fısıldadı, “Biraz su iç, sonra kurutulmuş etini çiğne. Burada kalamayız. O çığlık bi kuş sesi değildi.”<br />Çıkıntılı yerden doğu istikametine doğru inişe geçtik. Bir süre sonra öyle bir karanlık basmıştı ki, gözlerimin önünde siyah bir perde vardı sanki. Sis, içinden geçilmesi olanaksız bir engel gibiydi. Geceleyin sisin ne denli bir felaket olduğunu daha önceleri hiç bilmezdim. Don Juan’ın nasıl yürüyebildiğini bir türlü anlayamıyordum. Ben bir kör gibi onun kollarına tutunarak yürüyebiliyordum.<br />Her nedense, bir uçurumun kıyısından yürüyormuşuz duygusuna kapılmıştım. Bacaklarım hareket etmek istemiyordu. Aklım don Juan’a güveniyor, mantıksal olarak yürümeyi istiyordum, ama bedenim istemiyordu. Don Juan zifiri karanlıkta beni sürüklemek zorunda kalıyordu.<br />O araziyi avucunun içi gibi biliyor olmalıydı. Bir yerde durarak beni yere oturttu. Kolunu bırakmaya cesaret edemiyordum. Bedenim, su götürmez bir şekilde, kubbeye benzeyen kıraç bir dağın üzerinde oturduğumu bilmekteydi, ve iki santim sağıma dönmüş olsam sanki korkunç bir uçuruma yuvarlanacakmışım gibi hissediyordum. Oturduğum yer muhakkak kavisli bir dağ yamacı olmalıydı, zira bedenim gayri ihtiyari sağa doğru meylediyordu. Dik konumda kalabilmesi için bedenimin böyle davrandığını düşünerek, elimden geldiğince solumda duran don Juan’a yaslanarak terazilenmeye gayret ettim.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 14:06:11 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/143/12-bir-erk-savasi/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[11 - Savaşçının Havası]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/142/11-savascinin-havasi/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>31 Ağustos 1961, Perşembe günü don Juan’ın evine vardım; daha onu selamlamaya fırsat bulamamıştım ki, don Juan başını arabamın penceresinden içeriye uzatarak gülümsedi, ve dedi ki: “Epey uzaktaki bi erk yerine gitmemiz gerek, bak nerdeyse öğle olacak.”<br />Arabamın kapısını açarak yanımdaki ön koltuğa oturdu; güneye doğru gideceğimizi söyledi. Yetmiş mil kadar gittikten sonra doğuya doğru uzanan bir şoseye girdik—dağların yamaçlarına ulaşana dek ilerledik. Arabayı yolun kıyısındaki çukurca bir yere park ettim. Don Juan bu yeri, arabayı gizleyebilmemiz için seçmişti. Oradan, doğruca alçak tepelerin doruğuna doğru yürüyüşe geçtik. Ama önce ıssız, geniş bir düzlüğü aşmamız gerekmişti.<br />Hava kararınca don Juan uyuyabileceğimiz bir yer şeçti. Tam bir sessizlik içinde olmamız gerektiğini belirtti.<br />Ertesi gün çok az bir şey yiyerek doğu doğrultusundaki yolculuğumuzu sürdürdük. Çöle özgü çalılıkların yerini artık dağların yemyeşil yoğun bitki örtüsüyle ağaçlar almıştı.<br />Öğleyi epey geçe, bir duvarı andıran dev kayalardan oluşmuş sarp bir yarın tepesine tırmandık. Don Juan oturduktan sonra benim de oturmamı imledi.<br />Kısa bir sessizlikten sonra, “Bi erk yeridir burası,” dedi. “Çok eskiden savaşçılar buraya gömülürlerdi.”<br />O anda tam üzerimizden bir karga, gaklayarak uçtu. Don Juan gözlerini dikmiş, karganın uçuşunu izliyordu.<br />Ben merakla kayaya bakarak savaşçıların nasıl, nereye gömüldüklerini düşünürken, don Juan omzuma dokundu.<br />Gülümseyerek, “Burada değil, sersem,” dedi. “Aşağıda.”<br />Tam altımızda, yarın dibinde, doğuya doğru uzanan düzlüğü göstermekteydi; bu düzlüğün birtakım kayalarla çevrili olduğunu açıkladı. Oturduğumuz yeden bakınca, yaklaşık yüz metre çapında tam bir daireyi andıran bir alan görülüyordu. Yüzeyini kaplayan sık çalılıklar, kayaları gizlemekteydi. Don Juan söylemeseydi, kayaların tam bir daire oluşturduğunun farkına varmayacaktım.<br />Don Juan, Kızılderililerin geçmişinde buna benzeyen pek çok alanın bulunduğunu söyledi. Buraları, birtakım tepeler ya da arazi oluşumları gibi, tam olarak erk yerleri sayılmazmış; buraları, daha ziyade, insana bir şeylerin öğretilebileceği, insanın ikilemlerine çözümler bulabileceği yerlermiş.<br />Don Juan, “Yapman gereken şey buraya gelmektir sırf,” dedi. “Ya da, duygularını yola koymak amacıyla, geceyi bu kayanın üzerinde geçirmektir.”<br />“Geceyi biz burada mı geçireceğiz?”<br />“Öyle tasarlamıştım, ama az önce küçük bi karga bunu yapmamamı söyledi bana.”<br />Karga konusunda daha bilgi isteyecektim, ama don Juan<br />sabırsız bir el hareketiyle beni susturdu.<br />“Kayaların oluşturduğu şu halkaya bak,” dedi. “Bunu belleğine kazı da, bi gün bi karga seni böyle bi başka yere götürsün. Kayaların oluşturduğu halka ne denli kusursuzsa, erki de o denli büyük olur.”<br />“Savaşçıların kemikleri hâlâ burda mı gömülü?”<br />Don Juan şaşırmış gibi komik bir hareket yaptı, sonra gevrek gevrek güldü.<br />“Mezarlık değil ki burası,” dedi. “Kimsenin gömüldüğü filan yok buraya. Ben sana, çok eskiden savaşçılar buraya gömülürlerdi, dediydim. Yani, buraya gelirler, bi gece ya da ne kadar isterlerse, kendilerini gömerlerdi. Mezarlıklar ilgilendirmez beni. Onlarda erk bulunmaz. Gerçi bi savaşçının kemiğinde de erk vardır, ama onlar da mezarlıklara hiç uğramazlar. Bilgi adamının kemiklerinde daha da çok erk varsa da, onları bulabilmek nerdeyse olanaksızdır.”<br />“Bilgi adamı nasıl olunur, don Juan?”<br />“Herhangi bi savaşçı, bilgi adamı olabilir. Anlatmıştım sana: Bi savaşçı, erk avlayan kusursuz bi avcıdır. Şayet bu avcılığında başarılı olursa, o takdirde bilgi adamı olabilir.”<br />“Sen kendin...”<br />Bu tekinsiz patikadan aşağıya doğru yavaş yavaş inmeye çabaladık; yere ulaştığımızda, don Juan, hiç durmaksızın, dairesel alanın merkezindeki sık çalılığa götürdü beni. Orada kimi kuru dalları süpürge gibi kullanarak oturabileceğimiz temiz bir yer açtı. Bu temizlediği yer de tam daire şeklindeydi.<br />Don Juan, “Seni bütün gece buraya gömmek istiyordum,” dedi. “Ama biliyorum ki henüz zamanı değil. Erk yok sende. O yüzden seni yalnızca kısa bir süre gömeceğim.”<br />Yerde gömülü tutulma düşüncesi beni dehşete düşürmüştü. Don Juan’a beni nasıl gömmeyi tasarladığını sordum. Bir çocuk gibi kıkır kıkır gülerek kuru dal toplamaya başladı. Kendisine yardım etmeme izin vermedi—oturup beklememi söyledi. Topladığı dalları daire şeklindeki temiz yere attı. Sonra beni, başım doğuya dönük biçimde yatırarak ceketimi başımın altına yastık etti, bedenimin etrafına bir kafes ördü. Bu kafesi, 70-80 santimlik dal parçalarını yumuşak toprağa sokarak kur muştu; uçları çatal biçiminde olan dallar, kafesin çatkısını oluşturan ve ona açık bir tabut görünümünü veren uzun sırıkları tutuyordu. Kutu şeklindeki kafesin üzerini küçük dal parçalarıyla, yapraklarla örterek kapattı. Omuzlarımdan aşağısı kafesin içinde kalmıştı. Yastık ettiği ceketime yasladığı başım dışarıda kalmıştı.<br />Don Juan daha sonra kalın bir parça kuru dalı alıp onunla çevremdeki toprağı kazmaya, toprakları kafesin üzerine sermeye başladı.<br />Kafesin çatkısı öyle sağlamdı, yapraklar öyle güzel yerleştirilmişti ki, üzerime hiç toprak dökülmüyordu. Bacaklarımı rahatça oynatabiliyordum, hatta istesem kendimi dışarıya ya da içeriye kaydırabilirdim.<br />Don Juan normal olarak bir savaşçının önce kafesi kurduğunu sonra da kendini onun içine kaydırarak kafesin kalmış olabilecek yarıklarını içeriden tıkadığını anlattı.<br />“Ya hayvanlar?” diye sordum. “Kafesin üzerindeki toprağı eşeleyip kafese girer de insana saldırabilirler mi?”<br />“Yo savaşçı ırgalanmaz bu çeşit sorunlarla. Sende erk olmadığı için seni tasalandırır bunlar anca. Bi savaşçı, öte yandan, amacını azimle gerçekleştirme peşindedir, o yüzden her şeyi savabilir başından. Ne bi sıçan, ne bi yılan, ne de bi dağaslanı tedirgin edemez onu.”<br />“Ne diye gömerler kendilerini, don Juan?”</p><p>“Aydınlanma için, erk için.”<br />Son kerte zevkli bir dinginlik ve hoşnutluk hissine kapılmıştım; o anda dünya huzur içinde görünmekteydi. Sessizlik hem pek latif hem de ürkütücüydü. O türden bir sessizliğe alışık değildim. Konuşmayı denediysem de don Juan beni susturdu. Çok geçmeden o yerin dinginliği bana da sirayet etti. Hayatımı ve kişisel tarihimi düşünmeye başladım; aşina olduğum o hüzün ve pişmanlık hissine gene kapıldım. Don Juan’a, orada bulunmayı hak etmediğimi, bu dünyanın güçlü ve adil olduğunu, oysa benim zayıf bir insan olduğumu, hayat koşullarımın tinimin canına okuduğunu söyledim.<br />Don Juan gülerek, bu şekilde konuşmayı sürdürdüğüm takdirde başımı toprakla örteceği tehdidinde bulundu. Benim bir insan olduğumu söyledi. Her insan gibi benim de insani olan şeylerden— sevinçten, acıdan, hüzünden, savaşımlardan— nasibimi almaya hakkım olduğunu, bir savaşçı gibi davranıldıkça kişinin eylemlerinin ne olduğunun önemi bulunmadığını da ekledi.<br />Sesini bir fısıltı düzeyine indirerek, tinimin gerçekten bozulmuş olduğunu hissetmiş olsaydım onu derhal onarmış— arındırmış, mükemmelleştirmiş—olacağımı, zira tüm yaşamı mızda bundan daha önemli bir işimizin olmayacağını söyledi. Tinin onarılmaması ölümün aranması demek olurdu, bu da hiç bir şeyin aranmamasına eşti, zira ne yaparsak yapalım, ölüm bizi önünde sonunda yakalayacaktı.<br />Don Juan uzun bir süre sustu, ardından, sesinde derin inançlılık titremleri, dedi ki: “Savaşçının tininin yetkinliğini araması insanlığımıza layık tek uğraştır.”<br />Sözleri bir katalizör etkisi yapmıştı. Geçmiş eylemlerimin ağırlığını taşınılması olanaksız, ket vurucu bir yük gibi duyumsuyordum. Benim için bir çıkar yol kalmadığını kabul etmekteydim. Yaşamımdan söz ederek ağlamaya başlamıştım. Çok uzun bir süre boyunca gezip dolaştığımı, kendi yalnızlığımla çeresizliğimi kavrayabildiğim nadir anlar hariç acıya da hüzne de duyarsız hale geldiğimi söyledim.<br />Don Juan hiçbir şey demedi. Koltuk altlarımdan kavradığı gibi beni kafesten çekip dışarıya çıkardı. Beni bıraktığında, oturdum. O da oturdu. Aramızda tedirgin bir sessizlik hüküm sürmekteydi. Kendime geleyim, diye bana zaman tanıdığını düşündüm. Sinirimden, not defterimi çıkarıp bir şeyler yazmaya başladım.<br />“Rüzgârın insafına terkedilen bir yaprak gibi hissetmektesin kendini, değil mi?” dedi sonunda yüzüme bakarak.<br />Gerçekten de öyle hissetmekteydim. Duygularımı anladığından emindim. Don Juan, ruh halimin ona bir şarkıyı anımsattığını söyleyerek pes perdeden ünlemeye başladı: “Doğduğum yerin semalarından ne kadar da uzağım. Onulmaz yurt özlemi düşüncelerimi sarar hep. Şimdi rüzgârın önüne kattığı bir yaprak denli yalnız ve hüzünlü olduğum için, kimi zaman ağlamak, kimi zaman da hasretle gülmek istiyorum.” (Que lejos es- toy del cielo donde he nacido. Immensa nostalgia invade mi pensamiento. Ahora que estoy tan soloy tıiste cual hoja al vi- ento, quisiera llorar, quisiera reir de sentimiento.)<br />Uzun süre konuşmadık. Sonunda o, sessizliği bozdu.<br />“Senin doğduğun günden bu yana, şu ya da bu biçimde, birileri sana bir şeyler yapagelmekte,” dedi.<br />“Haklısın,” dedim.<br />“Ve birileri senin istencine karşın sana bir şeyler yapmaktalar.”<br />“Doğru.”<br />Yaşamımdaki koşulların bazen tahammül edilemez türden olduğunu söyledim. Can kulağıyla dinliyordu, ama gülümsemesini zapt etmeye çalıştığını görene dek bunu salt nezaketen mi yoksa gerçekten ilgi duyduğundan mı yaptığını anlayamamıştım.<br />“Kendine acımaktan ne kadar hoşlanırsan hoşlan, bunu değiştirmek zorundasın,” dedi yumuşak bir sesle. “Bi savaşçının yaşamında yeri yoktur böyle bi şeyin.”<br />Gülerek, şarkıyı yeniden söylemeye başladı—ne var ki, bazı sörcüklerin telaffuzunu çarpıtıyor, ortaya komik bir ağıt türküsü çıkıyordu. Bu şarkıyı beğenmiş olmamın nedeninin kendi yaşamımda da her şeye bir kusur bulup ah ü figan etmiş olmamdan başka bir şey olmadığını belirtti. Ona karşı çıkamadım. Haklıydı zira. Ancak kendimi rüzgârın önündeki bir yaprak gibi hissedişimi haklı çıkarmaya yeterli nedenlerimin varlığına inanmaktaydım.<br />“Bu dünyada en zor şey bi savaşçının tavrını benimsemektir, dedi don Juan.” Hüzünlenip yakınmak, bunun için geçerli nedenlerin bulunduğuna inanmak, birisinin hep bize bi şeyler yaptığını düşünmek— yararsız şeylerdir bunların hepsi. Hiç kimsenin hiçbi kimseye hiçbi şey yaptığı filan yok, hele bi savaşçıya asla.<br />“Sen burada benimlesin, zira burada olmayı istemektesin. Şimdiye dek sorumluluğu tam üstlenmiş olman gerek, o halde rüzgârın bi oyuncağı olduğun düşüncesi asla kabul edilemez.”<br />Don Juan ayağa kalkarak kafesi sökmeye başladı. Toprakları avuç avuç alarak onları getirmiş olduğu yere götürüp serpti; dalları da çalıların arasına yerleştirdi. Sonra yerdeki temiz daireyi taşla toprakla örterek o bölgeyi hiçbir şey olmamış gibi bıraktı.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 14:04:10 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/142/11-savascinin-havasi/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[10 - Erk İçin Ulaşılabilir Olmak]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/141/10-erk-icin-ulasilabilir-olmak/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Perşembe, 17 Ağustos 1961<br />Arabamdan iner inmez don Juan&#039;a yakınarak kendimi iyi hissetmediğimi söyledim.<br />Don Juan elimden tutarak sürüklercesine beni evinin önündeki sundurmaya götürerek “Otur, otur,” dedi. Gülümseyerek sırtımı tıpışlıyordu.<br />İki hafta önce, 4 Ağustosta, don Juan, daha önce söylemiş olduğum gibi, bana karşı taktik değiştirmiş, kimi peyote mantarlarını yememe izin vermişti. Sanrılanma deneyimimin doruğundayken, peyote töreninin yer aldığı evin köpeğiyle oynamıştım. Don Juan benim köpekle etkileşimimi pek özel bir olay, diye yorumlamıştı. Benim o durumda yaşamış olduğum erk anlarında, sıradan işler dünyasının var olmadığını, hiçbir şeye kesin gözüyle bakılamayacağını, o köpeğin de gerçekte bir köpek olmayıp, peyotede içerilen erk ya da kutsal varlık Mescalito’nun yaşama geçmesi olduğunu ileri sürmüştü.<br />O deneyimimin sonrasındaki etkiler genel bir yorgunluk hissiyle hüzün şeklinde olmuş, ayrıca hiç alışık olmadığım canlı rüyalar, karabasanlar görmeye başlamıştım.<br />Ben sundurmada oturur oturmaz, don Juan, “Yazı taklavatın nerde ki?” diye sordu.<br />Not defterlerimi arabada bırakmıştım. Don Juan arabaya giderek çantamı aldı, getirip yanıma bıraktı.<br />Sonra, yürürken genelde evrak çantamı taşıyıp taşımadığımı sordu. Taşıdığımı söyledim.<br />“Delilik bu,” dedi don Juan. “Ben sana, yürürken asla ellerinle bi şey taşımamanı söylemiştim. Bi sırt çantası edin.”<br />Güldüm. Defterlerimi bir sırt çantasında taşımak düşüncesi çok komikti. Don Juan’a genellikle takım elbise giydiğimi, pantolon-yelek-ceketli bir giysinin üzerinde sırt çantasıyla dolaşmanın çok sakil kaçacağını anlattım.<br />“Ceketini sırt çantanın üstüne giy,” dedi don Juan. “İnsanların seni kambur sırtlı sanması, tüm bunları taşıyıp dolaşarak bedeninin anasını ağlatmaktan daha iyidir.”<br />Sonra da, ısrarla, not defterimi çıkarıp yazmamı istedi. Beni rahatlatmak için ölçünmeli bir çaba harcamaktaydı. Ben gene yakınarak kendimi iyi hissetmediğimi, tuhaf bir huzursuzluk duymakta olduğumu söyledim.<br />Don Juan gülerek, “öğrenmeye başlıyorsun,” dedi.<br />Ardından, uzun bir görüşmeye geçtik. Don Juan, Mescalito’nun, köpekle oynamama izin vererek, beni bir “seçilen kişi” olarak imlediğini, bir Kızılderili olmadığım için bu yoranın onu şaşırtmasına karşın, bana kimi gizli bilgileri öğreteceğini söyledi. Bir zamanlar kendisinin de, nasıl bir “bilgi adamı” olunacağını ona öğreten bir “velinimet”inin olduğunu anlattı.<br />Korkunç bir şeyler olacağını sezdim. Onun seçilen kişisi olduğumun açıklanmasının üzerine bir de onun yöntemlerinde ki o şaşmaz yabansılığıyla peyotenin üzerimdeki yıpratıcı etkisi, bende dayanılmaz bir yılgınlık ve kararsızlık durumunu yaratmıştı. Ne var ki, don Juan benim duygularıma aldırmaksızın, sadece, Mescalito’nun benimle oynamış olmasının görkemini düşünmemi öğütledi.<br />“Başka bi şey düşünme sen,” dedi. “Arkası kendiliğinden gelecektir sana.”<br />Sonra ayağa kalkıp başımı sevecence tıpışlayarak yumuşak bir sesle dedi ki: “Sana, avcı olmayı nasıl öğretmişsem, nasıl bir savaşçı olunacağını da öğreteceğim. Ama uyarıyorum, avcılığı öğrenmen seni bi avcı kılmış değil, savaşçılığı öğrenmen de seni bi savaşçı kılmaz.”<br />İçimin sıkıntısı, bedenimdeki ağrılar yoğun acı verecek derecede arttı. Son zamanlarda gördüğüm canlı rüyalardan ve karabasanlardan yakındım. Don Juan bir an düşünür gibi yaptı, sonra gene oturdu.<br />“Bunlar çok tekinsiz rüyalar,” dedim.<br />“Zaten sen tekinsiz rüyalar görürdün hep,” diye yapıştırdı don Juan.<br />“Vallahi bu gördüklerim, eskiden gördüklerimden bin kat daha tekinsiz.”<br />“Aldırma sen. Sadece rüya onlar. Sıradan bi insanın rüyaları gibi, erk içermeyen rüyalar. O yüzden ne yararı olur ki onlara üzülmenin, onlardan söz etmenin?”<br />“Beni tedirgin ediyorlar, don Juan. Onları durdurmanın bir yolu yok mu?”<br />“Yok bi yolu. Sabret biraz,” dedi don Juan. “Şimdi senin erk için ulaşılabilir olmanın zamanıdır, o nedenle rüya görmeyle baş ederek başlayacaksın.”<br />“Rüya görme” sözünü söylerkenki sesinin titremi bana onun bu sözcükleri oldukça farklı bir biçimde kullandığını düşündürmüştü. Ben ona sormak istediğim bir soruyu en iyi şekilde nasıl dile getireceğimi tasarlarken, don Juan gene konuşmaya başladı.</p><p>“Ben rüya görmeden hiç söz etmedim sana, zira şimdiye dek sana sadece avcılığı öğretmekteydim,” dedi. “Erki kendi çıkarına kullanma peşinde değildir bi avcı, o nedenle onun rüyaları sırf rüya olarak kalır. Ne denli etkileyici olsalar da rüya görme sayılmazlar.”<br />“Öte yandan bi savaşçı erk peşindedir; erke götüren yollardan biri de rüya görmedir. Bi avcı ile bi savaşçı arasındaki fark, bi savaşçının erke yönelmiş olmasında, bi avcının da bu konuda hiçbi şey bilmemesinde ya da pek az şey bilmesinde yatar.<br />“Kimin bi savaşçı olabileceğine, kimin yalnızca bi avcı olabileceğine biz karar veremeyiz. Bu karar, insanları güden erkler âlemince verilir. Senin Mescalito’yla oynayışının pek önemli bir yora olmasının nedeni de işte budur. O güçler seni bana doğru yönlendirdiler; seni otobüs terminaline getirdiler, anımsadın mı? Soytarının biri seni bana getirmişti. En âlâ bi yora sana, bi soytarı seni gösteriyor. Ben de sana nasıl bir avcı olunacağını gösterdim. Sonra da öbür kusursuz yora, Mescalito’nun kendisinin seninle oynaması. Anlıyorsun, di mi?”<br />Onun bu acayip mantığına karşı diyecek bir şey bulamadım. Don Juan’ın sözleri bende ürkünç, bilinmeyen bir şeye, hiç hesapta olmayan, yaşamım boyunca varlığını aklıma haya lime getirmemiş olduğum bir şeye doğru çekildiğim kuruntusuna yol açıyordu.<br />“Ne yapmam gerektiğini öneriyorsun?” diye sordum.<br />“Kendini erk için ulaşılabilir kıl; rüyalarınla cebelleş,” diye yanıtladı don Juan. “Sende erk olmadığı için onlara rüya diyorsun sen. Bi savaşçı, erk arayan bi insan olarak, onlara rüya demez, onları gerçek, diye görür.”<br />“Yani rüyalarının gerçek olduğuna mı inanır?”<br />“Hiçbi şeyin başka hiçbi şey olduğunu sanmaz o. Senin rüya, dediğin şey, bi savaşçı için gerçektir. Bi savaşçının aptal bi kimse olmadığını unutma. Bi savaşçı, erk avlayan kusursuz bi avcıdır; ne sarhoştur ne de çılgın. Blöf yapmaya, yalan söylemeye, yanlış bir adım atmaya ne zamanı vardır ne de niyeti. Zira yüksek mi yüksektir bunların diyeti. Çok uzun bir süre boyunca özenip bezenerek kurduğu düzenli yaşamıdır karşılığındaki diyet. Aptalca bi yanlışlık yaparak, bi şeyi bi başka bi şey sanarak bütün bunları yele vermez o.<br />“Rüya görme bi savaşçı için gerçektir; çünkü o, rüyasında ölçünmeli olarak eyleme geçebilir, bi şeyi seçer ya da yadsır, bi sürü şey arasından erke ulaştıracak olan şeyi seçebilir, sonra da onları kendi çıkarına kullanabilir, oysa sıradan bi rüyada ölçünmeli olarak eyleme geçemez.”<br />“Yani sen o halde, don Juan, rüya görmenin gerçek olduğunu mu söylemek istiyorsun?”<br />“Elbet gerçektir.”<br />“Şimdi bizim yapmakta olduğumuz şeyler denli gerçek yani?”<br />“Şayet karşılaştırma yapmak istiyorsan, belki daha da gerçek olduğunu söyleyim sana. Rüya görmede erk vardır; bi şeyleri değiştirebilirsin; sayısız gizli olayı aydınlatabilirsin; istediğin şeyi denetleyebilirsin.”</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 14:02:28 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/141/10-erk-icin-ulasilabilir-olmak/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[9 - Yeryüzünün Son Savaşı]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/140/9-yeryuzunun-son-savasi/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Pazartesi, 24 Temmuz 1961<br />Öğleyi epey geçe, saatlerce çölde dolaştıktan sonra, don Juan dinlenebileceğimiz gölgelik bir yer seçti. Oturur oturmaz da konuşmaya başladı. Avcılığa değin pek çok şey öğrendiğimi, ama onun arzuladığı denli değişmiş olmadığımı söyledi.<br />“Tuzakların nasıl yapılacağını bilmek, onları kurmak yetmez,” dedi. “Bi avcı, yaşamını gerçek bi yaşam kılmak için tam bi avcı gibi yaşamalıdır. Ne yazık ki, değişimler zordur, çok yavaş gerçekleşir; kimi zaman bi adamın değişmesi gerektiğini kavraması yıllar alır. Benim bunu kavramam yıllar aldı, ama avcılığa yoktu fazla bi eğilimim de ondandı bu. Kanımca bana en zor gelen şey değişmeyi gerçekten istememdi.”<br />Ne demek istediğini çok iyi anladığımı belirttim. Aslında, bana avcılığı öğretmeye başladığından bu yana ben de eylemlerimi gözden geçirmeye başlamıştım. Keşfettiğim en çarpıcı şey belki de don Juan’ın yöntemlerine ısınmış olmamdı. Don Juan’ı bir insan olarak beğeniyordum. Davranışlarında güçlü bir şeyler vardı; yaptığı şeyler onun ustalığı konusunda herhangi bir kuşku yaratmıyordu, gene de bu üstünlüklerini benden bir şeyler istemek amacıyla kullanmıyordu. Don Juan’ın, benim yaşamımı değiştirme tutkusu, kanımca, onun kişisel çıkarları ötesinde bir şeydi, ya da ola ki benim başarısızlıklarımı görerek kendi yetkesini kullanmak istemesinden kaynaklanıyordu. Don Juan bende, zayıf yanlarıma ilişkin köklü bir bilinçlilik uyandırmıştı, ama onun yöntemlerinin bende bir iyileşmeyi nasıl sağlayacağını anlayamıyordum. İçtenlikle inanıyordum ki, yaşamımdaki amaçlarımın ışığında, onun yöntemleri bana sadece acı ve yoksulluk getirebilirdi. Buydu açmazım. Ne var ki, onun ifadesini şaşmazcasına güzellik ve dakiklikle sergileyen ustalığına saygı duymayı öğrenmiştim.<br />Don Juan, “Taktik değiştirmeye karar verdim artık,” dedi.<br />Bu söylediğini açıklamasını istedim; ne demek istediğini anlayamamıştım, üstelik bunun benimle ilgili olduğundan bile emin değildim.<br />“İyi bi avcı, gerektikçe, değiştirir yöntemlerini,” diye yanıt verdi. “Bunu sen de bilirsin.”<br />“Neler geçiyor aklından, don Juan? Anlatsana.”<br />“İyi bi avcı sadece avının alışkanlıklarını değil, bu dünya da insanları da hayvanları da ve her bi şeyi de yöneten güçler olduğunu da bilmelidir.”<br />Konuşmasını kesti. Biraz bekledim, ama söyleyeceklerini bitirmişe benziyordu.<br />Uzun bir sessizlikten sonra, “Ne gibi güçler bu sözünü ettiklerin?” diye sordum.<br />“Bizim yaşamımızı, ölümümüzü yöneten güçler.”<br />Don Juan konuşmasını kesti, ne söyleyeceğine karar vermekte büyük bir güçlük çekmekteydi sanki. Ellerini ovuşturdu, başını salladı, çenelerini sıktı, iki kez, tam ben onun bu bilmecemsi sözlerini açıklamasını isteyecekken, susmamı imledi.<br />“Kendini kolay kolay durdurabileceğini sanmıyorum,&#039;” dedi en sonunda. “İnatçı olduğunu biliyorum, ama etmez bi fark. Ne denli inatçı olursan, sonunda kendini değiştirmeyi başardığında o denli iyi olur senin için.”<br />“Elimden geleni yapıyorum,” dedim.<br />“Hayır. Sana katılmıyorum. Elinden daha iyisi gelir, biliyorum. Hoş bi laf etmek için söyledin öyle; zaten yaptığın her bi şeye değin edersin o lafı sen. Yıllar var ki hep elinden geleni yapmakta ama hava almaktasın. Bunu değiştirecek bi şeyler yapman gerek.”<br />Her zaman olduğu gibi, kendimi savunmadan edemedim. Don Juan gene, en zayıf noktalarımı topa tutmakta gecikmedi. O anda, ne zaman kendimi onun eleştirilerine karşı savunmaya kalksam sonunda kendimi hep bir aptal gibi hisseder durumda bulduğumu hatırlayarak birtakım açıklamalara girişeceğim uzun bir konuşmayı daha ortasında kesiverdim.<br />Don Juan beni merakla süzdü ve güldü. Sesinde sevecence titremler, daha önce bana hepimizin aptal şeytanlar olduğumuzu zaten açıklamış olduğunu söyledi. Ben de bir istisna değilmişim.<br />Sen hep, eylemlerini açıklaman gerekirmişçesine davranıyorsun, sanki bu dünyada bir sen varmışsın gibi yanılgı içinde olan,” dedi. “Gene senin o eski kendini beğenmişliğin. Bu duygudan çokça var sende; kişisel geçmişin de aşırı taşırı. Buna karşılık, eylemlerinin sorumluluğunu aldığın da yok; ölümünü bi danışman olarak kullanmıyorsun, hepsinden önemlisi de ulaşılabilirliğin pek fazla. Demem şu ki, senin yaşamın hâlâ, seninle tanıştığım zamaki gibi—bok üstüne bok.”<br />Gene haklı olduğum inancı tüm benliğimi kapladı; onun hatalı olduğunu yüzüne söylemek isteğini duydum. Don Juan elini devindirerek susmamı imledi. “İnsanın, bu tekinsiz dünyada bulunmanın sorumluluğunu üstlenmesi gerekir,” dedi. “Tekinsiz bi dünyadayız, bu kesin.”<br />Başımı olurlarcasına öne doğru eğdim.<br />Don Juan, “Aynı şeylerden söz etmiyoruz biz,” dedi. “Sana göre bu dünyanın tekinsizliği, dünyanın seni sıkmadığı zaman dünyayla çelişmenden kaynaklanıyor. Bana göreyse dünyanın tekinsizliği, onun görkemliliğinden, gizlerle dolu olmasından, varılamaz derinliğinden kaynaklanıyor; ben seni, burada, bu şaşırtıcı dünyada, bu şaşırtıcı çölde, bu şaşırtıcı zamanda bulunmanın sorumluluğunu üstlenmen gerektiğine inandırmak istemişimdir. Her bi eylemini önemsemeyi öğrenmen gerektiğine seni inandırmak istemişimdir, zira sen burada ancak kısa bi süre kalacaksın, gerçekten de bu dünyanın tüm harikalarına tanık olamayacağın denli pek kısa bi süre.”<br />Ben de direterek, dünyanın sıkıntılı ve iç karartıcı koşullarının insanoğlunun kaderi olduğunu söyledim.<br />“Değiştir bunu sen, o halde,” dedi don Juan sertçe. “Şayet o koşulları değiştirmeye çabalamazsan, bi ölüden farkın kalmaz.”<br />Don Juan, yaşamımda benim tüm düşüncelerimi saran bir konuyu söylememi istedi. Ben de sanat, dedim. Oldum bittim, bir sanatçı olmayı düşlemiş, uzun yıllar bu amaca yönelik bir takım çabalar harcamıştım. Başarısızlığımın acısını hâlâ belleğimde taşırım.<br />Don Juan, suçlarcasına, “Sen bu derinliğine varılamaz dünyada bulunmanın sorumluluğunu hiç üstlenmemişsin ki,” dedi. “Bu yüzden asla bi sanatçı olamadın, bu yüzden belki de asla bir avcı olamayacaksın.”<br />“Bundan iyisini yapamam ki, don Juan.”<br />“Bırak. Neler yapabileceğini bilmiyorsun daha sen.” “Elimden geleni yapıyorum ben.”<br />“Gene yanıldın işte. Daha fazlası gelir senin elinden. Senin<br />tek, basit bi yanılgın var—bol bol zamanın olduğu kanısındasın.”<br />Don Juan sırıttı; tepkimin ne olacağını beklercesine bana baktı.<br />“Bol bol zamanın olduğu kanısındasın,” diye yineledi. “Ne yapmak için bol zamanım var, don Juan?”<br />“Sen, yaşamının sonsuza dek süreceğini sanmaktasın.”<br />“Hayır. Öyle düşünmüyorum.”<br />“O halde, yaşamının sonsuza dek süreceğini düşünmüyorsan ne diye bekliyorsun? Değişmek için niçin bu ikirciklenmen?”<br />“Değişmek istemeyebileceğimi hiç düşündün mü sen, don Juan?”<br />“Elbet düşündüm. Ben de, tıpkı senin gibi, değişmek istemezdim. Ne var ki, beğenmiyordum yaşamımı; tıpkı senin gibi, bıkmıştım yaşamımdan. Şimdiyse, yetmiyor yaşamım bana.”<br />Yaşam biçimimi değiştirmek için bunca dayatmasının ürkütücü ve keyfi bir şey olduğunu ateşli bir şekilde savladım. Aslında, belli bir düzeyde, ona katıldığımı, ama sırf onun bu düşüncelerini bana hep buyururcasına benimsetmeye çalışması yüzünden ona karşı öfke duyduğumu söyledim.<br />Don Juan, sesi katılaşmış, “Bu tutumunu sergilemek için zamanın yok senin,” dedi. “Senin şimdi yaptıkların, her ne menem şeyse, ola ki senin son savaşındır. Bi dakka daha yaşamanı sağlayabilecek bi güç yoktur bu evrende.”<br />Öfkemi dizginleyerek, “Onu biliyoruz,” dedim.<br />“Yoo. Bilmiyorsun. Bilseydin eğer, bi avcı olurdun sen!” Burnumun hemen dibindeki ölümün bilincinde olduğumu, ancak bunu düşünmenin ya da söz konusu etmenin bir yararı dokunmayacağını, zira ondan kaçınmak için yapabileceğim bir şey bulunmadığını ileri sürdüm. Don Juan güldü—benim aynı numarayı robot gibi yineleyeduran bir soytarı olduğumu söyledi.<br />“Şayet bu senin yeryüzündeki son savaşınsa, o takdirde ben senin bi ahmak olduğunu söylerim,” dedi dingince.. “Yeryüzündeki son oyununu, bu aptalca tutumunla heba ediyorsun sen.”<br />Bir süre sessiz durduk. Düşüncelerim kafamda kaynaşıyordu. Haklıydı, elbet.<br />‘Hiç zamanın yok senin dostum, hiç. Hiçbirimizin yok zamanı,” dedi.<br />“Haklısın, don Juan, ama— ”<br />“Bana hak vermen yetmez,” diye yapıştırdı. “Öyle kolayca hak vereceğine, eyleme geçmelisin. Her şeyi göze al. DeğiŞ-”<br />“Hemen öyle?..”<br />Pek tabii. Sözünü ettiğim değişme asla azar azar olmaz; ansızın oluverir. Topyekûn bi değişimi getirecek olan o ani olaya hazırlamıyorsun sen kendini.”<br />Anlattıklarının çelişkili olduğu kanısındaydım. Kendimi değişime hazırlıyorsam, bunun kuşkusuz azar azar değişmekte olduğum anlamına geldiğini söyledim.<br />“Sen hiç değişmedin,” dedi don Juan. “O yüzden, azar azar değiştiğini sanıyorsun. Ama bakarsın, bi gün hiçbi uyarı olmaksızın ansızın değişerek şaşırıp kalırsın. Böyle olacağını biliyorum ben, bu yüzden ya seni inandırmak için ara vermeksizin seninle ilgilenmem.”</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 14:01:11 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/140/9-yeryuzunun-son-savasi/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[8 - Yaşamın Sıradanlığını Kırma]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/139/8-yasamin-siradanligini-kirma/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Pazar, 16 Temmuz 1961<br />Bütün sabahı besili sincapları andıran kimi kemirgenleri izlemekle geçirdik; don Juan bunlara susıçanları diyordu. Bu çevik hayvanlar tehlikeleri atlatmakta pek ustaymışlar, ama yırtıcı bir hayvandan kaçıp kurtulduklarında, oldukları yerde duruvermek ya da hatta bir kayaya tırmanıp arka ayaklarının üzerinde dikilerek çevrelerine bakınıp kendilerini temizlemeye başlamak gibi kötü bir huyları varmış.<br />“Gözleri çok keskindir bunların,” dedi don Juan. Sırf onlar hareket halindeyken kımıldamalısın, onun için, ne zaman, nerede duracaklarını kestirmeyi öğrenmelisin ki sen de aynı anda durabilesin.”<br />Kendimi tamamıyla onları izlemeye vermiştim, bütün zamanımı bir avcı gibi onlardan birçoğunu arayıp bularak geçirdim. Sonunda hemen hemen her defasında onların hareketlerini önceden kestirebilir duruma gelmiştim.<br />Don Juan sonra bana onları yakalamak için tuzakların nasıl yapılacağını göstedi. Bi avcının, tuzaklarını kuracağı yerleri belirlemesi için onların beslendikleri ve yuvalandıkları yerleri sabırla gözlemlemesi gerektiğini anlattı; sonra da, avcı, geceleyin tuzaklarını kurar, ertesi gün artık sadece, onları ürkütüp kaçırmakla yetinirmiş. Susıçanları kaçarak tuzaklara yakalanırmış.<br />Biraz çalı çırpı toplayıp tuzaklarımızı kurmaya başladık. Ben, heyecanla bir işe yarayıp yaramayacağını düşünerek kendi tuzağımı bitirmek üzereyken, don Juan ansızın durdu, sol bileğine baktı. Sanki hiç edinmediği bir kol saatine bakmaktaydı. Ardından, saatine göre öğle yemeği zamanının geldiğini söyledi. Benim elimde, daire şeklinde bükerek bir çember yapmaya çalıştığım uzunca bir dal vardı. Dalı da, öbür tuzak malzemesini de hemen önüme bırakıverdim.<br />Don Juan meraklı bir ifadeyle bana bakmaktaydı. Sonra, yemek saatini bildiren bir fabrika düdüğünü andıran bir ıslık çaldı. Gülüyordum. Çıkardığı düdük sesi mükemmeldi. Ona doğru ilerledim—onun dikkatle bana baktığını gördüm. Başını iki yana doğru sallamaktaydı.<br />“Vay canına,” dedi don Juan.<br />“Ne oldu ki?” diye sordum.<br />Don Juan canavar düdüğünü yeniden öttürdü.<br />“Öğle tatili bitti,” dedi, “haydi iş başına.”<br />Bir an afallamıştım, ama şaka yaptığını düşündüm. Belki de yanımızda yiyecek bir şey olmadığından öyle yapmıştır, diye geçirdim. Bu susıçanları işine kendimi öylesine kaptırmıştım ki, yemek getirmemiş olduğumuzu unutmuştum. Yerdeki dalı alıp çemberimi tamamlamaya başladım. Sonra baktım, don Juan “düdüğünü” gene öttürmekte.<br />“Eve gitme saati geldi,” dedi.<br />Hayali saatine yeniden baktı, başını kaldırıp bana bir göz attı.<br />Bir giz açıklıyormuşçasına, “Saat beş oldu,” dedi. Birden bu avcılık işinden bıktığını, o yüzden olayımızı noktaladığını düşündüm. Her şeyi bırakıp, gitmek için hazırlığa geçtim. Ona bakmıyordum. Onun da eşyalarını hazırladığını sanıyordum. İşim bittiğinde başımı kaldırıp ona baktım, iki üç metre ötemde bağdaş kurup oturmaktaydı.<br />“Ben hazırım,” dedim, “istediğin zaman gidebiliriz.”<br />Don Juan kalktı, bir kayaya tırmandı. Orada, yerden bir buçuk metre kadar yüksekte durarak bana baktı. Ellerini ağzının iki yanına yerleştirip çok uzun ve delici bir çığlık attı. Görkemli bir fabrika düdüğünün sesi gibi. Sonra tam bir dönüş yaparak, çığlığını sürdürdü.<br />“Ne yapıyorsun, don Juan?” diye sordum.<br />Don Juan, tüm dünyaya, eve gitmeleri için paydos düdüğü çaldığını söyledi. Zihnim allak bullak olmuştu. Şaka mı yaptığını yoksa aklını mı kaçırdığını anlayamamıştım. Onu dikkatle izliyor, yaptığı şeyleri daha önce söylemiş olabileceği bir şeylere bağlamaya çalışıyordum. Sabah boyunca pek konuşmamış olduğumuzdan, önemli herhangi bir şey hatırlayamıyordum.<br />Don Juan hâlâ kayanın tepesinde dikilmekteydi. Bana bakarak güldü, sonra gene gözünü kırptı. Birden telaşlanmıştım. Don Juan ellerini ağzının iki yanına getirerek uzun, ıslığımsı bir çığlık daha attı.<br />Sabahın sekizi olduğunu, önümüzde koskoca bir gün olduğundan gereçlerimi yeniden kurmamı söyledi.<br />Artık zihnim iyice karışmıştı. Birkaç dakika içinde korkum, oradan kaçma isteğimi zorla önleyebildiğim bir kerteye ulaştı. Don Juan’ın aklını yitirdiğini sandım. Tam oradan kaçıyordum ki, don Juan kayadan aşağıya inerek yanıma geldi— gülüyordu.<br />“Beni delirdi sanıyorsun, dii mi?” diye sordu.<br />Bu beklenmedik davranışıyla beni gerçekten ürkütmüş olduğunu söyledim.<br />O da, ödeştiğimizi söyledi. Ne demek istediğini anlamamıştım. Yaptıklarının delilikten başka bir şey olmayacağı düşüncesinden kurtulamıyordum. Don Juan, benim hiç değişmeyen ezici davranışlarımla onu bunalttığım için, bu umulmadık ezici davranışıyla onun da beni bile bile korkutmayı amaçlamış olduğunu açıkladı. Benim yaptığım sıradan şeylerin de, onun canavar düdüğü çalışı denli bir delilik olduğunu da ekledi.<br />Bu söyledikleri beni sarsmıştı, ona herhangi sıradan bir davranışta bulunduğum ya da belli bir programımın olmadığını belirttim. Yaşamımı aslında biraz dağınıkça bulduğumu, buna da sağlıklı bir program izleyemememin yol açtığını düşündüğümü anlattım.<br />Don Juan gülerek, yanına oturmamı imledi. Durum akıl almaz bir şekilde değişmişti gene. Don Juan konuşmaya başlar başlamaz, korkum uçup gitmişti.<br />“Neymiş benim sıradan işlerim?” diye sordum.<br />“Yaptığın her bi şey sıradan, programlanmışsın sen.” “Hepimiz öyle değilmiyiz?”<br />“Hepimiz değil. Ben bi programı izlemiş olmak amacıyla yapmıyorum yaptıklarımı.”<br />“Nerden çıkarıyorsun bunları, don Juan? Senin o şekilde<br />davranmana yol açacak ne yaptım ya da ne söyledim ki ben?” “Öğle yemeğini takmıştın kafana.”<br />“Ben sana bir şey dememiştim ki; öğle yemeğini düşündüğümü nasıl anladın?”<br />“Sen her gün öğle sularında, ve sabahleyin saat sekiz sularında, ve akşamleyin saat altı sularında bi şeyler yemeyi takarsın kafana,” diye hayınca sırıttı. “Aç olmadığın zamanlar bile aklın hep yemekte senin.”<br />“Bu sıradan tinselliğini gösterebilmenin tek yolu düdüğümü çalmamdı. Senin tinin bi imle işlemeye alışmış çünkü.”<br />Don Juan, gözlerinde bir soru, bana bakmaktaydı. Kendimi savunamadım.<br />“Şimdi de sen avcılığı sıradan bi programa çevirme hazırlığındasın,” diye sürdürdü don Juan. “Şimdiden programlı bir avcı oldun bile; belli bi zamanda konuşur, belli bi zamanda yer, belli bi zamanda uyursun.”<br />Söyleyecek bir şeyim yoktu. Don Juan’ın yemek alışkanlıklarıma ilişkin söylemiş olduklarını, ben yaşamımdaki her şeyde uygulamaktaydım. Gene de yaşamımın, çoğu arkadaşımın ya da tanıdıklarımınkinden daha az programlı olduğunu kesin bilmekteydim.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 13:59:38 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/139/8-yasamin-siradanligini-kirma/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[7 - Ulaşılamaz Olmak]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/138/7-ulasilamaz-olmak/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Perşembe, 29 Haziran 1961<br />Don Juan, neredeyse bir haftadır her gün yaptığı gibi, av hayvanlarının davranışlarına ilişkin ince ayrıntılar üzerindeki bilgisiyle beni gene büyüledi. Önce açıklama yapıyor, ardından “bıldırcınların marifetleri” dediği şeylere karşı geliştirilmiş bir takım avcılık taktikleri üzerinde uygulamalara geçiyordu. Anlattığı şeyler beni öylesine çekmişti ki bütün bir günün akıp gittiğinin farkına bile varmamıştım. Öğleyin yemek yemeyi bile unutmuştum. Don Juan benim bir öğünü atlamış olmamın pek alışılmadık bir şey olduğuna ilişkin şakalar yapıp durdu.<br />Günün bitiminde, kurma ve çalıştırma düzenini bana da öğrettiği dahiyane bir kapanla beş bıldırcın yakalamıştı.<br />Don Juan, &quot;ikisi yeter bize&quot; diyerek üçünü serbest bıraktı.<br />Sonra da bıldırcınların ateşte nasıl pişirileceğini öğretti. Ben dedemin eskiden yaptığı gibi çalılarla bir ızgara çukuru açmak, taze dal ve yapraklarla döşeyip sonra da toprakla sıvamak istediysem de, don Juan dalları incitmememiz gerektiğini, zaten bıldırcınlara acı çektirmiş olduğumuzu söyleyerek beni önledi.<br />Yemek bitince amaçsızca kayalık bir bölgeye doğru yürüyüşe geçtik. Bir tepenin yamacındaki bir kumtaşına oturduk; ben şaka yollu, pişirme işini bana bırakmış olsaydı, bıldırcınların beşini de pişirmiş olacağımı, üstelik benim yapacağım ızgaranın onunkinden çok daha lezzetli olacağını söyledim.<br />“Kuşkusuz öyledir,” dedi don Juan. “Ne ki, o dediklerini yapsaydın, buradan sağ salim çıkmamız mümkün olmazdı.”<br />“Ne demek istiyorsun?” diye sordum. “Bizi önleyecek bir şey var mı?”<br />“O dallar, bıldırcın, çevredeki her şey bizi önleyebilirdi.”<br />“Ne vakit ciddisin, ne vakit değilsin, hiç anlayamıyorum.” dedim.<br />Don Juan sabırsızlık taklidi yaparak dudaklarını şapırdattı.<br />“Senin,” dedi, “ciddi konuşmanın ne olduğuna değin acayip bi görüşün var. Benim sık sık gülmem, gülmeyi sevmemden, ama söylediğim her bi şey, sen anlamasan bile son kerte ciddi. Dünya ne diye senin düşündüğün gibi olmalıymış ille de? Kim vermiş sana öyle düşünme yetkisini?”<br />“Dünyanın başka türlü olduğunun yok ki kanıtı.” dedim.<br />Hava kararıyordu. Don Juan’ın evine gitme zamanı geldi mi, diye geçiriyordum, ama onun pek acele ettiği yoktu, ben de halimden memnundum.<br />Rüzgâr üşütüyordu. Don Juan birden ayağa kalktı, bana tepeye tırmanmamız, orada çalıların seyreldiği bir açıklıkta dur mamız gerektiğini anlattı.<br />&quot;Korkmayasın,” dedi. “Yanında ben varım, seni kötülüklerden korurum.”<br />Tasalanarak, “Ne kötülüğü?” diye sordum.<br />Sinsice sözleriyle beni katıksız sevinçten katıksız korkuya gark etmede onun üstüne yoktu.<br />“Günün bu saatinde epey yabansılaşır dünya.&quot; dedi. “Onu anlatıyorum. Ne görürsen gör, ama sakın korkma.<br />“Ne göreceğim ki?”<br />Don Juan, ta uzaklara, güneye doğru bakarak, “Henüz bilmiyorum,” dedi.<br />Pek tasalı görünmüyordu. Ben de o yöne doğru bakmaya koyuldum.<br />Don Juan ansızın canlanarak sol eliyle çöldeki çalılıklar arasında koyu bir bölgeyi imledi. Birdenbire görünüveren bir şeyi beklermişçesine, “İşte orada.” dedi.<br />“Nedir o?” diye sordum.<br />“İşte orada.” diye yineledi. “Bak! Bak!”<br />Hiçbir şey göremiyordum. Sadece çalılıklar.<br />Don Juan, sesi son kerte ivecen, “Şimdi buraya vardı,” dedi. “İşte burada.”<br />Tam o sırada aniden esen bir yel yüzüme çarparak gözlerimde yanma yaptı. Gözlerimi o bölgeye çevirdim. Hiç de olağandışı bir şey yoktu.<br />“Bir şey göremiyorum,” dedim.<br />Don Juan, “Sadece duyumsadın.” diye yanıt verdi. “Tam şimdi. Gözlerine girerek görmeni engelledi.”<br />“O da ne demek oluyor?”<br />“Seni bu tepeye bile bile getirdim.” dedi. Burda pek görünürdeyiz, bi şey de bize doğru gelmekte.”<br />“Ne? Rüzgâr mı?”<br />Don Juan sertçe, “Sadece rüzgâr değil,” dedi. “Sana rüzgârmış gibi görünebilir, çünkü senin tek bildiğin şey, rüzgâr.”<br />Gözlerimi zorlayarak çöldeki çalılıklara baktım. Don Juan bir an, sessizce yanımda durdu, sonra yakındaki bir çalılıktan kalınca dallar koparmaya başladı; sekiz dal topladıktan sonra onları demet halinde bağladı. Bana da aynı şeyi yapmamı ve onları kestiğimizden dolayı bitkilerden yüksek sesle özür dilememi buyurdu.<br />İki demet dalımız olunca beni yanında dallarla birlikte tepeye koşturup iki iri kaya arasında sırtüstü yatırdı. Akıl almaz bir hızla benim bağladığım demetteki dallarla tüm bedenimi örttü, sonra kendisini de aynı şekilde örtüp yaprakların arasın dan fısıldayarak rüzgâr dediğimiz şeyin biz görünmez haldeyken nasıl çekip gideceğine bakmamı söyledi.<br />Bir an geldi, şaşırtıcı bir şekilde, rüzgârın esişi gerçekten de don Juan’ın söylediği gibi durdu. Bunlar öyle azar azar ol muştu ki, bile bile bekliyor olmasaydım bu değişimin farkına varmayabilirdim. Rüzgâr bir süre yaprakları hışırdatarak yüzüme doğru esti, ardından çevremizdeki her şey sessizliğe gömüldü.<br />Fısıldayarak don Juan’a rüzgârın durduğunu söyledim, o da fısıldayarak ses çıkarmamamı ve kımıldamamamı buyurdu, zira benim rüzgâr, dediğim şey aslında rüzgâr değilmiş de ken di istenci olan, bizi tanıyabilen bir şeymiş.<br />Sinirlenerek güldüm.<br />Don Juan sesini kısarak dikkatimi çevremizdeki sessizliğe çekti, sonra fısıldayarak, ayağa kalkacağını, benim de dalları sol elimle sevecence yana doğru çekip onu izlemem gerektiği ni söyledi.<br />İkimiz aynı anda kalktık. Don Juan bir an güneye, uzakla ra doğru baktı, sonra birden batıya doğru döndü.<br />Güneybatı doğrultusunda bir bölgeyi imleyerek, “Sinsilik bu. Düpedüz şeytanlık,” diye söylendi.<br />“Bak! Bak!” diye seslendi.<br />Elimden geldiğince tüm dikkatimle bakmaya başladım. Sözünü ettiği şey her neyse onu görmek istiyordum, ama hiç bir şey yoktu ortada. Ya da daha önce görmediğim bir şey göremiyordum, sadece hafif bir yelin salladığı çalılıklar, fundalıklar dalgalanıyorlardı.<br />Don Juan, “İşte geldi,” dedi.<br />Tam o anda havanın yüzüme çarptığını hissettim. Sanki rüzgâr, biz ayağa kalktıktan sonra yeniden esmeye başlamıştı. İnanamıyordum; bunun mantıksal bir açıklaması olaması gerekiyordu.<br />Don Juan hafifçe kıkırdayarak, bunun nedenini aramamın zihnimi boşu boşuna yormaktan başka bir işe yaramayacağını söyledi.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 13:58:07 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/138/7-ulasilamaz-olmak/new/posts/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[6 - Bir Avcı Olmak]]></title>
			<link>https://www.sessizbilgi.com/topic/137/6-bir-avci-olmak/new/posts/</link>
			<description><![CDATA[<p>Cuma, 23 Haziran 1961<br />Oturur oturmaz don Juan’ı soru yağmuruna tuttum. Beni yanıtlamadı, üstelik sabırsızlanıp, eliyle sormamamı imledi. Oldukça düşünceli görünüyordu.<br />“Bitkileri öğrenmeye çalışmayı sürdürdüğün bunca zaman boyunca hiç değişmemiş olduğunu düşünmekteyim,” dedi beni suçlarcasına.<br />Don Juan, benimsemem gerektiğini ileri sürdüğü tüm kişilik değişimlerini yüksek sesle yeniden saymaya başladı. Ben de ona bu konuyu iyice düşündüğümü, önerdiklerini yerine getirmemin olanaksızlığını, zira hepsinin de bana ters düştüğünü söyledim. O da yanıt vererek, bu konuları sırf düşünmenin yetmeyeceğini, bana söylediği tüm o şeyleri laf olsun, diye anlatmadığını belirtti. Ben gene direttim, kişisel yaşamımı onun düşüncelerine uydurma konusunda pek fazla bir şey yapmadıysam da, bitkilerin kullanımı üzerinde bilgi edinmeyi gerçekten istediğimi söyledim.<br />Uzun, tedirgin edici bir sessizlikten sonra apaçık sordum: “Bana peyoteyi öğretir misin, don Juan?”<br />Don Juan, benim niyet etmemin tek başına yeterli olmadı ğını, peyoteyi—ilk kez olarak ona “Mescalito” demişti—öğrenmenin ciddi bir uğraş olduğunu anlattı. Başkaca söylenecek bir şey olmadığı ortadaydı.<br />Ne var ki, akşama doğru beni sınamaya başladı; çözümü için herhangi bir ipucu vermeksizin bana bir problem sundu: kapısının her zaman oturup konuştuğumuz tam önünde tekin bir yer, bir nokta, tam bir mutluluk duyabileceğim ve kendimi dipdiri hissedebileceğim bir noktanın bulunması. Gece boyunca, ben yerde yuvarlanarak o “nokta”yı bulmaya çalışırken, belirlenen bölgeleri tek düze koyu renkli zeminin iki kez renk değişimine uğradığını sezdim.<br />Bu problem beni yorgun düşürmüştü, renk değişimlerini sezdiğim yerlerden birinde uyuyakalmışım. Sabahleyin don Juan beni uyandırarak çok başarılı bir deneyim geçirdiğimi söyledi. Ben sadece o tekin noktayı bulmakla kalmamışım, üs telik onun karşıtı olan düşman ya da olumsuz noktayı, üstelik bu her ikisiyle ilgili renkleri de bulabilmişim.</p>]]></description>
			<author><![CDATA[null@example.com (sonsuz)]]></author>
			<pubDate>Sun, 10 May 2020 13:44:40 +0000</pubDate>
			<guid>https://www.sessizbilgi.com/topic/137/6-bir-avci-olmak/new/posts/</guid>
		</item>
	</channel>
</rss>
