1

Konu: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

Önsöz

Adım Armando Torres. Uzun yıllar önce bana emanet edilmiş bir işi tamamlamak iyin yazdım bu kitabı.

Büyücülük konuları üzerine yazan, tartışan bir antropolog olan Carlos Castaneda’yla 1984 Ekim’inde karşılaştım. O zamanlar henüz daha gençtim. Yanıt arayışlarım içerisinde, birçok tinsel geleneğe dalışlar yapmıştım ve bir usta bulmanın özlemini çekiyordum. Ama başından beri Carlos bu konuda çok açık olmuştu:

"Sana hiçbir şeyin sözünü vermiyorum,” dedi bana. “Ben senin gurıın değilim. Özgürlük kişisel bir seçimdir dolayısıyla onun için savaşmak her birimizin sorumluluğudur.”

Eşlik ettiğim ilk konferanslarından birinde, bütün yapılması gerekenlerin yanıtını bize vereceği umulan bir başkasını takip eden: tapınan insan tipinin sert bir biçimde eleştirisini yaptı. Bu davranışın sürü mantalitemizin tarihi bir kalıntısı olduğunu söylüyordu.

"Samimi bir şekilde büyücülerin bilgisine nüfuz etmeyi dileyenin rehbere ihtiyacı yoktur. Gerçek bir çıkara ve altı okka taşağa sahip olmak ona yeter. O, ihtiyacı olan her şeyi bükülmez bir niyetin ortasında kendi kendine bulacaktır.”

İlişkimiz böyle gelişti. Bundan dolayı, herhangi bir anlamda, Carlos'un çömezi olmadığımı çok açık belirtmek istiyorum. Tüm yaptığım, zaman zaman onunla konuşmaktır. Ve bu, kusursuz olma kararlılığımıza dayanan yol gerçeğine ikna olmama yetti.

Deneyimlerin kimilerinin yayımlanmasındaki temel güdülenme, sahip olduğum şükran duygusudur. Carlos erk armağanları veren bir nagual doğası içinde olduğundan, kendisini tanıma şansı olan herkes için muazzamdı. Onun yakınında olmak, uçsuz bucaksız bir ilhamı, tarihin bereketini, her türden öğretiyi ve öğüdü kabul etmekti. Carlos bütünsel özgürlüğün gerçek bir savaşçısı olarak, çevresindekilerle her şeyi tamamen paylaştı, böylesi hediyeleri almış birinin onları kendine saklayıp alıkoyması çok bencilce olacaktı.

Carlos bir zamanlar, Meksika’nın kuzeyindeki Yakui Kızılderilileri’nden yaşlı bir büyücü, Nagual Don Juan Matus ile yine Don Juan tarafından yürütülen bilgi insanları grubunun üyesi, güçlü bir Mazateque Kızılderilisi olan velinimeti Don Genaro Flores tarafından öğretilmiş kimi şeyleri yazmak için edindiği gece oturma alışkanlığından bahsetmişti bana. Yazmak kişisel özetlemesinin önemli bir yanıydı ve benim de aynı şekilde konferanslarını dinlediğim süre boyunca bu alışkanlığı yerine getirmem gerekeceğini sözlerine ekledi.
“Ya unutursam?” diye sordum.

“Bu durumda, bu bilginin senin için olmadığını hatırla ve bunun üzerine yoğunlaş.”
Bu öğüdü bana sadece malumatı tutmama yardımcı olması amacıyla vermediğini, bunun değerinin gelecekte açığa çıkabileceğini açıkladı. İleride büyücülüğün gerçek alıştırmalarına girişebilmem için, disiplinin ilk aşamasını edinmem önemliydi.

Büyücülerin amacını bir “azami girişim” olarak, “duygularının denetimini insana geri vermek amacıyla, bir enerji ekonomisi yolunu gündeme getirmesine imkân vermek için, insanı algısal sınırlamalarından çıkartmak” diye tanımladı.

Carlos bir savaşçının yaptığı her şeyde, pragmatist bir aciliyet duygusuyla sınlsıklam olması gerektiği olgusu üzerinde ısrar ediyordu. Bir başka ifadeyle savaşçının, insan olmanın gerçek amacına; özgürlüğe bükülmez bir biçimde yönelmesi gerekiyordu. "Bir savaşçının kaybedecek zamanı yoktur, çünkü bilincin meydan okuyuşu bütünseldir dolayısıyla azami bir uyanıklık gerektirir, yirmi dört saat bovunca."

Onunla ve başka bilgi insanlarıyla ilişkilerimde, akıl noktasından ancak olağanüstü olarak adlandırılabilecek önemli olaylara tanık oldum. Bununla beraber büyücüler için durugörü, önsezi ya da paralel dünyalara yolculuk gibi fenomenler, kendi uğraşlarının alıştırmaları içinde normal deneyimlerdir. Kendi kendimize teyit edemediğimiz müddetçe, onları kaçınılmaz olarak birer fantezi ya da en iyi ihtimalle birer metafor olarak alıyoruz. O, büyücülerin bilgisinin doğasıdır; alınır ya da bırakılır. O uslamlanamaz, dolayısıyla entelektüel açıdan onu teyit etmek olanaksızdır. Varlığımızın sıradışı olanaklarını keşfederek, onu uygulamaya koymak yapabileceğimiz tek şeydir.
Armando Torres

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

Birinci Bölüm-Bilgiyle Bir Romans
1-Büyücüler Devrimi

Ünlü bir konferansçıyı dinlemek için şık bir evin ikinci katında toplandık. On iki kişilik bir gruptuk. Beni davet eden arkadaşın haricinde hiç kimseyi tanımıyordum. Beklerken, kendi aramızda hoş bir havada tartışıyorduk.
Yaklaşık iki saat geçmişti ve davetlimiz ortada yoktu. Yenilerin yüzünde yorgunluk belirtileri baş göstermişti. Bazıları ümidini kesti ve odayı terk etti. Bir anda, camdan aşağı eğilmek için ani bir istek duydum. Onun geldiğini gördüm ve göz göze geldik.
Tamamen beklenmedik bir biçimde, kelimenin tam anlamıyla kağıtları uçuran şiddetli bir bora odaya daldı. Carlos girdiğinde, bazıları pencereleri kapatmak için mücadele ediyordu.
Görünüşü gözümde canlandırdığımdan farklıydı. Ufak tefekti ama kırlaşmış saçlarıyla ve kırışıklarla kapanmaya başlamış koyu teniyle güçlü görünüyordu. Resmî olmayan bir tarzda giyinmişti, bu da onu on yaş daha genç gösteriyordu. Gülümseyen ve hayat dolu yüzüyle etrafa sempati saçıyordu. Bizimle olmaktan çok mutlu görünüyordu. Ona eşlik ediyor olmak gerçekten bir zevkti.
Tek tek hepimizle tokalaşarak selâmlaştı ve “Zamanı iyi değerlendirmemiz gerekiyor, zira bu gece bir başka yere bekleniyorum,” dedi. Rahat bir şekilde bir koltuğa yerleşti ve topu bize attı: "Ne üzerine konuşmak istersiniz?" fakat biz onu yanıtlamaya fırsat bulamadan inisiyatifi ele aldı ve bizi bir hikaye baskınına uğrattı. Anlamlı jestlerle bezediği şakalarla süslenmiş sohbeti dolaysız ve massediciydi.
Bu konferans boyunca, bir eylem ve düşünce bedeni olarak nagualizme başvurdu, nagualizmin tarihsel gelişiminden bahsetti ve büyücülerin ifşaları arasında modern insana inanılmaz bir fırsatın verilmiş olduğunu belirtti. Ardından, görücülerin kendilerini adadıkları bilincin kompleks bir manevrasından bahsetti: Birleşim noktasının hareketi. Konu benim için hayli yeniydi, dolayısıyla dinlemek ve not almakla sınırlı kaldım. Neyse ki, Carlos'un temel düşünceleri tekrar etme alışkanlığı vardı ve bu onu kolaylıkla takip etmeme izin verdi.
Sona doğru, bazı soruları yanıtlamayı kabul etti. Katılımcılardan birisi büyücülerin savaş karşısındaki tutumunun ne olduğunu öğrenmek istedi.
Carlos usanmış gibiydi.
“Size ne dememi istersiniz?” diye sordu. “Onlar pasifisttir mi? Hayır efendim, öyle değiller! Sıradan insanlar olarak yazgımız onları hiç alakadar etmiyor. Her şeyden önce bir defa bunu anlamanız gerekecek! Bir savaşçı, savaş içindir ve savaşırken de halinden memnundur.”
Tepkisi düşünüldüğünde, soru duyarlı bir noktaya dokunmuşa benziyordu, insanoğlu sıfatıyla durmaksızın bulaştığımız ekonomik, dinsel ya da sosyal çıkarlar için yürütülen bayağı savaşların tersine, büyücülerin savaşının başka insanlara karşı değil, kendi zaaflarına karşı yürütüldüğünü; yine aynı biçimde, onların barışının modern insan tarafından itaat koşuluna indirgenmiş bir barış olmadığını; mevzubahis olanın daha çok içsel sessizlik ve disiplin haliyle bir kendine hakimlik olduğunu açıklaması zamanını aldı.
Pasifizmin doğamıza karşı bir tecavüz olduğunu söyleyerek devam etti; “Zira özünde, hepimiz mükemmel savaşçılarız. Gerçekte her birey, dünyadaki hayat ve ölüm muharebesinde yerini tutmuş bir askerdir. Onu şöyle görünüz; en azından bir kez sperm olarak, içimizden her birimiz hayat için bir savaş veriyoruz -milyonlarca farklı rakibe karşı benzersiz bir savaşım- ve kazanıyoruz! Ve bugün çarpışma devam ediyor. Bir parçamız kendini parçalamak ve ölmek için mücadele ediyor, oysa diğeri hayatı ve bilinci ne pahasına olursa olsun savunmaya çalışıyor. Barış yok! Bir savaşçı bunun farkındadır dolayısıyla bunu kendi lehine çevirir. Amacı kendisini doğuran bu hayat kıvılcımını harekete geçirenle benzer varoluşu devam ettirmektir: Bilincin yeni bir seviyesine ermek.
İnsanlığın toplumsallaşırken, ödüllendirme ve cezalandırmayla evcilleştirdiği hayvanlara benzer biçimde evcilleştirildiğini söyleyerek sözlerine devam etti: “Bizi güçsüz düşüren ve bize ilksel patlamamızı kaybettiren anormal davranış kodları takip edilerek, tinimiz güçlükle duyulur olana dek, uysalca yaşamaya ve ölmeye alıştırıldık. Biz bir çatışmadan doğduk, içinde yaşadığımız toplum, bu temel eğilimimizi reddederek, bizi sihirli varlıklara dönüştürecek olan savaşçı mirası siliyor."
Bu durumu değiştirmek için, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmenin ve bu temel üzerinde çalışmanın tek uygun yol olduğunu sözlerine ekledi:
“Savaşçı yırtıcı bir evrende yaşadığını bilir. Gardını asla indirmez. Bakışını yönelttiği yerde, değişmez bir savaşım görür dolayısıyla savaşımın onun saygısını hak ettiğini bilir, zira bu
ölümüne bir mücadeledir. Don Juan daima hareket halindeydi, gidip gelen, bir şey taşıyan, bir şey atan, gerilimi kışkırtan ya da onu bir şimşek gibi boşaltan, niyetini haykıran ya da sessiz kalan; durmaksızın bir şeyler yapan biriydi. O canlıydı, neticede onun hayatı evrenin medcezirini yansıtıyordu.
Bize hayat veren patlamanın ortaya çıkışından öldüğümüz ana kadar bir dalganın içinde yaşadığımızı söylemişti. Bunlar benzersiz iki olaydır, zira onlar bizi daha ileri uzanan karşılaşmamıza hazırlarlar. Ya bizi bu dalgayla düzenleyen nedir? Savaşçının tek başına kalkışacağı bitmek bilmeyen bir muharebe. Bu yüzden bir savaşçı her şey ile derin bir ahenk içinde yaşar. Bir savaşçı için, ahenk içinde olmak akmaktır, hayalî ve yapay bir barış alanı inşa etmeye çabalamak adına akışın ortasında durmak değil. Ancak azami gerilim koşullarında en iyisini yapabileceğini bilir. Bundan dolayı rakibinin önüne dövüş horozu gibi gider — arzuyla, sevinçle, bir sonraki adımın karşılaşmanın sonucunu belirleyeceğini bilerek. Rakibi onun dengi değildir, fakat hayatı son bulduğunda infilak etmesin, bilinci ölmesin diye, bağlılıkları ve zaafları ve büyük meydan okuması enerjisinin katmanlarını germektedir. Soruyor musunuz bu soruları? ‘Ne yapıyorum hayatımı? Bir amacı var mı? Yeterince sıkı mı?’ Bir savaşçı, ne olursa olsun yazgısını kabul eder. Bununla beraber, olayları değiştirmek için mücadele eder, dolayısıyla yeryüzünden geçişini çok güzel işlerle yapar. Arzusunu ılımlılaştırması sayesinde hiçbir şey onu amacından saptıramaz.”
Katılımcılardan bir başkası el kaldırdı ve Carlos'a, büyücülerin savaşçı yolunun ilkeleriyle topluma karşı yükümlülüklerini uzlaştırmayı nasıl başardıklarını sordu. Carlos:
“Büyücüler özgürdür, onlar sosyal taahhütleri kabul etmezler. Sorumluluk kendimize karşıdır, başkalarına karşı değil. Algı erkinin size neden verildiğini biliyor musunuz? Hayatınızın hangi amaca hizmet ettiğini keşfettiniz mi? Hayvan yazgınızı feshedecek misiniz? işte büyücünün ciddi anlamda birini değiştirebilecek yegâne soruları bunlardır. Eğer başka sorular sizi ilgilendiriyorsa, buyurun bu sorulardan başlayın yanıtlamaya! Bir savaşçı bilir ki, hayatına anlam veren şey ölümün meydan okuyuşu ve ölümün kişisel bir mesele olmasıdır. Bu aramızdan her biri adına bir meydan okumadır ve bunu kabul eden samimi bir savaşçıdır. Bu açıdan, sıradan insanların kaygıları sadece onların egomanyaklıklarının ifadesidir.”
Carlos, bir savaşçının taahhüdünü ‘saf anlayış’ı aramasıyla —içsel sessizlikten ortaya çıkan bir varlık durumu—yaptığını, sonuçta içinde yaşadığı çağın kipliğinin geçici bağlılıklarıyla yapmamış olduğunu gözden kaçırmamamız gerektiğini söyledi.
Sözlerini toplumsal çıkarlarımızın bize yerleştirilmiş bir betimleme olduğunu, söyleyerek açımladı: “Bunlar kendi bilincimizin doğal gelişiminden kaynaklanmıyor. Bunlar daha çok kolektif ruhun bir ürünü olan, heyecansal kargaşa, korku ve suçluluk duyguları gütme ya da güdülme arzusudur.
Modern insan kendi savaşına girişmez. Bunun yerine, tinle alakası olmayan harici savaşlara girişir. Doğal olarak, bir büyücü kendini bunların hepsinden imtina eder! Ustam kendisinin yokluğunda imzalanmış anlaşmalara saygı göstermediğini söylemeyi alışkanlık edinmişti: ‘Yokluğumda karara bağlanmış bir şeye katılmam için, bir aptal olmam gerekir!’
Alabildiğine zor şartlarda doğmasına rağmen bu şartlar karşısında gerici bir adam olmama yüreği vardı. İnsanlığın genel durumunun korkunçluğunu, özellikle birtakım grupların sadece saklı bir ırkçılık biçiminde varlık gösterdiğinin üzerinde durarak açıklıyordu.
Bu dünyada, sadece iki tip insan olduğunu yinelemeyi âdet edinmişti: Enerjisi olanlar ve olmayanlar. Hep kusursuz kalarak, hemcinslerinin körlüğüne karşı sürekli bir mücadele içinde yaşıyordu; hiç kimseyle birlikte hareket etmiyordu. Ona insanlara dair üzüntümden bahsetmeyi denediğim zaman, parmağını gamzeli çeneme doğrultuyordu ve bana: ‘Kendi kendini kandırma, Carlito! İnsanlığın durumu gerçekten seni ilgilendirseydi, bir domuz gibi davranmazdın' diyordu. O bana başkaları için acıma hissetmenin bir savaşçı için uygunsuz olduğunu öğretti, zira başkalarına acıma daima benlik adına bir çıkardan kaynaklanır.
Yolumuz üzerinde karşılaştığımız insanları göstererek bana: 'Belki de onlardan daha iyi olduğunu sanıyorsundur!’ demek onun huyuydu. Büyücülerin dayanışmasının, azami bir denetimden gelen insan çevresinin tersine, insani bir duygu olmadığını anlamama yardım etti. Heyecansal tepkilerimin izini acımasızlıkla sürerken, beni elimden tutup endişelerimin kaynağına kadar götürdü ve insanların benim çıkarım için bir uydurma olduğunun bilincine varabildim. Sorunlarımı başkalarının üzerine aktararak kendimden kaçmaya çalışıyordum. Merhamet anlamında kullandığımız kelimenin, zihinsel bir hastalık — egomuzla beraber aklımızı daima daha güçlü bir biçimde karıştıran bir psikoz olduğunu gösterdi.”
Don Juan'ın anısını yâd etmek besbelli ki Carlos'u etkilemişti. Baştan aşağı onu nasıl bir duygu dalgasının kapladığını görebilmiştim. Dinleyicilerden birisi Carlos'un ardı sıra el kaldırıp merhametin bütün dinlerin temel düşüncesi olduğunu söyleyerek, Carlos'un az önceki ifadesini tezat bir biçimde yorumladı.
Carlos, bir sineği savarcasına bir kol hareketi yaptı.
“Hepsini unut! Acımaya dayanan nosyonlar birer uydurmadır! Aynı fikirleri kendi kendimize biteviye tekrar etmemiz sayesinde, insan tinindeki hakiki çıkarı ucuz bir duygusallıkla değiştirdik. Merhamet profesyoneli olduk. Ya şimdi? Bu bir şeyleri değiştirdi mi? Ne zaman ki ortak anlayışın, sizi dünyanın çehresi
üzerine konsantre olmaya ikna etmeye çabalayarak, üzerinizde baskı kurduğunu hissederseniz; şu yakıcı gerçeği tekrar edin: ‘Öleceğim, önemli değilim, kimse değil!’ Önemli olan tek şey, bunu bilmektir.”
Uygunsuz çabaya örnek vermek için, çamura batmış bir eşeğin durumunu anlattı. Eşek hareket ettikçe işler daha da zorlaşır. Tek çaresi vardır; sırtında taşıdığı yükten kurtulmaya ve sorunun dolaysızlığı üzerine yoğunlaşmaya çalışarak soğukkanlılıkla hareket etmek.
"Bizim başımıza gelen de aynı şeydir. Ölümlü varlıklarız. Yabancı inanç ve adetlerin ağır yükünü ölene kadar taşıyan hayvanlar gibi yaşamak için programlandık; fakat her şeyi değiştirebiliriz! Özgürlüğün bize sunduğu savaşçının yolu elimizin altında; yararlanın bundan!
Bize çömezliğindeki bir problemini anlattı: Sigara bağımlısıydı. Bir çok kez sigarayı bırakmayı denemişti, ama başarısız olmuştu.
"Bir gün. Don Juan şifalı bitkiler toplamak için çöllük bir bölgeye gitmemiz gerektiğini ve yolculuğun günlerce süreceğini söyledi: 'Yanına bir karton sigara alsan çok iyi edersin! .Ama onları doğru biçimde paketlediğinden emin ol. zira çöl sigaralarını çalabilecek hayvanlarla dolu dedi.
Bu ince düşünceliliği için ona teşekkür ettim ve önerilerine özenle uydum. Fakat ertesi gün araklayıcıların ortasında uyandığımda, bir karton sigaranın kaybolduğunu fark ettim. Umutsuzdum; sigarasız, kendimi çok kötü hissedeceğimi biliyordum. Don Juan suçu tilkinin üzerine attı ve onu aramama yardım etti. Endişeli saatlerden sonra, nihayet tüm gün boyunca bizi takip etmiş olan ve gitgide bizi dağlara çeken hayvanın izini buldu. Alacakaranlıktaysa büsbütün kaybolduğumuzu kabul etti Don Juan.
Sigarasızlıktan ve nerede olduğumu bilmemekten, kendimi sefilane hissettim. Beni teselli etmek için, oraya yakın bir şehrin bulunduğuna beni ikna etti; emin bir yere varmak için biraz daha yürümek sadece küçük bir işti. Fakat müteakip tüm günü, sonra ertesi günü ve de iki hafta boyunca her günü bir yol aramakla geçirdik. Bir an geldi ve ölesiye yorgun düştüm: ölmeye hazır, kendimi kumların üzerine attım. Beni bu durumda görünce, Don Juan devam etmem için beni yüreklendirmeye çalıştı ve nihayet bana: ‘Yani artık sigara içmek seni ilgilendirmiyor mu?’ dedi. Ona hiddetle baktım, tedavi edenin korkunç sorumsuzluğuydu bu, ona sırtımı döndüm ve tek istediğim şeyin ölmek olduğunu söyledim. ‘Çok iyi!’ dedi istifini bozmadan, ‘öyleyse şimdi dönebiliriz. Yolun hep bir kaç metre yakınındaydık.”’
Bu anekdot salonda bir kahkaha tufanı kopardı. Nihayet sakinleştiğimiz zaman, Carlos uyardı:
“Günümüz insanının trajedisi; kendi toplumsal koşulları değil kendini değiştirme iradesinden yoksunluğudur. Kolektif devrimleri hayal etmek çok kolaydır, fakat gerçekten kendini değiştirmek için, merhamet dilenmeye son vermek, egoyu silmek, alışkanlıkları ve kaprisleri bırakmak... İşte bu, bu tamamen farklıdır! Büyücüler tür olarak insan için, gerçek başkaldırının ve tek çarenin, kendi aptallığımıza karşı bir devrim yapmak olduğunu söylerler. Anlayacağınız gibi, bu münzevi bir iştir.
Büyücülerin amacı büyücüler devrimidir: Algı olanaklarımızın sınırsızca yeniden örgütlenmesi. Bugüne kadar ustamdan daha büyük bir devrimci tanımadım. Ekmeğin yerini tortillayla değiştirmemizi önermiyordu; hayır, o dosdoğru meselenin temeline iniyordu. Bütün zincirlerimizden kurtulmayı, düşüncenin bilinmeyenin içine ölümcül atlayışını önerdi. Ve bunun olası olduğunu kanıtladı! Hayatımı erkin kararlılığıyla ve beni bilince taşıyacak stratejilerle doldurmamı telkin etti. Dünya düzeninin bize anlatıldığı gibi olmadığını; onu istediğim zaman bir kenara koyabileceğimi öğretti. Başkalarının önünde bir imajı sürdürmeye ya da bana uygun olmayan bir döküm içinde yaşamaya mecbur değilim. Benim cenk meydanım savaşçının yoludur!”
Toplantı bittiğinde, bütün dinleyiciler vedalaşmak ve birkaç kelime etmek için Carlos'la bir araya geldi. Benim sıram geldiğinde, Carlos beni baştan aşağı süzdü. Sonra adımı ve niçin burada olduğumu sordu. Adımı söyledim ve konuya olan ilgimi bilen bir arkadaşın, beni bu fırsattan haberdar ettiğini açıkladım.
Onun tek yorumu; “Seninle özel olarak devam etmek isterdim,” oldu.
Sözleri beni şaşırtmıştı, ama vedalaşma faslının bitmesini bekleyip, salonun bir köşesinde onu izledim ve sonra beni ertesi gün için oteline kahvaltıya davet etti. Bana adresini verip:
"Yarın saat dokuzda görüşürüz," dedi.
Bu buluşmadan hiç kimseye bahsetmemem ve dakik olmam gerektiğini ve kişisel bir ilgiyle hürmetkârlığı birbirine karıştırmamamı da sözlerine ekledi.

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

2-Kişisel Önemlilik
Otelin holüne zamanında geldim. Onu henüz bir dakika beklemiştim ki, merdivenlerden indiğini gördüm. Selâmlaştıktan sonra, lezzetli bir kahvaltının servis edildiği restorana yöneldik.
Bir an için, ona bir soru sormak istedim ama o samimi bir jestle ağzımı kapattı. Sessizce kahvaltımızı yaptık.
Kahvaltı bitince, Zocalo tarafındaki Doncesles caddesinde yürüyüşe çıktık. Sahaflarda kitapları karıştırırken, bana genelde insanlarla özel konuşmadığını, ama benim farklı bir halim olduğunu, zira bunun belirtisini gördüğünü söyledi. Neden bahsettiğini bilmiyordum ve susmayı tercih ettim, çünkü söylediğine dair yapabileceğim herhangi bir izah, sadece cahilliğimi yansıtmış olacaktı.
“Birçok kez enerjisel durumumun beni öğrenciler edinmekten alıkoyduğunu söyledim. İnsanlar bundan dolayı bazan düş kırıklığına uğradılar, fakat başka alternatif yok!”
Dereden tepeden konuştuk. Hayatım üzerine birçok soru sordu, telefon numaramı istedi ve ertesi gece bir arkadaşın evinde bir konferans vereceğini söyledi. Yardımcı olmam için oraya davet ediliyordum ama ilişkimiz gizli kalacaktı. Orada ona yardımcı olmanın beni çok sevindireceğini söyledim. Bana saati ve yeri söyledi.
Ziyaret ettiğimiz kitapçıların birinde, Görmek başlıklı kitaplarından birinin bir örneğini bulduk. Bir Yaqui Büyücüsünün Öğretileri. Kitap roman reyonunda bulunuyordu ve bu onun çok canını sıktı. Bu durumu, “İnsanlar kendilerini kuşatan gizemin tahayyül bile edemedikleri güncellikleri tarafından nasıl da massediliyorlar,” diye yorumladı. “Tanımadığımız bir şeyle karşılaştığımızda, onu otomatikman günlük hayatı kolaylaştıran bir kategori içinde sınıflandırıyor ve unutuyoruz.”
Kitapların sayfalarını büyük bir ilgiyle karıştırması ve kimi zaman okşayan, saygılı bir tarzda elini onların üzerinde gezdirmesi dikkatimden kaçmadı. Onların daha yalın, bilgi biriktiren parçalar olduklarını ve içlerinden önemsiz bir biçim altında sunulan birinin, bizi bilgiye götürmesi gerektiğini; bilincimizi artırmak için ihtiyaç duyduğumuz malumatın en beklenilmeyen yerlerde saklı olduğunu söyledi. "Çevremizdeki her şeye karşı böylesine katı olmasaydık, inanılmaz gizlerle karşılaşırdık,” diye ekledi.
“ihtiyacımız olan tek şey; kendimizi bilgiye açmak, bilgi bir çığ gibi üzerimize çullanacaktır.”
Fiyatı neredeyse bedavaya düşürülmüş kitapların sergilendiği bir masaya bakarken, yeni kitaplarla mukayese edilerek kitapların ne ölçüde ucuzlatıldığına dikkat çekti. Ona göre, insanların gerçekten bilgilenme aramadıklarını kanıtlıyordu bu. Onların aradığı, satın alıcı statülerini muhafaza etmekti. Ona hangi tür kitapları tercih ettiğini sordum, her şeyle ilgilendiğini söyledi. Bununla beraber bugün, bazı şiirlerin çok özel bir derlemesi olan,
yeni baskısı çıkmamış eski bir yayını aradığını söyledi. Ve onu bulmasına yardım etmemi istedi.
Uzun bir süre kitap tepelerinin çevresinde döndükten sonra, buna bir son vermek için, içlerinde aradığı kitap olmadığı halde bazılarını aldı. Suçlu bir gülümsemeyle kabul etti:
“Bu benim başıma hep gelir!”
Öğle civarı, farklı basımevlerinin hizmet sunduğu bir meydanda dinlenmek için bir banka oturduk. Önceki gece yaptığı açıklamaların beni şaşkın bıraktığını ona itiraf etmek için bu fırsatı değerlendirdim ve büyücülerin savaşının neye dayandığını daha detaylı bir biçimde bana açıklamasını istedim.
Büyük bir güler yüzlülükle, bu konunun beni etkilemesinin doğal olduğunu, zira her insanoğlu gibi, doğumdan itibaren dünyayı bir koyun sürüsü tarzıyla algılamaya sürüklenmiş olduğumu açıkladı. Topluluklarının zaaflarına karşı yıllarca süren inatçı bir mücadeleyle, müştereklik zorlamasından kendilerini nasıl kurtarmayı başardıklarının hikayesini anlattı. Sabırlı olmamı tavsiye etti; zamanı geldiğinde meseleler benim için anlaşılır hale gelecekti.
Bu hoş sohbetten bir müddet sonra, vedalaşmak için benimle tokalaştı. Merakımı yenemedim ve bana dair bir belirti gördüğünü söylediğinde ne demek istediğini sordum.
Yanıtlamak yerine, sol omzum üzerinde bir noktaya dikkatlice baktı. Kulağım anında ateşlenip, uğuldamaya başladı. Bir süre sonra, kendisinin yanıtı bilmediğini zira işaretin benzer özelliğini okuyamadığını, fakat bunu dikkate almak gerektiğinin çok aşikâr olduğunu söyledi.
Sözlerine devam ederek:
“Sana yol gösteremem ama seni bütün yeteneklerinin sınırlarını zorlayacağın bir uçurumun karşısına koyabilirim. Bu sana bağlı; ya uçuşun için fırlarsın ya da saklanmak için rutinlerinin emniyeti ardına koşarsın.”
Sözleri merakımı daha fazla uyandırdı. Ona hangi uçurumdan bahsettiğini sordum. Benim kendi rüyamdan bahsettiğini söyledi bana. Bu yanıt beni şok etti. Carlos kesin bir biçimde, içsel ikilemime işaret etmişti.
Coyocân tarafında, küçük sevimli bir eve vardığımda saat yediye çeyrek vardı. Ev sahibi izlenimi veren, genç, hoş bir kadın beni karşıladı. Carlos'un vereceği konferansa davetli olduğumu söyledim, beni içeri buyur etti. Tanıştık, adının Martha olduğunu sövledi.
Odada sekiz kişi vardı. Sonra başka iki davetli daha geldi ve onlardan sonra Carlos göründü. Her zamanki gibi bizi içtenlikle selamladı. Bu sefer, çok resmî bir tarzda giyinmişti, ceketli ve
kravatlıydı ve ona entellektüel bir hava veren bir çanta vardı elinde. Birçok konudan bahsetmeye başladı ve neredeyse göze çarpmayan bir biçimde, konferansının temel konusuna girdi: Kişisel önemlilik nasıl silinir.
Girizgâh olarak, anlamlılık rolünü duyularımızı perdeleyen ve şeyleri açıkça ve nesnellikle görmemizi engelleyen bir tür bilişsel ahenksizlik oluşturan, yaptığımız, söylediğimiz ya da düşündüğümüz her şeye bağlanmamız olarak açıkladı.
“Dumura uğramış kuşlar gibiyiz. Uçmak için gereken her şeyle doğduk; bununla birlikte daima benliğimizi sıkıca çevreleyen bu küçük çemberin içinde uçmak zorundayız. Bizi bağlayan zincir kişisel önemliliktir.
Sıradan bir insan varlığını savaşçıya dönüştürecek yol çok zahmetlidir. Her şeyin merkezinde olma duygumuz, en önemli olma ihtiyacı her zaman kendi damgasını vuruyor. Kendimizi önemli hissediyoruz. Dolayısıyla bir kişi önemli olduğu zaman, herhangi bir değişiklik yapma niyeti ağır, çapraşık ve sancılı bir süreç oluyor. Bu duygu bizi tecrit ediyor. Eğer bu duygu olmasaydı, bilinç denizinde akıyor olacaktık ve benliğin kendisi için var olmadığını, onun yazgısının Kartal'ı beslemek olduğunu bilecektik.
Önemlilik duygusu çocukken sosyal anlayışımızı olgunlaştırdığımız sırada gelişir. Aramızda iletişim kurmak için yaslanabileceğimiz bir uzlaşı dünyası inşa etmeye alıştırıldık. Fakat bu armağan nahoş bir bağlılık oluşturuyor. Bu benlik düşüncemizdir. Benlik zillinsel bir yapıdır, dışarıdan gelir ve ondan kurtulmamızın vakti geldi.”
Carlos, iletişimimiz sırasında meydana gelen tüm yanlış anlamaların, kabul etmiş olduğumuz uzlaşının büsbütün yapay olduğunun canlı birer kanıtı olduğunu belirtti:
"Dünyayı algılama tarzımızı bozan durumları binlerce yıl süresince tecrübe ettikten sonra, eski Meksika büyücüleri önemli bir olguyu keşfettiler: Yegâne bir gerçeklik içinde yaşamaya mecbur değiliz zira evren daha akıcı ilkelere göre inşa edilmiştir ve neredeyse algının sayısız gamlarını üreten sonsuz bir biçimi ihtiva edebilir.
Bu tespitten yola çıkarak, büyücüler gerçekte insanoğlunun bu gamların birisi içinde dikkatini dışarıdan sabitlemeye yatkın olduğu sonucuna varmışlardır. Burada kendimizi biçimlendiriyoruz ve bir şeyleri biricikmiş gibi nasıl algılayacağımızı öğreniyoruz. Sekter bir dünya içinde yaşama fikri bundan dolayı doğmakta, sonuçta özel bir ben olma duygusu bu nedenle kendini üretiyor.
Kabul etmiş olduğumuz betimlemenin genç fidanı tahkim etmesi ve ona yol göstermesi için ona bağlanmış sert bir çubuğa benzer kıymette, bir taşınmaz olduğuna hiç şüphe yok. O bu bükülmezlikte biçimlenen bir toplumun içinde, bizim normal insanlar olarak gelişmemize imkân verir. Bunu gerçekleştirmek için, bir şeylerin kaymağını almayı - yani duygularımıza kadar erişen koca hacimli verilerin titiz okumalarını yapmayı öğrendik. Fakat bu okumalar gerçeğe dönüşünce, dikkatimizin bükülmezliği bir çıpa gibi işlev görür, dolayısıyla bu bizi inanılmaz olanaklarımızın bilincine varmaktan alıkoyar. Don Juan insan algısını sınırlayanın çekingenlik olduğunu söylerdi. Bizi çevreleyen dünyayı kullanabilmek için; her şeye tanıklık etmemizin olanağı olan algısal armağanımızı bırakmak zorunda kaldık. Tanınmışın güvencesi adına bilincin uçuşunu kurban ediyoruz. Güçlü, gözüpek, sağlam hayatlar sürebiliriz; kusursuz savaşçılar olabiliriz, fakat cesaret etmiyoruz!
Bizim mirasımız, içinde yaşayacağımız sağlam bir evdi, ama biz onu benliğimizi korumaya vakfedilmiş bir kaleye dönüştürdük ya da daha doğrusu bütün bir hayatı baştan sona kısıtlayarak, enerjimizi ölüme mahkum ettiğimiz bir mapushaneye. Yıllarımız, gücümüz ve en iyi duygularımız bu yapının payandalarını ve tamirlerinin yararına boşu boşuna harcanıyor, zira onunla özdeşleşmeye başlıyoruz. Çocuk sosyal bir varlık olma sürecinde büyürken, başlangıçtaki sağlıklı kendi kendini koruma duygusu, dikkatin bencil bir ilanına dönüşmeye başlar; kendi önemliliğinin çarpık bir inancını edinir. Kabul ettiğimiz bütün armağanların içinde, en zalimi kişisel önemliliktir. Sihirli ve hayat dolu bir yaratığı alımsız, kibirli, sefil bir şeytana dönüştürür.”
Ayakkabılarını bize göstererek, kendimizi önemli hissetmenin bizi saçma şeyleri yerine getirmeye zorladığını söyledi.
“Bana bakın! Bir gün, neredeyse her biri bir kilo çeken çok şık bir çift ayakkabı satın aldım. Ayaklarımı sürüyerek yürüme ayrıcalığına sahip olmak için, beş yüz dolar ödedim! Kişisel önemliliğimiz yüzünden, ağzımıza kadar öfke, imrenme ve yoksunluk doluyuz. Hatırımızı hoş eden duygular tarafından kılavuzluk edilmeyi kendimize hak görüyoruz ve ‘bu beni yorar!’ türü ya da bir başka ‘ehlikeyiflilik’ mazaretiyle kendi kendimizi tanıma işinden kaçıyoruz. Tüm bunların ardında daima daha kalın kafalı ve daha az doğal bir içsel söyleşiyi susturmaya çalışma kaygısı var.”
Konferansın bu noktasında Carlos bazı soruları yanıtlamak için bir mola verdi. Kişisel önemliliğin insanoğlunun biçimini sert bir zırha dönüştürerek onu ne şekilde deforme ettiğini örnekleyen
birçok hikayeyi anlatmak için bu aradan yararlandı. Bu hikayeler karşısında, bir savaşçı gülmesi mi ya da ağlaması mı gerektiğini bilemezdi.
“Don Juan'la geçen uzun çömezlik yıllarından sonra, uygulamalarından o kadar korkmuştum ki bir müddet ondan uzaklaştım. Onun ve velinimetimin bana yaptıklarını kabul edemiyordum. Bunlar gayri insani ve gereksiz görünüyordu. Daha yumuşak bir muameleyi arzulamıştım! Bu zaman zarfında, doktrinlerinde kendi kaçışımı gerekçelendirebileceğim bilgiler bulmayı umarak dünyanın her yerinden farklı tinsel ustaları ziyaret ettim.
Vakti zamanında, yarı Tanrı takılan California'lı bir guruyla tanıştım. Beni öğrenci olarak kabul etti ve bana bir meydanda dilencilik yapmaya gitme işi verdi. Benim için yeni bir deneyim
olacağı düşünülebilirdi ve muhtemelen, önemli bir ders alacaktım bundan. Bütün cesaretimi topladım ve benden isteneni yaptım. Geri döndüğümde, ona; ‘şimdi sıra sende!’ dedim. Öfkelendi ve beni sınıftan kapı dışarı etti.
Bir başka yolculuk sırasında, tanınmış Hintli bir ustayı görecektim. Sabah erkenden evine vardım ve başkalarıyla sıraya girdim. Gel gör ki, bu beyefendi bizi saatlerce bekletti. Merdivenin başında göründüğünde ise, bizi kendi evine kabul etmekle sanki büyük bir lütufta bulunuyormuş gibi küçümseyen bir hali vardı.
Pek vakur bir tarzda merdivenlerden inmeye başladı, ama ayakları geniş tuniğine takıldı, yere düştü ve kafatası kırıldı. Oracıkta, gözümüzün önünde öldü!"
Bir başka vesileyle Carlos, kişisel önemlilik şeytanının kendini sadece usta varlıklar olduğuna inanan bireyler gibi göstermediğini; bunun genel bir sorun olduğunu ve kişisel önemliliğin surlarının en sağlamlarından birinin, kişisel görünüşe verilen önem olduğunu söyledi bizlere:
“Boyum, benim için her zaman çok acı verici bir mesele olmuştu. Don Juan âdet olduğu üzere, boyumla alay ederek huysuzluğumu kızıştırıyordu. Bana: ‘Sen egomanyak oldukça daha da küçülüyorsun! Bir bit gibi küçük ve çirkinsin; senin tek tercihin ünlü olmak, zira diğer türlü yoksun! ’ demek onun âdetiydi. Beni bu şekilde görüyor olma olgusunun basitliğinin onda kusma isteği uyandırdığını söylüyordu—kendi hesabıma ona son derece müteşekkirim.
Yorumları beni yaralıyordu, zira hatalarımı abarttığına inanıyordum. Ama bir gün, Los Angeles'ta bir mağazaya girdim ve Don Juan'ın haklı olduğunu anladım. Arkamdan birinin: ‘Bu kısa!’ dediğini duydum. Öyle bozulmuştum ki nevrim döndü, arkama döndüm ve var gücümle adamın suratına bir yumruk attım. Oysa hemen ardından adamın hiç de benim hakkımda bir yorum yapmamış olduğunu, sadece para üstünün eksikliğinden bahsettiğini anladım... Don Juan'ın savaşçı biçimlenişimiz süresince bize verdiği öğütlerinden biri de, ‘benliğin devamlılığı için araçlar’ dediği şeyleri kullanmaktan kaçınmamız gerekliliğiydi. Bu kategori aynalar gibi nesneleri, kişisel tarihimizle ilgili fotoğraf albümlerini ve akademik sanların teşhirini kapsıyordu. Onun büyücüler grubu bu öğüdü harfi harfine yerine getiriyordu, ama biz çömezler hiçbir şey yapmaya mecbur değildik. Bununla beraber, hangi nedenle olduğunu bilmesem de, onun uç biçimdeki titizlenişini anladım ve o günden beri fotoğrafımın çekilmesine izin vermedim. Vakti zamanında bir okuma esnasında, fotoğrafların kişisel bir çıkar algılaması olduğunu ve bu isteksizliğin ardındaki amacımın şahsım çevresindeki kuşkuyu korumak olduğunu açıkladım. Epey sonra, ruhani bir rehber gibi takılan bir kadının ‘eğer Meksikalı bir barmen yüzüne sahip olsaydım, fotoğraf çekilmesine ben de izin vermezdim,’ diye fikir beyan ettiğini öğrenmiştim.
Kişisel önemliliğin tuhaflığını ve onun homojen biçimde herkese büsbütün bulaştığını gözlemleyerek, görücüler insanoğlunu Don Juan'ın daha da gülünç üç isim bulduğu kategorilere ayırdılar: İşeyenler, osuranlar ve kusanlar. Hepimiz bu kategorilerden birinin içine düşeriz.
işeyenler dalkavukluklarıyla ayırt edilirler; iltifatçı, yapışkan ve sıkıcıdırlar. Onlar daima sizi şımartmak isteyenlerdir. Size özen gösterirler, sizin adınıza öngörürler, size annelik yaparlar.
Baştan aşağı merhamettirler! Bu yolla, gerçekliği saklı topraklara gömerler; inisiyatif alamazlar ve tek başlarına asla hiçbir şey yapamazlar. Yapacakları şeyleri algılamak için, bir başka insanın buyruğuna ihtiyaç duyarlar. Ve onlar adına üzülerek söylüyorum ki, daima çaresiz, düş kırıklığına uğramış ve sulugözlü olmalarından dolayı; başkalarının da kendileri gibi nazik olduklarını farz ederler.
Osuranlar, buna karşın, ters yöndedirler. Öfkelendiren, bayağı ve kendi kendine yeterli, daima daha etkili ve girişkendirler. Size ilişince, artık size huzur vermezler. Karşılaşabileceklerinizin en berbatları bu kişilerdir. Eğer huzurunuz yerindeyse, osuruk yetişir, sizi tam anlamıyla tavlar ve sizi mümkün mertebe kullanır. İnsanlığın hakimleri ve liderleri olmak için doğal bir yetenekleri vardır. Bunlar, iktidarı muhafaza etmek için öldüren cinstendir.
Bu iki kategorinin arasında kusanlar var. Etkisizdirler, onlar ne kendilerini dayatırlar ne de onlara öncülük edilmesine izin verirler. Mağrur, gösterişçi ve teşhircidirler. Bize olağanüstü oldukları izlenimini verirler, ne var ki hiçtirler. Bu cakadır. Onlar
kendilerine haddinden fazla inanan insanların karikatürüdürler, fakat onları dikkate almazsanız, ehemmiyetsizlikleriyle tuzla buz olurlar.”
Dinleyicilerden birisi ona, “Bu üç kategoriden birine mensubiyet zorunlu bir karakteristik midir, yani ışıltımızın doğuştan gelen bir koşulu mudur?” diye sordu. Carlos:
“Hiç kimse böyle doğmasa da, buna böyle teslim oluyoruz! Çocukluğumuz sırasında bizde iz bırakan sıradan küçük bir talihsizlik yüzünden; ebeveynlerimizin baskısından ya da önceden kestirilmesi zor bir başka etmenden dolayı bu kategorilerden birine düşüyoruz. O andan itibaren ve büyürken, otantik varlığımıza son verdiğimiz ve aktörleri haline dönüştüğümüz günü artık hatırlayamasak bile, o zamandan sonra benliğimizi savunmaya ihtiyaç duymuş olmalıyız. Bir çömez büyücüler dünyasına girdiği sırada, kişiliğinin temeli önceden biçimlenmiştir dolayısıyla artık hiçbir şey geçersiz kılınamaz. Ona kalan tek seçenek bunların hepsine gülmektir. Ama durumumuz doğuştan da olsa, büyücüler görmeleri sayesinde kendimizi ne türden bir önemliliğe teslim ettiğimizi tespit edebilirler zira bizi kuşatan enerji alanı içindeki düzenli deformasyonlar, yıllara yayılan süreçte doğamızın mulajında açığa çıkar.”
Carlos önemliliğin özelliğinin, rüya görmemize imkân veren aynı tip enerjiden beslenmesi olduğunu açıklayarak sözlerine devam etti. Bu nedenle, nagualizmin temel şartı kayıptır, çünkü bu kullanımımızdaki bir enerji artığını serbest bırakır: tedbirli olmazsak, savaşçının yolu bizi sapınca götürebilir.
‘'Çömezlerin çoğunun başına gelen budur. Enerjilerini ekonomize ederek ve potansiyellerini geliştirerek, doğru şekilde işe başlarlar. Ama giderek erk kazanmaya başladıkça bunu yapmazlar, kendilerinde bir paraziti de beslerler. Eğer egouzun baskısından vazgeçmeye hazırsak, ki sıradan insanlar olarak bunu yeğlemeliyiz, önemli olduğunu düşünen bir büyücü var olabilecek en üzücü şeydir. Kişisel önemliliğin hainliğini aklınızdan çıkartmayın: o neredeyse kusursuz bir alçakgönüllülük maskesi giyebilir zira acelesi yoktur. Tüm bir uygulama yaşantısının ardından, asgari bir dikkatsizlik, ufak bir yanlış adım yeterlidir— ve o sessizce
kuluçkasından çıkmış bir virüs gibi ya da yıllar boyu çöl kumunun altında bekleyen ve ilk yağmur damlalarıyla, uyuşukluğundan uyanıp üreyen kurbağalar gibi yeniden çıkar.
Onun doğasını hesaba katarak, çömezlerinin kişisel önemliliğine o infilak edene kadar saldırmak velinimetin ödevidir. Hiçbir acıma gösteremez. Bir savaşçı kendisini bekleyen yolun zorluğuna hazırlanırken, alçakgönüllü olmayı öğrenmelidir. Yoksa bilinmeyenin kargılarını metanetle karşılamak için en düşük şansı olmayacaktır. Don Juan öğrencilerini zalimliğe varana kadar cezalandırıyordu. Benlik ahtapotunu kontrol etmek için, günün yirmi dört saatinde bir uyanıklık tavsiye ediyordu. Elbette, dikkate almıyoruz! Çömezlerin en ilerisi Eligio dışında, utanmaz bir tarzda hepimiz eğilimlerimize teslim oluyorduk. Bu La Gorda için ölümcül oldu!
Bize Don Juan'ın ileri öğrencilerinden, büyük bir savaşçı erk geliştiren ama insani ayağının kötü alışkanlıklarını kontrol edemeyen Maria Elena (La Gorda)’nın hikayesini anlattı:
O bunu kontrol altında tutuğunu düşünüyordu, fakat durum hiç de böyle değildi. Çok egoist bir ilgiyi kendinde muhafaza ediyordu, kişisel bir bağlılığı, savaşçı grubundan beklentileri vardı ve bu onu öldürdü.
La Gorda kendini incinmiş hissediyordu zira benim çömezleri özgürlüğe götürüşümü yetersiz görüyordu ve beni asla yeni nagual olarak kabul etmedi. Bir zamanlar Don Juan'ın güçlü kadın yöneticisi gözden kaybolmuştu, benim yetersizliğime hatta enerjisel anomalime kusur bulmaya başladı. Akabinde Genarolar ve Küçük Kız Kardeşlerle (Don Juan ve Don Genaro'nın çömezleri) bağlaştı, ve klanın lideriymiş gibi davranmaya başladı. Fakat bu onu kitaplarımın kamuoyundaki başarısından daha da fazla azdırdı.
Bir gün, bir kendi kendine yeterlik patlaması içinde hepimizi topladı, karşımıza dikildi ve bağırdı: “Salaklar sürüsü! Ben gidiyorum!”
Bildiği içten gelen ateş alıştırmasını kullanarak Don juan ve Don Genaro'ya ulaşmak için birleşim noktasının yerini nagual dünyasına kadar değiştirebiliyordu. Fakat o öğle sonrası çok tahrik olmuştu. Bazı çömezler onu sakinleştirmeye kalktı ama bu onu daha da öfkelendirdi. Hiçbir şey yapamıyordum, vaziyet erkimi felce uğratmıştı. Külhanbeyce ve hiç de kusursuz olmayan bir çabanın ardından hastalandı ve kaskatı düşüp öldü. Egomanyaklığı onu öldürdü.
Bu garip hikayedeki kıssadan hisse niyetine Carlos, bir savaşçının asla delilik noktasına kadar gitmeyi kendine hak göremeyeceğini, çünkü bir ego saldırısıyla ölümün ölmenin en aptalca biçimi olduğunu söyleyerek sözlerine devam etti.
“Kişisel önemlilik öldürücüdür, enerjinin özgür akışını durdurur dolayısıyla bu ölümcüldür. İnsan olarak sonumuzdan o sorumludur ve bir gün türe son verecek olan odur. Bir savaşçı onu bir kenara koymayı öğrendiği zaman, tini açılır, kafesinden kurtulmuş ve özgürlüğüne yeniden kavuşmuş vahşi bir hayvan gibi sevinçten uçar. Kişisel önemlilikle farklı biçimlerde mücadele edilebilir, ama ilk önce onun var olduğunun farkına varmak gerekir. Eğer bir hatanız olursa ve bunu kabul ederseniz, işin yarısını daha şimdiden halletmişsinizdir! Öyleyse her şeyden önce bunun bilincine varın. Bir post-it alın ve ona ‘KİŞİSEL ÖNEMLİLİK ÖLDÜRÜR’ yazıp onu evinizin en görünür yerine yapıştırın. Her gün bu cümleyi okuyun, çalışırken bunu aklınızda tutmayı deneyin, derinliğine bunu düşünün. Belki bir gün gelecek onun anlamı içinize dokunacak ve bir şeyler yapmaya karar vereceksiniz. Farkına varmak özü gereği büyük bir yardımdır zira benliğe karşı mücadele onun kendi dürtüsünü ortaya çıkartır.
Kişisel önemlilik genellikle, eylem çapı başkaları tarafından görülme ve kabul edilme arzusundan, büyüklenme ve alay ediciliğe kadar uzanan duygularımızla beslenir. Ama onun en sevdiği alan kendisi ve çevremizdekiler için acımadır. Onun izini sürmek için, öncelikle coşkularımızı en küçük zerrelerine kadar
ayırmak ve onları besleyen kaynakları bulup çıkarmak zorundayız. Duygular nadiren saf bir biçim altında görünürler. Onlar kılık değiştirirler. Hızlarından kaynaklı olarak onları muhakeme edemiyoruz, onları tavşanlar gibi avlamak için, çok incelikli bir stratejiyle ilerlemek zorundayız. En aşikâr şeylerle başlayalım: ‘Hangi noktada kendimi ciddiye alıyorum? Neye bağlanıyorum? Zamanımı neye adıyorum?’ gibi. Bunlar çok küçük bir dikkati serbest bırakmak için kâfi enerjiyi biriktiren, değiştirmeye başlayabileceğimiz şeylerdir, bunlar alıştırmaya daha derin biçimde nüfuz etmemize imkân verecektir.
Örneğin, televizyon izleyerek saatler geçirmek yerine, koşu yapmaya gitmek ya da arkadaşlarımızla aptalca şeyler hakkında sohbet etmek, bu zamanın küçük bir kısmını tarihimizi özelemeye, bazı fizik alıştırmaları yapmaya ya da sadece bir parka gitmeye, ayakkabılarımızı çıkarıp çimlerin üzerinde yürümeye adayabilseydik. Basit görünüyor, fakat bu pratiklerle duyumsal panoramamız değişir. Bize kaybetmemiz için verilmiş fakat daima burada olan bir şeyi tekrar elde ederiz.
Bu küçük değişikliklerle başlayıp, burnu büyüklüğümüzün kendisini o çılgınlığa varan yansıtmaları içindeki, bulunup çıkartılması daha zor öğeleri analiz edebiliriz. Örneğin: ‘Nelerdir benim inançlarım? Kendimi ölümsüz olarak mı görüyorum? Özel miyim? Dikkate alınmayı hak ediyor muyum?’ Analizin bu tipi inaçlar alanına girer - duygularımızın sert çekirdeğidir— siz de içsel sessizlik sırasında buna girişmek ve dürüstçe ateşli bir yükümlülüğü ortaya çıkarmak zorundasınız. Yoksa, akıl her türden haklı çıkarmayla zeytinyağı gibi üste çıkacaktır.”
Carlos bu alıştırmaların bir aciliyet duygusuyla yapılması gerektiğini zira, gerçekte söz konusu olanın güçlü bir saldırıda hayatta kalmak olduğunu sözlerine ekledi.
“Kişisel önemliliğin acımasız bir zehir olduğunu fark edin.
Kaybedecek zamanımız yok, ihtiyacımız olan aciliyettir. Ya şimdi ya asla! Bir kez duygularınıza neşter vurunca, çabalarınızı insani çıkarın ötesinde acımasızlık alanına kadar yeniden kanalize etmeyi öğrenmeniz gerekecek. Görücüler için, bu alan ışıltımız içindeki bir bölgedir, akıl bölgesi kadar işlevseldir. Dünyayı yansız bir bakış açısıyla değerlendirmeyi öğrenebiliriz, tıpkı çocukluğumuzdan itibaren onu akıl perspektifinden yargılamayı öğrenmiş olduğumuz gibi. Odaklanma noktası olarak tek fark yansızlıktır, bu çok daha yakındır savaşçının hâletiruhiyesine.
Bu tedbir olmadan, kişisel önemliliğimizin izini sürme alıştırmasından kaynaklanan coşkusal burgaç öyle sancılı biçimde açığa çıkabilir ki, bu bizi intihara ya da çıldırmaya götürebilir. Çömez acımasızlık konumundan dünyayı seyre dalmayı öğrendiğinde, enerjisel harcama gerektiren her durumun ardında kişisiz bir evren olduğunu fark ederek, bir duygu düğümü olmayı keser ve akışkan bir varlık olur.
Merhametin yarattığı problem, bizi meseleleri baştan sona hoşgörü özgülünde görmeye zorluyor olmasıdır. Merhameti bulunmayan bir savaşçı istencini ilgisizlik merkezine yerleştirmiş ve 'zavallı ben' demekten artık hoşlanmayan bir insandır. O düşkünlükleri için hiçbir acıma hissetmeyen ve kendine gülmeyi öğrenmiş bir bireydir.
Kişisel önemliliği tanımlamanın bir yolu da, onu toplumsal etkileşimimiz sırasındaki düşkünlüklerimizin bir izdüşümü olarak anlamaktır. Bunlar gerçekte hiçbir savunması olmadığı olgusunu gizlemek için, bazı küçük evcil hayvanların tehditkâr çığlık ve pozları gibidir. Önemliyiz çünkü korkuyoruz ve biz korktukça, ego daha da var oluyor.
Bununla beraber, neyse ki savaşçılar için, kişisel önemliliğin zayıf bir noktası vardır. O, kendi varlığını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu kabule bağımlıdır. Yükselmek ve havada kalmak için hava akımına ihtiyaç duyan bir uçurtma gibidir, yoksa düşer ve parçalanır. Eğer hiçbir önemliliği önemli saymazsak, bu iş sonunda biter!
Bunu bilerek, bir çömez ilişkilerini soğutur. Ben'ini onaylayan ve pek çok kere tekrarlanmış hiçbir önemi olmayan insani şeylerden kaçmayı öğrenir. O eleştiriyi arar, pohpohlanmayı değil. Zamanla, yeni bir hayata yol alır, tarihini siler, adını değiştirir, yeni kişiliği keşfeder ve egosunun sebatkâr sık boğazını fesheder. Kendini, otantik varlığının kontrolü ele almaya zorlandığı
durumlara hazırlar. Bir erk avcısı acımasızdır; her kimin olursa olsun gözlerde kabul aramaz.
Acımama durumu şaşırtıcıdır. Kesintisiz tazyik yılları boyunca adım adım ona varmaya çalışılır ve kalıbımızı kıran ve bizi mutlu ve huzurlu bir gülümsemeyle dünyaya bakmamızı sağlayan ani bir titreme gibi, birdenbire ortaya çıkar. Uzun yıllardan beri ilk kez, kendi başımıza var olmanın korkunç yükünden kurtulduğumuzu hissederiz ve bizi kuşatan gerçekliği görürüz. Bir kez bu noktaya ulaştık mı, tek başına değilizdir. Derin bir akıl almazla bizi bekler, Kartal'ın kalbinden gelen ve saniyenin binde birinde bizi ılımlılık ve bilgelik evrenlerine taşıyan bir yardım.
Artık kendimiz için hiçbir acımamız olmadığında, kişisel sönmemizin darbesiyle zarafetle yüzleşebiliriz. Ölüm savaşçıya değer ve ılımlılık veren güçtür. Önemli olmadığımızın farkına sadece ölümün gözlerinin içine bakarken varabiliriz, işte o zaman, ölüm yaşamak için yanı başımıza gelir ve başlar bize gizlerini açmaya.
Ölümün değiştirilemez doğasıyla temas, çömezin karakteri üzerinde silinmez bir iz bırakır. Evrenin tüm enerjisinin her şeyle bağlantılı olduğunu ilk kez anlar. Fizik yasası içinde kendi aralarında ilişkili bir nesne dünyası yoktur. Varolan, dikkatimizin erki bize izin verir vermez, karmaşık biçimde birbirleriyle bağıntılılığı içinde yorumlayabileceğimiz ışıldayan bir yayılım panoramasıdır. Her eylemimiz değerlidir zira sonsuzluktaki çağlayanları harekete geçirirler. Bu nedenle, hiçbir şey bir başkasından daha değerli değildir, hiçbir şey bir başkasından önemli değildir.
Bu vizyon kendimize karşı bağışlayıcı olma eğilimimizi keser. Evrensel bağa tanıklık ederken savaşçının zihni, duyguların karşı-zorbalığı tarafından işgal edilir. Bir yandan, anlatılmaz bir sevinç ile yüce derin bir saygı ve var olan her şeye karşı kişisel olmayan bir ilgi duyar. Öte yandan, kaçınılmaz bir duygu ve kendine merhamet etmeyle ilgisi olmayan derin bir hüzün; sonsuzluğun kalbinden gelen bir hüzün, onu asla terk etmeyecek münzevi bir bora. Bu arıtıcı duygu tüm insani akılcılaştırmaların akamete uğradığı yerde savaşçıya maceraya atılması için ılımlılığı, kurnazlığı ve ihtiyacı olan sessizliği verir. Böylesi koşullar içinde, kişisel önemlilik artık tutunamaz.

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

3-Savaşçının Yolu
Bir sabah beni şaşırtan bir telefon çağrısı aldım, arayan Carlos'tu. Bana dört saat sonra Mexico havaalanına varacağını söyledi ve onu karşılayıp karşılayamayacağımı sordu. “Bu bir zevk olacaktır,” diye yanıtladım. Bana uçuş numarasını verdi. Zaman hesaplaması yaparak onun Los Angeles havaalanından aradığı sonucunu çıkardım.
Geldiğinde, kitabının basımıyla ilgili bazı işlerin halledilmesi için ona eşlik ettim. Daha sonra, laflamak için bir kafeye gittik. O gece vereceği konferansta görüşmek üzere ayrıldık.
Hava korkunçtu; buluşmanın olduğu eve vardığımda, belki de bundan dolayı az sayıda davetlinin gelmiş olduğuna kanaat getirdim. Sırılsıklam mantomu bir sandalyenin arkalığına koydum ve
Carlos'a yakın bir köşeye oturdum.
Bu geceki konuşmasının ana konusu; evrenin büyük bölümünün dişil ve yırtıcı tabiatlı olması ve her zamanki gibi en güçlünün en zayıfı yuttuğu, bilinç için inatçı bir savaşımın verildiği bu yerde, evrenin kendi sırrını veriyor olmasıydı.
"Kozmik ölçekte bir varlığın gücü, fiziksel olanaklarıyla değil bilinci yönlendirme kapasitesiyle ölçülür. Bu nedenle, evrim içinde yeni bir adım atmanız gerekiyorsa; bu disiplin, karar ve strateji aracılığıyla yapılmalıdır. Bizim silahlarımız bunlardır.
Görmeleri içinde, büyücüler bu çarpışmanın tanığıdırlar ve orada yer alırlar, sonuçlar hakkında şikayet etmeksizin hazırlanmışlardır. Onlar savaşçı ünvanını, daima savaşa hazır bir hâletiruhiye içinde olmalarından dolayı kazanmışlardır.
Bir savaşçı, içinde yaşadığımız dünyayı büyük bir giz olarak görür ve bu gizin onu kasıtlı olarak arayanlara açıklanmış olmak için bulunduğunu bilir. Bu gözüpek davranış tinin ortaya çıkmasıyla mümkün olan, bilinmeyenin uzantılarına zaman zaman dokunabilecektir.”
Bize savaşçının cüretinin eli kulağındaki ölümüyle temasından doğduğunu açıkladı. Bir gün yayımcısının bürosuna gelen genç bir kadının hikayesini anlatmıştı bizlere; yere küçük bir halı atıp üstüne oturmuş ve sonra da ilan etmiş: "Carlos Castaneda'yla konuşmadan dışarıya adımımı atmam!"
Onu bundan caydırmaya yönelik hiçbir çaba işe yaramamış: genç kadın yerinden kımıldamamış. Nihayet yayımcı Carlos'u aramış ve ona “bir kaçık seni görmekte ısrar ediyor” demiş.
“Ne yapabilirim? Onu görmek için oraya gidecektim. Ona bu garip tavrının nedenini sorduğumda, ölümcül hasta olduğunu, ölmek için çöle gittiğini söyledi bana. Ama inzivada düşündüğü sırada, henüz her şeyi denememiş olduğunu anlamış ve son kartını oynamaya karar vermiş. Bu onun için, nagualı şahsen tanımasına işaret ediyordu. Hikayesinden etkilenmiştim, tek bir öneride bulundum ona: ‘Her şeyi bırak ve büyücülerin dünyasına gel!" 'Bu
oyundur!’ diye yanıtladı.Yanıtını duyduğum zaman, tüylerim diken diken oldu zira Don Juan bana aynı şeyi söylemeyi alışkanlık etmişti: ‘Oynamak istiyorsan, hadi oynayalım! Fakat ölüme kadar oynuyoruz!’ Büyücünün yazgısı karşısındaki duygusu böyledir: ‘Bu niyet içinde hayatımı oynuyorum, hiç de azını değil. Sonumun bir yerlerde beni beklediğini ve bundan kaçınmak için
yapabileceğim hiçbir şeyin olmadığını biliyorum. En büyük yoğunlaşmayla yolumu katedeceğim. Yaşamak sorumluluğunu bütünüyle kabul ediyorum, her şey için her şeyi göze alacağım. Bir savaşçı ölüm karşısında hiçbir şeyin zaferi garanti etmeyeceğini bilir. Buna rağmen, savaşa özgürce girer, kazanacağına inandığı için değil, savaşın heyecanı için girer. Onun için, savaşa girmek zaten bir zaferdir. Dolayısıyla savaştığı sürece mutludur - zira zaten ölmüş olan için hayatının her saniyesi bir armağandır."
Carlos, dünyayı bu haliyle görmemizi sağlayanın, aynı anda yoğunlaşmış ve sıkı bir yorumlama ağı içinde bağlantılı, mutabakatımızla tahkim edilmiş, bizim ve tüm hemcinslerimizin dikkati olduğunu söyleyerek sözlerine devam etti. Katılımcılardan birisi ondan bu noktayı açıklığa kavuşturmasını istedi.
Carlos:
"Dikkat alanı büyücülerin yolunda en yüksek önemliliğe sahiptir zira yaratımın ilk maddesidir. Gelişimin düzeyi herkeste, bilincinde olma, anlama ve gerçekleştirme kapasitesiyle ölçülür. Duygularımıza kadar ulaşan yayılımları anlamak ve yönlendirmek için, büyücüler dikkatlerinin erkini, insani sınırları aşmaya ve algısal bütün olanakları gerçekleştirmeye imkân verecek ince bir düzeye kadar disiplinleri içinde bileyerek geliştirirler. Yoğunlaşmaları o kadar yeğindir ki görünüşlerin zırhının tam ortasına nüfuz edebilir ve durumların esasını açığa çıkarabilirler. Görücüler bilincin artmış bu derecesine görmek derler.
Bu şekilde odaklanmış bir dikkatin inatçılık, takıntı ya da bağnazlık olduğu düşünülebiliyorsa da; uygulayıcı için disiplinden başka bir şey değildir. İnsanların tekrarlanıp duran rutinleriyle büyücülerin disiplinini birbirine karıştırmayın," diyerek bizi uyardı:
"Disiplin, bir savaşçının anlayışına göre, yaratıcıdır, açıktır ve özgürlükten doğar. Bu, bilme duygusunu saygılı bir hayrete dönüştürerek bilinmeyenin karşısında durma kapasitesidir; alışkanlıklarımızın menzilini aşan durumları değerlendirmek ve bedeli ödenesi biricik bir savaşla; bilgi muharebesiyle yüzleşmeye cesaret etmektir. Ne olursa olsun, eylemlerimizin sonuçlarını kabul etme cesaretidir, acıma ya da kabahat duygusu olmadan.
Disiplin sahibi olmak dikkatin kumanda anahtarıdır, çünkü bizi istence götürecek olan odur. Ve bize dışarıdan dayatıp değil de, istediğimiz olana kadar dünyayı değiştirme imkânı verecek olandır. Bu nedenle istenç, savaşçılar için niyetin eşiğidir. Onun erki öyle büyüktür ki, o bir şey üzerinde yoğunlaştığında en şaşırtıcı sonuçları doğurabilir.”
Örnek olarak Carlos tanığı olduğu sıradışı olaylar üzerine bize kimi hikayeler anlattı. Büyücülerin olağanüstü eylemlerinin geçtiği her bir sahnede, tam disiplinli bir hayat, ılımlılık, yansızlık ve çözümleme kapasitesi olduğunun altını çizdi. Savaşçılar “kusursuzluk” adını verdikleri bir varoluş durumuna dayanan, bir araya toplanmış bu niteliklere en yüksek değeri biçiyorlardı.
Sözlerini kusursuzluğun ne entelektüel bir duruşla, ne de bir inançla ya da benzeri bir şeyle alakası olduğunu söyleyerek sürdürdü:
“Bu enerji ekonomisinin bir sonucudur. Bir savaşçı alçakgönüllülükle ne olduğunu kabul eder ve ağlayıp sızlanarak erkini boşu boşuna harcamaz, zira başka türlü olmaz. Bir kapı kapalıysa, ayak ya da yumruk darbesiyle kapı berbat edilmez! Bunun
yerine, kilit dikkatle incelenir ve nasıl açılacağı anlamaya çalışılır. Aynı şekilde, hayatı tatmin edici değilse, savaşçı bundan incinmez ve yakınmaz. Tersine, yazgısının gidişatını değiştirmek için stratejiler tasarlar. Eğer acımamızı azaltmayı ve de otantik ‘kendilik’ için yol açmayı öğrenebilirsek, kozmik niyetin pilotları ve enerji seli için kanallar olacağız.
Bu biçimde akışkanlaşmak için, kaynaklarımıza güvenmeyi öğrenmek ve hayatımızın çılgınca macerası için ihtiyaç duyduğumuz her şeyle birlikte doğduğumuzu anlamak zorundayız. Savaşçı sıfatıyla, büyücülük yoluna giren her erkek ya da kadın kendinden sorumlu olduğunu bilir. Erkek olsun kadın olsun kendi çevresinin kabulünü aramaz ve diğerleri üzerinden yoksunluklarından kendini kurtarmaya çalışmaz. Don Juan bana diyordu ki: 'Aradığın kendindedir. Eylemlerine son noktayı koymak ve berraklık özelliğine ulaşmak için mücadele etmek zorundasın. Çok geç olmadan önce kavgaya atıl!’ Kusursuzluğun günlük hayatımızı ilgilendiren en önemli yanı, özgürlük alıştırmamızın başkalarını nasıl etkileyeceğini bilmek ve ne pahasına olursa olsun çatışmayla sonuçlanmalarından kaçınmaktır. Bazen başkalarıyla olan ilişkilerimiz ihtilaflar ve beklentiler doğurur. Bir büyücü, ilişkilerinde dikkatli olma kavgası veren bir işaret avcısıdır. Eğer işaret yoksa insanlarla etkileşimde bulunmaz; o beklemekten hoşnuttur zira, zamanı olmasa da, bütün dünyanın sabrına sahiptir. En küçük hatalı bir adımla mahvolmamak, hiçbir şeyi riske sokmamak için ortaya konan asıl meblağı görür. Mademki kim olursa olsun ilişkiye girmek için her şeye hazır değildir, savaşçı dikkat ederek ılımlılıkla ve yansızlıkla yakınlıklarını seçebilir, enerjisiyle uygunluk gösterdiğini kabul ettiği kişileri onaylayabilir. Giz böylesi açık bir bakışa ulaşmak için özdeşleşmeye ve özdeşleşmemeye dayanır. Bir büyücü soyutla özdeşleşir, dünyayla değil. Ve bu onun bağımsız olmasına ve kendini dinlemesine imkân verir.”
Carlos artık büyük bir savaşçı gibi görülen bir adam hakkında bize bir hikaye anlattı; fakat bu adamın evinde daima problemleri vardı ve eşi elbiselerini yıkamıyordu ya da ona yemek hazırlamıyordu, kaosa batıyordu. Bu durumla uzun zaman mücadele ettikten sonra, adam hayatına radikal bir değişiklik getirmeye karar verdi; fakat kendi karakterini değiştirmek yerine, ki bunu yapacağı varsayılıyordu, eş değiştirdi...
“Yazgımız karşısında, her birimizin tek başına olduğunun farkına varın. Artık hayatınızı kendi elinize alın. Bir savaşçı ayrıntıları mükemmelleştirir, düş gücünü geliştirir ve pozisyonları hesaplayarak yeteneğinin sınırlarını zorlar. Kendini yetersiz hissetmek onun için tahayyül edilemezdir zira o soğukkanlıdır dolayısıyla ne hiçbir şeye ne de hiç kimseye ihtiyaç duymaz. Ayrıntılar üzerinde yoğunlaşırken, inceliği, kurnazlığı ve zarafeti işlemeyi öğrenir.
Don Vicente Medrano, bu mücadelenin güzelliğinin onun görülmez ilmeklerinde ortaya çıktığını söylüyordu. Bu büyücü imalatının alamet-i farikası, niyetin taçlanmasıdır. Bağımsızlık yetisi
ve ayrıntıları kontrol etmek başka insanların terk ettiği yerde direşmek kapasitesini üretir. Bu noktaya vardığında, savaşçı kusursuzluk davranışının ancak ilk adımındadır.
Kusursuzluk içsel varlığımızla dış dünyanın güçlerinin ince bir dengesinden doğar. Bu çaba, zaman, kendini adama ve daimî bir nesnellik içinde dikkatlilik gerektiren bir başarmadır, böylelikle nihai amaç asla gözden kaçmaz. Fakat en önemlisi, bu bir direşme gerektirir. Direşme rehaveti yener; bu, bu kadar yalındır.
Büyünün eşiği olası, arzu edilir ya da makul görünenin ötesinde daimî bir niyettir. Bu, zihinsel tam bir dönüş, Kartal'ın yayılımlarının istenci ile uyumlanmak ve onun sınırlarımızın katılığını akışkanlaştırma komutuna izin vermektir. Fakat böylesi bir bedeli ödemeye ve yürünecek yolun daha da ilerisine gitmeye hazır olan azdır.”
Carlos, birçok defa girişmiş olduğu işin sınırsız büyüklüğünden bunaldığını, ustasını terk etme noktasına geldiğini söyledi.
Nihayetinde onu bu kurtarmış ve her şeyin yitirilmiş gibi göründüğü bir sırada, her savaşçının kendi içinde bulacağı bir enerji dalgası ona "ikinci bir nefes" olmuştu.
“Çömezlerin çoğu, yıllarca süren bir arayış ardından ve beklentilerini tatmin edecek hiçbir şey bulamadan, belki de amaçlarının sadece ilk adımında bulunduklarını bilmeden, düş kırıklığına uğrayarak vazgeçiyorlar.”
Carlos başını salladı ve hüzünle yorumladı:
“O kadar uzağa yüzdükten sonra plajda ölmemeliydik... Kusursuzluk arayışı içinde, esnekliği, alçakgönüllülüğü, bağımsızlık duygusunu, ayrıntıları kontrol etmeyi ve direşkenliği elde eden savaşçı, kararlarının erkini edindiğini bilir. Kendisine uygunluğuna göre, istediğini yapmakta ya da yapmamakta serbesttir ve hiç kimse onu hiçbir şeye zorlayamaz. İşte o zaman, onun ihtiyacı olan şey, asla olmadığından daha fazla, heyecanlarının ve tinin ustası olmaktır; zira erkte toplanmış berraklık, patlayıcı bir karışım oluşturur. Bu da bir insanı kolaylıkla ihtiyatsız kılabilir.
Savaşçının yolu enerji ekonomisi yoludur; kusursuz olma niyetine tehdit oluşturanın tam tersidir. Fakat bazen, ışıltısında biriken erk artığı yüzünden, koşullar bilhassa sert bir biçimde ona karşı dönebilir.
Savaşçının ikilemi bir dağın zirvesine ulaşmak için, ağır yüklü ekipmanını, saatler süren mücadelesi sonrasında, hava şartlarının uçuş için artık iyi olmadığını fark eden bir deltaplane pilotunun karşı karşıya kaldığı durumla aynıdır. Böylesi bir durumda, atlet için atlayışı karara bağlamak yerde kalmaktan bir hayli daha kolaydır. Eğer kararlarını uygun şekilde kontrol etmeyi öğrenmemişse, en olası sonuç ölümüne doğru atlayacak olmasıdır.
Aynı şekilde kimi zaman çömez, amacının egosunu beslemek olmadığını unutur ve kendisinden daha güçlü durumlara girer. Bu onun için yalnızca ölümcül olmayabilir, dahası onu erkin labirentleri içinde dağıtan büyük bir disiplinsizliği meydana getirir. Bu durumda erk onun işkencecisi olur.
Bir bilgi savaşçısı aptalca bir biçimde savaşın heyecanına teslim olmaz. Öncelikle koşulları gözlemler, olasılıklarını değerlendirir ve dayanak noktalarının sağlamasını yapar. Sonra, bu değerlendirme ışığında, en ufak bir tereddüt göstermeksizin saldırıya veya geri çekilmeye şevkle girişir. Gözü kapalı yumruk sallamaz fakat her bir yumruğunu katışıksız bir stratejisi alıştırmasına dönüştürür.
Zamanında nasıl karar vereceğini, ne zaman ve kiminle savaşa girmesi gerektiğini öğrenmeyen çömez saf dışı kalır. Zira ya biri onu öldürür ya da öyle defalarca akamete uğramıştır ki artık doğrulamaz.
Savaşçının nihai meydan okuyuşu yolunun bütün özelliklerini dengelemektir. Oraya varınca, amacı boyun eğmez olur. Umutsuz bir yarar arzusundan artık heyecanlanmaz. İstencinin ustasıdır ve onu kişisel hizmetine koşabilir. Bu noktaya kadar gittiğinde, savaşçı kusursuz olmayı öğrenmiştir. Ve onun için, kusursuz olmaya devam etmek bütünüyle biriktirmiş olacağı enerjiye bağlıdır."
Carlos, yeni erklerini zengin olmak için kullanan bir çömezden örnek verdi:
"Sonuçta bir yol ayrımına gelir, ya 'şunu isterim, bunu isterim' hâletiruhiyesine girecektir ya da niyetini geliştirecektir. Birinci alternatifi seçse, yolun sonuna varmıştır, zira tasarrufundaki önemsiz enerji niceliğinden, egosunun kıskaçları asla gerçekten tatmin olmayacaktır. O ikinci alternatife, özgürlüğe doğru yol alır.
Niyet, istemlerimizi Kartal'ın komutlarına dönüştüren kozmik bilinçle dikkatimizin simbiyozudur. Kendimizi kararlılıkla orada sınamaya cesaret etmeliyiz ve bir kez bu noktaya varınca, her şey olanaklıdır. Niyet büyücülere sıradan olmayan bir dünyada yaşama ve bir özgürlük yazgısı niyetine sahip olma olanağı verir. Onlar için özgürlük bir olgudur, sadece bir ütopya değil.
Savaşçı yolunun ilkelerini görmezlikten gelen modern insan özel, dinsel ve toplumsal ilgilerden oluşmuş şeytanca bir tuzağa esir düştü. Yaşam tarzını sürdürmek için günde sekiz saat çalışıyor. Ardından evine dönüyor ya da onu bekleyen daimi eşine ve ondan bir şeyler talep eden ve onu zincirlerini sürüklemeye zorlayan çocuklarına... gücünü tüketene ve evin bir köşesinde hatıralarını geviş getiren yararsız bir nesne olana kadar. Ona mutluluğun bu olduğu söylendi ama kendini mutlu hissetmiyor, tuzağa düşmüş hissediyor.
Savaşçılar olun, durdurun bunu! Potansiyelinizin farkına varın ve tüm bunlardan kurtulun! Kendinize hiçbir sınır dayatmayın. Yerçekimi yasasına meydan okuyabiliyor ve uçabiliyorsanız, ne kadar iyi! Ve hâlâ size ölüme meydan okumak ve sonsuzluğa bir bilet almak için kâfi dürtü kalıyorsa, öyleyse bu harika!
Her şey için her şeyi göze alın! Kendi kendini hayranlıkla seyretme tuzağından çıkın ve bunların hepsinin insanın gücü sınırları içerisinde olduğunu algılamaya cesaret edin! Bir bilgi savaşçısı otantik olmak için çaba harcar ve hiçbir uzlaşmayı kabul etmez, zira mücadelesinin amacı bütünsel özgürlüktür."

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

-Ölüm Bilinci
Geçen yıllar boyunca, dünyayı anlama ihtiyacı beni bilimsel, dinsel ve ortak bir paydaya sahip olan neredeyse her şey üzerine ortak bir malumat yığınını istiflemeye götürmüştü: Bunların ortak paydası, insanın devamlılığına büyük bir güvendi. Carlos bir büyücünün gözleriyle evreni görmeme yardım ederek, bendeki bu duyguyu yıktı. Ölümün iptal edilemez bir gerçeklik olduğunu ve ikinci el inançlardan faydalanılarak onu kabul etmekten kaçmanın utanç verici bir şey olduğunu gösterdi bana. Bir vesileyle birisi ona sordu:
“Carlos, gelecekten ne bekliyorsunuz?”
Sıçradı:
“Beklenecek hiçbir şey yok! Büyücülerin ertesi günü yoktur!”
O gece, San Jeronimo bölgesi yakınında özel bir rezidansın oditoryumunda büyük bir grup toplanmıştı. Vardığımda, Carlos çoktan gelmişti. Soruları istekle yanıtlarken gülümsüyordu.
Giriş konusu, "yapmama" denilen, günlük alışkanlıklanmızın tüm izini hayatımızdan kovmak için özellikle tasarlanmış bir etkinlikti. Yapmamanın çömezlerin gözde alıştırması olduğunu ifade etti, zira enerji için çok canlandırıcı bir karışıklık yaratarak onları muazzam bir alanın içine sokuyordu. "Dünyayı durdurmak" dediği, bilinç üzerindeki bu sonuncu etkiydi.
Kimi soruları yanıtlarken, yapmamanın ussallaştırılamayacağını açıkladı. Onu anlamak için girişilecek herhangi bir çaba aslında eğitimin bir kabulüdür —ve bu otomatik olarak "yapma" alanına denk düşer.
“Uygulamanın bu tipini ele almak için büyücülüğün kaynaklarından biri içsel sessizliktir, yani hepimizin ölecek olmasıyla, ancak varoluşumuzun büyük gerçekliğiyle bir temastan gelebilen dünyayı durdurmak kadar çok büyük bir şey için gereken sessizlik niteliğidir.”
Bize şu tavsiyede bulundu:
“Eğer kendi kendinizi tanımak istiyorsanız, kişisel ölümünüzün bilincinde olun. Ölüm devredilemez; ciddi olarak sahip olabileceğiniz tek şeydir. Geri kalan her şey başarısızlığa uğrayabilir ama ölüm hayır, onu bir hakikat gibi alabilirsiniz! Hayatlarınızda doğru sonuçlar üretmek için onu kullanmayı öğrenin.
Peri masallarına inanmayı artık bırakın. Hiç kimse öte dünyada size ihtiyaç duymuyor. Aramızdan hiçbiri ölümsüzlük kadar fantastik bir şeyin uydurukluğunu aklamaya yetecek önemlilikte değil. Mütevazı bir büyücü, yazgısının yeryüzündeki başka her canlı varlıkla aynı olduğunu bilir. Sonuç olarak, yanlış umutlara kapılmak yerine, insani koşuldan kaçmak için sahip olduğumuz tek çıkış kapısına; algısal bariyerimizin kırılmasına yönelerek somut olarak ve sıkı biçimde çalışır.
Ölümün öğütlerini dinlerken, hayatınızın ve eylemlerinizin bütün sorumluluğunun farkında olun. Kendinizi keşfedin, etkili olun ve yaşayan büyücüler gibi yeğinlikle yaşayın. Bizi sersemleşmeden kurtarabilecek tek şey yeğinliktir.
Ölümle düzenlenince, müteakip adımı atmaya muktedir olacaksınız; yani bagajınızı en aza indirmeye. Bu dünya bir mapushane, dolayısıyla onu firariler gibi terk etmeliyiz; beraberimizde hiçbir şey götüremeyiz. İnsanoğlu yaradılıştan seyyahtır. Bizim yazgımız başka ufuklara uçmak ve tanımaktır. Yolculukta yatağımzı ya da yemek masanızı beraberinizde götürüyor musunuz? Hayatınızı sentezleyin!”
Carlos çağımızda insanlığın, içinde yaşadığımız zihinsel durumun maraziliği olan tuhaf bir alışkanlık edindiğini sözlerine ekledi. Yolculuk yaptığımızda, başka ülkelerden her türden işe yaramaz nesneyi satın alırız, kendi ülkemizde kesinlikle satın almayı düşünmeyeceğimiz şeyleri. Eve dönünce, onları bir köşede
biriktirir ve varlıklarını unutmaya başlarız — ta ki bir gün onların mevcudiyeti dikkatimizi çekene ve onları çöpe atana kadar.
“Ve hayat yolculuğumuz boyunca bu biçimde davranıyoruz. Hiçbir değeri olmayan faydasız şeylerden bir yükü sırtlanmış eşekler gibiyiz. Nihayetinde yaşlılık bizi ablukaya aldığında, yaptığımız her şey, bozuk bir plak gibi bazı cümleleri usanmadan tekrarlamamıza hizmet ediyor ancak.
Bir büyücü kendine sorar: ‘Tüm bunların anlamı nedir? Kaynaklarımı bana asla yardımcı olmayacak şeylere akıtmak niye?’ Büyücünün randevusu bilinmeyenledir, enerjisini anlamlı olmayanlara akıtamaz. Yeryüzündeki yolculuğumuz sırasında, gerçekten bir değeri olan şeyleri toplayın, diğer türlüsü zahmet etmeye değmez.
Bize hükmeden erk bize bir seçenek sundu. Ya hayatımızı alışkanlıklarımızın etrafında fink atarak geçireceğiz ya da başka dünyaları keşfe gitmeye kendimizi yüreklendireceğiz. Bize gerekli sarsıntıyı verebilecek tek şey, ölümün keskin bilincidir.
Sıradan bir kişi tüm var oluşunu, düşünmeye asla ara vermeksizin geçirir; zira ölüm hayatının sonundadır; her şey bir yana daima bunun için zamanımız olacaktır! Fakat bir savaşçı bunun gerçek olmadığını keşfetmiştir. Ölüm yanı başımızda yaşar, bir kol boyu mesafede, daimî bir uyanıklıkla, bizi gözetleyen, en küçük kışkırtmanın üstüne atlatmaya hazır. Savaşçı sahip oldugu her şeyin bu an olduğunu bildiğinden, sönmesinin hayvani korkusunu bir haz fırsatına dönüştürür. Savaşçılar gibi düşünelim, hepimiz öleceğiz!"
Katılımcılardan birisi sordu:
“Carlos, bir başka okuma sırasında, bize bir savaşçı tinine sahip olmanın ölümü bir ayrıcalık olarak görmek anlamına geldiğini söylediniz. Bu ne anlama geliyor?”
Carlos:
“Bu bizim zihinsel alışkanlıklarımızdan kurtulmamız anlamına geliyor. Yan yana yaşamaya öyle alışmışız ki ölümün karşısında bile grup halinde düşünmeye devam ediyoruz. Dinler mutlak ile temasta bireyden değil, talihlerine göre cennete ya da cehenneme giden koyun ya da keçi sürülerinden bahsederler bize. Ateist de olsak, ölümden sonra bir şey olacağına inanmasak da, bu ‘önemsiz’ jeneriğin, herkes için aynı olduğunu farz ediyoruz. Kusursuz bir hayatın erkinin bir şeyleri değiştirebileceğini sadece tahayyül edebiliriz.
Böylesine cahilce bir bakışla, sıradan insanın kendi sonuyla ilgilenirken paniklemesi ve dualarla, ilaçlarla ya da dünyanın hayhuyuyla kendinden geçerken müzakere yapmayı denemesi normal.
İnsanoğlunun egosantrik bir vizyonu ve son derece dar görüşlü bir evreni var. Geçici varlıklar olarak yazgımızı değerlendirmek için asla durmuyoruz. Bununla birlikte gelecek takıntımız bizi ele veriyor. İnançlarımızın dürüstlüğü ya da arsızlığı hiç fark etmez zira temelde hepimiz ne olacağını biliyoruz. Bundan dolayı hepimiz ardımızda izler bırakıyoruz. Piramitler, gökdelenler inşa ediyoruz, çocuklar yapıyoruz, kitaplar yazıyoruz ya da en azından bir ağacın üzerine baş harflerimizi kazıyoruz. Bu atalarımıza ait korku, bilinçdışı dürtünün ardındaki ölümün sessiz bilgisidir.
Fakat bu korkuyla yüzleşmeyi becermiş bir grup insanoğlu var. Sıradan insanların tersine, büyücüler açgözlülükle, kendilerini toplumsal kabulün ötesine taşıyacak her durumu ararlar. Kendi sönmelerinin en iyi fırsatı nedir! Bilinmeyene sık sık gerçekleşen akınları sayesinde, ölümün doğal olmadığını, büyülü olduğunu bilirler. Doğal şeyler yasalara uygundur, fakat ölüm değil. Ölmek daima kişisel bir olaydır ve sadece bu sebep yüzünden; bu erkin bir eylemidir.
Ölüm sonsuzluğun geçitidir. İçimizden her birine tam uyan kaynağımıza dönerken bir gün hepimizin içinden geçeceği bir kapı. Anlayış eksikliğimiz bizi onu ortak bir indirger olarak görmeye iter. Ama hayır, onda ortak hiçbir şey yoktur; ona ilişkin her şey sıradışıdır. Yalnız onun varlığı hayata erk katar ve duygularımızı yoğunlaştırır. Varoluşumuz alışkanlıklarla tamamlanır. Başlangıçta zaten tür olarak programlanırız ve ebeveynlerimiz toplumun bizden beklentilerine doğru bizleri yönelterek bu programla bizi uyumlu kılma işini yüklenirler. Fakat ölmek hiç kimse için bir rutin değildir zira ölüm büyülüdür. O size ayrılmaz danışmanınız olduğunu bildirir ve ‘Kusursuz ol; yegâne seçeneğin kusursuz olmaktır’ der.”
Sohbete katılan genç bir kadın, gözle görülür biçimde Carlos'un sözlerinden etkileniyordu, öğretileri içinde ölümün takınaklı mevcudiyetinin, öğretilerin karartılmasına katkıda bulunan bir ayrıntı olduğunu söyledi. Öğretiler daha iyimserlikle tanıtılsın, hayat ve uygulamaları üzerine daha fazla odaklansınlar temennisinde bulunmuş olacaktı.
Carlos gülümsedi ve yanıtladı:
“Oy iyi kalplilik! Sözlerin hayat deneyiminin eksikliğini gösteriyor. Büyücüler menfi değildir, onlar ölümü arayıp bulmaz. Fakat hayatı değerli kılanın, ölmeye değer bir amaca sahip olmak olduğunu bilirler. Gelecek kestirilemez ve kaçınılmazdır. Birgün artık burada olmayacaksın, yalınlıkla böyle gideceksin. Biliyor musun, belki de tabutunun ağacı çoktan kesildi. Savaşçı için de sıradan insan için de, yaşamanın aciliyeti aynıdır; zira onlardan hiçbiri son adımını ne zaman atacağını bilmez. Bu nedenle ölüme dikkat etmeliyiz, herhangi bir yerden üstümüze sıçrayabilir. Bir tren geçidindeki elektrikli bir demiryolunun üzerine işemek için bir köprünün üzerine çıkan bir adam tanımıştım bir gün. Çiş yüksek gerilim hatlarına dokundu, bir elektrik yükü aldı ve oracıkta kül oldu. Ölüm bir oyun değil, bir gerçeklik! Ölüm olmadan, büyücülerin yaptıklarında hiçbir erk olmayacaktır. Ölüm size bizzat eşlik eder, onu isteyin ya da istemeyin. Öğretilerde geçen başka konuları bir kenara atacak kadar küçümseyici olabilirsiniz ama kendi sonunuzla dalga geçemezsiniz, çünkü o karar erkinizin ötesindedir ve acımasızdır.
Yazgının konvoyu hepimizi yanında götürecek ayrımsız. Yine de iki tür yolcu vardır; hayatlarının her bir ayrıntısını incelttikleri için bütünsellikleriyle yola çıkabilen savaşçılar ve sıkıcı, yaratımsız varoluşlarıyla, biricik umudunu kendi basmakalıplarının tekrarı içinde bulan sıradan, ölüm bugün de gelse otuz yıl sonra da gelse, farklı hiçbir sonu olmayacak insanlar. Hepimiz buradayız, sonsuzluk rıhtımında bekliyoruz, ama herkes bunun bilincinde değil. Ölüm bilinci büyük bir sanattır. Bir savaşçının rutinlerine son verdiği an, artık tek başına olmayı ya da eşlik ediliyor olmayı
önemsemediği zamandır zira tinin sessizliğinin mırıltısını dinlemiştir; öyleyse gerçekten onun öldüğünü söyleyebiliriz. O saatten sonra, hayatın en basit şeyi bile onun için olağanüstü olur.
Bir büyücünün yaşamayı yeniden öğrenmesi işte böyle olur. Sonuncuymuşçasına her anın tadını çıkarır. Doyumsuzluk hissederek boşu boşuna çaba harcamaz ve enerjisini israf etmez. Dünyanın gizlerini düşünmek için yaşlanmayı beklemez. İlerler, keşfeder, tanır ve büyülenir.
Bilinmeyen için yol açmak istiyorsanız, kişisel sönüşünüzün bilincine varmalısınız. Yazgınızı kaçınılmaz bir olgu olarak kabul edin. Bu duyguyu arılaştırın, hayatta olma olgusunun inanılmaz yükümlülüğünü üstlenin. Ölüme dilenmeyin; teslim olanlara karşı lütufkâr değildir o. Onu tanımak için bu dünyaya gelmiş olduğunuzun bilincini yardıma çağırın. Ona meydan okuyun, ne yaparsanız yapın, onu yenecek en küçük şansınızın olmadığını biliyor olmanıza rağmen. O, savaşçıya karşı nazik olduğu kadar sıradan insana da acımasızdır."
Okuma sonrası, Carlos bizlere yapılacak bir alıştırma verdi.
“Tüm sevdiklerinizin ya da sizin için önemli olan herkesin dökümünü yapın. İçlerinden her biri için hissettiğiniz duygunun derecesine göre onları sınıflandırdıktan sonra, onları tek tek alıp ölüm tarafına geçirin.”
Kasvetli bir fısıltı odayı baştan başa dolaştı. Yatıştırıcı bir jestle Carlos ekledi:
“Çok korkmayın! Ölümde hortlakça hiçbir şey yok. Tüyler ürpertici olan kararlılıkla göğüsleyemediklerimizdir.
Alıştırmayı gece yarısına doğru yapmalısınız, birleşim noktasının sabitliği gevşerken ve siz hortlaklara inanmaya daha hazırken. Bu çok basit; sevgili varlıklarınızı kaçınılmaz sonları içinde kafanızda canlandıracaksınız. Ne zaman ya da nasıl öleceklerini düşünmeyin. Yalınlıkla onların bir gün artık burada olmayacaklarının bilincine varın. Teker teker gidecekler, hangi sırada gideceklerini ancak Tanrı bilir, sizin herhangi birini sakınma çabanızın bir önemi yok.
Onları bu biçimde kafamızda canlandırmak onlara hiçbir zarar vermez; tersine, onları doğru bir bakış açısına göre görürsünüz. Ölümün odaklanma noktası muazzamdır; hayata gerçek değerini geri kazandırır.”

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

5-Enerjisel Drenaj
Carlos'un enerji konusuna birçok fırsatta değindiğine tanık olmuştum. Her defasında onun farklı yönlerini açıklıyordu. Okumayı kendi içinde daha tutarlı kılmak için, bazılarını bu bölümde bir araya getirdim.
Onun öğretileri ya da daha doğrusu ait olduğu görücü geleneğinin öğretileri, evrenin çift olduğu olgusuyla başlar. Evren, eski görücülerin birbirine geçmiş iki yılan vasıtasıyla sembolize ettikleri iki güçten oluşur. Ama bu iki gücün iyi ve kötü diye isimlendirdiğimiz ikiliklerle, tanrı ve şeytan, olumlu ve olumsuz ya da bizim açımızdan iç tutarlılığı olan hiçbir karşıtlıkla alakası yok. Daha çok, Toltekler'in "tonal" ve "nagual" olarak adlandırdıkları enerjinin açıklanamaz bir dalgasından ibarettirler.
Belitsel bir tarzda, herhangi bir şekilde yorumlayabildiğimiz ya da hayal edebildiğimiz her şeyin tonal ve geri kalan, kategorize edemediklerimizin de nagual olduğu ifade edilir.
Görücüler "Kartal" ismini verdikleri biricik gücün, iki antagonist gerçeklik olmadığını daha çok tamamlayıcı iki görünüm olduğunu vurgulamak için, fizik bedenimizin sağ ve sol yanını tonal ve nagual olarak karşılaştırırlar. Bu gücün kozmosta kendini gösterdiği enerji biçimleri açısından olsun, bizim algılayış açımızdan olsun, organizmaların temel dış görünüşüne benzer biçimde, neredeyse daima iki yanlı bir bakışımla yapılandığını görmüşlerdir.
Hayat —Eskilerin "Kartal'ın yayılımları" ismini verdikleri— kendinin bilinci olan yeni bir özel varlığın, dışsal bir güç durumuna gelirken; sonsuzluğun bir kısım serbest enerjisini kuşattığı sırada oluşur. Ve görücüler, "algının birleşim noktası" dedikleri etki ortaya çıktığında, dünya algısının birden oluverdiğini görmüşlerdir.
Evrende yaşayan her canlı varlıkta bu selektör merkez çalışmaya hazır olsa da, bu dünya üzerinde önceden tasarlanmış kendilik bilinci, ancak insanoğlu ve ilk Çağ görücülerinin "bağlaşıklar" adını verdikleri fizik varlıktan yoksun türün bir grubu tarafından elde edilebilir. Bu varlıklarla insan arasındaki etkileşim sadece olası olmak şöyle dursun, rüyalarımız sırasında sıklıkla meydana gelir. Büyücüler bunu işlerler, zira inorganik bilinç, bizimkinden çok daha eskidir, hepimizin yanıp tutuştuğu bir şeyle doludur. Bilgiyle.
Eski Meksika bilgeleri kendilerini sıkı sıkıya enerji türlerinin araştırılmasına vakfederlerken; keşfettiklerini çağdaşlarına betimlemeyi de kuvvetle arzu etmişlerdi. Çabalarında en uygun terimleri bulmak adına, var olan her şeyin gündüz ve gece gibi karanlık ve aydınlığa ayrıldığını söylediler. Bütün ikili betimlemeler bunun sonucudur. Bu, büyük kozmik ikiliği yansıtan bir
gerekliliktir.
Görmeleri sırasında, enerji dünyasının küçük ışık noktalarıyla bezeli, geniş karanlık bir alandan oluştuğunu keşfetmişlerdi ve karanlık bölgelerin enerjinin dişil bölümüyle uyuşurken, aydınlık bölgelerin de enerjinin eril bölümüyle uyuştuğunu fark ettiler. Kaçınılmaz olarak evrenin neredeyse bütünlüğü içinde dişil olduğuna ve aydınlık enerjinin, erilliğin nadir olduğuna kanaat getirdiler.
Bu tanımlamayla karanlığı sol tarafla, nagual, bilinmeyen dişil ve aydınlığı da sağ tarafla, tonal, bilinen ve eril biçiminde ilişkilendirdiler.
Gözlemlerini müteakip, kozmik karanlığın kendi üzerinde büzüldüğü ve bundan uzay ve zamanın düzenine kaynaklık eden, gerinen bir kıvılcımın, bir ışık patlamasının dışarı fırladığı sırada gökadasal yaratım eyleminin vuku bulduğunu görmüşlerdi. Şeylerin bir sonunun olması bu düzenin yasasıdır ve bu da evrenin yegâne ve değişmez ilkesinin enerjinin karanlık, dişil, yaratıcı ve sonsuz olduğu anlamına geliyor.
Benzer biçimde insan da gündüz ortaya çıkan uyanıklık tarafından temsil edilen bir tonal ve gece rüyaları tarafından temsil edilen bir nagual olarak ikiye ayrılır.
Nagualların bilgeliğinin geri kalanı bu gözlemlerin sonucudur. Rüyaların erke giden bir çıkış olduğunu öğretirler; çünkü son tahlilde bizi ayakta tutan, kendimizi yenilemek için periyodik olarak döndüğümüz bu karanlık enerjidir. Bu nedenle, tüm erklerini rüya durumu boyunca bilinçlenme sanatının yetkinleştirilmesine yöneltmişlerdi. Dikkatin bu özel tipine rüya görmek adını vermişler ve onu kasten karanlık enerjiyi araştırmak ve evrenin kaynağıyla temasa geçmek için kullanmışlardı. Böylelikle Toltek bilgelerinin ilk gözlemleri pratik bir bilgi haline geldi.
Carlos'un en sık tekrarladığı belirlemlerden biri; her şey hakkında, dünyamızı gitgide öngörülebilir şeylere dönüştürme kanaatimizin olmasıydı, ta ki başka dünyaları ziyaret etme olasılığı bir peri masalı olana kadar:
“Modern insan için var olan her şey tamamen otomatik bir biçimde belirli bir kategorinin içine düşer. Etiketleme makineleriyiz. Biz dünyayı sınıflandırıyoruz ve dünya da bizi. Eğer bir gün bir köpek öldürürseniz, hayatınız boyunca bir köpek katilisinizdir, bir daha asla bir tekine dokunmasanız bile. Ve bu sınıflandırmalar miras kalır!”
Özellikle insanların karakteristiklerine bağlı ve de soyundan kimselere bir ceza gibi miras kalmış, bir dizi gülünç ve manidar soyadı zikretti. Bu da enerjisel olarak insanların damgalandığını gösteriyordu.
Bizi sınıflandıran bu saçma temayülün en büyük örneğinin, inananların "ilk günah" dediği, bizi sonsuz günahkârlar yapan ve de günahkârlar gibi davranmaya mecbur kılan, Adem ile Havva'nın günahı olduğunu söyledi:
“Başkalarının algısal hademeihayratları olduk, insan düşüncesinin zinciri çok güçlü. En derin duygularımız bile sınıflandırılıyor ve düzenleniyor ve hiçbir şey bundan kaçamıyor. Basmakalıp tekrarlarımızın içine düşmek adına yaşadığımız günlük hayatla, kendi kendimize yabancılaşma tarzımız bir örnektir. Bir önceden saptanmış günler kolleksiyonumuz var: Anneler günü, Ölüler günü, Saint-Valentin, doğum günleri ve evlilik yıldönümleri... Bunlar sanki kaybolmamak ve böylelikle dış dünyayla birlikte hareket etmek için hayatımızı bağladığımız kazıklar, bizi betimlemelerimize geri götüren boyunduruklar.
Bir gün Don Juan ile Mexico'nun kuzeyindeki küçük bir kente kadar gittiklerini ve kilise meydanında dinlenmek için bir banka oturduklarını anlattı bize. Birdenbire bez ve samandan yapılmış bir Judas tasviri taşıyan, bir düzine genç gelmişti. Judas tasviri örtüsü ve sandaletleriyle bir Hintli gibi giydirilmişti. Onu şehir meydanına yerleştirmişler ve o gece meydanda bir ateş yakılmıştı. Herkes içip sırayla kuklaya hakaret etmişti. Bu, ritüelin en önemli bölümüydü.
“Benzer âdetlerle, insanlar Judas'yı canlı tutuyor. Onu hatırlıyorlar, hatıralarıyla birlikte cehennemleri içinde onu saklıyorlar. Ve onu yaktıktan sonra, ertesi yıl onu tekrar canlandırıyorlar ve onu yeniden ölüme gönderiyorlar. İnsan davranışının katılığı bu rutinler içinde açığa çıkıyor.”
Dinleyicilerden bir kişi konuşmak için izin istedi ve ona “Judas'yı hatırlayarak canlı tutan kent hadisesine dair ifadeleriniz motamot doğru mu yoksa bu sadece bir metafor mu?” diye sordu.
Carlos:
"Büyücüler bellek var olduğu sürece, varlık bilincinin olduğunu ifade ederler, zira düşünce akışı hayatın bir zerkidir. Ölüm hakikati bunu unutturur. Zamanın geçmişten geleceğe doğru bir hat boyunca hızla gittiği düşüncesi bütünüyle ilkeldir ve büyücülerin ve hatta modern bilimin deneyimine terstir. Zamanın bu sınırlı yorumlanışı yüzünden, insanlığın çok büyük bölümü, aynılığın sonsuz tekrarının yazgısı olan bir zaman tünelinde tutsak. Büyücülerin ‘birleşim noktasının ortak sabitliği’ dedikleri olgudan dolayı, enerjisel açıdan bloke olduğumuz koşulumuzun bir gerçeğidir.
Bu sabitlenmenin dikkate değer sonuçlarından biri, uzmanlaşmamızın bir tarzı olmasıdır. Bir mesleğin eğitimini gördüğümüz¬ de, örneğin açılımları genişletmek yerine, alışılmış olduğu gibi yerleşik, sıkıcı, yaratımsız ve motivasyonsuz bireyler olmaya başlıyoruz. Birkaç yılda hayatımız tatsız tuzsuz oluyor, fakat sorumlu olmak ve kendimizi değiştirmek bir yana, suçu koşulların üzerine atıyoruz.
Yaptıklarımızın tümünü veya artık yapmadıklarımızı başkalarına anlatmak, envanterimizi oluşturan en ciddi alışkanlıklardan biri. Bu, toplumsallaşmanın önemli bir parçası. Kendimizin salt bir imajını yaratmak istiyoruz, ama bu imaj başkalarının beklentilerine göre kendini biçimlendirmeyle ve olabileceklerimizin karikatürleri olmamızla sonuçlanıyor. Başkaları bizi bir kez ‘gerçek’ gibi değerlendirince, belirli davranış modellerini takip etmeye mecbur kalıyoruz, bize itici gelmelerine ya da onlara inanmıyor olmamıza rağmen; zira tüm değişim niyeti bizi bir duvarın önüne koyuyor.
İnsanların çoğunluğu bir aşkı ya da arkadaşı olmadığında kendilerini ıssız hissederler, zira yaşamlarını yüzeysel bir ilişkiler temeli üzerine kurmuşlardır ve onlara yazgılarını düşünme zamanı bırakmaz. Ne yazık ki arkadaşlık genelde mahremiyetin bir değiş tokuşuna dayanıyor, hâlbuki tüm söylediklerimizin bir gün bize karşı kullanılacak olması dünyevi ilişkilerin ürünlerinden biridir. Bizim için en önemli olanların, en kötü migrenler olarak bize geri döndüğünü görmek ne acıklı.
Büyücüler kendimizden bahsetmenin bizleri erişilebilir ve za¬ yıf kıldığını, oysa susmayı öğrenmenin bizi erkle doldurduğunu ifade ederler. Bilgi yolunun ilkelerinden biri, hayatımızı olacakların kendiliğinden asla bilinmediği, kestirilemez bir şeye dönüştürmektir.
Ortak envanteri terk etmenin tek aracı bizi iyi tanıyanlardan ayrılmamızdır. Belirli bir zaman sonra zihnin bizi tutsak kılan yüksek duvarları artık esnekleşir ve boyun eğmeye başlar. Değişimin asıl fırsatının belirmesi ve hayatlarımızın kontrolünü elimize alabilmemiz işte budur.
Yorumlamayı aşmaya ve önyargısız saf algının karşısında durmaya muktedir olsaydık, bir nesne dünyası izlenimi kaybolurdu.
Bunun yerine enerjiye evrende cereyan ettiği kusursuzlukta tanıklık ederdik. Yine aynı koşullarda, başkalarının düşünce zincirinin üzerimizde en küçük etkisi olmazdı ve artık kendimizi ne olursa olsun söylemeye veya yapmaya zorunlu hissetmezdik. Öyle ki duygularımızın hiçbir sınırı olmazdı. İşte bu görmektir.”
Carlos sözlerine devam etti:
“Büyücülerin amacı toplumsal yorumlamaların sabitliğini kırmak ve enerjiyi doğrudan görmektir. Görmek tam algısal bir deneyimdir.
Enerjiyi cereyan ettiği kusursuzlukta görmek, bilgi yolunda olmazsa olmaz bir gereksinimdir. Son tahlilde, büyücülerin bütün çabası buna yöneliktir. Tüm evrenin enerji olduğunu bilmek savaşçıya yetmez, onu kendi kendine doğrulamalıdır.
Görmek hayatımızda dolaysız sonuçları ve büyük bir değeri olan yararlı bir konudur. Büyücülerin zamanı nesnel bir boyut olarak görmeyi öğrenmeleri, onlar arasında en muhteşem olanıdır.”
Carlos sözlerini, enerjinin evrenin bir ucundan diğer ucuna katmanlar arasında dağıtıldığını söyleyerek sürdürdü. “Bütün bilinçli varlıklar bu katmanlardan birine ait, ve ‘algı düzenlenmesi’ adı altında bilinen bir görüngü sayesinde diğer bantların enerjisiyle uyumlu olabiliyoruz.
Gören büyücüler için katmanların kesiştiği, enerjinin anaforlar yaratan belli yerlerinde özel, en yüksek önemlilikte görüngüler meydana gelir. Düzenlenme şartları orada elverişlidir ve kendiliğinden baş gösterir. Görücüler zamanın koordinatlarının geçersiz kılındığı ve seyyah bilincinin yabancı dünyalar içine girebildiği, uzaydaki üst geçitlerden, köprülerden ve bariyerlerden bahsederler. Evrenin her köşesinden inorganik varlıklar yeryüzüne kadar, sınırı geçmek için bu noktalardan faydalanırlar ve hatta bunu biz de yapabiliyoruz.
Bu size inanılmaz gibi görünebilir ama görüngünün bu türü benim için daima bir gizdir. Bir defasında, Meksika'nın kuzeyindeki bir yere götürüldüm ve çölde bana kozmik niyetin girdap gibi döndüğü bir yer gösterdiler. Saatlerce bu bölgeye girmek için mücadele ettik ama mümkün olmadı. Gerçekten de bir bariyer varmış gibiydi!”
Carlos'tan daha fazla açıklama yapmasını istedik ve o da yanıtladı:
“Bu problemi asla çözüme kavuşturamadım. Fakat yeterince erkli bir büyücü için — kullanmasını bilen— bu halledilebilecek bir şey!
Bir başka sefer, enerji üst geçitlerinden birinin en sıradışı etkilerine tanıklık ettim. Görüş alanımı tamamen bulanıklaştıran hortum yola çullandığı sırada arabamla çölde gidiyordum. Birden arabamın yanında bir kamyon belirdi. Sürücü onu takip etmemi işaret etti ve kamyonun kocaman yanıyla korunarak, uzun bir mesafe boyunca arabamı onun yanında sürdüm. Fırtına nihayet sakinleşti ve ikimiz de durduk. Tanımadığım çakıllı bir yoldaydık.
Kamyonun sürücüsü yere atladı ve beni selamladı. Onu tanımıştım, daha önce karşılaştığım Kızılderili bir şamandı. Bu şekilde beni koruyarak, yıllar önce onun için yaptığım şeye karşılık, bana bir armağan verdiğini söyledi. Ve bana bulunduğumuz yeri saptamaya uğraşmamamı zira ikinci dikkatte saklı bir yerin söz konusu olduğunu söyledi.
Sözleri beni hayrete düşürmüştü. Bu savaşçının arabamla beni ve geriye kalan her şeyi başka bir dünyaya taşıyacak yeterlikte enerjisi vardı! Kısa bir sohbetten sonra, bana ‘hareket vakti’ dedi zira fırtına dinmişti. Bilinmeyen bir yol boyunca onu takip ettim ve kendimi yeniden otoyolda buldum. Kamyondan hiçbir iz yoktu!”
Bu anekdotlar düş gücümüzü uyandırdı ve envai çeşit soruyla Carlos'un başının etini yedik. Fakat Carlos soğukkanlılığını korudu. Bize görüngünün bu türünün inanabileceğimizden daha sıklıkla meydana geldiğini ve onun ussallaştınlamayacağını ama deneyimlenebileceğini söyledi.
Enerjiyi cereyan ettiği gibi görmenin bir başka sarsıcı etki ve önemli faydasının büyücülerin heyecansal dürtülerimiz altında ışıldayan kitlelerimizden ayrılan termal dalgalar olarak, başkalarının duygularının doğrudan algılamaları olduğunu, kişinin sahip olduğunu bilmediği duyguları bile tespit ettiklerini açıklayarak devam etti:
“Bu, onları hemcinslerinin sadece karanlık bir nüfuz edilemezlikten başka bir şey göremeyeceği yere yönelten, kızıl ötesi bir görüş gibidir. Bu da, onlara başka insanların davranışları karşısında sakınımlı olma imkânı verir. Bundan dolayı, bir görücünün yanılması olanaksız, gafil avlanmasıysa fazlasıyla zordur. Bununla beraber, görmenin asıl değeri, niyeti anlamamıza yardımcı olmasıdır.
Enerji düzeyi olarak varoluşun bütünselliğine tanık olduğumuzda, öte bir tasarının, tüm bunları organize eden eylemin bir takım ölçülerinin, ayrıca başka bir şeylerin var olduğunu görürüz. Büyücüler azami ve kişisel olmayan bir iradeyle, içsel sessizlikleri sırasında uyumlu olmayı başardıkları bu tasarıyı ayırt ederler. Doğal olarak bir bilgi adamı, böyle bir araçla enerjisi için en uygun tarzdaki şeyleri hâletiruhiyesinde birleştirecektir. Coşkulu ve erinçli bir enerji, gören büyücünün işaretidir.
Carlos bir başka okuma sırasında, “enerjimizin bütünselliğiyle
doğduk fakat genelde feci bir durumda ölüyoruz,” dedi bize.
“Bu sanki bankada belirli bir miktarda parayla doğuyor olmamız gibidir, kimileri bir milyonla veya başkaları daha azıyla. Bu önemsiz bir ayrım; genelde miktar sonuna kadar yaraşır bir hayat sürmemize izin verecek yeterliliktedir. Ama enerjisel yönetimin tam bir kültüründen yoksunluğu sonucu, insanların büyük çoğunluğu miraslarını derhal aptalca saçıp savurmaya başlarlar ve öldükleri sırada, acınası bir sefalet durumu içerisindedirler. Bununla birlikte, kimileri tasarruf etmeyi ve hatta kazançlarını artırmayı öğrenir. Onlar da ölürler, ama daha büyük bir sermayeyle. Daha ileri giderler.
Erk dolu bir savaşçı gibi, tüm kazanımlarla beraber ölmekle, bir sokak köpeği gibi, sefilce ölmek arasındaki ayrım, enerjimize davranış tarzımızdan ileri gelir.”
Çevremizi saran ışıltılı alanın bir radyatör gibi birbirine geçmiş lifçiklerden oluşan, enerji yayan yoğun bir bulut, çok büyük bir pamuk helva gibi olduğunu açıkladı:
“iki insan ilişkiye girdiğinde yaşanılan, bir yayılım değişimidir. Bunu isteyelim veya istemeyelim, biz farkında olmaksızın ışık lifçiklerimiz etkileşir. Bu bir yasadır, enerji taştığı yerden eksik olduğu yere doğru akar. Hayatımızı kesintisiz bir etkileşim içinde geçirdiğimizden, nihayetinde kendimiz olmaktan çok başkalarının bize bıraktıkları olmamız bilindik bir sonuçtur.
Yine de savaşçılar, enerjinin tekrar elde edilmesi amaçlı özetleme gibi alıştırmalar içinde enerjisel değişim yasasını kırmayı öğrenirler. Bu yolla kendi kendilerine yeterli olurlar, sermayelerini tekrar elde ederler ve kararlı bir şekilde tüm ‘borç’larını iade ederler. Artık savurganlık olmadığından, ışıldayan yumurtalarının termal olduğu söylenebilir.
Işınımdan korunmak için, büyücüler garip âdetleri benimseme alışkanlığına sahiptirler. Bazıları erk nesneleri kullanırlar, başka insanların dikkatinin tazyikini geri çevirmek amacıyla. Kimileri insanlardan ayrılır ve münzevi olur. Mesela Juan Tuma siyah gözlükler kullanıyordu ‘enerjiyi gözlerden dağıtmamak’ adına. Bu ihtiyatın asıl değeri kendi ve başkaları arasında bir bariyer yaratmaktı, böylece ulaşılabilir olmayı kesiyordu.
Değiş tokuşlarımız, hayatımızda ciddi bir anıştırmaya sahiptirler ve ‘arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim’ gibi meşhur atasözlerine ilham kaynağı olurlar. Bu atasözü sadece insanlar arasındaki psikolojik bir benzerlik durumunu betimlemez, büyücülerin algılayabildiği ölçülebilir enerjisel bir etkidir de. Eğer kendiniz olmak istiyorsanız, tek başınıza yaşamayı öğrenin.
En önemli nokta etkileşimlerimizdedir zira bizi özgürleştirebileceği gibi köle de kılabilir. Her değiş tokuş nahoş değildir.
Savaşçılar büyümelerine yardımcı olacak arkadaşları ararlar. Büyücülerle hareket etmek, bizi uyanık ve kusursuz olmaya mecbur eder. Buna karşın, sıradan ilişkiler güçten düşürücüdür zira önceden saptanmış bir davranış modeli talep ederler. Gereksinim seviyeleri öylesine yüksek sıradanlıkta olan çiftlerin ilişkilerini bir düşünün, bu bazen kişinin özel hayatının sonu anlamına gelir.”
Katılımcılardan bir kişi Carlos'a, cinsel birleşmeler esnasında ışıltılı yayılım değiş tokuşunun nasıl olduğunu sordu.
"Mademki yaşam cinsel bir eylemle başlar, mevcut tüm enerjiyi cinsel enerji sayabiliriz,” diye yanıtladı. “Bundan dolayı, ışıltımızın kullanımı konusunda ilk dikkate alınması gereken husus,
varlığımızın bu temel boyutuyla temasta olmaktır.
Anlamamız gereken ilk şey, insanlarla olan heyecandan kaynaklanan bağlarımızın hamile kalmış tarzımızın bir sonucu olmasıdır. Akabinde tasarrufumuzdaki ışıltı herkes için bir seferliğine saptanmış olur. Enerji alemi içinde mühürlenmiş birimleriz, ebeveynlerimizin bizi döllediklerinde birleştikleri an sahip oldukları arzu ve tutkunun toplamıyız. Her şey daha sonra gelir; harcamalar ve uzlaşmalar veya tasarruf etme ve enerjinin tekrar elde edilme yolu bu sınırlar içindeki manipülasyonlardır.
İlk problem burada görünüyor, zira insanlar arasındaki cinsel ilişkiler bilindiği gibi rutin eylemlerdir. Toplumsallaşma, bilinçli enerjisel bir birlikteliğin büyülü olanağını, nahoş sonuçlu müstehcen bir rutin ve mecburiyete dönüştüren, mahremiyetimize burnunu sokan tarzıyla bizi tuzağa düşürür. Ve bu çocuklarımız üzerine canlı bir biçimde yansır.”
Bu açıklamalarını desteklemek için Carlos bir fıkra anlattı:
Adam sürekli eşine "Hayatım, Pazartesi seninle olamayacağım çünkü arkadaşlarla poker oynuyorum. Salı bowlinge gidiyorum. Çarşamba beni jimnastiğe bekliyorlar ” demektedir. Adam haftalık bütün meşguliyetlerinin listesini yaparak bu şekilde devam eder. Nihayet kadın karşılık verir: "Bu evde her gün saat sekizde düzüşülür, sen burada ol ya da olma!”
“Mesele sevişmekte değil, bunu alışkanlık sonucu yapmakta. Bütün rutinlerin etkisi enerjiyi dağıtmak oluyor ve bu cinsel rutinlerimiz içinde trajik biçimde kendini gösteriyor zira olayların çoğunluğundaki sonuç, ciddi bir dirilik açığıyla dünyaya gelen çocuklardır. Bu duruma öyle alışırız ki, dünyaya bütün erkiyle bir çocuk geldiğinde, onu anormal sayarak sakinleşmesi için ruh hekimine götürürüz.”
Üremek için laubali bir tutumla seçtiğimiz eşlerimiz yüzünden, Don Juan modern kuşağı ‘sapınç çocukları’ diye adlandırıyordu.
İki tip cinsel ilişki bulunur: Alıklaştırıcı ve enerjisel. Toplumsal meselelerden dolayı, enerjisel bir ilişkinin ürünü olmak çok zordur ve bir görücünün bakış açısından, daha doğarken çok yaşlanmışız gibi pilili bir enerji rulosuna sahibiz. Mirasımızı değiştiremiyor olmamızdan dolayı bu bir “kaynaklarımızı idareli kullanmayı öğrenme bilgeliği” işidir.
“Büyücülere göre bir erkekteki veya bir kadındaki ana enerji kaçağı üremeden kaynaklanır. Üreme büyük bir yatırımdır zira bu ışıltımıza sürekli biçimde tesir eder. Bundan dolayı, bu dünyaya çocuk getirme olgusu en büyük ciddiyetle, kararlılıkla değerlendirilmelidir. Eğer sıkıcı bir düzüşmenin ürünüysek ve aynı zamanda üreme dürtüsüne boyun eğiyorsak, sonuç, enerji birimimizin kaçınılmaz bir parçalanmasıdır. Ebeveynlerimizin ışıldayan yumurtaları suyun akıp gittiği delikli kovalar gibidir; bu delikler çocuklardır. Böyle bir kişi savaşçı yolunun ilkelerini hayatında uygulamadıkça, kendini dönüştürmek için kâfi enerjiyi asla biriktiremeyecektir.”
Katılımcılardan birisi Carlos'a, ebeveynler ile çocuklar arasındaki değiş tokuşların nasıl olduğunu sordu.
Carlos, “yeni doğan bebeğin göbek kordonunun kesilmesi, onu dünyaya getirenlerle bağının otomatikman kesildiği anlamına gelmez,” dedi. "Işık kordonu" tüm hayat boyunca bir enerjisel brülör gibi aktif kalır; bu görücülerin ebeveynlerin ışıldayan kozasından çocuklarına kadar çıkan bir lifçik olarak gözledikleri gerçek bir bağdır.
“Bu drenajın meydana gelişinin bilincinde olmadığımız için, ondan kaçınmanın hiçbir yolu yok. Ebeveynlerin ve çocukların delillendirdiği aşk niceliğinin önemsizliği, enerji açısından bu aşkı sadece değiş tokuş edilmiş bir ışıltı işi yapar. Bundan dolayı ebeveynler çocuklarına karşı sıklıkla öyle dayatmacı olurlar ki, onları kendilerine benzetmek için, olası her araçla onları kalıba sokmaya çalışırlar. Onları bu dünyaya getirmek sağlıklı bir doğum değildir, bir yatırımdır.
Görücüler, maruz kalınan yağma yüzünden, ebeveynlerin enerjisinin yırtıldığını ve ışıldayan doku parçalarının eprimiş eski bir gömlek gibi nasıl dışarıya fırladığını ya da karınları yırtılmış da bağırsakları dışarıda sallanıyormuş gibi olduklarını görebilirler. Ne gudubet bir durum!”
Carlos'un betimlemeleri ve manidar jestlerinin eşliği neredeyse tüm dinleyenleri telaşlandırmakla sonuçlanmıştı. Yakınımda bulunanların suratlarından bunu fark edebilmiştim. Katılımcılardan birisi titrek bir sesle Carlos'a, bir savaşçının bu enerjisel drenaj deliklerini nasıl yamayabileceğini sordu.
Carlos, “Sahip olduğumuz yegâne olanak, anne ve babayı reddetmek ve asla geri dönmemek anlamına gelen; toplumsallaşmanın buyruklarının feshedilmesidir. Çocuklara gelince, onları yemekten başka çare yok gibi görünüyor,” dedi. “Eğer çocuğunu yiyemiyorsan, o seni yiyecektir!” Bu sözler gereğinden fazla oldu ve kimilerinin odayı terk ettiğini fark ettim.
Carlos soğukkanlılıkla bize, bir gün kölelik durumundan kurtarmak istediği başka bir alemden bir varlıkla, nasıl zorunlu olarak sıradışı bir karşılaşmaya bulaştığını anlattı, ihtiyatsızlığı sonucu, bu yabancı enerji için bir beden döllemeye mecbur kalmıştı.
“Annesi doğurduğunda, Don Juan bir kız olan bu yaratığı aldı ve onu beraberinde götürdü. Döndüğünde et dolu bir tabak koydu önümüze ve bize: "İşte kızınız, yiyin onu!" dedi. Başka türlüsünü
yapamazdık, onun buyurucu bakışı karşısında, anne ve ben buyruğunu yerine getirdik.
Bu bizim için canavarca bir eylemdi ama paha biçilmez bir etkisi oldu. Bir seferde ışıltılı bütünlüğümüzü yeniden eski haline getirdik. Taze eti paylaşırken, ikimiz de sevgimizin tamamını, yaratığın üzerine yansıttığımız tüm ışığı tekrar elde ettik ve bütün açıklarımızı tekrar kapattık. Yeniden dört dörtlük oluyorduk.
Sekiz yıl sonra, Don Juan bizi kıza götürdü. Bize onu mavi öncü olarak tanıştırdı. Tüm bu süre boyunca onu sakladığını söyledi bize, anne ve ben bir domuz yavrusu yemiştik.
Bu son sözler işitilirken derin bir soluk toplantıyı baştan sona dolaştı. Carlos devam etti:
“Kızımın dönüşünün bana bir şeyler esinlemiş olduğunu söyleyemiyorum, ne aşkı, ne de tüm bunların bir şaka olduğunu öğrenmiş olmanın herhangi bir tesellisini veya başka her ne ise enerjim bundan allak bullak olmamıştı.”
Katılımcılardan birisi bu sekiz yıl boyunca küçük kıza ne olduğunu bilmek istedi.
Carlos:
“Ha! Ustam onu Yakuiler'in arasında Meksika’nın kuzeyinde büyüttü. Onu yırtıcı bir varlığa dönüştürdü. Normal bir yaratık değildi, onun enerjisi başka bir alemden geliyordu. Ayırt etmeden bütün erk bitkilerini tüketiyordu. Onu Meksika'dan alıp Amerika Birleşik Devletleri'ne götürürken o kadar direndi ki, onu bağlamam ve bir valizmişçesine arabanın bagajına koymam gerekti. Biz, onun bedensel ebeveynleri, ona asla dokunamıyorduk. Sadece Don Juan'la olduğu sırada biraz uysal gibi görünüyordu.
Kendi isteğiyle başını dizlerime koyduğu bir günü hatırlıyorum. Annesi ve ben şaşkınca baktık, inanmak çok zordu. Tüm bunlar nagualın manevrasının bir sonucuydu. Çocuk tek başına olduğunu biliyordu, asalaklık yapacağı bir çift ebeveyne asla sahip olmayacaktı. Asıl yapısına uygun bir varlığa dönüşmüştü. Bizler saldırgan, teritoryal varlıklarız; evcil hayvanlar değiliz.
Bu küçük kız bir enerji sıkıştırması anlamında başarılı bir büyücü manevrasının verilebileceğinin canlı bir örneğidir.”
Bir başka vesilede, sıkıcı cinsel ilişkiler konusundan yeniden bahsetti; konuşması cinsel enerjinin manipülasyonuna ilişkindi. Cinsel enerjinin aşkın ve bütünüyle bilincinde olmadığımız bir¬ çok kullanımı ihtiva eden, bize yerleştirilmiş bir jenaratör güç olduğunu söyledi. “İnsanların çoğunluğunun cinselliği sadece
bedensel zevk olarak gördüğünü bilmek çok acıklı. Bu çok kıymetli bir kitaba sahip olmuş bir yabaninin sınırlı kullanımı gibidir; onun bu kitaba bakarken tüm göreceği, bir ateş yakmak için bunun uygun bir malzeme olduğudur.
Hayatımızın büyük bölümünü karşı cinsin gözlerinde nasıl görüneceğimiz hakkında tasalanmakla geçiriyoruz. Her şeyden önce bu, fizik görünüşümüze sürekli bir dikkati gerektiriyor. Daha sonra, bu bize kendimizle aynı durumda olan insanların gittiği yerlerde arkadaşlıklar yaptırtıyor, randevular verdirtiyor ve birçok yatırım yaptırtıyor, çoğu zaman ilkel amacımız üzerine sabitlenmiş bir ruhla, yüzeysel şeylerden konuşturtuyor. Yatırımın bu türü mübalağadır.
Büyücüler cinselliğin temelinin ne zevk ne de üreme olmadığını bilirler. Bizi yöneten erkin, bizlere kısa süreli akıl çelici şeyler sunmak için ya da kendimizi bu yeryüzünde mantarlar gibi yaşatalım diye yegâne güç jeneratörü gibi önemli bir şeyi yaratarak kendini yoracağına siz gerçekten inanıyor musunuz? Cinselliğin amacı çok daha öteye uzanıyor; o bizi her şeyin kaynağı giz ile temasa geçirir zira evren hâlâ varlığını sürdüren ve her sevişmemizde kendini ifade eden bir patlamayla ortaya çıkmıştır. Şayet biz kaynağımız olan bu erk nüvesiysek, o zaman içsel çabamızın küntü cinsel enerjimizin tekrar kanalize edilmesidir.”
Elleriyle çok manidar bir jest yaparak haykırdı:
“Neye sahip olduğunuzun farkına varın ve onu boşu boşuna harcamayın! Cinsellik altın değerindedir, hem de külçe altın! Bizim kozmik yazgımız bilincimizi genişletmektir; bundan dolayı Kartal'ın yaratıcı erkinin bir parçasıyla donatıldık. Cinsellik rüya görmek için yaratıldı.
Kuramsal olarak, bir çiftin cinsel değiş tokuşu katılımcıların her biri için mevcut ışıltıyı etkilememeliydi zira erkek kadından kadının aldığı kadar alır ve terazi sonucu nötrdür,” diye belirtti. Cinsellik faaliyeti içinde temenni edilmeyen tüm hadiseler, özgürlüğümüzü kısıtlayan ve bundan çözülmemiz için uzun özetleme yılları talep eden bağımlılık bağları yaratan, kendi enerjilerini karıştıranlardır.
Gerçekte, değiş tokuşun bu tipi dirimimizi bitirir, çünkü biz seviştiğimiz sırada, enerjinin hareketi kapalı devrede cereyan etmez; her zaman bir kaçak vardır.
“Birisiyle cinsel ilişkiye girmek, bize hayat veren tüm genetik zinciri ortaya çıkarmaktır zira bizi dünyaya getirenlerle birleştiren drenaj lifçikleri yüzünden, insanoğulları ışıltılı özerklikler değil, terminal elementlerdir. Cinsel eylem her ne kadar iki birey arasında geçse de, bu sürecin enerjisinin en büyük bölümünü beraberinde götüren, birleşim noktasının ortak sabitlenmesi, insani kalıptır.
Bu sabitlenme cinsel çiftlerle alakalı olan kıskançlık, bağımlılık ve bağlılık duygularının sorumlusudur ve bizleri asil aşk kelimesini alçak bir şeye yozlaştıran, tasdiklenmiş yatırımcılar yapar.
Sevmek olanağı karşısında sıradan insanın davranış tarzı, duygusuz ve hesapçı bir makineninki gibidir: Çocuklarımı seviyorum çünkü enerjimin temsilcileridirler, karımı seviyorum çünkü elbiselerimi yıkıyor, yemeğimi yapıyor ve onu düzüyorum, köpeğimi seviyorum çünkü evimi koruyor, ülkemi seviyorum çünkü doğduğum yer, Tanrı'mı seviyorum çünkü beni kurtaracak...”
Yüzü hoşnutsuz bir ifadeyle kasıldı:
"Hiçbir karşılık beklemeden vermek zor olduğundan! Başkaları bize verdikleri dikkatin benzerini bizden de isteyince, güncel aşk borca dönüşmeye başlıyor. Ve bir duygu borcu açıkçası ölümcüldür.
Böylesi nedenlerden dolayı, ustanın önceliklerinden biri de çömezin cinsel modellerini yıkmaktır. Bu tüm bir hayat çalışmasını gerektiren çok önemli bir konudur, ama başından itibaren başlamak gereklidir, çünkü bir büyücü klanının mensubu olmak cinsel
yetersizliklere mazeret olarak kullanılamaz. Eğer sıradan erkekler ve kadınlar olarak bu problemi çözüme kavuşturamazsak, savaşçının yolu üzerinde ilerleme şansımız çok az olacaktır.
Büyücüler bir çömezi ıslah etmenin pek çok yoluna sahiptir. Bazılarının hiçbir endişesi yoktur ve öğrenciyi, ta ki o savaşçı olana ya da boyun eğene kadar onun zaaflarına saldırarak gerçek acıya maruz bırakırlar. Başkaları, benim ustam gibi, son derece incedirler bu noktada ve tepki göstermesi amacıyla çömezi kendinin bilincine vardırarak, içsel enerjiyle çalışmayı tercih ederler. Mademki arzu edilen sonuçlar üretiyor, her metot meşrudur.
Nagual Julian, örneğin, istediği şey olmak için muazzam bir maharetlilikle zalim bir etkinliği birleştiriyordu; hiç de komedi oynamıyordu, birleşim noktasını hareket ettirirken, gerçekten bir hayvan ya da bir başka kişi biçimi ile uyuşan benzer konuma kadar dönüşüyordu. Gözde kişiliklerinden biri, genç bir kadın olmaktı.
Bir zamanlar, çok güzel bir kadın olarak, o zamanlar yirmili yaşlarında ve genç bir boğa gibi ateşli olan çömezi Juan Matus’u baştan çıkarır. İkisi yattıkları zaman, birleşim noktasını bilindik konumuna tekrar getirir ve yeniden bir erkek olur, yayılmış genç adam dehşetle odadan dışarı fırlar.
O çağdaki Don Juan'ınki gibi bir mantalite için böylesi bir darbe kahredicidir. Bu onun basmakalıplarını, Groteks bir fars, fakat eşi bulunmaz bir etkililikte işe yaramaz duruma getirir. Tek seferde, onun mevcut ilk kadına kapılma eğilimini kökten sona erdirmiştir. Don Juan ustasının bu şakasını asla affetmedi, ama zamanla buna gülmeyi öğrendi.”
Bu noktada, Carlos küçük bir soru turuna izin verdi. Katılımcılardan biri Carlos'un evlenmemek hakkındaki düşüncelerini öğrenmek istedi; bu büyücüler için elzem miydi değil miydi ve bunun avantajı neydi?
Carlos:
“Öncelikle, büyücüler her ne olursa olsun, onun ne lehindedir ne de aleyhinde. Onlar her şeyi enerjinin doğuştan düzenlenmesine bağlı görürler. Günlük sevişme için gereken tutkuyla doğanlar var, halbuki başkalarının mastürbasyon üzerine bile düşünüp taşınmaları gerekmeyecektir. Kimileri disiplin yoluyla ışıldayan bütünselliklerini tekrar elde ederler, başkaları kevgir bir görünüşe sahiptirler ve eksik ölürler. Tüm bu etmenler büyücülerin cinselliğe dair davranışlarını değiştirir ve belirler.
Büyücüleri karakterize eden, ortak üremeye ait düzenin kurbanı olmayı reddetmeleri ve enerjileri için sorumlu bir kullanımı seçmekteki maharetlilikleridir. Böylece, onların arasından hiç kimse cinsel bir kategori tuzağına düşürülemez. Onlar özgürdür, her an erkin onlara işaret ettiğine göre davranırlar. Bu vizyona sahip olmak için, onlar sıradan insanın tanımadığı bir ılımlılığı işlerler.”
Carlos yeni görücülerin genellikle bekâr ve özerk bir konumu yeğlediklerini açıkladı, çünkü onlar enerjileri konusunda çok eli sıkıdırlar ve onu bilinçlerinin genişlemesine ayırmayı tercih ederler. Tüm başka şeyleri, hatta cinsel eylemi bile solgun ve albenisiz gösterten sonsuzluk içindeki yolculukları boyunca dünyaya tanıklık ederler:
"Don Juan sevişmenin bağlılıkları olmayanlar için olduğunu söylerdi."
Bir başka soruyu yanıtlarken, “tam olarak doğruyu söylemek gerekirse cinsellik sorunu yoktu, sadece bireyler kendi özel ikilemleriyle bunu çözüme kavuştururlardı” dedi.
“Cinselliği genel bir biçim altında görmek bir tuzaktır, çünkü bu bize sorumluluğumuzu sulandırtır ve diğer herkesle benzer olma düşüncesiyle kendimizi bağışlarız. Tıpkı ölmek ve doğmak gibi üremek de kişisel bir eylemdir, Kartal'ın bize verdiği bir armağan. Bu bizden sorumluluğu, çok sade bir şey olan büyücüler olmayı talep eder.
İçinde yaşadığımız toplum, inanılmaz bir zalimliğin buyruklarını uygulamaya mecbur bırakıldığımız bir okuldur. Yaşlanıyoruz ve sevişmek grotesk bir parodiye dönüşüyor. Toplum bize bir drenaj empoze ediyor, artık bizdeki ışıktan tek bir damla kalmadığında ancak duran, önceden belirlenmiş bir davranış.
Büyük babam buna bir örnekti. Büyük peder sürekli şunu söylerdi: "Herkese atlayamazsın, ama denemelisin!" Bir ayağı çukurdaydı ve hâlâ kendisine öğretilmiş klişelere göre tepki gösteriyordu. Hayatının yarısını bir kadın bulmak için geçirdi ve diğer yarısını da ona bakmakla; hâliyle özgün bir tercihinin olmadığını asla idrak edemedi.
Sonunda, ölüm döşeğinde, metreslerinin artık onu erkekliği için değil parası için arzu ettikleri düşüncesiyle acı çekti ihtiyar. ‘Beni sevmiyor!’ diye sızlanıyordu ve yeğenleri onu teselli ediyordu: ‘Ama o seni o kadar çok seviyor ki, Babacık!’ Aptal ihtiyar: ‘Geliyorum anne!’ diye bağırarak öldü. İnsanoğlu sıfatıyla gerçekleştirebileceklerimizin hepsinin bu olmadığını kavramak için, bir büyücü olmak şart mıdır?”
Carlos savaşçı yolunda uygulamalar yapmayı karara bağlamadan önce, baştan çıkarıcı bir erkek olduğuna inandığını ve latin boğası basma kalıbı dürtüsü altında böyle davrandığını
belirtti:
“Bir keresinde bir kızı baştan çıkarıyordum ve onu arabama götürdüm. İkimiz de öyle tahrik olmuştuk ki, kendimizi kaptırdığımız öpücüklerden kucaklaşmalardan ön cam buğulanmıştı. Heyecanımın doruğunda, o genç kızın bir erkek olduğunu keşfettim!
Bir başka sefer, genç bir kadına gerçekten aşık oldum, ama beni aldattığından şüphelenmiştim. Araba değiştirdim ve evinin köşesinde nöbet tuttum. Başkası geldi. Kadından açıklama talep ettiğimde bana şunu söyledi: ‘Seninle olan aşk, onunla olan sadece cinsellik!’.
Durumun biçimi, aşk ilişkilerinde daha itidalli davranma kararı aldırdı bana. Ama benim basma kalıbımın tazyiki fazlasıyla güçlüydü. Irkımın davranışını takip ederek, enerjimi cinsellikte
harcamaya devam ettim, ta ki Don Juan önüme iki seçenek koyana kadar; ya durulacaktım ya da çömezlikten vazgeçecektim."
Bir başka soruya yanıt olarak, cinsellik sırasında gerçekleşen enerjisel drenajı durdurmanın en iyi aracının; dikkatimizin sabitliğini önleyen ve bizi gevşeten, soylu ve cömert davranışlara sahip olmayı öğrenmek olduğunu ifade etti.
“Kozmik hayatı bedava elde ettik ve bizim ayrıcalığımız bu jesti tam bir yansızlıkla yansıtmaktır. İlgisizliği sayesinde savaşçı, aşkını boş, koşulsuz bir çeke, soyut bir sevgiye dönüştürecek durumdadır, çünkü o arzudan yola çıkmaz. Ne muazzam bir şeydir bu!
Sokaktaki adamın düşüncesinin aksine, büyücülerin doğası dünyevidir, tutkuludur. Ama onların tutkusunun amacı kösnül değildir. Onlar her şeyi bir arada tutan öksenin, evreni feyezana uğratan ve durdurulamaz bir tutku dalgası olduğunu görmüşlerdir zira bu olmasaydı, her şey tamamen yok olurdu.
Görmeleri içinde, aşkın kaidesini kişisel dikkatin en güçlü durumu olan, bilinç köşe taşına oturtmuşlardır. Onların aşkı her nefeste titreyen, her jestte kendini dışa vuran ve her sözün anlamını veren, boyun eğdiren bir gerçekliktir; onları keşfetmeye, riskler almaya ve her zaman ellerinden gelenin en iyisini ortaya koyarak evrilmeye iten bir güçtür.
Büvücüler aşkın en arı halini keşfetmişlerdir, çünkü onlar kendilerini severler. Dışarıya her verdiğimizin, içimizde sahip olduğumuzun bir yansıması olduğunu bilirler. Tutkunun erkini varlığın hizmetine koşmuşlardır ve bu da onlara gerçekten kayda değer tek araştırmaya girişmek için gerekli dürtüyü verir. Bu, kendilik araştırmasıdır.”

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

6-Özetleme
Notlarımı gözden geçirdiğimde, Carlos'un sohbetlerinde mükerrer biçimde gönderme yaptığı diğer bir konunun da özetleme kavramı olduğunu gözledim. Büyücülerin zamanlarının en büyük bölümünü ayırdıkları alıştırmanın bu olduğunu ifade ediyordu.
Bir keresinde, toplumsal etkileşim sırasında enerjisel drenaja maruz kalmamıza rağmen, hepimizin bir alternatifi olduğunu açıklamıştı, zira Işıltılı dış görünüşümüzün mühürlenmiş doğası bizim sıfırdan başlamamıza ve bütünselliğimizi tekrar elde etmemize imkân veriyordu.
“Asla çok geç değildir,” dedi. “Hayatta oldukça, herhangi bir tipteki blokajı yenmek daima olasıdır. Kaybettiğimiz ışıklı lifçikleri tekrar elde etmenin en iyi yolu enerjimizi kendimize anımsatmaktır. En önemlisi ilk adımı atmaktır. Enerjinin tasarrufu ve onun tekrardan kazanılmasıyla ilgilenenler için, sahip olunan yegâne açık yol özetlemedir.
Bir büyücü, eğer biz hayaletlerimize doğru gitmezsek, onların bize geleceklerini bilir. Bundan dolayı hiçbir şeyi boşlukta bırakmaz. Geçmişini kendine anlatır, sihirli konjonktürü —birinin yazgısı içine çekildiği doğru anı— arar, tüm konsantrasyonunu bu nokta üzerine uygular ve niyetin bağcıklarını çözer. Büyücüler uzaktaki hayatımızı yaşadığımızı söylerler, sanki bir anıymışçasına. Artık hiçbir anlamı olmayan bir yükü taşıyarak, otuzumuza vardığımızda tutsak ve yaralı bir hayat geçiriyoruz.
‘Onu asla affetmeyecektim!’ diye bağıralım, ama bu doğru değil, asla affetmediğimiz bize ait bir şeydir!
İnsanlarla altına imza attığımız heyecansal taahhütler, hepimizin yol boyunca yaptığımız yatırımlar gibidirler. Mirasımızı böyle boşu boşuna harcamak için gerçekten deli olmak gerek! Yeniden tam olmanın tek yolu bu yatırımı tekrar elde etmek, enerjimizle barışmak ve duyguların ağır yükünü dağıtmaktır. Büyücülerin keşfetmiş olduğu en iyi metot, kişisel tarihimizin olaylarını bizler onları tamamen hazmedene kadar kendimize anımsatmamızdır. Özetleme bizi geçmişten çıkarır ve şimdinin içine yerleştirir. Ne sıkıcı bir birleşmenin sonucu olarak doğmaktan, ne de çocuklar yaparak ya da yorucu ilişkiler sürdürerek ışıltımızın büyük bölümünü yatırmaktan geri durabiliyoruz. Fakat bu eylemlerin enerjisel etkisini geçersiz kılacak olan özetlemeyi yapabiliriz.
Neyse ki enerji aleminde zaman ve uzay gibi şeyler bulunmaz. Böylece olayların geçtiği zamana ve yere dönmek ve onları tekrar yaşamak olanaklıdır. Bu çok zor değil, zira hepimiz yaralandığımız yeri çok iyi biliyoruz. Özetlemek, kılı kırk yaran sistematik bir araştırma içinde, acımasızlıkla boyun eğdirerek, rutinlerimizin izini sürmektir. Bu, hayatımızı hem de ardışık bir zaman olarak da değil, bütünlüğü içinde tahayyül etmemize imkân veren bir etkinliktir. Buna rağmen, her ne kadar tuhaf gelebiliyorsa da, bir özetleme alıştırmasını ancak büyücüler yapar; başka insanlar bunu sadece tesadüfen yaparlar. Özetleme eski görücülerin mirasıdır, temel uygulama ve büyücülüğün özüdür. O olmadan, yol yoktur. Don Juan'ın özetleme yapmamış çömezleri sivri dilli biçimde radyoaktiflikle ilişkilendirme alışkanlığı vardı. Don Genaro benimle tokalaşmayacaktı bile ve kazara ona dokunursam, sanki ona mikrop bulaştırmışım gibi yıkanmaya koşuyordu. Tam bir pislik olduğumu ve bunun cildimin her gözeneğinden sızdığını söylüyordu. Bu parodiyle, özetlemenin temel bir hijyen davranışı olduğu düşüncesini aklıma soktu.”
Bir başka okumada Carlos, dikkatimizin bir sabitlenmesi olarak betimlediği, enerji akışını bloke eden bir ışıltısal durgunluk türüne dikkat çekti. Bunun gerçekleri göğüslemeyi reddettiğimizde, kaçamakların ardına sığınarak kendimizi korumaya çalıştığımızda ya da zorlu etkinlikleri beklemeye bıraktığımızda veya bizi boyunduruğu altına alan taahhütleri onayladığımızda ortaya
çıktığını söyledi.
Bu tür durgunluğun sonucu, kişinin kendi başına var olmayı kesmesidir. Hayatında aldığı kararlar zincirinin baskısıyla itaatkarlaşır, artık kararlılıkla davranamaz ve koşullar içinde debelenir. Bu durum nihayetinde ruhsal ve fiziksel bir sakatlığa gidebilir ve ancak özetleme sırasında çözüme kavuşturulabilir.
Carlos, özetlemenin temelde etkileşimlerimizin neden olduğu bir yaralanmalar listesi yapmaya dayandığını söyleyerek konuşmasını sürdürdü. Bize ait olanları massetmek ve başkalarına ait olanları iade etmek için, önemli olayların vuku bulduğu anlara kadar geriye doğru gitmek bir sonraki adımdır:
“Bir savaşçı gününü geriye sarmakla başlar. Söyleşileri yeniden kurar, anlamları deşifre eder, yüzleri ve isimleri anımsar, nüansları ve anıştırmaları arar, kendi heyecansal tepkilerine ve başkalarınınkine neşter vurur. Hiçbir şeyi gelişigüzel şekilde bırakmaz, günün anılarını bir bir toplar ve onları nefes alıp vermeyle temizler. Hayatının kategorilerini de bölümlerini de inceler. Örneğin eşlerini, yaşamış olduğu evleri, okulları, iş yerlerini, dost ve düşmanlarını, mücadelelerini ve mutlu anlarını ve benzerlerini. İşi kronolojik sırayla gerçekleştirilmek en ideal olanıdır, anıların en yenisinden kafada canlandırılması mümkün olan en eskisine kadar. Fakat ilk başta temayla ilerlemek daha kolaydır.
İncelemenin çok faydalı bir formu, hepimiz için erişilebilir, tesadüfi özetlemedir. Düşünüldüğü zaman, mütemadiyen özetleme yapmak üzereyizdir. İçsel söyleşimize uygun düşen tüm anılar böylelikle çağrılabilirler. Bununla beraber, onları istenç dışı biçimde canlandırırız kafamızda; sessizce onların izini sürmek yerine, onları yargılarız ve içtenlikle onlarla etkileşiriz. Bu acıklıdır. Bir savaşçı bu fırsattan faydalanır, çünkü rastlantıyla geliyormuş gibi görünen bu anılar, sessiz yanımızdan gelen uyaranlardır.”
Carlos, özetleme için, özel koşulların gerekmediğini belirtti. Herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda alıştırmalar denenebilir; onu yapmaya uygun hissettiğimiz herhangi bir anda.
“Savaşçılar yürürken, banyodayken, çalışırken veya yemek yerken, mümkün olan her defa özetleme yaparlar! Önemli olan onu yapmaktır. Duruş önemli değil,” diye ekledi Carlos. “Tek gereklilik, fizik bedenin bizden dikkat talep etmemesi ve anılarla iç içe girmemesi için rahat olmaktır.
Bununla beraber, büyücüler alıştırmayı çok ciddiye alırlar. Kimileri ağaç kasalar, yükseltilmiş kürsüler, dolaplar ya da mağaralar kullanırlar. Başkaları büyük bir ağacın en yüksek dalına bir sandalye yapar ya da yerde bir çukur kazıp onu dallarla kapatır. Uyumak için uzanmadan önce, karanlıkta, yatakta oturarak özetleme yapmak iyi bir pratiktir. Bizi ortamdan yalıtabilen her şey biçimsel bir özetleme için iyidir.
Bir olayın yerini belirleyip de detaylarının her birini yeniden canlandırınca, geride bıraktığımız enerjiyi tekrar elde etmek için lifçikleri nefesle almalıyız ve başkalarının bizde bıraktığı lifçikleri nefesle vermeliyiz. Nefes büyülüdür, zira hayat veren bir işlevdir.”
Carlos ardından bize, bu tip bir soluk alıp vermeye, büyücülerin "olayı yellemek" dediği, başın yanal bir hareketinin eşlik etmesi gerektiğini açıkladı. Birisi “soldan sağa doğru mu, yoksa ters yönde mi nefes almak gerekiyor?” diye sordu.
Carlos:
“Ne önemi var? Bu enerjisel bir iş; sabit bir modeli yok. Niyettir önemli olan. Bir şeyi tekrar elde etmeye çalıştığınız sırada nefes alın ve size ait olmayanları nefesle verin. Bunu tarihinizin bütünselliğiyle yaparsanız, düğümlenmiş anılar zinciri içinde yaşamayı keseceksiniz ve şimdi üzerinde odaklanacaksınız. Görücüler bu etkiyi, nesnelerle olduğu gibi yüzleşmek ya da zamanı nesnellikle görmek olarak tanımlar.”
Katılımcılar Carlos'a, “anıları belirleyince ne yapılmalı; belirli bir psikanalitik metot veya bu türden bir şeyle onları incelemek gerekiyor mu?” diye sordu.
Carlos:
“Anılarla özellikle bir şeyler yapmak gerekmiyor. Anılar kendi yerlerini bulacak ve ışıltı nefes alma sırasında kendi kendini yeniden düzenleyecektir. Sadece uygun buluşmayı denemeli; tin nasıl yapılacağını size söyleyecektir.
Özetleme içeriden harekete geçer ve kendi kendine devam eder. Önemli olan zihni susturmak, enerji bedenimiz kendisi için bir zevk olan her şeyi yaparak kontrolü eline alacaktır. Sizi yorması bir yana, kendinizi iyi, rahat hissedeceksiniz, bu sizi dinlendirecek. Bedeniniz onu açıklanamaz bir enerji banyosu gibi algılayacaktır.
Fakat tavrınız doğru olmalı. Alıştırmayı psikolojik bir sorguyla karıştırmayın. Eğer yorumlara ihtiyacınız varsa, o zaman psikiyatra gidin! Size bulunduğunuz ahmaklık içinde devam etmeniz için neler yapacağınızı söyleyecektir. İbret de almaya çalışmayın. Kısadan hisse alınan hikayeler ancak çocuk kitaplarında olur.
Özetleme iz sürmenin belli bir amaç için geliştirilmiş bir formudur, yüksek stratejik bir duyumla girişilmelidir. Bu, anlamak ve varoluşumuz içindekine çekidüzen vermek; olduğu gibi görmek,
vicdan azabı, kınama ya da tebrik olmadan, tam bir ilgisizlik ve akışkanlık ruhuyla, humoru görmek meselesidir, çünkü tarihimiz içindeki hiçbir şey, bir başka şeyden ve nihayetinde geçici olan
bütün etkileşimlerimizden daha önemli değildir.
Önemli olan başlamaktır, zira elde ettiğimiz ilk niyetin enerjisi hayatımızın gittikçe kompleksleşen yanlarını özetlemeyi sürdürtecek gücü bize verecektir. Öncelikle, en yürek paralayan duygular olan en güçlü yatırımlara gitmek gerekir. Daha sonra, unutulmuş olduğunu düşündüğümüz fakat hâlâ burada olan derinlere gömülmüş anılarla uğraşırız.
Başlangıçta özetlemenin zor bir çalışma olduğu ortaya çıkabilir, nitekim zihnimiz bu disipline alışık değildir. Fakat en derin yaralar kapandıktan sonra, enerji kendiliğinden etkinleşir ve alıştırmanın bağımlısı oluruz. Bu şekilde, tekrar elde ettiğimiz her ışık zerresi onun daha fazlasını kazanmamıza yardım eder. Kişisel tarihinizin entrikasını kasten çözmeye kendinizi hazırlamaya başladığınız an, sonuç belirleyici bir adım atmış olacaksınız.”
Bir başka soruyu yanıtlarken, özetlemenin sonu olmadığını, onun hayatımızın sonuna ve ötesine kadar sürmesi gerektiğini söyledi.
“Gün boyunca olup bitenleri her gece hatırlayarak lifçiklerimi çekip uzatıyorum. Bu şekilde olay listem güncel kalıyor. Fakat yılda bir kez, kendimi daha eksiksiz bir alıştırmaya veriyorum ve birkaç hafta boyunca tamamen dünyadan uzaklaşıyorum.”
Bunun günlük değilse de düzenli bir alıştırma gibi görülmesi gerektiği konusunda bizi uyardı:
“Eğer enerjimizin bütünlüğünü özetlemezsek, kararlarımızın erkine asla erişemeyeceğiz; daima bir fon gürültüsü, yabancı bir düzen olacaktır. Ve kararlarının erki olmaksızın bir insan hiçbir şeydir. Olayları yeniden yaşamak idealdir, çünkü bu geçmişin yaralarını temizler ve enerjisel kanalların tıkanıklığını açar. Bu şekilde, başkalarının bakışının sabitlemesini kesersiniz, insanların davranış modellerini açığa çıkarırsınız ve artık hiçbir şey sizi bağlayamaz. Bağımsız bir varlık olursunuz; ne yapmak istediğinize kendiniz karar verirsiniz.”
Özetlemenin bilinç üzerine etkisiyle ilgili olarak bir soru vardı. Carlos alıştırmanın iki temel etkisi olduğu yanıtını verdi:
“Dolaysız etkisi içsel söyleşimizi durduruyor olmasıdır. Bir savaşçı söyleşisini durdurmaya muktedir olduğu zaman, enerjisiyle ilişkisini ayarlar. Bu onu anımsama zorunluluğundan ve duyguların yükünden kurtarır ve algısının sınırlarını genişleterek yeniden yatırım yapabileceği enerjisel bir artık bırakır. Savaşçı olayları artık gerçekten değerlendirmeye başlar, nitekim yorumu yoktur. İlk kez, tahayyül edilemez bütünleşmiş bir gerçekliğin betimlemesi olan, büyücülerin mutabakatıyla temasa geçer.
Savaşçının bu etapta her şeye gülmeye başlaması normaldir, çünkü enerji sevinç verir. Özetlemesi sayesinde mutludur, sevinçten içi içine sığmaz, bir çocuk gibi zıplar. Öte yandan, korkunç bir kişi olmaya başlar; eksiksiz ışıltısına ve temizlenmiş hayatına kavuştuğundan, kararlar kendisi için artık bir külfet olmayacaktır. Kendisi için gerekene istediği an karar verecektir ve bu, başka insanlar için berbattır.
Bu aynı zamanda savaşçının, ılımlılığın ve ihtiyatın ekstra bir dozuna ihtiyaç duyduğu andır zira bu olmadan başkalarınınkini ve kendi güvenliğini tehlikeye sokan lüzumsuz riskler alacaktır.
Özetlemenin bir başka etkisi, tine bir davetiye gibi işlev görmesidir, özetleme tini ayartır ve onu bizimle yaşamaya kışkırtır. Başka bir ifadeyle, geçmişini hatırlamak yıllarca birbirinden ayrılmış fizik ve enerji bedenini birleştirmenin en etkili yöntemidir.”
Carlos, “enerjisinin en büyük bölümünü yoğunlaştırmaya muvaffak olan büyücü, algısal bir mahareti gerçekleştirebileceği niyetin öylesi bir konumu içindedir ki: Ölümü aldatmak için hayat deneyiminin bir kopyasını sunar,” diyerek sözlerini sürdürdü.
“Bu özetlemenin son amacıdır; bir çift yaratmak ve hareket etmeye hazırlanmak. Tüm bunların önemini anlamak için bir büyücü olmaya ihtiyacınız yok. Borçlu ölmek, ölmenin acıklı bir yoludur. Buna karşın, Kartal’a sunulacak bir çifte sahip olmak, ötesine devam edebileceğinizin garantisidir.
Büyücülerin mücadelesi kahramancadır. Hayatlarının içeriğini kusursuzca özetleyerek, dikkatlerini drenajlayan enerji lifçiklerini tekrar elde ederler ve kendilerine verildiğini bildikleri tüm dikkati, verenlere iade ederler. Bu şekilde, onlara bütün bilinçleriyle
harekete geçme izni veren dengeli bir duruma ulaşırlar. Onların anıları, istikrarlılıkları, arıtılmışlıkları, bütünleşmişlikleri bilinçleri karşılığında bir bilet almaya yarayacak, bağımsız bir varlık gibi işlev görür. Kartal bu çabayı bir ödeme olarak kabul eder ve kenara çekilir. Bizim repliğimiz, onun talebini tatmin etmeye kâfidir.
Görücüler bu ‘an’ı, kendi kuşatılmış bilinçleriyle dışsal yayılımların bütünselliğini düzenleyen bir enerji patlaması ve kendi birleşim noktalarının, bir ışık burgacı gibi sonsuzluğa uzanması olarak görürler.’'
Bir başka konferans sırasında Carlos, özetleme alıştırmasında büyük bir yardımının olabileceği yeni görücüler tarafından ortaya çıkarılan yazma metodundan bahsetti:
"Büyücülerin işlerinden biri daima tinin anıştırmalarını çözümlemektir. Bu amaçla, tinin onları isteyerek ya da istemeyerek kararlar almaya zorlayan, hayatlarına müdahale ettiği dönüm noktalarının bir haritasını, bir hatırlanmaya değer olaylar defteri tutmayı alışkanlık edinirler.”
Bu tekniğin avantajını, yazdığımız sırada hiç olmazsa bir nebze daha nesnellikle odaklanabilmek için meselelerden ve olaylardan ayrılmamız olarak açıkladı:
‘Söz konusu olan günlük rutinlerimizin tasviri değil, niyetin Kendini gösterdiği yabansı anlara dikkat etmektir. Bunlar büyülü konjonktürlerdir, çünkü onlar değişiklikler üretirler ve bizi varoluşumuzun anlamı karşısına koyarlar."
Bu türden olaylardan bize bazı örnekler de verdi:
“Tinin işaretleri kişisel bir iş olsa da, genelde insanların hayatına damgasını vuran doğmak, bir kariyer seçmek, yazgımızı bir başka insanınkiyle birleştirmek ya da çocuk sahibi olmak gibi olağan olaylar var. Ama hastalık ve önemli kazalar da böyledir, zira ölümle bir bağ kurarlar. Bir nagual formu altında tin kanalını bulmak şansına sahip olanlar için, kuşkusuz hepsinin arasında en hatırlanmaya değer olaydır.
Niyetin müdahaleleri habercilerdir, bir savaşçı için çok manidar anılardır ve onlar kişisel tarihimizin epizotları araştırılırken, hareket noktası alınacak referans noktaları olarak kullanılabilinirler. Onları seçmek ve onların sentezini yapmak için, oradaki büyülü özü okuyarak kişisel yanı ondan çekip çıkarmak, sürat ve berraklık gerektirir. Bu doğru bir tarzda yapıldığında, onlar bir savaşçının deşifre etmekle yükümlü olduğu, yeni görücülerin niyetin bir matrisi, algının soyut çekirdekleri dedikleri hale gelirler.”

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

7-Sessizliğin Eşiği
Önceden sezilemezliği Carlos'un karakteristik özelliklerinden biriydi. Bazen randevularına dakiklikle gelirdi, bazen de bir saat gecikirdi. Sistemin avantajları vardı; daha az ilgilenenler kalkıp giderken, en kendini adamışları da sabırlarını geliştirmeye zorluyordu. O akşamki buluşma Mexico Üniversitesi'nde gerçekleşiyordu. Sorulan sorular arasında, Tanrı'ya inanıp inanmadığı da vardı. Carlos yanıt olarak, sözlerini dinsel bir mesajla karıştırmamamızı isteyerek şöyle dedi:
“Büyücüler kendi deneyimlerine tutunurlar. Onlar ‘inanma’nın yerine ‘görme’yi koyarlar. Tinden bahsederler, ama varlığına inandıkları için değil, onu gördükleri için. Fakat onu yukarılarda bir yerde, bize göz kulak olan müşfik bir baba gibi görmezler. Onlar için tin, çok daha direkt ve dolaysız bir şey, aklı aşan bir bilinç seviyesidir.
Duyularımıza ulaşan her şey bir alamettir. İhtiyacımız olan tek şey, zihni susturmak ve mesajı yakalamak için gereken hızdır. Tin işaretleri içinde çok açık bir sesle bizimle konuşur.”
Aramızdan biri, tini dinlemek fikrinin ya da onunla konuşmanın; aşırı dinsel bir bakışa sahip bir metafor gibi de alınabileceğini söyledi.
Carlos karşılık olarak:
“Bu ses bir metafor değildir. Harfiyen doğrudur. Bazen kelime formunda konuşur, bazen da sadece bir mırıltı ya da bir film gibi, önümüzde sergilenen bir sahnedir. Bu şekilde tin, tek bir ifadede özetlenebilecek buyruklarını bize iletir: ‘Niyetli ol! Niyetli ol!’
Tinin sesi bizimle hep benzer şekilde konuşur, ama biz onu fark etmeyiz. Düşüncelerimiz bizi öyle meşgul eder ki susmak ve dinlemek yerine her türden mazerete başvurmayı tercih ederiz. Bu geri çağrı sesinin varlığından dolayıdır.”
Katılımcılar çağrı sesinin ne olduğunu sordu. Carlos:
“Bu dikkatin bir kaynağı, başka bir bilinç seviyesine erişmenin bir yoludur. Tinle ahenk içinde olmak için aşağı yukarı herhangi bir şeyi kullanabiliriz, nihayetinde o var olan her şeyin ardındadır. Ama kimi şeyler bizi başkalarından daha fazla çeker. Genelde insanların kendilerine ait duaları, tılsımları, titizlikle hazırlanmış özel ya da ortak ritüelleri vardır. Eski büyücüler mistisizme vurgundular; astrolojiyi, kehanetleri ve büyülü sözleri, sihirli bagetleri kullanıyorlardı, hepsi de aklın uyanıklığını alt edebiliyordu.
Ama yeni görücüler için, bu davranışlar savurganlıktır ve bir tehlikeyi perdeler: Onlar kişinin dikkatini tin ile aracısız bağı üzerine odaklaması yerine, sembollere bağımlı kılabilir. Günümüzün savaşçıları daha az gösterişli metotları tercih ediyorlar. Don Juan içsel sessizliğin direkt niyetini salık veriyordu."
Carlos sözlerinin altını çizerek, büyücülüğün sessizlik sanatı olduğunu özellikle belirtti:
“Sessizlik dünyalar arasında bir köprüdür. Zihnimiz sessiz kaldığı sırada, varlığımızın inanılmaz yanları su yüzüne çıkar. Bu andan itibaren, kişi niyetin bir aracı olur ve bütün eylemleri erk yaymaya başlar.
Çömezliğim süresince, velinimetim benim korkudan ödümü patlatan, ama aynı zamanda, hevesimi de uyandıran olağanüstü işler gösterdi bana; ben de onun kadar etkili olmak istiyordum. Sık sık maharetlerini nasıl öğrenebileceğimi soruyordum ona, ama o bir parmağını dudaklarının üzerine koyuyor ve bana büyük bir dikkatle bakıyordu. Benim onun yanıtındaki görkemli dersi bütünüyle takdir edebilmemden önce yıllar geçti. Büyücülüğün anahtarı sessizliktir.”
Dinleyicilerden birisi Carlos'tan bu kavramı tanımlamasını istedi.
Carlos:
“Bu tanımlanamaz. Uyguladığın zaman onu fark edersin. Eğer anlamaya çabalarsan, onu bloke etmiş olursun. Bunu zor ya da kompleks bir iş gibi görme, zira başka bir dünyadan gelmiyor bu; mesele sadece zihni susturmakta.
Size sessizliğin, sandalların yanaştığı bir rıhtım gibi olduğunu söyleyebilirim; eğer rıhtım doluysa, yeni bir şey için yer yoktur. Benim meseleyi görüşüm böyle, ama hakikât; ondan nasıl bahsedeceğimi bilmediğimdir.”
İçsel sessizliğin sadece düşüncenin yokluğu olmadığını açıkladı. Söz konusu olan daha çok yargıları askıya almak, yorumlamadan tanık olmaktır. Sessizliğe girmenin, büyücülerin tipik olarak çelişik üslubuna göre, “sözsüz düşünmeyi öğrenmek” olarak tanımlanabileceğini söyleyerek sözlerine devam etti;
“içinizden çoğu için, söylediğim hiçbir şeyin anlamı yok, zira zihninizin herhangi yakın bir şeye başvurmasına alıştırılmışsınız. Yeni başlayanlar için, düşüncelerin bizim olmaması işin ironisidir. Aramızda çınlıyorlar, bu başka. Sonuçta aklı kullanmayı öğrendiğimizden beri başımızın etini yiyor gibiler, onlara alışmaya başlıyoruz.
Eğer zihne sorarsanız, size büyücülerin amacının bir anlamı olmadığını söyleyecektir çünkü ussal olarak kanıtlanamaz. Size dürüstçe bu önermeyi teyit etmeye gitmenizi tavsiye etmek yerine katı bir yorumlamalar duvarının ardına saklanmanızı buyuracaktır. Bundan dolayı, eğer şansınızı ele geçirmek istiyorsanız ancak tek bir olası kurtuluş yolu var: Zihninizle bağlantıyı kesmek! Özgürlük, düşünmeksizin gerçekleşir.
İçsel söyleşilerini durdurabilmiş ve artık yorumlamayan insanlar tanıyorum, saf algılar; asla düş kırıklığına uğramış ve hiçbir şeye pişman değiller zira yaptıklarının tümü karar merkezinin parçası. Kendi zihinlerine otoriteyle davranmayı öğrenmişler ve özgürlüğün en otantik durumu içinde yaşıyorlar.”
Carlos sessizliğin doğal koşulumuz olduğunu söyleyerek sözlerine devam etti:
“Sessizlikten geldik ve oraya döneceğiz. Bizi kirleten, ortak yaşantımızdan doğarak bize sızan her türden lüzumsuz fikirdir. Ebeveynlerimizin, primatların grup içindeki gerilim seviyelerini düşürmek amacıyla çok köklü sosyal adetleri vardır. Örneğin, zamanlarının çoğunu birbirlerini okşayarak, koklaşarak ve birbirlerinin bitlerini ayıklayarak geçirirler. Bu alışkanlıklar genetiktir ve demek ki ortadan kalkmış değiller; bunlar hâlâ bizde, sizde, bende mevcut. Söz konusu olan, bunların yerine sözlü değiş tokuşu ikame etmeyi öğrenmiş insanoğludur sadece. Her fırsatını bulduğumuzda, birlikte bir şeylerden konuşarak rahatlıyoruz...
Binlerce yıllık grup yaşantısından sonra, bu değiş tokuşları dışa vurmadığımız için derin uykudayken veya uyanıkken, zihnimiz asla sakin değil, daima kendi kendisiyle konuşmakta.
Don Juan, evcilleştirmenin gücüyle yırtıcı hayvanlardan geviş getiren hayvanlara dönüştüğümüzü belirtiyordu. Neredeyse her şey üzerine, bitmek bilmeyen bir kanaatler listesini midemizden ağzımıza getirmekle hayatımızı geçiriyoruz. Tüm zihinsel alan büsbütün dolana kadar, başka birilerininkiyle birleşik düşünce salkımlarını kabul ediyoruz. Kendini neredeyse tamamen egonun genişlemesine adayan bu gürültünün hiçbir faydası yok.
Çocukluk sırasında bize öğretilen her şeye ters olduğu için, sessizliğe savaşçı bir tin ile niyetlenilmelidir. Bu anda, büyük bir avantajınız vardır: İz sürücülerin deneyimi. Günümüz büyücüleri dünyadan, özdeşlik tarzında şeyleri sağaltarak, dikkat çekmeksizin geçilmesini salık verir. İz sürücü bir savaşçı, durum ustası olur — en iyi ya da en kötü için çünkü zihinsiz harekete geçmek olgusu, içinde müthiş etkin şeyler barındırır.”
Sessizliğe erişmek için kimi alıştırmalar istedik Carlos'tan.
“Burada çok özel bir mesele mevzubahis” diye yanıtladı. “Çünkü içsel söyleşinin kaynakları kişisel tarihimizden beslenir.
Bununla beraber, binlerce yıla yayılan pratik sonrası, büyücüler hepimizin özünde çok benzer olduğumuzun farkına varmışlardır. Neticede hepimizi sessiz kılacak etkiye sahip durumlar vardır.
Ustam zihnimi susturmam için bana çeşitli teknikler gösterdi.
Bu teknikler elbette ki tek bir şekilde özetlenebilir: Niyet. Çabayla, sessizlik kendini dobra dobra niyetler. Önemli olan tekrar tekrar ısrar etmektir. Bu, düşüncelerimizi bastırmak anlamında değil, daha çok onları kontrol etmeyi öğrenmek anlamındadır.
Sessizlik bir emirle, Kartal’ın bir komutu olan iradi bir eylemle başlar. Bununla beraber şunu da aklımızda tutmamız gerekiyor; ne kadar uzun zaman sessizliği sürdürmüş olursak olalım, gerçekten oraya ulaşmamış olacağız çünkü bu bir yükümlülük olacaktır. İstencimizi niyete dönüştürmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Sessizlik sükûnettir, teslim olmak, kendini bırakmak gibidir bu. Bir çocuğun bir ateşe baktığı sırada hissettiği gibi, bir yokluk duyumu üretir. Bu duyguyu hatırlamak ve onun yeniden canlandırılabileceğini bilmek ne muazzam!
Sessizlik yolun önkoşuludur. Sessizliğe ulaşma savaşımında yıllarımı geçirmiştim, ama tüm becerebildiğim kendi girişimim içinde yıkılmak olmuştu. Daima zihnimde meydana gelen olağan konuşmaya ek olarak, bir de Don Juan’ın benden beklediğini anlamamış olmaktan dolayı kendimi suçlamaya başlamıştım. Bir gün zihinsel bir yokluk durumu içinde ağaçları seyre dalmışken her şey değişti; sessizlik bir vahşi hayvan gibi ağaçlardan üzerime çullandı, dünyamı durduran ve beni paradoksal bir duruma
düşüren, aynı anda yeni ve bilindik bir durum.
Gözlemleme tekniği —dünyayı önyargısızca seyre dalmaya dayanan— dört element ile çok işe yarar. Örneğin alevlerle, suyun akışıyla, bulut formları ya da gün batımıyla. Yeni görücüler buna "yanıltma makinesi" derler, zira temelde yeni bir betimlemenin niyetlenilmesini öğrenmeye dayanır. Oraya varmak için cüretle mücadele etmek zorundayız, ama bir kez ulaştıktan sonra, bu yeni bilinç durumu doğal olarak kendini devam ettirir. Artık eşiktesinizdir, kapı zaten açıktır ve öteki tarafa geçmek, sadece kâfi enerjiyi biriktirme meselesidir.
Niyetimizin zeki olması önemli. Eğer onun sürekliliği için, destekleyici koşulları önceden yaratmıyorsak, sessizliğe erişmek için gereken çaba hiçbir şeye hizmet etmez. Öyleyse, temel elementleri gözlemlemek için kendini hazırlamanın dışında bir savaşçı, ayrıca çok basit olduğu kadar çok da zor olan bir başka şey yapmaya mecburdur; hayatına çekidüzen vermek.
Hepimiz ‘zaman’ dediğimiz bir yeğinlik zinciri içinde yaşıyoruz. Başlangıcını göremediğimizden, sonunu da düşünmeye asla son vermiyoruz. Gençken, kendimizin payidar olduğuna inanıyoruz ve yaşlandığımızda, bize sadece ‘kayıp zamanlardan' sızlanmak kalıyor. Fakat bu bir illüzyondur, zaman kaybolmaz, kendimiz kayboluruz!
Zamanımızın olduğu düşüncesi, bize enerjimizi her türden taahhüt içinde harcatan bir anlayışsızlık. Bir insan içsel sessizlikle hemhâlken, içsel sessizlik onun zamanına yeni bir değer kazandırır. Bundan dolayı, sessizliğin şimdinin keskin bir bilinci olduğunu söylemek, onu tanımlamanın bir başka yoludur.
Sessizliğe ulaşmak için şaşmaz bir metot yapmamadır, zihnimizle programladığımız bir etkinlik, fakat bir kez ilk hareketi verince düşüncelerimizi susturmak niteliğinde. Don Juan tekniğin bu tipine, ‘bir başkası yardımıyla bir dikeni çıkarmak' diyordu. Yapmama örneği olarak şunları vermişti: Karanlıkta dinlemek, duyularımızın önceliğini değiştirmek veya gözlerimizi kapatır kapatmaz uyumaya mecbur kalmak. Ve daha başka, bitkilerle konuşmak, kafa üstü durmak, geri geri yürümek, ağaçların yaprakları arasındaki gölgeleri ve aralıkları gözlemlemek.
Tüm bu etkinlikler içsel söyleşiyi susturmanın en etkinlerindendir, ama bir defoları var: Onları çok uzun süre kullanamıyoruz. Belirli bir zaman sonra, rutinlerimize geri dönmeye zorlanıyoruz. Abartılan bir yapmama, otomatik olarak erkini kaybedecek ve bir yapma olacaktır.
Eğer istediğimiz, sürekli etkililikle derin bir sessizlik biriktirmekse, en iyi yapmama inzivadır. Enerji ekonomisine eklenme, bize ‘hakikat’ muamelesi yapanları terk etme, tek başına kalmayı
öğrenmek yol pratiğinin üçüncü ilkesidir.
Savaşçı dünyası en münzevi olanıdır. Erkin yolları üzerinde yolculuk etmek için birçok çömez bir araya geldiği sırada bile, aralarından her biri tek başına olduğunu ve ne başkalarından bir
şey umabileceğini ne de kimseye bağlanamayacağını bilir. Yapabileceği tek şey kendisine eşlik edenlerle yolunu paylaşmaktır.
Tek başına olmak büyük bir çaba gerektirir çünkü hâlâ toplumsallaşmanın genetik buyruğunun üstesinden gelmeyi öğrenmedik. Başta gerekirse, ustası tarafından tuzaklar aracılığıyla çömez buna zorlanmalıdır. Fakat bir zaman sonra çömez, bundan hazzetmeyi öğrenir. Dağlarda ya da çölde inziva içinde sessizliği arayan ve uzun periyotlar boyunca yalnız yaşayan büyücüler normaldir.”
Birisi bu perspektifin korkunçluğunu belirtti.
Carlos:
“Asıl sulugözlü çocuklar gibi yaşlanıyor olmak korkunç! Modern hayatın ironilerinden birisi; iletişim geliştikçe, kendimizi daha yalnız hissetmemiz. Sıradan insanın varoluşu, yürek paralayan bir yalnızlık. Arkadaşlık arıyor, ama kendi kendine kalamıyor. Aşkı değerden düşürüldü; hayalî saf fantezi. Doğal merakı titizlikle kişisel bir çıkara dönüştürülüyor ve kendisine tüm kalan bağlılıkları.
Buna karşın, savaşçının inzivası aşıkların çekilmesi gibidir; aşkına şiirler yazmak için bir aşk sığınağı arayanların yeridir. Ve savaşçının aşkı her yerdedir, böylesine kısa bir zaman için avare gezeceği bu yeryüzüdür. Öyleyse, nereye giderse gitsin, savaşçı kendini romansına verir. Doğal olarak, bazen dünya işlerinden içsel sessizliğine kaçıp bir münzevi olacaktır.”
Carlos ilk Çağ büyücülerinin içsel söyleşiyi durdurmak için erk bitkileri kullandığını açıklayarak devam etti. Ama günümüz savaşçıları daha az riskli ve daha kontrollü koşulları tercih ediyorlardı.
“Bunlar bir duvarla karşı karşıya kaldığımızda bitkiler tarafından elde edilebilen benzer sonuçları üretirler. Bize tepki verdirten ve kontrolü ele aldırtan tehlike, korku, duyumsal doygunluk ya da saldırı kimi şeylerle en uç durumlarda yüzleşildiğinde; zihin alarma geçer ve otomatik olarak gevezeliğini askıya alır. Kasten bu durumu yaratmak, iz sürmektir.
Bununla beraber, savaşçıların favori metodu özetlemedir. Özetleme zihni doğal biçimde durdurur. Düşüncelerimizin asli ateşleyicisi yürürlükteki işlerdir; beklentiler ve ego savunusu.
Akşamları samimiyetle içsel söyleşisini yapan bir insan bulmak çok zor; alışılmış olduğu gibi, yoksunluklarımızı gizliyor ve tam tersini yapıyoruz: Zihnimizin içeriği benlikte bir kasideye dönüşüyor.
Özetleme yapmak tüm bunlara bir son verir. Israrlı bir çabadan bir müddet sonra, içte bir şeyler kristalize olur. Bildik söyleşimiz ipsiz sapsız, rahatsızlık verici olur; tek çare onu durdurmaktır.
Bir çömez, bu safhada, çapraz ateş altında kalacaktır. Bir yandan, birleşim noktasının bağdaşıklığı vardır ve diğer yandan onu parçalayarak, hırçın bir imtihana sokan sessizliğin devasa parantezi.
İçsel söyleşinin ataleti kırıldığında, dünya kendini yeniler. Enerji dalgası, ayaklarımızın altında açılan dayanılmaz bir boşluk gibi hissedilir. Bu yüzden, savaşçı zihinsel bir istikrarsızlık safhasında yıllar geçirebilir. Onu teselli edebilecek tek şey; aynı konumda berrak yolunun amacını korumak ve özgürlük perspektifini, hiçbir koşulda kaybetmemektir. Kusursuz bir savaşçı zihinsel sağlığını asla kaybetmez.
Elbette, bu tekniklerin kimilerini uyguladıklarında, savaşçılar zihinlerinin sarsıldığını ve alışılmamış bir sesin onlara bir şeyler fısıldamaya başladığını hissederler, bu normaldir ve korkmak zorunda kalacaklardır. Ama büyücülerin mutabakatına nüfuz etmekteyken, delirmezler.”
Katılımcılar birleşim noktası hareketinin de sessizliği çekip çekmediğini sordular. Carlos:
“Tersine. İçsel sessizlik birleşim noktasının yer değişikliğine yol açar ve bu yer değişiklikleri kümülatiftir. Belirli bir eşiğe varılınca, sessizlik kendi kendine birleşim noktasını büyük bir aralık üzerinde hareket ettirebilir, ama daha öncesinde değil.”
Carlos, ortak mutabakatın gücünün, enerjisel karakteristiklerine göre, bir kişiyi başkasına dönüştüren belirli bir atalet yaratığını açıkladı. Dünyayı betimlemedeki direnç bir saniyeden bir saate uzayabilir ya da daha fazla, fakat sonsuz değildir. Büyücülerin "sessizlik eşiğine varmak" dedikleri, onu ısrarlı bir niyet aracılığıyla yenmektir.
“Bu kırılma bedensel olarak ense kökünde bir şaklama ya da bir çan sesi gibi hissedilir. Bu andan itibaren, bu artık sadece bir erk birikimi meselesidir.
Söyleşisini birkaç saniyeliğine durduran ve hemen korkuya kapılan kimileri var ki, kendilerine sorular sormaya veya hissettiklerini kendi kendilerine tanımlamaya başlıyorlar. Başkaları bu durumda saatlerce ya da günlerce kalmayı öğreniyor ve hatta onu pratik etkinlikler için kullanıyor. Örneğin, kitaplarımı ele alın; Don Juan benden onları sessizliğin temel bir durumunda yazmamı talep etti. Fakat deneyimli büyücüler bundan daha ilerisine bile gidiyorlar: İyi belirlenmiş bir forma göre öteki dünyaya girebiliyorlar.
Neredeyse sürekli olarak orada yaşayan bir savaşçıyla karşılaşmıştım. Ona bir şeyler sorduğumda, sorumla yanıtının tutarlık taşıyıp taşımadığına aldırmaksızın, gördüklerini anlatarak yanıtlıyordu beni. Benim sözdizimimin ötesinde yaşıyordu. Çömez bakışımla, kuşkusuz o bir deliydi!
Tanımlanamaz doğasına karşın, sonuçları içinde sessizliği değerlendirebiliriz. Onun nihai sonucu, büyücülerin arzuyla aradıkları, muhakemeden değil kuşkusuzluktan oluşan, ani ve eksiksiz bir bilgiye bizi dolaysızca götüren, varlığımızın muhteşem bir boyutuyla bizi düzenliyor olmasıdır. Eski gelenekler bu durumu ‘göksel âlem’ olarak betimler, ama büyücüler ona daha az kişisel
bir isim vermeyi tercih ederler: ‘Sessiz bilgi.’ İçsel sessizliğini kontrol eden bir insanın tinle bağlantısını temizlediğini ve erkin onun üzerine çağlayarak aktığını söyleyebiliriz. Bir parmak şaklatması ve işte! Dünya farklıdır. Don Juan bu safhaya ‘düşüncenin ölümcül atlayışı’ olarak başvuruyordu, zira her gün dünyadan çıkarız ve asla aynı yere dönmeyiz.”
Büyünün garip erki, Carlos'un konferanslardan bir tekini kaçırmanın dayanılmaz bir acı olması yalın gerçeğiyle, mesleğini üzerimde icra ediyordu. Bir vesilede bunu ona da ifade ettim. Bana yanıtı:
“Ele geçiriliyorsun! Don Juan çevresindekileri daima bilgiyle
bir romansı sürdürmeye teşvik ederdi” oldu. Ardından açıkladı:
“Bilmeyi arzu etmek bir arılıktır, bir rehavet duygusu değildir, ondan hiçbir şey beklemeksizin tinin sana anlatmaya geldiğiyle canlı bir şekilde ilgilenmektir. İşaretler bilinmeyene doğru sıralandığında, tereddüt etmememiz için ihtiyacımız olan erki bize verebilecek tek şey, bilgiyle tutkulu bir romansa sahip olmaktır.
Yolu artık insani beklentilerle uyuşmayıp, onu aklına meydan okuyan durumlara doğru götürdüğünde, bir savaşçının bilgiyle içten bir ilişki yürütmeye başladığını söyleyebiliriz.
Bir an için zihnini susturan ve erkin senin dikkatini çekmesine olanak veren sıradışı bir şansın oldu. Fakat bu yeterli değil; hayatın bir savaşçının hayatı olduğu için şimdi kendini erkin iletisine uyarlamak zorundasın. Şimdiden itibaren çalışman, sonsuzlukla berrak ve dürüst bir çizgiyi geliştirmeye dayanacaktır.”

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

İkinci Bölüm-Savaşçının Söyleşisi
1-Kavramsal Doygunluk
Bir gün Carlos'a benim açımdan büyücülerin ön kabullerinin anlaşılmasının ne kadar zor olduğunu söyleyerek, ussallığımı yönlendirebilecek kimi tanımlamalarda bulunmasını talep ettim. O da, sıradan bir uzlaşı gerçekliğinde yaşamadığı için, bunun olanaklı ve yararlı olmadığını söyleyerek yanıtladı beni.
Kendi kendime anlamıyorum dediğimde, tam bir ciddiyetle bana güvence verdi.
“Anlamak, açıklanabilir şeylerden belirli bir noktaya dikkatimizi sabitlemektir” dedi. “Bu nokta insanların çoğunluğu tarafından kabul edildikçe bize gerçek gibi geliyor. Ama evren akla uygun değildir. Onun esası, bütün betimlemelerin ötesindedir. Güvenlik ve ortak hisler; dipsiz bir denizin yüzeyinde duran ve bizim de korkularımız yüzünden sıkıca tutunduğumuz adacıklardır. Eğer bilgi yolunda ilerlemeye devam edersen, bütün açıklamaların aslında birer plasebo olduklarını, sen de yakında keşfedeceksin. Zira onlar, vaatlerini asla yerine getirmezler. Açıklığa kavuşturduklarını söyledikleri her şey için, binlerce çelişkili neden üretirler. Hakiki öğreti, yılların mücadelesi sonrası erişemediğimiz fiziktir. Bu nagualın derslerinin doğasıdır. Bununla beraber büyücüler, şeyler üzerinde konuşmaksızın onları anlamanın olası olduğunu keşfederler ve bu keşif, onları uygulamaya yöneltir. Uygulamanın bir saati, yılların açıklamasını silip süpürebilir ve her zaman geçerli hakiki sonuçlar ortaya çıkarır. Kendin, erkin tanıklığına dönüştükçe, zihninin takınaklı baskısı ortadan kaldırılacak ve onun yerine keşfetmenin, serüvenin çocuksu tini yeniden sende doğacaktır. Bu durumda artık düşünmezsin, hareket edersin."
Carlos, Eski Meksika büyücülerinin bilgisini, hangi noktaya kadar inandırıcı bulduğumu sordu.
Ona bu konuda hiçbir şüphem olmadığına dair güvence verdim; merhamet ve namuslulukla ilgili ilkelerimi hiçe saymak gerekliliği hariç, çaba göstermekten de memnundum. İçtenlikle elimi sıktı. Haykırarak, “İdeal adaysın!” dedi. Şaka mı yapıyordu yoksa samimi miydi bilmiyordum.
Şaşkındım, ama o, ilkelerimin —ki benimkiler değildi, bunlar normal akıllı herhangi bir kişininkilerdi— çalışmaya başlamak için, çok iyi bir temel olduğunu söyledi.
“Onlar senin temel araçların. Ama şimdi, onları bükülmez bir niyete dönüştürmen gerek, çünkü onlar sadece ‘iyi niyetler’ olarak kaldıkça, sana hiçbir şey sunmayacaklar.”
Küçük bir aradan sonra ekledi:
“Bir deneyimler ve incelemeler kombinasyonu aracılığıyla, Eski Meksika büyücülerinin inançlarını aydınlatman için, sana yardım edebilirim.”
Sessizliğimi bir ezgi gibi yerinde tutarak, bana üç temel nokta üzerine dayandırdığı ve günlük hayatıma sokmam gereken, bir eylem programı çizdi: Arı bir niyet yardımıyla içsel söyleşimi durdurmam, yaşam tarzımı yeniden organize ederek enerjimi yoğunlaştırmam ve rüya görmek amacıyla zihnimin palamarlarını gevşetmem. Bu programın, ortak sabitlenmenin çözülmesinde bana yardım etmek ve beni büyücülerin ön kabulleriyle bir uygulama yükümlülüğüne imza atmaya yüreklendirmek için tasarlandığını ekledi.
Önerisini kabul ettim ve dinlemeye hazırlandım. Ama Carlos, iyi bir eğitimci olmaktan başka her şeydi. Onun kitaplarını okurken, bir cümleyi tekrar okumak ya da anlamak için kendime zaman bırakmak, durmak fırsatım oluyordu. Ama onun yanındayken, sabırsızlığı ve konuşmasının önüne geçilmez akışı, beni yoruyordu. Üstelik bende, insani bir ilişki kuran bütün vasatlıklardan kaçındığı izlenimi bırakıyordu.
Ona bu metodun işlevsel olmadığını söylediğimde, "kararlı bir av stratejisinden bahsediyorum" diyerek, yanıtladı beni. Görünüşe bakılırsa, "kavramsal doygunluk" olarak adlandırdığı şeyin içinde zihnimin rutinlerinin izini sürmekteydi.
Ondan, ne duymak istediğini açıkça belirtmesini istedim Carlos'un bana yanıtı:
“Akıl, ona verdiğin aşırı çalışma malzemesiyle doygunlaşmaya başlar. Büyücülerin ilişkilendiği acayip kavramların, onlar tükenene kadar tekrar edilmesi, Don Juan'ın sürekli tekrarladığı bir şeydi. Bu şekilde onlar bilincimizde belirli bir yer edinirler ve bunca bayağı sohbetin ağırlığından göz açamaz hale gelirler. Bu, büyücülerin dersi içinde bizi ürküten bir şeyse de, aslında biz, sürekli biçimde, bize kadar gelen her şeyi istemesek de değerlendirmekteyiz. Bu analizin nesnesi, akıldışı bir öneri olduğu zaman, bu peşin hükümlerden kaçınmak için çok erk talep eder. Eğer dünyanın büyülü yanını tanımak istiyorsan, aklınla kusursuz ol. Onun rehavete kapılmasına izin verme: akılcı düşüncelerini onların sınırlarına kadar, kırılma noktasına kadar götür. Bu şartlar altında, zihninin iki seçeneği olacaktır: Ya seni çömezlikten vazgeçmeye zorlayarak kendini dayatmak ya da susmak ve seni huzur içinde bırakmak.

••Bir İnançlar Envanteri••
“Özetleme nasıl ilerliyor?” Carlos'un sorusu beni hazırlıksız yakalamıştı. Henüz alıştırmaları denemediğimi söyledim, zira evdeki koşulların elverişli olmasını bekliyordum.
Bana çok ciddi neredeyse kınayan bir bakış fırlattı ve "büyücüler için yolun bütünü, onun ilk adımında özetlenir" yorumunu yaptı.
“Bunun anlamı; ideal şartlar, burası ve şimdidir.” Yumuşayan bir ses tonuyla ekledi:
“Başlangıçta bu herkesin başına gelir. Hayatımızı gözlemlemek, bozguncu bir alıştırmadır, çünkü bizi ürküten şeylerin derinine iner. Daha sonra bunu yerli yerine oturtmak kolaydır. Eğer inat edersek, titiz bir araştırmanın belirli bir aşamasından sonra, bize her zaman açık ve doğru olarak gözüken düşüncelerimizin, aslında bize yerleştirilen inançlar olduğunu keşfetmeye başlarız.
Bağlı olduğumuz düşünceler, zihinsel kirlenmemizin en kesif maddesini oluştururlar. Genel olarak, sözdizimin bir hatasından doğarlar. Eğer konuşma tarzımız değişirse, onlar artık bir anlam içermezler ve yeni düşünceler ile yer değiştirirler. Bunun için dünyada bu kadar çok inançlar sistemi vardır.
Tüm bunları sessiz bilgininin ta içinden biliyoruz, bu yüzden inançlarımızı uygulamaya koymak konusunda o kadar nadir hazır oluruz. Hayatımızı gelecek aşktan ya da eğilim duyduğumuz bir başka şeyden konuşarak geçirebiliriz, ama gerçekten bunu yapmaya kim cesaret ediyor? İşte, Tanrı'nın adını özel bir tarzda telaffuz etmeleri yüzünden insanların öldürüldüğü, dinsel savaşların olduğu bir yerdesin. Büyücüler, inançların yanlış düşünceler üzerine dayandırıldığını bilirler.
İnançlar, başlangıçta bir şeylerin mukayesesini yapmamız için, henüz çocukken ve dolayısıyla da kendi deneyim envanterimize sahip olmadığımız bir dönemde, birilerinin genelde zorlayıcı ya da inandırıcı bir tonda bize söylediği şeylerdir. Ya da inançlar, günümüz insanının boyun eğiyor gözüktüğü, yoğun ve bilinci sınırlayan propagandanın sonuçlarından biridir” diye açıkladı. “Sıklıkla kendini dinsel bir histeri tarafından çekilip götürülmeye bırakan acılar; derin ve birden gelen heyecansal bir şoktan ileri gelirler. İnancın bu modellenişi salt çağrışımsaldır.
Eylemlerimizin, âdetlerimizin ya da tepkilerimizin her birinin çekirdeğinde, saklı bir inanç var. Öyleyse, bilgi yolu üzerindeki ilk iş, inanç kategorisine yerleştirdiğimiz her şeyin, bir envanterini yapmaktır.”
Carlos, bütün inançlarımı not etme gerekliliğine dayanan bu alıştırma için, yeni bir defter tahsis etmemi telkin etti. Bu alıştırmanın, bağlılıklarımın ve güdülenmelerimin bir haritasını yapmama yardım edeceğine beni temin etti:
"Her olayda,” dedi, “inaçlarının kaynağını araman ve onlardan her birini derinliğine analiz etmen gerekecektir. Ne zaman beliriyorlar ve niçin ortaya çıkıyorlar, neyden önce vardı, kendini nasıl hissediyordun ve yıllar boyunca inancın ne kadar değişti. Niyet, ne olursa olsun aklamamak, daha çok şeyi açıklığa kavuşturmaktır. Bu alıştırma ‘inananın izini sürmek' olarak adlandırılır.”
Bu pratiğin sonucunun, beni ikinci el inançlardan özgürleştireceğini peşinen söyledi, ve büyücüler dünyasında sadece doğrudan deneyimin geçerli olduğu olgusunun altını çizdi.

••İnanmaksızın İnanmak••
Alıştırmayı kabul ettim, zararsız gibi gelmişti bana.
Birkaç hafta boyunca, zihinsel olarak özdeşlik kurduğumu hissettiğim ne varsa, kendimi onları sınıflandırmaya verdim. Envanterimin basit ve açık olacağını umuyordum ama kimi zaman
envanterin, aralarında çok da bağlantı olmayan, bitmez tükenmez bir düşünce modelleri listesine dönüştüğünün ortaya çıkmasından dolayı çok çabuk şaşkınlığa uğramıştım.
örneğin inançlarımdan biri, sadece ispatlanabilir şeylerin "gerçek" olarak adlandırılabileceğiydi. Aynı zamanda inançlarımdan bir başkası da, bir üst gerçekliğin varlığıydı; tüm deneyim biçiminin ötesinde, aşkın ve tanrısal bir varlık bulunuyordu. Ne kadar denediysem de, bu çelişkiyi çözemiyordum.
"İnanç olmayanlar" alanında da şaşkınlığa düşmüştüm. Basit bir telkinin bütün bir olanak yelpazesini nasıl bloke etmiş olduğunu keşfetmek, benim açımdan en sevimsiziydi. Rüya sırasında mükemmel ve gerçek, başka dünyalara girişe dair Carlos'un anlatımlarını dürüstçe kabul etmemin niçin mümkün olmadığını anlamaya başladığımda, küçükken bir kabus gördüğümde annemin bana tekrar ettiği bir ninniyi hatırlamıştım; "Rüyalar sadece rüyadırlar."
Carlos'la tekrar karşılaştığımızda, araştırmalarımın yüzeysel bir sonucunu verdim. Carlos, bunun yeterli olduğunu söyledi. Alıştırmanın ikinci bölümüne girişmek için yeterli malzeme vardı. Bana inançlarımdan tüm diğerlerine kaynaklık eden ve bir anlığına inanmamı kesecek en önemlisini seçmemi önerdi. Onların önemlilik derecelerine göre, içlerinden her biriyle bu şekilde oluşmuş olmalıydım.
“Bunun zor olmadığına seni temin ederim,” dedi şaşkın yüzümü görerek ve ekledi; “Özellikle, inancına hiçbir zararının dokunmayacağını, bunun sadece bir alıştırma olduğunu unutma.”
Karşı çıktım. Kararlılıkla, ona inançlarımın temelinin, Tanrı'nın bulunması olduğunu söyledim ve ne bundan kuşku duymaya, ne de bunu analiz etmeye hazır değildim.
“Olamaz!” diye haykırdı. “Senin en kökleşmiş inancın, bir günahkar olduğun ve bu gerekçeyle kendi kendini aklıyorsun! Hatalar yapabilirsin, enerjini har vurup harman savurabilirsin, kendini öfkeye, kaprislere ve korkuya kaptırabilirsin, her şey bir yana bir insansın ve Tanrı seni her zaman affeder! Zamanını kaybetme. Ya sen inancını seçiyorsun ya da inancın seni seçiyor. İlk durum¬ da o otantik, senin bağlaşığın, seni destekliyor ve sana istediğin kadar onu yönlendirme izni veriyor. İkinci durumda, o sana zorla kabul ettiriliyor ve hiçbir geçerliliğe sahip değil.”
İnancıma, gömlek değiştirir gibi laubalice muamele etmem anlamına gelen önerdiği bu alıştırmaya itiraz ettim. Bu sadece çıkarcılık ve kutsallığa aykırılık değildi; önerdiği uygulama, beni bir iç karışıklık durumuna sürükleyerek muhtemelen bitirecekti.
Dikkatle baktı;
"Büyücüler dünyasına girmek için, açık olmaya ihtiyacın yok! Gerçekliğin açıklıkla ele geçirileceği fikrimiz bir tuzaktır, çünkü tin, kırılgan insan zihnimizle anlaşılmak için çok fazla erişilmezdir. Senin de bildiğin gibi, dinin esası açıklık değil, inançtır! Ve inanç, deneyimle mukayese edilmez!
Büyücüler pragmatist insanlardır; onların bakış açısından, inanıyor olmamızın ya da inanmıyor olmamızın, bir değeri yoktur. Kendimizi anlattığımız hikayelerin hiçbir önemi yok, önemli olan tindir. Erk olduğu zaman, zihnin içeriği tâli kalır. Bir büyücü ateist ya da inanan, Budist, Müslüman ya da Hıristiyan olabilir ve yine de onu otomatikman erke götürecek olan kusursuzluğu geliştirebilir.”
Onun sözleri beni aklın ötesinde kızdırıyordu ve bu arada da, çocukluğum boyunca Katolik öğretilerin bana ne kadar derinlemesine nüfuz ettiğini şaşırarak fark ediyordum. Carlos şimdi onları birer soru haline getiriyordu, büyük bir değere sahip olduğunu düşündüğüm şeyleri, üzerimden haksızca soyduğu duygusuna kapıldım.
İkilemime dikkat çekti ve gülmeye koyuldu.
“işleri karıştırma,” dedi. “Dinler çare değildir, acınası bir bilinç durumunda bulunan insanın bir sonucudurlar. Dinler iyi niyetlerle doldurulurlar, ama çok az insan bunları gerçekleştirmeye hazırdır. Onların taahhütleri gerçek bir değere sahip olsaydı, dünya azizlerle dolu, günahsız bir yer olurdu! Zamanımızın ideolojileri -nagualizm de dahil- yayılıyor ve kültürel mafyalar oluyor, insanları uyutmak için birer okul haline geliyor. Ön kabullerinin ne kadar kurnaz olduğunun ve kendilerini ne derecede kişisel bir destekle doğrulatmaya çabaladıklarının bir önemi yok, eylemlerimizi ödül ya da ceza gibi belirli bir biçimde şarta bağlamaya başlıyorlar ve bunu yaparken de kendi arayışlarının esas gerçeğini bozuyorlar. Eğer inancının temel direği böyle bir karşılıksa, meziyet bunun neresinde?
Büyücüler soyutun anlığını severler. Onlar için, yürek taşıyan bir yolun değeri; bizi götürdüğü yer değil, ondan hangi yoğunlukta haz aldığımızdır. Sıradan bir yaşantıda, inancın elbette bir değeri vardır, ama ölüm karşısında işe yaramaz. Kaçınılmazın karşısındayken, biricik umudumuz savaşçının yoludur.
Büyücüler, zihinsel bağlarını beceriklilikle yönlendirmeyi "inanmaksızın inanmak" olarak adlandırırlar. Büyücüler bu sanatı hangi düşünce, hangi hayat, hangi sevgi olursa olsun özdeşlik kurmak ve gerekiyorsa vicdan azabı çekmeksizin onları başından atmak erki noktasına kadar yetkinleştirirler. Ve bu seçim özgürlüğünde, kendilerine büyücülüğün sorularını sorarlar. Örneğin, eğer kusursuz olabiliyorsam, niçin kendimi bir günahkâr olarak kabul etmeye mecbur olacakmışım ki?”
Biraz direndikten sonra, Carlos'un, inançlarımın bir sarsıntıya tabi kılınmasının hiçbir zararı dokunmayacağı düşüncesini kabullendim.
"İnanmaksızın inanmak" tekniğinin temel etkisi, düşünceler kataloğumun inanılmaz kırılganlığını gözler önüne sermek oldu. Küçük bir vuruşla parçalanmaya hazırdı. Don Juan'ın niçin içinde yaşadığımız dünyayı, bir büyü dizisi, erkin büyüsünün ilk halkası olarak gördüğünü anladım.

••Sessizlik Uygulaması••
Carlos içsel sessizlik için temel olarak, evcillik koşulum dediği, sosyal bir gruba aidiyetliğime karşı mücadele etmemi telkin etti. Bunu, özgürlüğe doğru ilk adım olarak referans gösterdi.
"Her zaman kendiliğinden yürüdüğünü varsaydığımız ve kendi kendimizi alışkanlıkla zorunlu olarak bulaştırdığımız, cinsel rolümüzle başlayıp, ailevi, dini ve yurtsal yükümlülüklerle sonlanan, karşılıklı ilişkilerimizin üzerine yargı yapıştırmak, yeniden bir olaylar dağını analiz etmemiz anlamına gelir. Amaç yargılamak ya da ne olursa olsun altüst etmek değil. Gözlemlemek olaylar üzerinde kendiliğinden bir etkiye sahiptir.
Pasif eylemin tanıklığının, bir şeyleri nasıl değiştirebileceğini açıklamasını istedim. Dikkat, her ne kadar çok ince de olsa, asla pasif değildir, çünkü o evreni oluşturan aynı maddeden meydana gelir, dikkatini çalıştırma basit eylemi, bir enerji aktarımını içinde barındırır.” diyerek yanıtladı beni.
"Nasıl ki bir nesneye uygulanan hız ona kitleden bir şey katarsa, dikkatin odaklaştınlması da nesnelere gerçeklik katar ve bu gerçeklik bir sınıra sahiptir. Bu sınırın ötesinde, tanıdığımız dünya parçalanır.
Büyücülerin olağanüstü işlerinin gizi dikkatin kanalize edilmesindedir. Bunu nasıl uyguladıklarının bir önemi yok. iyi ya da kötü: değişen niyttir. yoksa odaklanmanın gücü değil. Yeni görücüler için, büyücülüğün büyüsü sonuçlarında değil, oraya erişmenin araçlarındadır. O halde, çömez olarak senin en iyi niyetin,
zihnini susturmaktır."
Tekrar Carlos'u görmeye gittiğimde, zamanımın çoğunu onun öğütlerini takip etmeye ayırmış olmama rağmen, içsel sessizliğe ulaşmak noktasında hiçbir maddi ilerleme kaydedemediğimi kabul ettim. Tersine, düşüncelerimin daha da karıştığını ve herhangi bir zamanda daha da bulanık olduğunu fark etmiştim.
Carlos bu duygunun, uygulamanın doğal bir sonucu olduğunu açıkladı.
“Bütün yeni başlayanlar gibi; sen de sessizliği, inanç envanterine eklenen bir eleman gibi sınıflandırmayı deniyorsun. Envanterinin amacı, seni önyargılarımızın ağırlıklarının bilincine vardırmaktı. Kullanılabilir enerjimizin neredeyse tümünü, bir dünya imajını desteklemek için kullanıyoruz ve bunu da bilinçli ya da bilinçsiz telkinler aracılığıyla yapıyoruz.
Bir çömez bu tutsaklıktan özgürleştiğinde, bir barış ve sessizlik okyanusuna düştüğü duyumuna sahip olur. Konuşsa da, şarkı söylese de, ağlasa ya da meditasyon yapsa da fark etmez, bu durum kalır.
Yolun ilk aşamaları boyunca, sessizlik uygulamasını muhafaza etmek çok zordur, çünkü düşüncenin yokluğunu bulduğumuz anda, küçük afacan bir ses bizi kutlar. Ve bu da, durumu hemen bozar.
Problem, büyücülerin amacıyla bir düşünceyi birbirine karıştırıyor olman. Seninki gibi sınıflandırmalara alışkın bir zihin için ‘sessizlik’ kavramı fazla hassas. Bu alıştırmayı sesin yokluğu gibi, işitmeyle ilgili bir terim olarak düşündüğün besbelli. Ama biz bundan bahsetmiyoruz.
Büyücülerin aradıkları, en yalın şeylerdir. Onlar sadece telkinlere karşı koyma çabasındalar, hepsi bu. Eğer zihnine egemen olmayı başarırsan ve doğrulukla düşünüp, önyargılara ve yanlış inançlara itimat etmezsen kendi doğanın evcil yanını feshetmeye muktedir olacaksın, bu yüksek düzeyde bir tamamlamadır. Aksi taktirde, alıştırmanın neye dayandığını bile anlamayacaksın.
Bir kez yaralanmadan ve dikkatin hiçbir tipini ödünç vermeden zihnin buyruklarından kaçınmayı öğrendiğimizde, zihnin buyrukları içimizde kalır ve bir süre sonra da kaybolur. Yani söz konusu olan onlardan yakayı sıyırmaktan daha çok, onları can sıkıntısından öldürmek.
Bu duruma ulaşmak için, düşünceler envanterini sarsmalısın. Senden inançlarınla başlamanı istedim ama bu aynı zamanda, örneğin yaşamış olduğun ilişkilerinin, sevgilerinin ya da kişisel tarihinin en çekici elemanlarının ya da umutlarının, amaçlarının ve sıkıntılarının, tercihlerinin ve iğrenmelerinin listesiyle birlikte yürümüş olacaktı. Önemli olan düşünce modellerinin bilincine varman.
Envanterin büyüsü, bileşenlerinin sırasına dayanır. Bu sırayı sarsıp, bileşenlerden birine atfettiğimiz yerlerden birini çıkarttığımızda bütün şema ufalanmaya başlar. Zihinsel rutinlerin işleyiş tarzı budur; bir tek parametre değiştirirsin —ansızın, bir duvarın bulunması gereken yerde bir kapı vardır artık ve bu hepsini değiştirir. Zihin sarsılır!
Bu, içsel söyleşini sıradışı bir hareketlendirme olarak deneyimlemendir. Önceden farkında değilsen de şimdi biliyorsun ki, o orada. Bir gün onun bulunuşu sana öyle ağır gelecek ki, ona çare bulmak için bir şeyler yapacaksın. O gün sıradan insan olmayı bırakıp, bir büyücü olacaksın.”

10

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

2-Asgari Şans
Devam etmekte olan bir tartışma esnasında, bize nagualların çömezlerine yardım etmek için uyguladıktan kimi farklı metotları açıklamaktaydı, katılımcılardan bir kişi Carlos'un sözünü keserek laf attı:
“Carlos, her zaman nagualsız özgürlük olmadığını söylüyorsun, çünkü bir ustan vardı! Biz ne yapabiliriz, bizim bu şansımız yok mu?”
Carlos patladı:
“Bu doğru değil! Gereken tüm malumata sahipsiniz! Daha ne istiyorsunuz? Hiçbir çaba göstermeksizin, bedavadan bu noktaya gelmeyi mi umuyorsunuz? Eğer bir başkasının, sizin yerinize bu işi yapacağına inanıyorsanız, vay halinize!”
Kınayan bir havada, başkalarının bizim yerimize işleri halletmesini ve ardından bundan en büyük imkânlarda yararlanacağımızı umduran insani tembellikle alay etti. Bunu "savaşçı yolunun antitezi" olarak adlandırdı.
“Bir insanın ihtiyaç duyacağı tek şey, asgari bir şanstır: Bu da büyücüler tarafından açığa çıkartılmış olanakların bilincinde olmaktır, Bir savaşçı yolu geçmek için ona uzatılacak bir elin gelmesini beklemez, o ilerler ve: ‘Bunu yapabilirim! Ve bunu tek başıma yapabilirim!’ der.”

••Usta İhtiyaç Değildir••
Bir fırsatını bulduğumda Carlos'a sordum:
"Carlos, sıradan bir insanın büyücülerin bilincine ulaşması için gereken nedir?" “Niyet," dedi. ‘İnsanın niyeti tine bir teklif yapmalı ve tin onu gelişim araçlarının yolu üzerine koyarak bunu kabul etmeli. Başka zamanlarda, kullanılabilir tek araç bir naguala doğrudan doğruya haber verilmiş olmaktı. Günümüzde ise sıradan bir insan, yayınlar aracılığıyla yönlendirilmeye elverişli.
Büyücüler dünyasına kabul edilme arayışında olduğumuzda, buna hazırlıklı olmamız gerekir. Erkle kaza eseri bir karşılaşma, kaba bir şok hariç arayıcıyı hiçbir yere ulaştırmayacaktır, o büyücülüğün şeytan işi olduğuna yemin edecektir ve bu da külliyen yalandır. Öğrenme arzu ve hayretini çoğaltmak yerine kişisel önemliliği körükleyen sefilce yürütülmüş bir hazırlık, çömez için neredeyse baş edilemez bir engel olur. Neredeyse her şey üzerine inanca doymuş olan naguala geldiğinde, onun devam etmek için hiçbir şansı olmayacaktır.
Öyleyse, bilgi yoluna girmeden önce izlenecek ilk koşul derin bir dürüstlüktür. Gelen yeni kayığa yer açmak için rıhtımı boşaltmak gerekliliktir ve onun kabulü sırasında bizim hiçbir şeyden haberimiz olmayacaktır. Hazırlığın bu derecesine ulaşıldığında, geriye kalan sadece bir şans meselesidir. Seçimin yapılıp yapılmayacağı, tinin belirlemesidir.
Tinin yanıtı çok derindir. O, önceden sezilemez bir tarzda ansızın ve neredeyse daima anlaşılmaz ifadelerle ortaya çıkar. Yapabileceğimizin tümü, onun yolu üzerindeyken kasten yerleştirilen işaretlere dikkat etmektir. İnsanın niyeti tin ile bir bağlaşmayı tamamladığı zaman, ustanın ortaya çıkması kaçınılmazdır.
Carlos'a, nagualın da doğuya özgü eğitimciler gibi bir öğretmen olarak görülüp görülemeyeceğini sordum. Tumturaklı bir yanıt verdi:
“Hayır! Böyle bir karşılaştırma yapılamaz, çok basit bir nedenden dolayı: Bir nagual asla çömezlerini seçmez. Bunu bir yora ile tin belirler; çömez hattın bir üyesi olmayabilir de.
Gerçek bir usta, insan biçimini kaybetmiş, soyutla çok açık bir bağı olan, kusursuz bir savaşçıdır. Bunun için, gönüllü kabul etmez.
Arayıcının kendiliğinden arzusu üzerine temellenen öğreti sistemi kişiyi çok uzağa götürmez, çünkü o gerçekleşmeye doğru değil, egonun çıkarlarına doğru yönelir. Tüm bunlar onları birer taraftar yapar, bu öykünmektir ve onları hiçbir yere götürmez. O halde ustaya ihtiyaç yoktur.
Yıllarca süren çömezlik sonrası, bir arayıcının ihtiyacı olan tek şeyin, kendi olanaklarının, amacının ve ölümdeki yükümlülüğünün bilincine varması ve onun için en uygununun bu olduğudur.”
Don Juan'sız hiçbir şey başaramamış olacağı üzerine tekrarlanan beyanatlarıyla açıklamalarının çeliştiğini söyledim. Carlos itiraz etti:
“Büyücüler ‘ruhani rehber’ ile ‘nagual usta’ kavramları arasında çok açık bir ayrıma giderler. Birincisi, yığınları yönetme konusunda uzmanlaşmış bir bireydir. Diğeri ise, kendi rolünün tin ile bağlantı kurulmasına hizmet eden sınırlılığını bilen, kusursuz bir savaşçıdır. Birincisi sana duymak istediklerini söyleyip, görmek istediğin mucizeleri verecektir, çünkü sen papaz adayı olarak bununla ilgilisindir; oysa ikincisinde, sana kişisel olmayan bir erkin emirleri tarafından kılavuzluk edilecektir. Onun yardımı özgeci değildir, insanın tiniyle yıllanmış borcunu ödemesinin bir aracıdır.
Nagual gönüllü bir kişi değildir; o bizi hoş kılmak için değil, bizi uyandırmak için gelir ve gerekiyorsa bunu bize sopa çekerek yapar, çünkü o hiçbir acıma hissetmez. Çömezlerinin hayatına girdiğinde, atıl enerjilerini harekete geçiren bir ajitasyon koşulu yaratabilir.”

••Kendi Kendini Tanıma••
Sohbetin mecrası Carlos'un "primat davranışı" olarak nitelendirdiği, insanoğlunun taklitçi davranış tarzına eğilimi üzerine kaydı.
- Bizim en büyük şansımız ve aynı zamanda en büyük sıkıntımız, içimizden her birinde uyuklamakta olan, sessiz bir bilgi uçurumudur. O zihin gürültüsü altında sahip olduğumuz bütün duyumlar, sonsuz şeyler var; bizi bilinmeyenin baskısı karşısında acımızı teskin edecek olana bağlayan şeyler. Bu duygu bizi sıklıkla fanatizme götürür, ve insanların inançlarından yarar sağlamaya hazır birileri her zaman vardır.
“Öyleyse bütün üstatlar düzenbaz?”
"Benim gördüğüm, bunların büyük bir kısmı da kendi disiplinlerinden uyuşmuş ama bunu perdelemeyi öğrenmişler. Herkesin kör olduğu bir gezegen hayal et; görmenin olanaklı olduğuna dair bir söylence dolaşıyor ortalıkta, içlerinden kimse ama hiç kimse bunu gerçekleştirememiş. Bir gün içlerinden biri der ki: 'Görebiliyorum!’ Onlar ne yapabilirler? Buna inanırlar ya da inanmazlar, ama görme umudu taşıyan birileri daima olacaktır. Usta kör de olsa önemsizdir; keza bu durumdan yararlanmak onun için çok kolaydır.
Kartal kendisini kutsal saymanı talep etmez senden, sadece sen kendini bilinçle doldurursun. Bilinmeyenin önünde diz çökmek tamamen yararsızdır, ama bunu bir başka insan önünde yapmak aptallığın daniskasıdır.
İçimizdeki maymun bizi rehberlik edilmenin içine çeker, o problemlerini olağanüstü şekilde çözebilen ve üstün bir varlık olarak düşünülen şeylerin olduğuna inanmaya ihtiyaç duyar. Çocuklar gibi, her zaman birinin ortaya çıkıp vaziyeti düzelteceğine inanıyoruz. Esasında tapınmalar, kendi büyümemizin sorumluluğunu, başka insanlara emanet ederek, bir başımızdan atma yolu olarak doğar.
Aldatıldık. Bize özel olduğumuz söylendi, zira akıllıydık, ama bu doğru değil. İnsanoğlu muteber inançları onu terk ederken umutsuzca itaat etmek istiyor ve korkudan ölüyor. Atılan bütün kırıntıları yiyip bitiren, daima ağzı açık akvaryum balıkları gibiyiz. Bu zaman boyunca, içimizde sahip olduğumuz bilginin ve hayatın kaynağını bilmiyoruz.
Sana çok eski ve çok bildik, ama her zaman yeni kalan bir hikaye anlatacağım. Tanrılar kendi kendilerine sorarlar; insanın çok yakınında olmaması için nereye saklasak şu bilgeliği? Dağlara mı? Merdiven yapacaktır oralara. Okyanusa mı? Bulana kadar onu bitirecektir. Uzay, ay ve yıldızlar... Bir gün keşfedileceklerdir. Nihayet tanrılar bir karara varırlar, bilgeliği saklamak için en iyi yer insanın içidir, çünkü o, bilgeliği asla kendi içinde aramayacaktır.
Peki insan ne yaptı? Kendi kendini kusursuz bir dürüstlükle incelemek yerine, bir usta aradı. Kendi varoluşunun sorumlusu olmak; bizden tüm hayatımızı talep eden bir sapma, yasaları ihlal, sıradan olmayan bir tutku, bir mücadeledir. Enerjimizi yenileyecek tek yöntem budur. Bilmiyorum, bu detayı anlamayı başaracak mısın? Kendi kendini tanıman bir savaşçı niyetidir! Hiç kimse onu senin yerine yapamaz!"

11

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

3-Erk Bitkileri
Bir gazete büfesinin ardında, handiyse saklı bir bank üzerinde, bir adam oturuyordu. Varlığı dikkatimi çekiyordu ama, bana uzaklığının ancak yirmi metre olmasından ötürü, yarı bilinçli bir
şekilde fark ediyordum. Arkama döndüğümde gülümseyen bir adam bana bakıyordu. Carlos’tu.
Bütün içtenliğiyle beni kucakladı ve bu doğal karşılaşmayı bir yora olarak anlamak gerek diye yorumladı.
"Şimdi tamamen seninim,” diye ünledi. “Hadi sor bakalım!"
Bu fırsat kaçmazdı. Carlos çeşitli konuşmaları esnasında, halüsinojen bitkilerin bir bilgi arayıcısı için salık verilemez olduğunu kesin biçimde açıklamıştı. Bununla beraber ilk kitaplarında tam olarak bunun tersini yazdığı gibi, onların kullanımı konusunda da, bu bitkilerin birer erk örneği gibi sunulduğu daha kapsamlı alıştırmalar vermişti.
Bu konu derinden ilgimi çekiyordu, yaptığı betimlemelerle bende büyük bir merak uyandıran, algının inanılmaz görünümlerini sağlayan bu şeyleri asla kendi üzerimde denememiştim. Onun keyfinin yerinde olmasından da istifade ederek, ondan bu çelişkiyi açıklığa kavuşturmasını istedim.
Sorumu duyduğunda keyfi kaçtı. Konunun onu derinden etkilediği belliydi. Birkaç saniye düşündükten sonra bana, tinin bir işaretiyle belirlenmiş olan bakış açısının değişimini anlattı:
"1971'de ikinci kitabımın yayınlanması sonrası, nahoş bir ziyaret kabul ettim. Sunularımdan birine Amerika Birleşik Devletleri hükümet ajanları geldi, uyuşturucu tüketen gençliğin bir idolü olmak üzere olduğum konusunda beni bilgilendirdiler ve tutumumu değiştirmezsem beni ülkeden kovacaklarını söylediler.
önceleri bu tehdidi ciddiye almak için hiçbir neden görmüyordum. Ama sonradan, küçük bir anket yaptım ve durumdan etkilendim. Birçok öğrenci uyuşturucu kullanmanın akademik bir izni gibi alıyordu Don Juan'ın öğretilerini. Adım her yerde uyuşturucu konusunda bir otorite gibi alıntılanıyordu. Ama her ne olursa olsun bir marihuana azizi olmak istemiyordum!
Bu ikilemle soluğu Don Juan'ın yanında aldım, bütün bu olup bitene güldü ve bana, ‘İz sürücülerin ilkelerinden biri hiç kimseye meydan okumamaktır ve şüphesiz hiç kimse onlardan daha güçlü değildir’ dedi. ‘Kendi tekerine kendin çomak soktun ve tek başına bu durumdan çıkmalısın. Sana çömezliğin üzerine yoğunlaşmanı salık veririm; bundan gayrisinin ne önemi var?’
Bu öğüt daha sonraki eserlerimde daha ihtiyatlı davranma kararı aldırdı bana.
Kişisel olarak, ne tasdik ederim ne de özel olarak hiçbir şeyi kınarım, çünkü bu konuda otorite değilim ve aynı zamanda çömezliğim böylesi tekniklerin ürünü. Bununla birlikte, kamusal alanda, bitkilerin kullanımını teşvik edemem, çünkü kitaplarım, onları kendi tarzlarında yorumlayan farklı tipler tarafından okunuyor.
Nitelikli bir denetim olmaksızın, erk bitkileri istenmedik sonuçlara yol açabilir, çünkü erk bitkileri birleşim noktasının yerini aniden ve yeri belli olmayan bir biçimde değiştirirler ve bu da uzun vadede sağlığın, aklın ve bazen de kullanıcının hayatının yıkımıyla sonuçlanır. Bir keresinde, bir öğrenci babasının, elde silah, öldürmek için beni aradığı haberini aldım, zira uyuşturucu denemiş oğlunun vefatından beni suçluyordu.
Bitkilere dair her şey çok nazik bir konudur. Eğer bunu anlamak istiyorsan, neredeyse herkesin büyücüler üzerine benimsediği folklorik görüşü bir tarafa bırakmalısın. Hakiki Toltek savaşçıları ne fanatiktir ne dopingci ne de bir başka şeydir, onların yolu kusursuzluk tarafından titiz bir biçimde dikte edilmiştir.
Don Juan'ın bu bitkileri bende sadece çömezliğimin başlangıcında kullandığını, sana daha önce açıklamıştım. Ne var ki ben, günlük koşturmacalarım içinde son derece sıkışmış durumdaydım. Benim inatçılığım devam ettikçe bana bu bitkilerden veriyordu. Bu şekilde, onun öğretisinin ilk ürünlerini kavramam için birleşim noktamın sabitliğini asgari gereklilikte gevşetmeyi başarmıştı. Bununla birlikte, onun sakınımlı davranışına rağmen bu bana çok pahalıya mâl oldu ve bugün sağlığımın böyle bozulmasının esas nedenlerinden biri budur.
Erk bitkilerinin bir sınırı vardır ve bir büyücü bunu çok çabuk anlar. Onlar bir başlangıç uyarmışıdırlar, ama çalışmanın temeli olamazlar, çünkü erk bitkileri bizleri görücünün aradığı eşsiz dünyalara götürme kapasitesine sahip değildir."
Sözünü kestim:
"Bu, onların birleşim noktası üzerindeki etkinliğinin, yeterince büyük olmadığı anlamına mı geliyor?"
"Tersine, erk bitkileri derin ve öngörülemez bir sarsıntı yaratırlar. Bunu gerçek bir büyücü işleyebilir, bir çömez değil. Yem taşlayan bir kişi, algısal sınırlılıklarını kırmak için onları kullanırsa, halüsinasyonlar olarak tanıklık ettiği her şeyi sınıflandırmak eğilimi tarafından baştan çıkarılacak; bir bitkiden başlayarak hepsini denemeye kalkacaktır! Bu tarzda, birleşim noktasını yeni bir konuma sabitlemek için, kâfi yükümlülük derecesine asla ulaşamayacaktır. Bitkiler seni hızla ve kolayca bir başka dünyaya götürür, ama senin orada iz sürmene izin vermez; bu onların sınırıdır.
Algının kanatlarını açmanın en iyi aracı, rüyanın kullanımıdır. Yöntem olarak, rüya görme çok basit olduğu gibi daha az riskli daha anlaşılır ve özellikle de çok daha doğaldır.
Bir çömezin amacı, birleşim noktasının dizginlerini eline almaktır. Bir kez onun yerini değiştirme yeteneği kazandığında kusursuzluğun ve disiplinin gücüyle, dışarıdan yardım almaksızın, bu hareketleri tekrar etmesi gerekir. Böylece savaşçının bir bağlaşık bulduğu söylenebilir.”

••Sabitlenme Kapanı••
Carlos, okumalarından birinde, birleşim noktasının sabitlenmesinden daha kırılgan hiçbir şeyin olmadığını açıkladı. Hemfikir olma sanatının böylesine özel olmasının, bu noktaya varmak için yirmi yılımızı kaybettiğimiz günlük alıştırma olduğunu savunuyordu. Bu noktaya ulaşanlara ‘erişkin’, ulaşamayanlara ise ‘deli’ deniyor.
“Bununla beraber, bizler için hiçbir şey yeni evrenlere yolculuk etmemizden daha kolay değildir. Tekrar kendi oluşumuza dönmek, bunun için yeterli.”
Bize, birleşim noktasındaki sabitliğin enerji niceliğinin çok büyük bir kısmını tükettiğini ve durağan bir dünya görüşü ürettiğini açıkladı. Enerjinin bu tarzda kullanımı, bütün ışıltımız içinde dağılıyor ve kenarlarda toplanmasıyla sonuçlanıyor. Böylesi şartlar içinde, bu sabitliği değiştirmek zahmetli bir iş oluyor.
“Sabitlenme kapanını kırmak için, her çareye başvurmak faydalıdır. Olayların çoğunluğunda, dışarıdan gelen bir tek itiş, kişideki birleşim noktasının bir hareketini doğurabilir. Çok çok şansımız olduğu zaman bir nagual eliyle gerçekleşen bu itişi kabul ederiz.
İlk yer değiştirme gerçekleşince savaşçı, niyetli alıştırmalar ya da rüya uygulaması aracılığıyla dikkatini kontrol etmek için mücadele etmelidir. Rüya görmek insan soyunun kurtuluş yoludur ve varoluşumuza gerçek boyutunu verebilecek tek şey budur.”

••Rüya ve Uyanıklık••
Carlos konuşmaları uygulamalara doğru yönlendirmek için büyük bir beceri gösteriyordu. Zekâsının sıradışı keskinliğine rağmen, konuşmanın sırf teorik düzeyde yön almasından nefret
ediyordu. Onun bu becerikli tarzına sık sık şahit oldum, amma velakin katı, bildiğinden şaşmaz muhataplarını, kendi çıkarımlarıyla karşı karşıya getirerek güç durumda bırakıyordu.
Benim durumumda ise onun yöntemi, benim akılcılaştırma taarruzlarımı susturmak için, her şeyi ivedi ve ona göre kolay bir öneri durumuna dönüştürmeye dayanıyordu: Rüyaların kontrolü. Oysa rüya görmek, benim için öğretisinin en güç yanıydı. Çünkü öncelikle ifade etmeliyim ki, bir büyücü için bütünüyle farklı şeyler olan, sıradan rüyalar ve rüya görmek kavramı arasındaki farkı koymayı beceremiyordum.
Ve İkincisi de, uyanıklık durumunda yapmak yerine, uyku sürecinde dikkati odaklama fikri, felsefi arayışlarım içerisinde öğrenmiş olduğum her şeye aykırıydı.
Bu iki yaklaşımım, rüya görme olanağını, onun özgün ve erişilebilir bir olanak olduğunu asla kabul etmeksizin, çarçabuk başımdan atmama neden oldu. Bu konudan her bahsedildiğinde kaygıyla doluyordum. Ve bu konunun akıl dışılığının analizini yapmanın bile zahmete değmeyeceğini kendi kendime söyleyerek, kendimi haklı çıkarıyordum.
O akşam bana uygulamanın nasıl ilerlediğini sordu. Önyargılarımın ciddi bir karar almamı engellediğini ve hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde, olumlu hiçbir sonuç elde edemediğimi söyledim.
Carlos:
“Belki şansın yoktur. Ustam, her insanoğlunun tercihini doğarken kendisiyle beraber getirdiğini söylerdi. Herkes iyi bir rüyacı olamaz, kimileri iz sürmeyi rüya görmekten daha kolay bulur. Önemli olan ısrar etmen.”
Ama onun sözleri beni teselli etmedi. Ona, kuşkuculuğumun nedeninin çocuklukta bana aşılanmış zihinsel bir engel gibi geldiğini açıklamaya başladım. Bitirmeme izin vermedi. Buyurgan bir jest yaparak itiraz etti:
“Yeterince yapmadın. Eğer kendi kendine rüya görene kadar bir daha yemek yemeyeceğine ya da bir tek söz telaffuz etmeyeceğine dair söz verirsen, bunun olduğunu göreceksin! Sendeki bir şeyler esnekleşecek, söyleşi duracak ve... bir bakmışsın olmuş!
Rüya görmenin senin için, sadece bir tercih olmadığını, temel bir şey olduğunu aklında tut, eğer bunu başaramazsan, bu yolun devamını getiremezsin.”
Sözlerinden telaşlanarak sordum:
“Ama bunu başarmak için ne yapmam gerekiyor?”
“Bunu başarmayı istemelisin!” diyerek yanıtladı beni. “Bu, bu kadar basit. Alıştırmanın zorluğunu abartmaktasın. Rüya görme herkese açıktır, zira başlangıçta sadece elzem olan asgari bir bilgi gerektirir, daktiloda yazı yazmak ya da bir araba sürmekte olduğu gibi.”
Cevaben, rüyaları kullanmanın bizi içsel uyanıklık durumuna nasıl sokabileceğini anlamanın, benim için çok zor olduğunu söyledim. Bana dikkatle baktı.
“Seni şaşkınlığa düşüren kelimeler. Büyücülerin rüya görmekten ve uyanıklıktan bahsederlerken kullandıkları bu kavramların, senin tanıdığın hiçbir fizik durumla alakası yok. Ben senin dilini kullanmaktan başka bir seçeneğe sahip değilim, çünkü sen yoksa
hiçbir biçimde beni anlamayacaksın. Ama sana söylediğimin anlamına nüfuz etmeyi denerken, elinden geleni yapmaz ve günlük hayatın anlamlılıklarını bir kenara bırakmazsan, şüphe halinden
asla kurtulamayacaksın.
Sana garanti edebilirim ki, bir kez meydan okumanla yüz yüze gelmekten seni alıkoyan o tembellikten yakanı kurtarıp da, direkt ve tereddütsüz bir biçimde rüya görmek için atağa kalktığında, zihinsel kargaşan kendiliğinden dağılacak.”
İnatçılığımdan dolayı özür dileyerek, rüya görmenin anlamını bir kez daha açıklamasını istedim. Carlos beklediğim teorik açıklama yerine, bir betimlemede bulundu:
“Tanrısına önceden danışmadan hiçbir şey yapamayan sofulardan, bir inanan hayal et. Uyuduğu vakit onun inançları ne olur, inançlar nereye gider?”
Ne yanıt vereceğimi bilmiyordum. Devam etti:
“Onlar rüzgardaki bir mum alevi gibi sönerler. Rüya görürken, kendine hakim değilsindir. Görüşlerin kendi aralarında bağlantısız, kendisini hatırlamayan izole kabarcıklardır. Kuşkusuz alışkanlığın gücü neredeyse her zaman seni kendi kendinle olduğun rüyalarına doğru taşıyacak, fakat orada zinde olduğun kadar gevşek, genç olduğun kadar yaşlı ya da erkek olduğun kadar kadın olabilirsin. Gerçekte, rasgele yerini değiştiren bir birleşim noktasısındır sadece, kişisel özgünlükte hiçbir şey yoktur. Sıradan insan için, uyanık olmak ile rüya görmek arasındaki fark; birinci
durumda dikkati devamlılıkla akmaktadır ve ikinci durumda dikkat düzensiz bir tarzda akmaktır; ama her iki deneyimde de istencin katılım derecesi en düşük seviyededir. Sıradan bir insan her zamanki gibi aynı yerde uyanacaktır, üzerinde tıpkı bir gömlek gibi taşıdığı kişiselliğini yeniden giyinecek ve alışılagelmiş işlerine koşturacaktır. Ve uyuma esnasında, yapabileceği bir başka şey bilmediğinden yeniden bağlantısını kesecektir.
Günlük uyanıklık, algıladığımız bu dünyanın öyle göründüğü kadar gerçek olup olmadığını sorgulayacağımız ve onu durduracağımız bir alan bırakmaz bize. Ve sıradan rüya için de aynı şey söylenebilir; o sürerken, onu tartışılmaz bir olgu gibi kabul ederiz, onu asla yargılamayız ya da daha basit bir tarzda ifade edersek; kendimizi ya da rüya içinde bir kez olsun bir emri ya da uyanıklık sürecinde sonuca bağlanmış bir uzlaşmayı anımsamaya asla ‘niyetlenmeyiz’.
Fakat dikkati idare etmenin bir başka yolu vardır, ve bunun sonucuna ne rüya ne de uyanıklık denilebilir, çünkü her iki durumu da aşar. Hakiki uyanıklık da zaten budur, dikkatimizin sorumluluğunu almak!
Toltekler'in öğretisi rüya olayını arıtır. Nasıl adlandınldığının bir önemi yok, sıradan bir rüyanın kaotik olan algısal ürünü, bizim zekice hareket edebileceğimiz bir uygulama alanına dönüşür.
“Bir uygulama alanı?”
“Evet, bir uygulama alanı. Bir rüyacı her koşulda kendisini anımsayabilir. Her zaman, savaşçı niyetiyle bir mikrosaniye içinde ona düzenlenme imkânı veren istenciyle geçirdiği bir antlaşması, bir parolası vardır. Her ne olursa olsun rüya vizyonunu sürdürebilir ve oraya keşif ve analiz için ne zaman dilerse geri
dönebilir. Dahası da var, vizyonu içinde başka savaşçılarla buluşabilir; büyücüler buna ‘rüyada iz sürmek’ derler.
Bu teknik tıpkı günlük dünyada yaptığımız gibi, amaçlara ‘niyetlenmemize’ ve eylemleri sürdürmemize izin verir. Problemler çözebilir ve bir şeyler öğrenebiliriz. Orada öğrenilenler tutarlı ve işlevseldir. Bu bilgiyi nasıl aldığını açıklayamasan da onu asla unutmazsın.”
Hangi bilgiden bahsettiğini sordum. Yanıtladı:
“Hayat yaşanılırken öğrenilir. Ve bu rüya için de geçerlidir, yeter ki biz bunu rüya görme sırasında öğrenelim. Kimileri bazen bu yolda başka beceriler geliştirmekte de başarılı olur. Örneğin Don Juan, savaştan kalma gömülü şeyleri, saklı defineleri bulmak için, rüya bedeninden yararlanmayı alışkanlık edinmişti. Bu faaliyetlerin hasılatı da, tütün tarlaları, petrol gibi farklı şeylere yatırılıyordu. Hiç şüphesiz yüzüm şaşkınlık ve zor inanırlık karışımı bir hal almıştı ki:
"Bu o kadar da sıradışı değil! diye ünledi. Bunu anlamak ne kadar zor olsa da; böylesi büyük başarıların hepsini gerçekleştirebiliriz! Sen uyurken birisinin sana yeni bir dil öğrettiğini hayal et; bunun sonucu, dili öğrenmen ve ilk uyandığında onu anımsayabiliyor olman olacaktır. Aynı şekilde, bu durumda bir şeylere tanık olursan, kaybolan bir obje gibi ya da başka bir yerde vuku bulan
bir olay gibi. daha sonra bunu teyit edebilirsin; eğer rüyandaki gibiyse, öyleyse bu bir rüyadır.
Rüyada öğrenmek, büyücüler tarafından hayli kullanılan bir kaynaktır. Ben bu şekilde bitkiler üzerine pek çok şey öğrendim ve hâlâ hepsini anımsarım.
Kaynaklarını küçümseme. Tin bize yerleştirdiği her şeye, aşkın bir anlamda sahiptir. Bunun anlamı, rüyaların bu noktada kullanılmak için olmasıdır; eğer öyle olmasaydı, onlar olmazlardı. Sana anlattığım teknikler soyut şeyler değil; onları kişisel olarak kendim doğruladım.
Rüya görme becerisi dünyaya bir mesajdır. Ama hiç kimsenin bunu dikkate aldığı yok!”
Onun kederli bir tonda söylediği bu son sözü duyduğumda, ansızın berbat bir utanma duygusuna kapıldım. Yıllar boyunca, bıkmadan usanmadan bakış açımızı daha da geliştirmemiz için bizleri cesaretlendirmişti, bencil bir çıkar içinde değil, arı bir zevkle kendi yüksek bilinç durumunu bize aktararak. Ya ben ne yapıyordum, aradığım heyecanı kendi ikinci el inançlarımda ve o bildik şüphelerimde buluyordum!
Onun yakınında olmak istemiştim; şükran duygumu ifade etmek için, tokalaşmak niyetiyle oturduğum banktan kalkıyordum ve ona bir şeylerin sözünü vermek üzereydim, fakat beni durdurdu.
“Hiçbir şey demesen daha iyi, zamanını harcama! Belki de senin yazgın, parlak havai bir savaşçı olmak değildir, yine de hiçbir mazeretin yok. Sen de herkes gibi rüya görme konusunda mükemmel biçimde donanımlısın. Eğer bunu başaramıyorsan, bu onu istemediğin içindir!”



••Algının Kapısı••
Bir başka sohbetinde bana, “Birleşim noktasının alışılmamış bir pozisyonunu gerektiren hangi bilinç durumu olursa olsun, bunun teknik açıdan bir rüya olduğunu açıkladı. Günlük dikkat durumlarına göre rüyanın üstünlüğü, en büyük duyumsal spektrumu kapsayabilmesi ve elde ettiğimiz bilgiyi en iyi biçimde sentezleyebilmemiz gerçeğine dayanmasıdır,” dedi.
Başka bir ifadeyle, daha yeğinlikle nasıl yaşanacağını öğreniyoruz.
“Ve bilhassa,” dedi, “rüya görmek bizi geçmişimizdeki kritik olaylara götürür, doğum ve bebeklik gibi. Bu travmatik durumlara ve geçmişimizdeki bozuk bilinç durumlarına ışık tutar. Bir büyücü kendi deneyimleri içinde olan en acı verici olayları bir kenara koyamaz!”
Okumanın sonuna doğru, benim çok önemli saydığım bir tanımlamada bulundu, zira tanımlama özellikle benim hassas bulduğum bir temaya değiniyordu.
“Rüya olanaksız bir şey değildir, sadece meditasyonun derin bir türüdür,” diye belirtti.
Yıllarca, "meditasyon" olarak adlandırılan kimi alıştırmaları uygulamıştım. Bu uygulamalar, biçimleriyle olduğu kadar sonuçlarıyla da Carlos'un önerdiklerinden hayli farklıydı. İlk fırsat bulduğumda, meditasyon ile rüya arasındaki farkı açmasını istedim.
Carlos:
“Benden istediğin şey çok zor, çünkü rüya görmeksizin meditasyon yapmanın olanağı yoktur, iki kavram da aynı olguyu betimler.”
“Peki, benim alıştırmalarım neden sözünü ettiğiniz şeylerin hiçbirini sağlamıyor?”
“Bunu kendi kendine yanıtlasan daha iyi olur. Bence, şimdiye kadarki uygulamaların meditasyon değildi, bir tür kendi kendine telkindi. İnsanların birbirinin yerine koyarak kafa karışıklığı yarattıkları bu iki şey, büyücüler açısından farklıdır.
Zihni yatıştırmak, meditasyon yapmak değil, yarı uyku halidir. Buna karşın rüya görmek, dikkat eksikliğimize karşı hakiki bir savaşı gerektiren, sürekli bir yoğunlaşma sürecinin sonucu olan dinamik bir şeydir. Eğer yapılan sadece duyumların uyuklamasının bir ürünüyse, uygulamacıların kendilerine savaşçı dememesi gerekir.
Bir rüyacı, dinginliğin en derin yeriyle ilişkilenirken yırtıcılıkla vücut bulabilir, ama bunun gerçekte hiçbir önemi yok, çünkü rüyacı zihinsel durumlarla özdeşlik kurmaz. Ne olursa olsun her duyumun, birleşim noktasının sabitlenmesinden başka bir şey olmadığını bilir. Rüya görme, ancak günlük yaşantımızda belirli bir dengeye kavuştuktan ve içsel söyleşi sessizliğe boyun eğdikten sonra ortaya çıkar. ‘Rüya görme’ kavramı, zihinsel birikimle
hiçbir alakası olmayan bir bilinç çabasını betimlemenin en uygun yolu değil. Bununla beraber, hattımın geleneğine hürmetimden bunu kullanıyorum, fakat eski görücüler bunu bir başka biçimde
adlandırırlardı.
Deneyimli büyücüler, uyku başlangıcında olduğu gibi aynı kolaylıkla, uyanıklık durumu başlangıcında da rüya görürler, çünkü onlar için söz konusu olan, gözleri yumup horlamak değil, var olan başka dünyalara tanık olmaktır. İstenç noktasından bu, bir büyücünün gündelik uyanık rüyasının başka yasalara boyun eğen bir enerji olması anlamına gelir, o inanılmaz başarıları gerçekleştirebilir; bir duvarın içinden geçmek ya da kaşla göz arasında evrenin sınırlarında bir başka zamanda ve bir başka yerde olmak gibi. Böylesi deneyimler çok yönlü, kümülatif ve biriciktirler; bunları kendi başlarına yaşayanlar yaşadıklarını açıklamak için, mantık kategorilerini referans almaya mecbur olacaklardır.
Fakat bu tip bir tezahür her ne kadar değerliyse de, rüya görme olgusunun amacı değildir. Rüya görmek esasta senin içindir, çünkü naguala erişmek neredeyse ancak bu durumda ortaya çıkar.”
“Neden?”
“Nedeni açık. Rüyada doğal bir eğilime sahip olan insanlar ve bir enerji fazlası olanlar daha ileri başka rüyacılarla buluşmak noktasında daha kalifiyedirler, ister rastlantısal biçimde, isterse iradi bir biçimde arandığı için olsun. Bazen bu yol arkadaşları, bu sanatta onları daha derinlemesine eğitmek için yükümlülük almayı kabul ederler. Bir çömez bir kez parlamaya görsün, onun nagualın dikkatini çekmesi kaçınılmazdır.
Naguallar durmadan iz süren kartallar gibidir. Onlar bir bilinç artışını ortaya çıkartır çıkartmaz hızla dalış yaparlar, çünkü iradi bir rüyacı çok nadirdir. Bir usta için, yoktan yaratılarak başlamış bir çabayı teşvik etmek çok kolaydır.”
Carlos bana, dünyanın çeşitli yerlerindeki savaşçılarla ilişkisini rüya aracılığıyla sürdürdüğünü anlattı. Rüya görmenin bir başka esprisinin de, rüya uygulamasının bilgiye olan yakınlığının, çömezlikten kaynaklanan, aceminin dikkat ve berraklık eksikliği, eğitimcisinin etkinlikleri hakkındaki kuşkuları ve kimi tekniklerin doğal tehlikeleri gibi yüzlerce problem hakkında karar vermemize olanak sağlaması olduğunu sözlerine ekledi.
“Bu sanat, Kartal'ın yayılımlarının takınaklı doğasını yumuşatır, aksi takdirde Kartal’ın yayılımları çömezin psikolojik dengesini ve istencini yıkabilir.”
“Öyleyse,” diye sordum, “biz rüya göremeyenler, ne yapabiliriz bu öğretilere ulaşmak için?”
Sorumdan sıkılmış göründü ve homurdandı:
“Hedefi tutturamadın! Doğru soru, ‘rüya görmek için ne yapmalıyım?’ olmalıydı. Bir savaşçı, hayatının her anında soru işaretleri bırakarak bu dünyadan çekip gidemez. Eğer gerçekten rüyalarını hayatının bir parçası olarak göremiyorsan, rüyalarını erke giden yollar olarak kafanda canlandıramıyorsan ve onların neye hizmet ettiklerini hâlâ anlayamamışsan, öyleyse bir hayli işin var.

••Rüya Çifti••
“Algı çeperimiz içinde ‘kendi’ ismini verdiğimiz ve rüya sırasında keşfedilebilen, ayrı bir güç bulunur. Bu güç kendi kendinin bilinci olabiliyor, kişisel ilkelerimizi massedip, bağımsızlıkla hareket edebiliyor. Onunla ilişkilenmiş olmak bizde tanımlanamaz bir duyum yaratır, çünkü söz konusu olan inorganik bir varlıktır.”
“İnorganik?”
“Elbette! Günlük dikkatimize ‘organik’ diyoruz, çünkü o organlar bileşiminden oluşan bir bedene dayanır, değil mi?”
“Haklısın.”
“Öyleyse rüya görürken algıladığın ve hareket ettiğin bedenini nasıl adlandırırdın?”
“Bu bir görüntü derdim,” diyerek ihtiyatla yanıtladım. “Tamam işte! Bu inorganik bir varlık; bir görünüşe sahip, ama kitle değil. Bu senin için sadece zihinsel bir yansıtmadır. Bununla beraber, bu varlık açısından, hayalî bir dünyada yaşayan, bizim fizik bedenimizdir. Eğer öteki benin bilincine varmak için, gerekli enerji ve yoğunlaşman olsaydı ve bu varlığa kendi günlük dünyan hakkındaki düşüncesini sorsaydın, seni yanıtlarken, günlük dünyanın hayli gerçekdışı ve neredeyse mitolojik göründüğünü söylerdi. Ne biliyorsun, belki de haklı olacaktı!
Rüya bedenimiz birçok uygulama alanına sahip. Herhangi bir zamana, herhangi bir yere seyahat edebilir ve bir şeyleri keşfedebilir. Hatta kendini maddileştirebilir, başka kişilerin uyanıkken ya da uyurken görebileceği görsel bir çift veya başka bir şeyler yaratabilir. Bununla beraber bir görüntü olarak kalır, bedensel işleve sahip değildir. Bir insanoğlu onu bir insan olarak görürken, bir hayvan onu bir başka biçim altında görecektir.”
“Tüm bunları nereden biliyorsunuz?”
“Bu o kadar basit ki! Rüya çiftim bütün dikkatimi çektiği için gözüm sürekli onun üzerinde. Onun ya da gittiği dünya hakkında bir şeyler bilmek istediğimde, bunu ona sorarım ve o da bana söyler. Sen de bunu yapabilirsin, bu o kadar da zor değil. Bu gece uyur uyumaz enerjinle temasa geçebilirsin.”
“Nasıl?”
“Bunun pek çok yolu var. Örneğin, rüyalarında bir ayna ara. geç önüne ve kendi gözlerine bak; seni nasıl bir sürprizin beklediğini o zaman görürsün!”
Daha önce Carlos'un kitaplarında çift üzerine kimi şeyler okumuştum, ama önyargılarım bu konuya açık bir tinle yaklaşımımı engelliyordu ve "ışıltılı yumurta" ya da yaşayan varlıkları kuşatan manyetik alan, "enerji bedeni" ve "rüya çifti" gibi kavramlar konusunda kendi içimde büyük bir karışıklık yaşıyordum. Carlosa “benzer şeylerden mi bahsediliyor yoksa bu kavramlar arasında farklılıklar var mı?” diye sordum. Sorum onu şaşırttı.
“Yahu sen hiçbir şey anlamamışsın! Bilinçten bahsediyorduk, fizik nesnelerden değil. Bu antiteler, bizim ‘fizik beden' olarak adlandırdığımız algısal birim gibi aynı şeyin betimlemeleridir, çünkü iki tane ‘sen’ yoksun, sen sensin! Bir enerji bedenin yok, sen bu enerjisin, sen yayılımları birleştiren bir birleşim noktasısın ve bir noktadan başka hiçbir şey değilsin! Farklı rüyaların olabilir ve onların her birinde farklı bir görünümle ortaya çıkabilirsin; ister insan, ister hayvan ya da istersen inorganik bir varlık ve hatta aynı zamanda değişik kişiler olduğun rüyalar görebilirsin ama bilinçli varlığı parçalayamazsın!”
Carlos, özellikle güçlü ve entellektüel bir içsel söyleşisi olanların, var olmanın müşterekliği duygusuyla, bilinç araçlarımızın betimlemesini karıştırdığını söylemişti.
“Bir zamanlar doğulu bir ustanın yanına sığınmıştım ve söz rüyadan açıldı. Adam bir uzman olduğunu söylüyordu ve ‘Benim yedi rüya bedenim var!’ diyerek övünmüştü: Bu ifşatından afallamıştım, ancak ona verilecek bir yanıtım vardı; ‘Don Juan bana sadece bir tekini öğretti’ dedim.”
Carlos bunu söylerken çok utanmışçasına başını kollarının arasına sakladı, ne var ki elleri arsız bir gülüşü gizliyordu.
Ona, “Öyleyse rüya çiftinden ya da enerji bedeninden söz ettiğinizde aynı şeye mi gönderme yapıyorsunuz?” diye sordum.
“Aşağı yukarı. İlkine rüya esnasında ulaşılabilir, İkincisine ise iz sürme araçlarıyla. Bir başka ifadeyle, enerji bedeni, rüyacı tarafından kasıtlı bir kontrolle rüya çifti haline gelir; ama ikisi de tek ve aynı şeydir. Fark, bunlara ulaşmak için kullanılan araçlardadır.
Eski büyücüler istençlerinin erkiyle rüya bedenlerini işleyip biçimlendirmiş ve fizik bedenlerini en küçük detaylarıyla kopya etmenin büyüsüne kapılmışlardı. Ona ‘çift' denmesi, bu geleneğin sonucudur. Kendimizi belirli bir tarzda ve de sadece bu tarzda görmeye alıştığımız için, bu düşüncenin çok kullanışlı bir anlamı var. Başlangıçta rüyacının kendine fizik terimlerle bakması çok daha uygundur.
Fakat yeni görücüler, bu niyetin kaçınılmaz sona kadar sürdürülmesinin gereksiz bir savurganlık olduğunu söylerler, çünkü bu bizi dikkatin büyük niceliğini asla pratik kullanımı bulunmayan detaylara yatırmaya zorlar. Onlar gerçekte oldukları ışık baloncukları gibi görünmeyi öğrenmişlerdi.”
İspanyollar öncesi klasik nagualizmde büyücülerin, bir hayvan bedeniyle görünme niyetine sahip olmaya dayanan, kendilerini hayvana dönüştürme yeteneklerinin olup olmadığını sordum Carlosa.
“İşte bilginin hası!” der gibi bana baktı.
“Rüya görmek, enerji bedeninin kararlılıkla kullanılmasıdır. Enerji plastiktir, ona sabit bir baskı uygularsan, istediğin biçimi almaya başlayacaktır. Çift nagualdır, ‘öteki’dir, nagualizmin mührüdür. Onu kontrol ettiğin zaman, hayvan olmak da dahil, istediğini özgürce olabileceğin bir yoldasın demektir.
Açık ki, hayvana dönüşmek gibi özel bir şeyleri başarmak doğaçtan yapılamaz, usuller var. Çift, yeni bir konumdaki birleşim noktasının sabitliğine doğru kayar.
Böyle bir sabitlenmenin, takınaklı bir doğası vardır ve büyücülük yöntemleriyle ele alınmalıdır. Örneğin, bir şahin olmak için ateşli bir arzun varsa ve bükülmezlikle kendini buna bağlarsan, bir şahin olursun! Herkes aradığını bulur. Bu, nagualların kendi takınaklarını idare etmesi meselesidir.
Bununla beraber, kişilerin üzerine odaklandıkları amaçların sırf özgürlük tutkusu ve kanaatkârlık olmadığını bilmemiz gerekiyor; işte bu noktada tıkananlar, kendilerini çılgınca ya da kabaca bir sıradanlığa sürükleyebilirler. Gerçekte, hepimizin yaptığı budur, insan olmayı seçtik ve de insanız! Kötü yönelimli bütün takıntılar köleliğe evrilir.
Günümüz Meksika naguallarının birçoğunun problemi, soyutun açılımlarını unutmuş olmalarıdır. Aptal bir hindiye dönüşmeyi yeğleyen büyücüler var ve bu kılıktan bir daha çıkamıyorlar. Başka ne denir ki buna! Büyük çoğunluğu, enerjileriyle güçlü duyumlar edinmek ve başkalarını korkutmaktan başka bir şey düşünmüyor bile.
Öğretilerin bu çöküntüsü, Don Juan hattının görücülerini, birleşim noktasının atalarından onlara miras kalan her türlü kaprisli pozisyonundan vazgeçirterek, daha kişisel olmayan bir tarzda özgürlüğe yöneltmiştir. Özgürlük amacı mutlak berraklıktır ve geriye kalan her şeyin yerini alır. Ateşli bir özgürlük arzusuna sahip olan yeni görücüler, nagualizmin arılığını eski haline getirmişlerdir.”
Rüya ortamında bir çift hazırlamak için kuşku götürmezlik talep eden, bu çabanın büyüklüğü hakkında ne düşündüğünü sordum.
Carlos:
“Büyücülerin çoğunluğu için, bu çaba başka bir seçenek, uygun zamanda, onlara üçüncü dikkatte son adım niyetine sahip olmayı sağlayacak, başka bir bilinç alemi için bir kapıdır. Çiftlerine özerklik ve dayanıklılık vererek, kendilerini ölümden sonra bilinçli kalmaya hazırlarlar. Beden tamamlanıp da o an geldiğinde, onların bilinci insan kabuğunu beklendiği gibi terk eder, fizik beden büzülür ve ölür, fakat varlık yetisi devam eder.”

12

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

4-İz Sürme Sanatını Öğrenmek
Carlos'un anlatımları yavaş yavaş etkisini üstümde gösterdi. Bir gün, kişisel önemliliğimi taşımak adına sarf ettiğim çabanın boyutunu ciddi anlamda incelemeye koyuldum. Kendi kendine yeterlik ya da kabul görme ihtiyacı gibi, müşterek ve kaba formlarda ortaya çıkanları değil, bu dünya üzerine sahip olduğum temel düşüncelere bağlı olan, en kurnaz görünümdekileri.
Ancak bu tefekkürler beni hiçbir kesinliğe kavuşturmadı. Aksine, içinde yaşadığım ve daima sağduyu adına elimde tutmuş olduğum, kendi kendini çökerten ideolojik yapının ne kadar devasa olduğunu fark etmeye başlıyordum. Carlos'a anlattığımda, bunu oldukça doğal bir fenomen gibi karşıladı.
“Kendi izini sürmeyi öğrenmektesin. Aklını kullanmayı öğrendiğinden bu yana, yapmış olman gereken de buydu.
Daha önce iz sürme sanatı üzerine bir şeyler okumuştum, kendi rutinlerimizi birer av gibi yakalamaya dayanan, bir av stratejisiydi. Bu stratejiyi sıradan hayata uygulayabiliriz, örneğin alışılmış durumlara. Fakat aynı zamanda bunu, iç şeytanlıklarımız olan, kuşku, tembellik ve kendini hoşgörme üzerinde de uygulayabiliriz.
Konferans başlamadan önce biraz zamanımız vardı, bu durumdan istifade ederek, bana bu konudan biraz daha bahsetmesini istedim. Ama o beni çok büyük bir şaşkınlığa uğratarak, bu öğreti içinde ölümüne yükümlülük almadığım sürece bunu yapamayacağını söyledi.
Ona niçin bana böyle karşılık verdiğini sorduğumda:
Çünkü bana karşı dönmeye başlarsın. Rüyanın çömezliği kimseyi yaralamaz, Yapabileceğinin en kötüsü, böyle bir şeyin olası olduğuna inanmamaktır. Buna karşılık, iz sürmek onu uygulayan büyücüler gibi çok saldırgandır, bu nedenden dolası da vasatların çoğu bunu konuşmaktan çekinir, çünkü bunu yapacak cesaretleri yoktur. Çömez ilk etapta çapraz ateş altındadır ve kendini başarısız hisseder, egosunun etkisinden sıyrılmayı başaramaz.
Tıpkı madenî bir para gibi, iz sürmenin iki yanı vardır. Bir yandan dünyanın en kolay işidir; öte yandan çok zor bir tekniktir, kompleks olduğu için değil, insanların genellikle yanaşmak istemedikleri kendi yönleriyle alakalı olduğu için.
İz sürmek birleşim noktasının çok küçük, fakat çok sert hareketlerine yol açar; seni derinden kendiyle götüren rüya görmek gibi değildir, ama esnek bir top gibi seni zıplatır ve derhal olduğun yere koyar. Kendi çevrene baktığında, her zaman sahip olduğun aynı dünya görüşüne sahipsindir, o zaman alışılagelen tarzdaki şeylere yaklaşmaya devam edeceksindir. Eğer bu durumda eğitimcin tarafından değişiklikler yapmaya zorlanırsan, seninle istediğin şeye bahse girerim ki yaralanacak ya da kibire bürünecek ve öğretiden uzaklaşacaksın.”
Ona büyücülerin bu şartlar altında, bu sanatı nasıl öğrettiklerini sordum.
“Geleneksel olarak,” diyerek yanıtladı. Bu sanat artmış bilinç durumunda öğretiliyordu ve sonuç bekleniyordu.
“Bu açıkça konuşulabileceğimiz bir şey değil, satır aralarının okunması gerekir. Bilginin bu bölümü sol taraf öğretilerine ait. Meselenin ne olduğunun anımsanması uzun yıllar ister ve bunu
uygulamaya muktedir olmak daha da fazlasını. Senin şimdi bulunduğun düzeyde, iz sürmeye dayanmanı sağlayabilecek tek şey, ona rüya yöntemleriyle sokulmaktır. Fazla kişisel olan konulara ya da kendi kuşku ataklarına yaklaştığını hissettiğin hangi anda olursa olsun, ellerine bak ya da senin seçmiş olduğun herhangi başka anımsatıcı kullan. Rüya görme dikkati, sabitlenmeni kırmakta sana yardım edecektir...”

••Nagualın İşareti••
Carlos çekincelerine karşın bir başka vesileyle, teorik bağlamda kaldığımız müddetçe iz sürme konusundaki sorularımı yanıtlamayı kabul etti.
“İyi halinden istifade ederek, iz sürme sanatının pratik kullanımını bana açıklamasını istedim.”
Carlos:
“İz sürmek bir enerji izcisinin temel etkinliğidir. İnsanlarla olan ilişkilerimizde şaşırtıcı sonuçlarla uygulanabiliyor olmasına karşın, iz sürmek ilkesel olarak uygulayıcıyı biçimlendirmeye yöneliktir. Başkalarını yönlendirmek ya da kontrol etmek çetin bir iştir ama kendi kendimizi kontrol etmemiz, kıyaslanamaz düzeyde çok daha zordur. Bundan dolayı iz sürmek, nagualı ayırt eden tekniktir.
İz sürmek, birleşim noktasını yeni bir pozisyonda sabitleme ustalığı olarak tanımlanabilir.
İz süren savaşçı bir avcıdır. Ama maddi çıkarlar üstüne odaklanmış bir tine sahip sıradan bir avcıdan farklı olarak savaşçı, en büyüğünden bir av hayvanının, kişisel önemliliğinin peşine düşer. Bu onu ancak kendindeki rüya benzeri bir şeyin çözüme kavuşturabileceği - hemcinsleriyle yapacağı görüşmedeki meydan okumasıyla yüzleşmeye hazırlar. İz sürmeyi öğretmeyen büyücüler aksi insanlardır.
“Niçin Carlos?”
“Çünkü insanların aptallıklarına tahammül etmeye sabırları yoktur. İz sürmek bizim için doğaldır, hayvani mirasımızdan ileri gelen ayırt edici bir özelliktir. Hayatta kalmak için hepimizce geliştirilen, enerjimizi bir kalıba döken ve adapte olmamıza yardımcı olan davranış alışkanlıklarıdır bunlar. Bu rutinleri inceleyerek, dikkatli bir gözlemci verili hangi anda olursa olsun, bir insanoğlunun ya da bir hayvanın davranışını doğrulukla önceden saptayabilir.
Savaşçılar her türlü alışkanlığın bir bağımlılık olduğunu bilirler. Uyuşturucu kullanmaya ya da her pazar kiliseye gitmeye bağlanabilirsin; aradaki fark biçimseldir, esasta değil. Yine benzer biçimde, dünyanın akla uygun olduğunu düşünmeye ya da inançlarımızın biricik gerçeklik, olduğuna inanmaya bağımlı olduğumuzda, bizi evcilleştirenin ne olduğunu görmemize izin vermeyen, duyularımızı karanlıkta bırakan bir alışkanlığın kurbanıyızdır.
Rutinler, hiçbir anlamları olmamalarına rağmen, mekanik bir tarzda takip ettiğimiz davranış modelleridir. Bir iz sürücü olmak için, bu ölümsüzlük koşullandırmalarından kendini kurtarmalısın.
Çünkü savaşçı, kararlarının efendisidir, iz sürücü bir savaşçı hayatındaki her bağımlılık kalıntısının izini süren bir kişidir. Ancak özgür olmak için enerjisinin bütünlüğünü tekrar elde etmesi gerekir. Ve seçim yapma özgürlüğüne sahip olduğundan, ister insanlarla olsun isterse de başka bilinçli antitelerle olsun, ölçülü
davranış biçimlerini kazanabilir. Başkalarının davranışlarını incelemeye dayandığı için, bu manevranın sonucu rutin bir katılım değil, iz sürmektir."
"Tüm bunlar ne anlama geliyor?" dive sordum.
Carlos:
"Senin bakış açından, hiçbir anlama gelmiyor, özgürlük akla itaat etmez. Bununla beraber, rutinlerini kırdığında, ölümsüzlük mitinin maskesini düşürdüğün için, bütün varlığın sarsılır."
Parmağıyla işinden dönen insanları göstererek:
“Ne yapmaya gittiklerini sanıyorsun? Bu insanlar son günlerini yaşamaya gidiyorlar! Daha da acısı, muhtemeldir ki içlerinden pek azı bunu biliyor. Her gün biriciktir ve dünya bize anlatıldığı
gibi değil. Alışkanlığın gücünü feshetmek, bir defada alınan bir karardır. Bu eylemden itibaren, savaşçı bir iz sürücü olur.”
“Yani bu iddiayı gündelik şeylerde yerine getirecek bir savaşçı gerçeği var olabilir mi?”
“Hayır, bu anlamak zorunda olduğun bir şey, yoksa kusursuzluk arayışın saflığını yitirecek ve sen ona ihanet etmeye başlayacaksın. Rutinleri kırmak bu patikanın amacı değil, sadece araçlarından birisidir. Amaç, bilinçli olmaktır. Bunu göz önünde bulundurarak, iz sürmenin bir başka tanımı da; ‘bütünsel bir sonuç için bükülmez bir dikkat’tir diyebiliriz.
Dikkatin bu tipininin bir hayvana uygulanması onu av parçasına dönüştürür. Eğer bunu bir başka insana uygularsak, bu bir müşteri, bir yandaş ya da romantik bir ilişki üretir. Ve bir inorganik varlığa uygulanması, büyücülerin ‘bağlaşık’ dediği şeyi sağlar. Ama bu sadece söz konusu Toltek sanatının değerlendirilebildiği iz sürme eylemini kendi üzerimizde uyguladığımızda olur, çünkü bu çok değerli bir şey üretir: Bilinç.”

••Küçük Tiranın İzini Sürmek••
Yaptığı açıklamalara karşın, iz sürmenin pratik boyutu benim bakış açıma göre, onun öğretisinin en muğlak yanlarından biri olmaya devam ediyordu. Geçen yıllar boyunca, özetleme ve içsel sessizlik gibi kimi alıştırmaları yerine getirmeyi, rüya görmeyi bile başardım. Ama iz sürmeyi denediğim zaman, ancak müphem sonuçlar elde ediyor ya da kendimi gülünç hissediyordum.
Göründüğü kadarıyla, Carlos çabalarımın bilincindeydi, çünkü bir süre sonra beni çağırdı ve şöyle dedi:
“Hayatını karmaşıklaştırma. Öğretiyi karikatürize etmektesin. Eğer iz sürmek istiyorsan, kendini gözle. Hepimiz mükemmel avcılarız, iz sürmek bizim doğal yeteneğimiz. Açlık bizi baştan çıkardığında olgunlaşıyoruz; çocuklar ağlar ve arzu ettiklerini elde etmeyi başarırlar, kadınlar erkekleri faka bastırır, erkekler aynı şeyi birbirlerine, iş yaptıkları adamları dolandırarak yaparlar. İz sürmek, istediğini elde etmeye muktedir olmaktır.
Eğer yaşadığın dünyanın bilincine varmak istiyorsan, dikkatli kalma yalın gerçeğinin iz sürmenin bir tipi olduğunu anlayacaksın. Ayrım yapmamız gelişir gelişmez bunu öğreniyoruz, onu çok doğal bir şey gibi alıyoruz ve bu konuda asla kendi kendimizi sorgulamıyoruz. Ama bütün eylemlerimiz, hatta en özgecileri bile, avcı ruhuyla sırılsıklamdır.
Sıradan insan iz sürdüğünü bilmez, çünkü karakteri toplumsallaştırma tarafından evcilleştirilmiştir. Varlığının önemli olduğuna iknadır, dolayısıyla onun eylemleri kişisel önemliliğinin hizmetindedir, yoksa bilincinin genişlemesinin hizmetinde değil.”
Carlos, önemliliğin karakteristiklerinden birinin de bize ihanet etmesi olduğunu söyleyerek sözlerine devam etti:
“Önemli kişiler akışkan değildirler, caka satarlar, kendi hususi¬ yetilerini sergilerler, duyarlıktan ve sıvışmak için gereken hızdan yoksundurlar. Işıltıları fazlasıyla katıdır ve artık onu savunacak hiçbir şeye sahip olmadıklarında, onu artık akışkan kılamayacaklardır.
Büyücülerin metodu, yaşadığımız gerçeklik üzerine kendini yeni bir tarzda odaklamaya dayanır. Onların aradıkları, malumatlar biriktirmekten daha çok, enerjilerini yeniden sıkıştırmayı elde
etmektir. Kendi izini sürmeyi öğrenmiş kişi bir savaşçıdır, artık başkalarına göstermek zorunda olduğu ağır bir imajla dolu değildir. Kimse onun farkına varamaz eğer o bunu arzu etmiyorsa;
çünkü bağlılıkları yoktur. Bir savaşçı avcıdan üstündür zira kendine gülmeyi öğrenmiştir.”
Carlos, eğitimcisi Doña Florinda Matus’un göze çarpmamayı kendisine nasıl öğrettiğini anlattı.
“Kitaplarımın satışının tam da beni zengin bir adam yaptığı sırada, beni bir yol lokantasında hamburger kızartmaya gönderdi! O paraya elimi sürmeksizin yıllarca çalıştım. Bu bana doğruluk perspektifini kaybetmemeyi öğretti. Ve dersimi aldım!
Bundan bir müddet sonra, görülmez olmak için yeni bir fırsatım oldu. Bir arkadaşın evine kaktüs götürmüştüm ve onları dikmeye başladım. Birden, beni takip ederek izimi bulmuş iki Times muhabiri belirdi. Beni bir bahçıvan sandıkları için, bana ev sahibinin nerede olduğunu sordular. Onlara kapıyı göstererek, ‘şu kapıyı çalın’ dedim. Onların sorularını arkadaşım yanıtladı:
‘Hayır, onu görmedim’ dedi arkadaşım ve muhabirler birbirlerine, ‘yer yarılıp da içine mi girdi bu Castaneda! ’ diye söylenerek gittiler.
Kişisel önemlilik problemi kişisel bir konu olduğu için her savaşçı, öğretileri kendi koşullarına uyarlamalıdır,” diyerek sözlerine devam etti Carlos. “Bu sebepten dolayı, iz sürme teknikleri son derece esnektir. Ama alıştırma herkes için aynıdır; tinin belirtilerini tanımak amacıyla yeterli disiplini edinmek için, yersiz rutinlerden kurtulmak. Bu iki başarma, karakterin gerçek büyük başarısından oluşur. Bu düzeyde bir disiplin edinmenin en iyi aracı, etkin biçimde küçük bir tiranı gerektirmektedir.”
Sorularımı yanıtlarken, küçük bir tiranın, hayatı bize imkânsız kılan birisi olduğunu açıkladı. Geçmiş çağlarda, insanın bu türü bizi fiziksel olarak yaralayabilir ya da öldürebilirdi; günümüzde küçük tiranın bu türü artık neredeyse bulunmuyor. Bununla beraber, kendimize verdiğimiz kişisel önemliliğin düzeyine göre, bu rahatsız edecek bir pozisyonda bulunan her insan, küçük tirana hizmet edebilecektir. Ondan kaçınmak yerine onunla karşılaşmalıyız, aslında küçük tiranla değil, kendi aptallığımızla.
"Aramızdan çoğunun kendisini değiştirmek noktasında fazlasıyla tembel olduğu ölçüde küçük tiran elzemdir. Küçük tiran zaaflarımızı göstererek benliğimizin sabitliğini sarsar. Bize gerçeği —önemli olmadığımızı— gösterir ve eylemleriyle bizi bunun böyle olduğunu ortaya çıkartmaya hazırlar. Onunla görüşmeyi öğrenmek, iz sürmeyi olgunlaştırmak açısından gerçekten de yegâne etkililikte bir araçtır.
Bu iş için küçük tiran o kadar önemlidir ki, küçük bir tiran bulmak ve onunla ilişki kurmak, bir çömez için bir takıntı olabilir. Öyle ki, ihtiyacı olanı bulmuş bir savaşçıyı dolduran biricik duygu, samimi bir şükran duygusu olacaktır.
Küçük tiran bolluğu var, kıtlığı çekilen ise onları bulmak için altı okka taşak sahibi olmak; yıkıcı bir strateji makinesi hazırlayarak, her şey onlardan yanayken, iz sürme aracılığıyla onlarla bir temas oturtmak ve onların öfkesini kışkırtmak.
Biz bunun yerine yaşantımızı bize acı veren, bizi kızdıran, korkutan ya da bizi karmaşaya sokan durumlardan kaçarak geçiriyoruz. Bu şekilde, tinin yolumuza çıkardığı en değerli araçlardan birini kaybediyoruz.”
Carlos'a, düşmanın bu türünü göğüslemek için geliştirilecek stratejinin ne olduğunu sordum.
“Her şeyden önce, onları düşman gibi görme; onlar kendi amacımızın istençdışı bağlaşıklarıdırlar. Çarpışmanın ego için değil, enerji için mücadele etmek olduğu bakışını kaybetme. Önemli olan kazanmaktır, yoksa ötekinin kaybetmesi değil. Küçük bir tiran bunu bilmez ve bu onun zaafıdır. Kendi olayımda, bu kişilerin birçoğuyla görüşme ayrıcalığım olmuştu, her ne kadar Don Juan'ın anlattığı kalitede küçük bir tiranla karşılaşma şansı bana asla verilmemiş olsa da.”
Carlos bana çömezliğinin başında iz sürme sanatına yaklaşımındaki esas güçlüğün, sabırsızlık olduğunu anlattı. Don Juan ona yardım etmek için, yaşlılar evinde yaşayan bir kişiyle yakınlaşmasını istemiş Carlos'tan.
“Bu yaşlı adamla karşılaştığımda, yirmili yaşlarının nasıl geçtiğini herkese anlatmayı alışkanlık edinmiş bir adam olduğunu gördüm. Çarpıcı bir olaya tanık olmuştu: Bir İtalyan kafesinde oturuyormuş. Aniden, bir otomobil kapı önünde durmuş ve arabadan çıkan otomatik silahlı adamlar kafeyi taramışlar. İyi talihi sayesinde arkadaşım bir masanın altına saklanabilmiş ve burnu bile kanamadan kurtulmuş.
Bu anekdot, yaşlı adamın hayatının biricik hâzinesini oluşturuyor gibiydi. Onu tanıyanlar açısından ise işin üzücü yanı, yaşlı adam amnezi hastalığından muzdaripti ve hikayesini kime anlatmış olduğunu sürekli unutuyordu. Yıllar boyunca buna tekrar tekrar katlanmak zorunda kaldım. Her yaşlılar evine gittiğimde, beni kolumdan çekiştiriyor ve soruyordu: ‘Sana daha önce gangsterler tarafından nasıl saldırıya uğradığımı anlatmış mıydım?’
Onun için üzülüyordum, çünkü, belirli bir biçimde, bana kendi geleceğimin belirsizliğini düşündürtüyordu. Ama nihayetinde canıma tak etmişti. Don Juan’ı görmeye gittim ve ona: ‘Nagual.
bu yaşlı adamı artık kaldıramıyorum, çileden çıkarıyor beni! Bu ziyaretlerin amacı ne?’ diye sordum.
Fakat Don Juan boyun eğmezdi. Bu andan itibaren ya her gün ziyarete gitmemi ya da çömezliği bırakmamı emretti.
Bu gözdağının telaşıyla, bütün sabrımı topladım ve görevimi yerine getirmeye çabaladım. Bazen yaşlı adamın göründüğü kişi olmadığını düşünerek hayal kuruyordum. Bu bana işime devam etmek için cesaret verdi. Bir gün, yaşlılar evine gidip de arkadaşımı görmek istediğimde, bana onun öldüğünü söylediler.”

13

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

5-Algının Bağdaşıklığı
O akşam Carlos, algının kimi ayırt edici özelliklerinden bahsetti bizlere. İnsanoğlunun gökyüzünü mavi renk görme özelliğinin dinazorlardan miras kaldığını anlattı.
“Buna karşın,” diye açıkladı, “ebeveynlerimiz olan primatlar gökyüzünü sarı renk görüyorlardı.”
Birisinin sorusunu yanıtlarken, yaşadığımız dünyayı bir "yorumlama birimleri yığışımı" olarak tanımladı. Görünüşe göre, dünyanın bu tanımı dinleyicilere karanlık geliyordu, Carlos açıkladı:
“İnsanoğlu primatlar grubuna aittir. Onun büyük şansı, analiz ve dikkat kapasitesinden dolayı, bilincin benzersiz anlatımlarına ulaşabilmiş olmasıdır. Bununla beraber, saf algı daima bizim yorumlama tarzımızla etkileşir. Böylece gerçekliğimiz, kolay anlaşılır açıklamalarımızın şeklini alır.
Büyücülerin amacı, insan için olası her şeyi algılamaktır. Madem ki biyolojik halimizden çıkamıyoruz, öyleyse mükemmel maymunlar olalım! Anlayışımızı yetkinleştirmek için sahip olduğumuz tek şey dikkat yoludur,” diye ekledi Carlos.
Aynı gece Carlos'la konuşma fırsatı buldum ve açıklamalarındaki önemli noktaları ayrıntılandırmasını istedim. Bana, biyolojik koşullarımız nedeniyle hepimizin algı birimleri gibi işlediğimizi ve bunun bizde bir dikkat mucizesini, algının bağdaşıklaştırılmasının gerçekleştirilmesini olanaklı kıldığını söyledi.
“‘Algı birimleri’ ne anlama geliyor?”
“Bunun anlamı, özerk varlıklar olmamızdan dolayı, algımızda özerk olmalıydı. Ne var ki bu böyle değil, çünkü hemcinslerimiz ile uzlaşırken, hepimiz aynı şeyi algılıyoruz. Bu sıradışı maharetlilik, hayatta kalmak amacıyla istençli bir mutabakata sahip olmakla başlamış, kendi kolay anlaşılır açıklamalarımıza bağlanmamızla sonuçlanmış.”
Carlos, Kartal’ın yayılımlarının kabarışının mütemadiyen yeni ve şaşırtıcı olduğunu, ama bizim bunu göremediğimizi zira gerçek dünyanın üç adım ötesinde yaşadığımızı söyledi. Üç adım; doğuştan duyarlığımız, biyolojik yorumlamamız ve toplumsal uzlaşımızdı.
“Bu üç adım simültane değildir, ama onların çabukluğu bizim bilinçlice belirleyebileceklerimizin hepsine üstündür; bu yüzden algıladığımız dünyayı gerçek sayıyoruz.”
Bana bir örnek vermesini istedim. Carlos:
“Bir an için, Kartal'ın bir grup yayılımına tanık olduğunu hayal et. Sen bunları kendiliğinden bir biçimde hareket, ses, ışık vs. gibi özellikli duyumsal şeylere dönüştürürsün. Daha sonra bu olup biteni anlamlandırmaya zorunlu olan bellek işe karışır ve onu tanırsın; örneğin bir insan olarak. Ve nihayetinde, toplumsal envanterin onu sınıflandırıp tanıdığın herkesle karşılaştırır; bu sınıflandırma senin ona bir kimlik biçmene izin verecektir. İşte şimdiden anlatılması olanaksız gerçek olgusunun çok uzağındasındır, çünkü o yegânedir.
Gördüğümüz her şey ile aynı şey olur. Don Juan'ın dediği gibi bizim anlayışımız, kaymağını alma ya da filtreleme gibi uzun bir işlemin sonucudur. Her şeyin kaymağını alıyoruz ve bu tarzda dünyayı kendi etrafımızda döner hale getiriyoruz, dolayısıyla çok az özgün kalıyoruz. Bu durum, en iyi koşullarda yaşamamıza, yardım etse de, bizi kendi yaratımlarımızın kölesi ve önceden tahmin edilebilir kılıyor.
Birleşim noktamızı bağdaşıklaştırdığımızda, sadece dünya önyargımıza ters gelmeyen şeyleri algılamaya cesaret ediyoruz. Tüm yaptıkları bir modeli takip etmek olan, bir yolu öğrendikten sonra, artık kendi özgürlüğünden faydalanamayan atlar gibiyiz. Bu bağdaşıklık haddinden fazla, dehşet verici. Bu durumda eksik bir şeyler olduğunu düşünsek fena olmaz!"
Carlos, her önyargının herhangi bir şeyi adlandırmak kolaylığı gibi bir şey olduğu kadar, aynı şekilde bunun bizde akli bir zinciri devam ettirdiğini zira bunun bizi yargı mekanizmaları yaratmaya zorladığını söyledi.
"Örneğin, 'Tanrı'ya inanıyorum' dediğin zaman gerçekte; 'Bana kimi fikirler anlatıldı ve ben onları onaylamayı seçtim; hatta şimdi bu fikirler için öldürebilirim' demektesindir. Bu nedenle, karar veren sen değilsin! Bu başka bir şeydir, sana yerleştirilmiş bir yargıdır.
İdeal olan, hayatını kendi deneyiminden yola çıkarak kendin belirlemendir. Eğer inancın seni ele geçiren bir şeyse, aman dikkat! Seni özgür kılmayan her şey seni köle kılar.
İnsani envanterin belirli bir yönü üzerine odaklanmanın iki etkisi vardır: Bu bizi bir alanda uzman kılar, ama aynı zamanda, daha şimdiden benliğimizi uyaran ve doyuran kimi fikir ve görüşleri ancak yanıtlayan enerji kanallarımızı fosilleştirir.
Bir savaşçı, ne yığınların tarzını takip etme lüksüne kaptırabilir kendini ne de gerici olmanın, zira onun özgürlüğü başka alternatiflerin sınanması anlamına gelir."
Başka alternatiflerden neyi kastettiğini sordum ama o, çoktan geciktiğini söyleyerek benim omzuma vurmakla yetindi.
"Bir başka gün devam edeceğiz."

••Bilinç Asalakları••
Bir sonraki konuşmamız ancak uzun yıllar sonra gerçekleşti Bu sırada — gayri resmi görüşmelerden birinde — Carlos, en ateşli tartışmaları tahrik edecek büsbütün yeni ve korkutucu bir kavrama dayanan bir konuyla geldi.
“insan,” dedi, “büyülü bir varlıktır. O evrende var olan milyonlarca başka bilinçle aynı biçimde uçma kapasitesine sahip. Bununla beraber tarihinin belirli bir anında, özgürlüğünü kaybetti. Bugün tini artık kendisininki değil, bir implantasyondur.”
Carlos insanoğlunun büyücülerin "uçucular” dediği, kendini asalaklığa vermiş kozmik bir antite grubuna rehin düştüğünü ifade etti. Bu konunun eski görücüler tarafından gizli tutulmuş olduğunu, ama bir yoradan dolayı, onu ifşa etmenin zamanının geldiğini anladığını söyledi. Yora, bir Hıristiyan Budist olan arkadaşı Tony’nin çekmiş olduğu bir fotoğraftı. Bu fotoğrafta, Teotihuacan piramitleri sit alanı üzerinde toplanmış bir insan kalabalığının üzerinde asılı duran, tehditkar ve karanlık bir varlığın resmi net olarak görünüyordu.
“Böyle bir malumatın halkta uyandıracağı tüm şüphelere rağmen, topluluğumla beraber, toplumsal varlık sıfatıyla durumumuzun gerçeğinden sizi haberdar etme zamanının geldiği kararına vardık.”
İlk fırsatta, ’’uçucular” konusundan daha fazla bahsetmesini istedim, o zaman Don Juan dünyasının en ürkünç yanlarından birini anlattı: Bizim piliçleri kullandığımız gibi bizi kullanan, evrenin ücra köşelerinden gelmiş bu varlıkların tutsaklarıydık.
Carlos:
“Evrenin erişebildiğimiz bölümü, kökten farklı iki bilinç biçiminin kullanım alanıdır. Bitkiler, hayvanlar ve de insanoğlundan müteşekkil olanı, beyazımsı, genç ve enerji üretici bir bilinçtir. diğeri ise son derece daha eski ve parazit, koca bir bilgi niceliğine sahip bir bilinç.
İnsanlardan ve bu yeryüzünde yaşayan diğer varlıklardan başka, evrende uçsuz bucaksız bir inorganik antiteler gamı var. Onlar aramızdalar ve belirli zamanlarda görünüyorlar. Onlara hayalet ya da görüntü diyoruz.
Görücülerin siyah renkli, dev büyüklükte uçan siluetler olarak betimlediği bu türlerden biri, bir gün kozmosun derinliğinden gelir ve gezegenimiz üzerindeki bir bilinç vahasıyla karşılaşır.
İnsanoğlunu 'sağmak’ta uzmanlaşırlar.”
"Bu korkunç!” diye bağırdım.
"Biliyorum, ama gerçek daha katıksız ve daha ürkütücü! İnsanların enerjisel yayılımlarının yükseklikleri ve düşüklükleri üzerine kendi kendine hiç soru sormadın mı? Bunlar kendi bilinç kotalarını toplamak için düzenli aralıklarla gelen asalaklar. Sadece hayatta kalmayı sürdürebilmemize yetecek kadarını bırakırlar bize ve bazen de bunu bile bırakmazlar,”
"Ne demek istiyorsunuz?”
"Bazen gereğinden fazlasını alırlar ve insan ağır hasta olur ve hatta bundan ölebilir.”
Duyduklarıma bir türlü inanamıyordum.
"Canlı birer lokma olduğumuzu mu söylemek istiyorsunuz?”
Carlos gülümsedi.
'“Peki tamam, harfiyen bizi 'yemiyorlar', yaptıkları bir titreşim transferidir, Bilinç enerjidir ve onlar bizimle düzenlenebilirler. Doğaları gereği onlar durmadan açlık çekerler ve buna karşın biz ışık sızdırırız. Bu düzenlenmenin sonucu, bu enerji asalaklığı gibi tanımlanabilir.
"Ama, bunu niçin yapıyorlar?"
"Çünkü kozmik planda, enerji çok güçlü bir dövizdir, onu her şeyle değiştiririz ve insanlar besin değeri açısından zengin, hayati öneme sahip bir türdür. Yaşayan her şey besinini bir başkasını yiyerek alır ve her zaman en güçlü olan kazanır. Kim demiş ki, insan besin zincirinin tepesindedir diye? Bu görüş tabii ki ancak insanoğlundan gelebilirdi. İnorganik varlıklar için bizler birer avız.”
Bizden daha bilinçli olsalar bile, asalaklığın böyle bir derecesine ulaşmış antiteleri kabul etmenin, bana akıl almaz geldiğini belirttim.
Carlos:
“Ama sen bir marul ya da bir biftek yediğinde ne yaptığını zannediyorsun? Hayat yiyorsun! Senin duyarlılığın ikiyüzlü. Kozmik asalaklar bizden ne daha az zalimdirler ne de daha fazla. Daha güçlü bir tür bir başka alt türü tüketirken, enerjisinin dönüşümüne yardım eder. Daha önce sana evrende sadece savaş olduğunu söylemiştim. İnsanoğulları arasındaki çarpışmalar sadece bunun, dışarıda yaşananın bir yansımasıdır. Bir türün tüketecek bir başka türü araması normaldir. Bir savaşçı bu meseleye gereksiz yere ağlayıp sızlamaz, hayatta kalmaya çabalar.”
“Peki ama, onlar bizi nasıl tüketiyorlar?”
“İçsel söyleşimizin hiç durmadan neden olduğu heyecanlarımız sırasında. Onlar sosyal bir ortam düzenlemişlerdir, öyle ki biteviye derhal emilen coşku dalgaları yaymaktayız. Bilhassa ego ataklarını severler; onlar için lezzetli bir lokmadır bunlar. Bu tür heyecanlar, onların bulunduğu ve bu heyecanları hazmetmeyi öğrendikleri evrenin herhangi bir köşesindekilerle benzerdir.
Bazıları bizi şehvet düşkünlüğümüz, korkumuz ya da öfkemiz ile tüketir; bir başkası daha zarif duyguları tercih eder, aşk ve şefkat gibi. Ama hepsi aynı şeyle ilgilidir. Onların normal saldırı güzergahı, enerjimizin en büyük bölümünü ambarladığımız yerlerdir; kafa, kalp ya da karın."
"Hayvanlara da saldırıyorlar mı?"
"Bu varlıklar uygun olan her şeyi kullanırlar, ama onlar düzenli bilinci tercih ederler. Dikkatlerinin çok fazla sabit olmadığı bölümlerde bitkileri ve hayvanları drenajlarlar. Onlar inorganik varlıkların büyük kısmına da saldırırlar, tabi onları görüp de bizim sivrisineklere yaptığımız gibi onları başından savanlar hariç. Onların tuzağına tamamen düşen sadece insanoğludur."
"Tüm bu olup bitenler, bizler farkına varmaksızın nasıl mümkün oluyor?"
"Çünkü, bu varlıklarla yaptığımız değiş tokuşu, genetik bir koşul söz konusuymuşçasına miras alırız ve bu bize doğal gelir. Biri doğduğunda, farkına bile varmaksızın annesi onu bir besin gibi sunar, zira onun tini de kontrol altındadır. Çocuğu vaftiz etmek, bir anlaşmaya imza atmak gibidir. Bu andan itibaren annesi, kabul edilebilir davranış biçimlerini tekrarlayarak onun kafasına sokmaya çabalar; onu evcilleştirir, onun savaşçı yanlarını budar ve onu uysal bir koyuna çevirir.
Bir çocuk bu dayatmayı reddetmek için kâfi derecede enerjiye sahip olduğunda, ki bu savaşçı yoluna girmek için yeterli değildir, çocuk ya bir asi olur ya da bir suçlu. ‘Uçucuların’ avantajı, bilinç seviyelerimiz arasındaki farktan ileri gelir. Bu antiteler fazla büyük ve güçlüdürler; onlar hakkında sahip olduğumuz fikir, bir karıncanın bir insanoğlu hakkında sahip olabileceğine
eşdeğerdir.
Bununla beraber varlıkları acı vericidir ve farklı biçimlerde ölçülebilirler. Örneğin, ussallık ya da güvensizlik saldırılarıyla karşılaştığımızda ya da kendi kararlarımızın tecavüzüne tutulduğumuzda. Deliler onları çok kolay biçimde ortaya çıkarabilirler, aslında gereğinden kolay bulurlar, çünkü paranoya yaratan bu varlıkların, kendi omuzlarına nasıl konduklarını fiziksel olarak hissederler. İntihar ‘uçucuların’ damgasıdır, zira onların tini potansiyel katildir.”
“Bir değiş tokuşun söz konusu olduğunu söylediniz, ama böylesi bir yağmadan biz ne kazanıyoruz ki?”
"‘Uçucular’ enerjimize karşılık bize zihnimizi, bağlılıklarımızı ve egomuzu vermişlerdir. Onlar açısından bizler birer köle değiliz, ama bir tür ücretli işçiyiz. Bu ayrıcalıkları ilkel bir türe uyumlu kılmış ve ona düşünme yeteneği vermişlerdir, bizi bununla evrilttiler, aslında uygarlaştırdılar. Bunlarsız, ya hâlâ mağaralarda saklanıyor ya da ağaçların tepesinde yuva yapıyor olacaktık.
‘Uçucular’ bizi gelenek ve âdetlerimiz içinde kontrol ederler. Dinin efendileri, tarihin yaratıcıları onlardır. Onların sesini radyodan dinliyor ve fikirlerini gazetelerden okuyoruz. Onlar bütün ortalama bilgi ve inanç sistemlerimizi yönetiyorlar. Onların stratejisi muhteşemdir. Örneğin, bir gün aşktan ve özgürlükten konuşan namuslu bir adam vardır; onu kendi kendine acıyan ve köle ruhlu bir adama dönüştürürler. Onlar bunu herkese yaparlar, hatta naguallara bile. Bundan dolayı bir büyücünün çalışması münzevidir.
‘Uçucular’ bin yıllar boyunca bizi toplumsallaştırmak için planlar tasarladılar. Bir dönem öyle yüzsüzleştiler ki, halka bile gözüktükler ve insanlar onları taşlara resmetti. Karanlık zamanlardı, her yer onlardan kaynıyordu. Ama günümüzde onların stratejisi öylesine kurnaz bir hâl aldı ki, artık onların varlıklarından bile bihaberiz.
Geçmişte, saflığımızdan faydalanarak bizi ellerinde tutuyorlardı, bugün ise maddecilikle bunu başarıyorlar. Artık kendisine dair düşünmeyen modern insanın ihtirasının sorumlusu onlardır;
bir kişinin sessizliğe ne kadar tahammül edebileceğini gözlemle yeter!”
"Niçin stratejilerini değiştirdiler?"
“Çünkü onlar şimdi büyük bir riskle karşı karşıyalar. İnsanlık durmaksızın ve hızlı bir şekilde iletişimde ve bilgi herkese ulaşabilir. Ya her türden telkinle bizi gece gündüz bombardımana tutup kafamızı dolduracaklar, ya da birileri olup biteni anlamaya başlayacak ve diğerlerini uyaracak.”
“Bu antiteleri geri püskürtmeyi başarsaydık ne olurdu?”
“Bütün hayatiyetimizi bir haftada tekrar ele geçirir ve yeniden parlıyor olurduk! Ama sıradan insanlar olarak, bu olanağı tahayyül edemiyoruz, çünkü bu bizim toplumsal kabul gören her şeyin aksine hareket etmemiz anlamına geliyor. Neyse ki gerçekten, büyücüler baş edilmez bir silaha sahipler: Disiplin.
İnorganik varlıklarla karşılaşma tedricîdir. Başlangıçta dikkatimizi çekmezler. Fakat bir çömez onları önce rüyalarında görmeye başlar, sonra uyanık durumda. Eğer bir savaşçı gibi yaşamayı öğrenmediyse, bu onu delirtebilecek bir şeydir. Bunu anladıktan sonra, onları cesaretle karşılayabilir. Büyücüler enerji avcıları olarak yabancı tinleri yönlendirirler. Bu amaçla topluluğumdakilerle, bizi ‘uçucular’ın tininden kurtarma marifeti olan tensegriti alıştırmalarını düzenledik.
Bundan dolayı, büyücüler fırsatçıdır. Bu asalakların kendilerine verdikleri dürtüden faydalanırlar ve onlara: ‘Her şey için teşekkürler, elveda! Yaptığınız anlaşma atalarımızlaydı, benimle değildi’ derler. Hayatlarını özetleyerek, kelimenin tam anlamıyla ekmeği asalağın ağzından alırlar. Bu, ürün iadesinde paranızın size iade edileceği söylenmiş bir mağazaya aldığınız ürünü iade etmeye gitmek gibidir! İnorganik varlıklar bunu sevmezler, fakat yapabilecekleri bir şey yoktur.
Bizim avantajımız yeri doldurulabilir olmamızdır, her taraf besin dolu! Bu, kendi dikkatimiz içinde bu varlıklar için lezzetli birer varlık olmayı kestiğimiz böyle şartları yaratma disiplininden başka bir şey olmayan, tamamen bir alarmda olma durumudur. Bu durumda, bizi huzur içinde bırakarak çekip giderler.”

••Zihinselliği Kaybetmek••
Bir başka sohbet sırasında Carlos, aklın yabancı tinin bir alt ürünü olduğunu ve ona güvenmememiz gerektiğini açıkladı. Benim zihinsel yapımdaki bir kişi için, bunu kabul etmek oldukça zordu.
Bu noktayı sorguladığımda, büyücülerin itirazının, yargılara ulaşmak için akıl yürütme kapasitesine değil, onun biricik alternatifmiş gibi hayatımıza empoze edilme tarzına olduğunu açıkladı:
“Ussallık sağlam bir blok gibi bizi bize açıklar ve biz de en büyük değeri ‘gerçek’mişçesine kavramlara vermeye başlarız. Alışılmamış durumlarla karşı karşıya geldiğimizde, büyücülerin aleyhinde konuşanlar gibi, kendi kendimize: ‘Bu akla uygun değil!’ deriz; sanki söylenebilecek her şeyi söylemişiz gibi. Zihinsel dünyamız diktatoryal fakat kırılgandır da. Birkaç yıllık kesintisiz bir kullanım sonrası, kendisi öyle ağırlaşır ki, ‘Bu akla uygun değil!’ cümlesi, devam edebilmek adına hareketsiz kalmanın klişesi olur.
Bir savaşçı yeni şeylere yer açmak amacıyla, kendisine zerk edilmiş dünya betimlemesini parçalamak için mücadele eder. Onun savaşı benliğe karşıdır. Bu amaçla, hiç durmaksızın kendi potansiyelinin bilincinde olmaya çabalar. Algı muhtevası birleşim noktasının konumuna bağlı olduğundan, bir savaşçı bu noktanın sabitliğini sarsacak bütün güçlerini elde etmeye çalışır. Kurgularındaki bir külte teslim olmak yerine, büyücü yolunun belirli ilkelerini dikkate alır.
Bu ilkeler öncelikle, ancak yüksek bir enerji seviyesinin bizim dünyayla uygun biçimde karşılaşmamıza imkân verebileceğini belirtir: İkinci olarak, ussallığın akıl konumu üzerindeki birleşim noktası sabitlenmesinin bir neticesi olduğunu ve bu noktanın içsel sessizliğe ulaştığımız zaman yer değiştirdiğini; üçüncü olarak, mantıklılık kadar kullanışlı başka noktaların da ışıklı alanımızda var olduğunu; dördüncü olarak, aklın ikiz merkeziyle - sessiz bilinç - müteşekkil olduğu bir görüşe erişmeyi başardığımızda, hakikat ve yalan kavramlarının fiili etkinliğinin kesildiğini ve insanın gerçek ikileminin enerji sahibi olmak ya da olmamak olduğunun aşikarlaştığını belirtir.
Büyücüler, sıradan insanlardan farklı bir tarzda akıl yürütürler. Onlar için dikkate demir atmak akılsızlıktır ve onu akmaya bırakmak aklıselim olmaktır. Onlar birleşim noktasının alışılmamış bölgelerdeki sabitlenmesine görmek adını verirler. Bilge olmak gereklidir ve ussallığın her zaman bilgelik olmadığını da keşfetmişlerdir. Bilge olmak iradi bir eylemdir, hâlbuki akılcı olmak sadece kolektif bir mutabakat üzerinde dikkatimizin sabitlenmesidir.”
Carlos'un sözünü kestim:
“Yani büyücüler akla karşı mıdırlar?”
“Bunu sana daha önce söylemiştim: Onlar aklın diktatoryasına karşı. Akıl merkezinin bizi çok uzağa götürebileceğini bilirler. Ayrıca mutlak akıl acımasızdır, o yarı yolda durmaz; bundan dolayı insanların ondan ödü patlar. Bükülmezlikle kendi üstümüzde odaklanmaya muktedir olduğumuzda, bu, kusursuz olmak yükümlülüğünü doğurur, çünkü kusursuz olmak makul olmamaktır. İşleri kusursuzlukla yapmak, insani açıdan olanaklı olan her şeyi ve daha fazlasını yapmaktır. Böylelikle, akıl da birleşim noktasının hareketine yol açar.
Savaşçı yolunun temel ilkeleriyle hareket etmek için, açık bir amaca, görevini kabul etmeye ve bükülmez bir niyete ihtiyacın var. Eğer çevrene bakarsan, göreceksin ki makul insanların büyük kısmı bu noktada değildirler, bu noktanın dışında kalırlar.”
“Niçin?”
“Enerji eksikliği yüzünden. Delikleri onların gerçekten nesnel olmalarını engeller. Dikkatleri tahterevalli gibi sallanır, neticede algıları melez ve müphemdir. Kendi heyecanlarının insafında, ne saf aklın ne de soyutun eşiğini algılamaksızın, akıntı ortasında dümensiz bir sandal gibi sürüklenirler.
Akıl ile sessiz bilgi arasında dikkatinin akışkanlaşabilmesi amacıyla, modern bir savaşçının ihtiyacı daimi bir enerjisel artış halidir. Bu şekilde devinebilmek onu asla olmadığından daha bilge kılar, buradan ussal bir varlık çıkmasa da. Durduğu konum neresi olursa olsun, öteki taraf bakışını kaybetmez; böylece, görüşü perspektif ve derinlik kazanır. Büyücüler bu durumu ‘çift olmak' ya da ‘zihinselliği kaybetmek’ olarak adlandırırlar.
Sessiz bilgiye öğretmenlerimizin bize akla erişmeyi öğrettiği aynı tarzda erişebiliriz: Tümevarımla. Bu bir köprünün iki yanını egemenlik altına almak gibidir. Bir yandan aklı; ortak yorumlamanın, sağduyudan zihinsel meşguliyet alışkanlıklarına doğru dönüştüğü bir uzlaşılar ağı olarak görebilirsin. Öte yandan, sessiz bilgiyi, tam anlamıyla acımasızlık eşiğinin ötesine uzanan yaratıcı ve dipsiz bir karanlık olarak algılayabilirsin. Bu eşiği geçen eski büyücüler saf anlayışın kaynağına varmışlardır. Çift olmak,
kendi kendinle bir bağlantı gerçekleştirmek ve iki nokta arasında akmaktır. Bu somut olarak anlatılamaz bir şeydir, ama bir çömezin eğer yeter derecede bir enerji stoku varsa bu deneyimi hayli erken yaşar. O andan itibaren, akılla özgür bir varlık olarak ilişkilenmeyi öğrenir, diz çökmeksizin, boyun eğmeden. Böylece Don Juan'ın yeğinlik dediği şeyi, yani soyutu anlayan algısal bir blokta malumatı biriktirme kapasitesini edinir.”
Yeğinlik kavramı bana büsbütün muğlak geliyordu ve bu yüzden Carlos'tan bunu daha fazla açıklamasını istedim. Algının içerik ve yeğinlikten meydana geldiğini, söyledi. Örneğin bir tehlikenin keskin bilinci, ölümün yakınlığı ya da erk bitkilerinin etkisi gibi durumlar, büyük bir yeğinlik doğuran en uç durumlardı.
“Bir büyücü birleşim noktası hareketindeki bu deneyimleri biriktirmeyi öğrenir.
Bilgi yolu, günlük hayattan enerjimizi çekip çıkartıp, onu yeğin yaşanmış bir deneyimi gerektiren durumlar üzerinde yoğunlaştırarak, tür sıfatıyla anladığımız toplumsal etkileşim tarzı içinde bir değerler değişimi getirir.
Önemli olan, olağanüstü insana, erke geri dönmek, rüyasını kurduğu her ne ise; hayret ve yaratma kapasitesiyle onu tekrar birleştirmektir. Işıltımızın algısal tek biçimliliğini özgürleştirecek tek şey bu kırılmadır."

••Birleşim Noktasının Hareketi••
Carlos bir başka vesileyle, küçük bir arkadaş grubuyla konuşurken, birleşim noktası hareketinin bir diğer etkisinin de nesnelerin yeni biçimler kazanması olduğunu açıkladı; görünümlerin parlaklığı yerini daha derin ve daha özsel bir parlaklığa terk ediyor ve yaşayan varlıklar büyük yuvarlak bir ışık alanı biçimini alıyordu.
"Bir erkek ya da bir kadının ışıklı dış görünüşü varoluşunun portresidir," dedi. Görücüler her detayı inceler ve bu şekilde, bir kişinin çömezlik için hazır olup olmadığını belirler.
"İnsanların çoğunluğu tonalına kötü davranır; sonuçta bu, lifçikleri eskimiş bir perdenin pilileri gibi olur. Bu yorgun lifçikler enerjinin doğal akışını bloke eden bir tür ökse gibidirler. Don Juan "çan tonallar" derdi onlara, bu formda oldukları için bunlar gölgelidirler ve çok ağır çekiyor izlenimi verirler. Kımıldadıklarında, bu ışıklı alanlar kayarak gider ya da kısa sıçramalar yapar, sanki peşlerinden bir şeyleri sürüklüyormuşçasına ya da kendisine fazla büyük gelen bir ayı postunu alelacele giyinmiş bir insan gibidirler.
Savaşçılarda ise tersine pililer gergindir. Kozaları neredeyse küreseldir ve dinçlik fışkırır; alt kısım sert kauçuk bir top gibi sıkıdır ve zıplar, yerden ayrılır. Onlar ilerlediğinde, bu küreler zahmetle kaymaz, sevinçle zıplarlar ve bazen adamakıllı bir mesafe üzerinden süzülürler. Don Juan bu nedenle onlara tam olarak ‘planörler’ derdi ve sokakta onlardan biriyle karşılaşmanın gerçek bir zevk olduğunu söylerdi.
Ama yerden tamamen ayrılabilecek ve uçabilecek biçimde ışıltılarını yeniden düzenlemeye muktedir olan görücüler de vardır. Kimileri sınırlarını kırabilir; bu savaşçılar sanki enerjilerini hapseden derilerini yırtmış, pırıl pırıl merkezi çekirdeği açığa çıkarmış gibidirler. Bunlar seyyah büyücülerdir ve artık bilinçli olmak ve hareket etmek için fizik bedenlerine bağlı değildirler.
Bir çömezin görevi, birleşim noktası hareketine götüren güç ve kusursuzluk eylemleri sırasında, enerji bedenini yeniden merkeze oturtmaktır. En önemlisi, enerjisine devingenlik vermeli, onu doğal bir biçimde yaymalıdır. Böylece, lifçikleri esner ve kehribar renginde bir ışık parlamaya başlar.
Algı, büyücülerin ‘insani bant’ dedikleri çok özgün bir bölgede, genel olarak katı bir biçimde sabitlenmiş beyaz ışıltılı yeğinliğin bir noktasında yer alır. Bu nokta, radyo dalgalarını sese dönüştüren bir antenin yaptığı gibi, ışıltı alanımızda olanlarla dışarıdan algıladığımız yayılımları düzenler.”
Şaşkınlığımızı gören Carlos, bu noktayı görmenin bir hayli kolay olduğuna ve yolun ilk etapları sırasında bunun görülebileceğine bizi temin etti:
“Uygun bir tarzda telkinlerde bulunmak yeter. Bir çömez asla: ‘Hiçbir şeyde iyi değilim. Hiçbir şey görmüyorum’ dememeli. Tam tersine: ‘Bana öyle geliyor ki görüyorum... evet, oluyor! demeli. Eğer biz bu niyeti sürekli tekrarlarsak, er ya da geç birleşim noktası algısal alanımıza girecektir ve bu onu kasten kımıldatmanın ilk adımı olacaktır.”
Gruptan birisi, kendi algımıza nasıl tanıklık edebileceğimizi sordu.
Carlos, birleşim noktası yoluyla bunun meydana gelip gelmediğini algılamanın hiçbir aracına sahip olmadığımız için, bu konuyu anlamanın tek yolunun; birleşim noktasının kendi kendini algılaması olduğunu belirtti. “Gördüğümüz her şey onun işlevinin bir sonucudur. Bu yüzden, yayılımları dışarıyla düzenlenen yanan bir alevi duyumsuyoruz,” diye açıkladı.
"Bu fenomeni işitsel öğelerde de betimleyebilirsiniz, düzenlemeyi duyuran bir elektrik şaklaması gibi,” dedi ve ekledi:
"Önemli olan onu kendi kendinize doğrulamanızdır, çünkü bu sizi zihinselliğin ötesine yerleştirecek ve sizi sessiz bilgiyle dolduracaktır. Onu görüyor olmanın yalın gerçeği birleşim noktasının sabitliğini hareket ettiren bir etkiye sahiptir.”
Carlos, “deneyimli bir büyücü dikkatini insani bandın çok uzağında bir yere kaydırabilir,” diyerek sözlerine devam etti. Bu, onun algı alanını önemli derecede genişletir.
“Bazıları inorganik varlıklar alemine seyahat ederler; bu düzenlenme onların enerjileri açısından çok ödüllendiricidir ve seyyahlar eve yenilenmiş dönerler. Başkaları aşağı bölgeye, hayvanlara özel alana, bilincin en pis köşesine meyillidir. İnsanoğlu için tehlikeli bir yerdir, çünkü bu yerde uzun bir dönem kalmak, fiziksel yaralanmalara yol açabilir.”
Katılımcılardan birisi, birleşim noktasının kendi bulunduğu yerden aşağı bölgeye ne zaman hareket ettiğini sordu.
Carlos:
“Bana öyle geliyor ki, birleşim noktasının kendi ussal dökümünüze denk düştüğünü düşünmektesiniz, ama öyle değil. Onu katı bir nesne gibi ya da bedeninizin bir başka bölümü gibi görmeyin.
Bizim bir birleşim noktamız yok, biz oyuz!
Bir savaşçı insani biçimin sınırları içerisinde tutsak kaldıkça, birleşim noktasını aktarabileceği en uzak yer, yeni görücülerin ‘limbes’ dedikleri, yorumsal boş bir bölgedir. Bu öteki dünyanın sınırında gerçek bir yer, başka bir dikkat çevresindeki bir ara geçiş bölgesidir.
Birleşim noktasının hareketleri birikir ve kişisel erkimizin yoğunlaşmasına yarar, ta ki sonunda Don Juan'ın ‘rüya konumları’ olarak adlandırdığı ışıklı bir tür matriste kristalleşene kadar. Bu konumları keşfi sırasında, bir büyücünün kişisel deneyimi insani kanalını terk eder ve neredeyse sınırsız olur.
Birleşim noktasının hareketi yalnızca şaşırtıcı vizyonlara sahip olma ilgisine dayanmaz, o her şeyden önce her kontrollü yer değiştirmenin enerjinin devasa niceliğini serbest bırakması olgusuyla yürütülür. Savaşçı, kusursuzluğundaki bükülmez niyetini uygular ve enerji alanını bir ışık patlaması olmuş gibi yakar ve bir daha kendi biçimine dönmez. Bu meydan okumanın en büyüp, sonsuzlukla bilincimizin birliğidir.”

14

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

6-Birleşim Noktasının Varlığını Sürdürmesi
Carlos, sıklıkla ölüm temasından söz etmesine rağmen, bir insanın vefatı sonrası hayatta kalmasından bahsetmekten kaçınıyordu. Meseleye dair görüşünü öğrenmek için bu vesile bana iyi bir fırsat gibi geldi.
“Carlos, öldüğümüzde ne oluyor?” diye sordum.
“Belli olmaz,” dedi. “Ölüm her birimiz için geçerlidir, ama herkes için aynı değildir. Tamamen enerjisel düzeye bağlı. Seni temin ederim ki, sıradan bir kişinin ölümü yolculuğunun sonudur ve yaşantısından elde ettiği tüm bilinci Kartal'a iade etmeye mecbur olduğu andır. Eğer dirimsel gücümüzden başka sunacak bir şeyimiz yoksa, nihayete ereriz. Bu tip bir ölüm, birinin tüm duygusunu siler.”
Ona bunun kişisel görüşü mü, yoksa görücülerin geleneksel bilgisinin bir parçası mı olduğunu sordum.
Carlos:
“Bu bir görüş değil; öteki tarafa gittim ve biliyorum. Öbür dünyada aylak aylak dolaşan çocukları ve erişkinleri gördüm ve onların kendi kendilerini hatırlama çabalarını. Enerjilerini dağıtanlar açısından, hiç durmaksızın azar azar kaybolan ve sonra da hiçbir şeyin kalmadığı anı baloncuklarıyla dolu, uçup giden bir rüya gibidir ölüm."
“Rüya gördüğümüzde bir ölüm durumuna yakın olduğumuz anlamına mı geliyor bu?”
“Ölüme yaklaşmıyoruz, biz zaten oradayız! Ama bedenimizin dirimi tam kaldığından, geri dönebiliyoruz. Ölmek kelimenin tam anlamıyla bir rüyadır.
Biliyorsun, sıradan bir insan rüya gördüğünde, dikkatini herhangi bir şey üzerine odaklayamaz; onun hiçbir şeyi yoktur, hayatı boyunca biriktirdiği deneyimlerle beslenen parçalanmış belleği hariç. Bu insan ölürse, aradaki fark; rüyasının genişlemesi ve bir daha uyanamayacak olmasıdır. Bu ölüm rüyasıdır.
Ölüm yolculuğu onu inançlarının, kişisel cennetinin ve cehenneminin maddileştiğini göreceği bir sanal görüntüler dünyasına taşıyacaktır, başka hiçbir yere değil. Ve böylesi görüşler, belleğin dürtüsü zayıfladıkça zamanla yok olmaya başlar.” “Peki ya ölenlerin ruhlarına ne olur?”
“Ruh yok, var olan enerji. Fizik beden kaybolduktan sonra, geriye anıyla beslenen enerjisel bir antite kalır sadece.
Kimi insanlar kendi kendilerine karşı öyle ilgisizdirler ki, onlar neredeyse farkına varmaksızın ölürler. Birleşim noktası blokajı olan insanlar, amnezik gibidirler ve artık anıları sıralayamazlar.
hiçbir ayrımlamaları yoktur; kendilerini daima unutmanın kıyısında hissederler. Öldüklerinde, bu insanlar neredeyse anında parçalanırlar; hayatta kalma dürtüsü onları ancak azami birkaç yıl korur. Bununla beraber, insanların çoğunluğu parçalanmaya yüz ila iki yüz yıl arasında, biraz daha geç bir zamanda başlarlar. Anlam dolu bir hayata sahip olanlar bir beş yüz yıl direnebilirler. Hatta insan kitleleriyle bağlar yaratmayı becermiş olanlar için menzil daha da uzundur, onlar bilinçlerini tam bin yıl boyunca koruyabilirler.”
"Bu noktaya nasıl erişirler?"
“Yandaşlarının dikkati içinde. Bellek, yaşayan varlıklarla göçenler arasında bağlar yaratır. Bu onların bilinçli kalıyor olması gibidir. İşte bundan dolayı, tarihsel kişiliklerin kültleri o denli kararlıdır. Geçmişte mumyalananların niyeti; tarihteki isimlerini korumaktı. İronik bir biçimde, enerjiye boyun eğdirmek en ağır yıkımdır. Eğer bir kişiyi cidden cezalandırmak istiyorsan, onu kurşun bir tabutla göm; karmaşası sonlanmayacaktır Ne yaptığı ya da nasıl yaşadığı önemsiz; sıradan bir kişinin daha ileri gitmek için en küçük şansı yoktur. Sonsuzlukla yüzleşerek yaşayan büyücüler için, beş ya da beş bin yıl hiçbir şeydir. Bu nedenle büyücüler, ölümün bir bozunum enstantanesi olduğunu söylerler.”
"Benim bilmek istediğim, ölen insanlar geri dönebiliyorlar mı ve hayattakilerle temasa geçebiliyorlar mı?”
Carlos:
"Farklı bilinç kürelerinde bulunanlar arasındaki ilişkiler, ancak birleşim noktası düzenlenmesi esnasında kurulabilir. Ölüm, nihai bir algısal bariyerdir. Yaşayanlar rüya sırasında ölüler alemine gidebilirler, ama bu bir savaşçının cüret etmeyeceği türden bir şeydir, çünkü bu onun enerjisini sadece çarçur ettirecektir. Buna karşın, göçmüş büyücülerle temasa geçmek çok farklı bir şeydir.”
“Niçin?”
“Çünkü onlar enerjisel çiftlerine erişmeye ve teknikleriyle bireyselliklerini alıkoymaya muktedir olmuşlardır.”
“Bu tip bir bilinçle nasıl ilişkiye geçebiliriz?”
“Rüya görürken. Bununla beraber, tamamlayacağı özgün bir işi olmadıkça, bu dünya üzerindeki dikkatini sabitlemekten çoktan çıkmış bir büyücü için bu çok zordur, aynca sıradan bir insanın bu teması kaldırması daha da zordur.”
Bu varlıklarla etkileşim savaşçılar için çok faydalıdır ama başkaları için dehşet vericidir, çünkü inorganik bir büyücü bir hayalet değildir; bilinçli ve ateşli, yeğin bir enerji kaynağıdır, ona tedbirsiz yaklaşanlara zarar verebilir. Hatta bu tip bir temas, yaşayan bir büyücüyle yapılan bir alışverişten daha tehlikeli olabilir.”
“Neye bağlı bir tehlike bu?”
“Bu enerjinin doğasıdır. Eğer büyücülerin sempatik insanlar olduğuna inanıyorsan, yanılıyorsun, onlar nagualdırlar!
Bünyemizde, bizi gerekli her türlü aracı kullanmaya iten çok marazi bir özellik var. Bu kaçınamadığımız doğal bir şey. Bu karakteristik bir büyücüde yırtıcıdır ve ayrılışının ardından görkemlidir, zira kendi isteklerine karşı gelmek için artık hiçbir mânisi yoktur. Bir büyücü inorganik olduğu zaman, daima olduğu şeye geri döner: Asalak kozmik bir yayılıma.”

••Periyodik Varlıklar••
Carlos'la karşılaşmadan önce, Doğu'ya ait okumalarımın etkisiyle, ölümden sonra yeni bir bedende doğma öğretisini savunuyordum. Hıristiyan inancındaki bedenin dirilişine mantıklı bir alternatif gibi görünüyordu. Bununla beraber Carlos, konuşmalarımızın birinde, Hıristiyanlıktaki ve Doğu'ya ait dinlerdeki dini inanışların benzer biçimde güvenilmez olduğunu, çünkü onların ortak bir paydaya; ölüm korkusuna dayandıklarını söyledi.
Açıklaması beni şaşkınlığa uğrattı. Daima beni büyülemiş bir konuyu, tamamen yeni bir biçimde görmekti bu.
Fikrini sorduğumda, bu konu sanki zahmete değmezmiş gibi, Carlos ilgimi bir başka konuya çekmeye çalıştı. Fakat daha sonra taktik değiştirerek, kişiliğin varlığını sürdürmesi üzerine olan bütün inançlarımın, toplumsal telkinlerin sonucu olduğunu söyledi.
“Sana zamanımızın olduğunu, ikinci bir şansımızın olacağını söylemişler. Düpedüz uydurma!
Görücüler, insanoğlunun kendi başına parlamaya başlamış, hayat okyanusundan kopmuş bir damla su gibi olduğunu belirtirler. Bu parlama, algının birleşim noktasıdır. Fakat ışıldayan koza dağıldıktan sonra, bireysel bilinç parçalanır ve kozmik olur. Nasıl geri dönebilecek ki? Büyücüler için, her hayat biriciktir ve sen de onun tekrarlanmasını mı umuyorsun?
Senin düşüncelerin, sahip olduğun kendi biriminin çok önemli olduğu görüşünden kaynaklanıyor. Fakat, geriye kalan her şey gibi, sen de katı bir blok değilsin, akışkansın. Senin benliğin inançlarının bir birleşimi, bir anı; hiçbir somutluğu yok!”
“Dinler neden bu kadar farklı öğretiler vaaz ediyorlar?” diye sordum.
Carlos:
“Anlaması kolay; bunlar, insanoğlunun atalarından kalma korkularına yanıtları. Her kültür kendi açıklayıcı önermelerini yaratır, ama sadece görücüler Kartal'ın yayılımlarının bu yönlerini kendileri için doğrulayarak, inançların ötesine geçmişlerdir.”
Carlos bana, evrende bir tespihin taneleri gibi takılı durduğumuz enerji kümelerinin var olduğunu açıkladı:
“Bizler periyodiğiz, ışıltılı bir damganın sonucuyuz ve her seferinde yeni doğmuş bir varlık, bu modelin doğasını içine alır. Ama bizi birleştiren zincir kişisel doğa değildir; o belleğin ya da kişiselliğin, ya da başka türden hiçbir şeyin transferini gerektirmez.
ölüm durumunda varlığını devam ettirebilmek için, bir büyücü olmak gerekir. Kartal canlı bir replik ile hoşnut edilerek, büyücüler, sonsuzluk için yanan bireysel bilinçlerinin alevini korumaya muktedir olurlar. Fakat bu büyük bir başarıdır. Bir savaşçının en büyük damlamasının bedava bir hediye olduğunu mu düşünüyorsun?
Son zamanlardaki incelemelerin bazı insanların çok özel şartlarda, geçmiş bir hayatın olaylarını hatırlayabildiğini ortaya koyduğunu anlattım.
Carlos, olayların hatalı bir yorumlanmasının söz konusu olduğu olgusu üzerinde durdu;
“Herhangi bir kimsenin başka zamanlarda yer alan kimi canlı yayılımlarla düzenlenebilmesi ve yaşadığını hissedebilmesi doğrudur, ancak bu birçok hayat değildir. Fakat bu olası milyonlarca düzenlenme içinden sadece bir düzenlenmedir.”

••Büyücünün Alternatifi••
Sıradan bir insanın da ölürken hayatta kalma şansının olup olmayacağını sordum Carlos'a.
Carlos, “Her zaman bir olanak vardır: savaşçının yolu” dedi.
“Eğer bunu anlamak istiyorsan, meseleye ‘ak ya da kara’ ikilemiyle bakma. Bunu daha ziyade, birleşim noktasının hareketi bağlamında gör. Bir savaşçının meydan okuması dikkatini sabitlemek ve göçüşünden sonra bile bireyselliğinin bilincini sürdürmek için mücadele etmektir.
Belirli bir algı eşiğine eriştiğimizde, fizik ölümün bir meydan okuma olduğunu görürüz. Yaşamanın iki tarzı olduğu gibi, ölmenin de iki tarzı vardır; her iki durumda da kusursuz savaşçılar gibi davranabiliriz —ya da bilinçsiz aptallar gibi. Bu ayrım her şeyi değiştirir.”
“Ölümden sonra olacaklar, bizim hazırlığımıza mı bağlıdır demek istiyorsunuz?”
Sorumdaki niyeti anlayarak yanıtladı:
“Evet, ama senin yorumlamak istediğin biçimde değil. İyi olmak ya da işleri kolaylaştıracak kimi buyruklara itaat etme bilgisi, bizi teslim alan toplumsal düzenin bir aldatmasıdır. Zahmete değer tek hazırlık, bize enerjinin nasıl biriktirileceğini ve nasıl kusursuz olunacağını öğreten, zorlu savaşçı yoluna dayanır.
Yine aynı biçimde, ölmenin ve yaşamanın iki biçimi olduğu gibi, iki tip de insan vardır: Kendini ölümsüz hissedenler ve çoktan ölenler. Birinciler beklentileri yeşertir, diğerlerinin ise beklentileri yoktur. Bir savaşçı, vaktin çoktan dolduğunu bilen birisidir, ama o yine de savaşa devam eder, çünkü bu onun doğasıdır. Savaşçının gözlerine bakarsan, orada hiçliği bulursun.”
“Ama öyleyse, büyücülerin alternatifi gerçekten neye dayanıyor?"
"Kendi sonundan kurtulmak isteyen insan için bir tek çare vardır: Enerjisinin baştan sona kullanımı. Bu çalışma; rüya görmekten, iz sürmekten ve özetlemekten oluşur. Bu üç teknik tek bir ortak sonuç verir: Enerji bedeninin tamamlanması.
Genel anlamda, varlığımızın süresi büyük ölçüde enerjimize nasıl davrandığımıza bağlıdır. Ağzına kadar günlük işlerle dolu bir hayat yaşıyoruz; dokunduğumuz, gördüğümüz şeyler tarafından tüketiliyoruz ve bu yüzden ölüyoruz. Ama özetleme aracılığıyla yaşamsal öneme sahip bu gücün hepsini kendimize anımsatırsak, artık ölüm aynı şekilde varlık göstermez, zira bütünlüğümüze sahip oluruz.
Görücülerin bakış açısından, hayatını özetleyen bir savaşçı ölmez. Savaşçının dikkati sürekli ve tutarlı bir çizginin öyle bir yoğunlaşmasıdır ki; o dağılmaz. Onun özetlemesi asla sonlanmaz, sonsuzluk amacıyla devam eder, çünkü bu iz sürerek geri gitme, kendini var etme ve bütün olma işidir.
Bizlerin bireyler olarak işlev görmek amacıyla belli bir deneyim niceliğine ihtiyaç duymamız gibi, büyücü de gerçek bir büyücü olmak amacıyla ikinci dikkat içinde yeter derecede bir uygulamaya ihtiyaç duyar; yoksa zamanı geldiğinde hazırlıksız yakalanacak ve sonsuzluğa tamamlanmamış bir büyücü olarak gidecektir.
Yine de, bütün hayatı boyunca mücadele eden bir savaşçı, kusursuzluk özelliklerine ulaşmanın ikinci bir şansına sahiptir. Nagual dünyasına geçmek için, hayatının önemli olaylarını toparlayarak sağa sola saçılmış enerjisini tekrar elde edebilir.”
Carlos'a bir büyücünün bu dünyada ne yaptığını sordum.
Carlos:
“İnsanların çoğu için ölmek, hiç de tanıdık olmayan bir boyuta girerken heyecandan dili tutulmaktır, bu daha çok sıradan rüyalar içinde deneyimlediklerimize benzer. Orada hiçbir şeyin doğrusal sekansı yoktur; zaman, uzay ve ağırlık kavramları geçerlilik taşımaz. Hayal et — rüya çiftinin kontrolüne sahip olan— bir savaşçının böyle bir doğa yolculuğu içinde yapabileceklerini! Hiç şüphesiz, burada bilincin şahane bir başarısının olduğunu görürsün.
Bir büyücü, hayatını zorlu bir disiplinin ortasında olgunlaştırarak geçiren biridir. Saati geldiğinde ölümle, yürüyüş hattındaki yolculuğunun yeni bir aşaması gibi yüzleşir. Sıradan insandan farklı olarak, umut yalanıyla korkusunu yatıştırmaya kalkışmaz.
Bir savaşçı mut dolu son yolculuğu için yola çıkar ve ölümü onu selamlar, bir ödül olarak bireyselliğini elinde tutmasına izin verir. Var olmak duygusu böylesi bir adımda parlar, saf enerji olur ve içten gelen ateşle gözden kaybolur. Bu şekilde, bireyselliğini yüz milyonlarca yıla uzatmaya muktedir olur.”
“Yüz milyonlarca yıl mı?”
“Evet öyle. Biz yeryüzünün çocuklarıyız, o bizim nihai kaynağımızdır. Büyücülerin tercihi, yeryüzü yaşadığı sürece, yeryüzünün bilinciyle bir araya gelmektir.”

••Son Seçim••
Carlos o öğleden sonraki toplantıya aksayarak geldi. Ona ne olduğunu sorduğumuzda, otelinde kaldığı sırada, ikinci bir frakiyondayken, sol ayak baş parmağının ışık saçmaya ve içten gelen bir ateşle yanmaya başladığını anlattı.
Acele hareket etmem gerekti, çünkü birleşim noktam düzenlenme sürecini başlatmıştı!”
Bu heyecan verici tuhaf deneyimini, büyücülerin içten gelen ateşi kullanarak yandıkları ve saf bilince, ayakkabıları dahil geri kalan her şeyleriyle birlikte, kendi bütünsellikleriyle girdikleri, son alıştırmalarının uzun bir anı olarak anlattı.
Salondakilerden birisi, “Bilince geçiş eğer büyücülerin son amacıysa, bugün fırsattan faydalanmak yerine niçin bireyselliğini elinde tutmak için mücadele ediyorlar?” diye sordu.
Muzipçe bir gülümsemeyle bu sorunun ona, kendini Vaat Edilmiş Topraklar hikayesini anlattığı insanları Brezilya’ya götürme ticaretine vakfetmiş Portekiz’li atalarından birini hatırlattığını söyledi:
“Adam bu sayede küçük bir servet kazanmış, Brezilya'nın avantajları üzerine yaptığı propagandayla büyük bir iş çıkarmış; kendisi asla oraya gitmemiş olsa da.
İşte ben de burada, sizi götürmekteyim!”
Anekdotuna gülmemizin ardından, Carlos yüz ifadesini değiştirdi. Çok resmi bir tonda, savaşçıların kişisel önemlilik yararlarıyla davranmadığını ve bundan dolayı da kararların onlara ait olmadığını açıkladı:
“Don Juan, kimi bilgi adamlarının kusursuz bir hayat mücadelesi sonrası, başkaları sonsuzluk içinde rüzgar esintileri gibi çözülüp giderken onların nasıl kalmaya karar verdiklerini anlatırdı.
Bireyselliklerini elde tutmak için mücadele eden kimi savaşçıların yaptıkları, kişisel çıkarla hiçbir ilişkisi olmayan bir şeydir. Bir erk hattına ait olmak, kişiselliğimizi durduracak kadar derin bir doğayı gerektirir. Kişisellik, yeni görücülerin ‘Kural’ adını verdikleri bir enerji yapısı içinde sadece küçük bir detay olur.
Bu durumda bireysel seçim, tam olarak doğruyu söylemek gerekirse, büyücü için artık bulunmaz. Yapabileceğinin tümü yazgısını kabul etmek ve Kural'ın buyruklarını yerine getirmektir; tüm diğer şeyler onu yalnızca sönmesine götürecektir.”

15

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

7-Eski Meksika Görücüleri
Başlangıçtaki huzursuzluklarımdan birisi de, Carlos'un tarihsel kaynaklarıyla bağlantılıydı. Don Juan'ın öğretileri hangi noktaya kadar binlerce yıla yayılan bir bilgi insanı geleneğinin ürünüydü ve ne ölçüde batılı düşünceden etkilenmişti?
Carlos'un çeşitli vesilelerle bize anlattıklarını, İspanya öncesi İlk Çağ ile mukayese ederek doğrulamayı denemiştim, ama itiraf etmeliyim ki daima akamete uğruyordum. Konuyu daha oturmuş antropoloji terimleriyle sormak istiyordum. Bununla beraber, bu ince konuya alenen değinmek bana uygunsuz geliyordu, bunun için sorularımı ertelemem gerekti.
Bir öğle sonrası ona aklımdan geçenleri anlattım. Çok cana yakındı ve bana, Eski Meksika topluluklarının imajı bize tamamen ilkel kentlermiş gibi sunulduğu için, bunun neredeyse bütün dinleyicilerini saran bir kuşku olduğunu söyledi.
Onun savlarıyla ilgili güvensizliğimin normal olduğunu ve problemin, modern dillerin sözdizimine denk düşmeyen deneyimlere tanımlamalar bulma konusunda, fazla doğrudan bir tarzla
sunum yapmasında olduğunu sözlerine ekledi.
“Benzer bir yanılgıya ben de ustamda düşmüştüm. Don Juan için, öğretinin amacına hizmet etmeyen her şey bir zaman kaybıydı. Her seferinde, tarih kitaplarında okuduklarımla onun sözleri arasında bir bağlantı kurmayı deniyordum, o ise sadece konuşmayı kesip, bana sırtını dönüyordu.
Bir seferinde ona çekincelerini sorduğumda, beni şöyle yanıtladı: ‘Senin profesyonel ilginin arkasında profesyonel bir kuşku saklanıyor. Eğer bundan sıyrılmazsan, sana anlattığımın özünü asla anlamayacaksın. Sana aktardığım malumatın kaynaklarını tanıyorum, o halde onları kanıtlamaya ihtiyacım yok.’”
Daha sonra, büyücülerin başka enlemlerdeki meslektaşlarıyla tinsel arayışlarının sonuçlarını değiş tokuş etmek için, dünyanın olağanüstü mesafelerini baştan sona kat ettikleri bir dönemden bahsetti. Günümüzdekinden farklı olarak, büyücüler tam bir özgürlükle rüyada yer değiştiriyorlardı ve hiçbir şey görücülük durumundan daha saygın değildi.
“Bu insanların biriktirdikleri bilgiler, özel olarak hiçbir yere atfedilemez, bilgi evrenseldir. Ama ilkelerin organizasyonu, günümüzün nagualizmi ya da savaşçının yolu olarak adlandırılan düzenlemeye bakılırsa, bu bilgi kesin olarak Eski Meksika'da ortaya çıktı.
Onların ilk gözlemlerinden yola çıkarak, eski görücüler insanı gerçekleştirebilmiş evrensel gerçekliklerin en derin anlayışına ulaşmışlardır. Onların dikkatinin erki o kadar güçlüydü ki.
Meksika'nın kimi bölgelerini ve A.B.D.'nin Güney bölgelerini etkileyen, dünyanın bir başka yerinde bulmakta güçlük çekeceğin bir enerji yoğunlaşması için elverişli koşulları yaratan potansiyel
bugün bile hâlâ aktiftir.
Merkez üssü Mexico vadisini çevreleyen, dünyanın ışıltılı alanının özel bir görünümü tarafından bu büyücülere kısmen yardım edildi. Onlar bu özel durumu, evrenden gelen yayılımların gezegeninkilerle bir araya geldiği, yüksek bir bilinç seviyesini üreten, dev gibi bir huni ya da bir ışık pilisi olarak görmüşlerdi.
Don Juan, bu biçimlenmenin doğal olduğunu ve onun eski görücüler tarafından kendi erklerini artırmak için azami düzeyde kullanıldığını düşünüyordu. Ama meseleyi tahlil ettikten sonra, tersi bir sonuca vardım: İlk Çağ görücüleri dikkatlerini dünyanın bu bölgesine sabitlediler ve tüm gezegen, devasa kozmik bir yayılım katalizörü yaratarak bu niyete yanıt verdi. Onu hangi şekilde yorumlamayı seçersek seçelim, gerçek aynıdır: Merkez burası; her şey buraya ulaşabilir!”

••Köklere Dönüş Yolculuğu••
Vaktiyle Aztekler'in önemli mabetlerinden biri olmuş harabeleri seyre daldığımız bir sırada, Carlos tuhaf bir açıklama yaparak beni şaşırttı. Bana, tam bu yerde, başkentin ana meydanının orta yerinde bulunan, yirmi katlı bir bina yüksekliğinde ışık tüpü biçiminde inorganik bir varlık olarak tanımladığı, Mexico koruyucusunun durduğunu söyledi.
Şaka yapıp yapmadığını sezmek için ona bakıyordum, ama gözleri çok daha ciddisini yansıtıyordu. Bu andan itibaren sohbet benim açımdan çok daha ilginç bir konuya kaydı; İspanya öncesi kültürlerin gizemi. “Bizler bilgiyi aktarmak için günümüzde kitaplar kullanırken, eski büyücüler onu birleşim noktasının konumları içinde muhafaza ediyorlardı,” dedi. Ve onlar taştan, ağaçtan ve seramikten heykelleri bu noktanın hareket katalizörü olarak kullanıyorlardı. Böylece onların bilgisi görkemli sanat eserleri biçimini aldı, zira onlar için bilgi sadece malumat değildi, her şeyden önce yüce bir hayat görüşüydü.
“Bu vizyonun erki günümüze kadar kayboldu. Tanıdığım bütün naguallar Toltek'ti, yani usta sanatçılardı. Bilinç ile deneyimin onlara verdiği yüksek bir estetik duyarlılığı, heyecanlarının kusursuz kontrolüyle birleştirmişlerdi. Sonuç, duyguların iletilmesinde ve başka insanların tutarsızlıklar gevelemeye başlayarak kendilerini çıkmaza soktukları en uç deneyimlerin anlamlandırılmasında, sıradışı bir kapasite oldu.
Hattımın naguallarından kimilerini plastik sanatlar, kimilerini de tiyatro, müzik ya da dans cezbetti. Birkaçı vardı ki, onların önde gelen tercihi erk hikayeleriydi; bütün dinleyiciler üzerinde aynı etkiyi yaratabilen hikayelerdi, zira aklın argümanlarına değil, bilinçli olma olgusunun tansıklarına dayanırlar. Günümüzde bu hikayelere "mit" diyoruz ve elbette onları anlamıyoruz.”
Carlos, “Onların artistik dışavurumlarına bakılırsa, Eski Meksika büyücülerinin, bilgilerini yeryüzünün herhangi bir yerinde kendileriyle hiçbir koşutlukları bulunmayanlara iletme takıntıları olduğu söylenebilir,” diyerek sözlerine devam etti. “Onların öğrencileriyle yaptıkları uzlaşı ussal batılı uzlaşılarımızdan farklı parametreler taşır. İspanya öncesi gerçeklik bizim anormallik olarak değerlendireceğimiz yönler taşır, zira artık kullanılmayan enerji alanlarını gerektirirler.
Bu alanlardan birine örnek olarak, İspanya öncesi için masedici bir ilginin olduğu, rüyanın tumturaklı önemini gösterdi. Bugün hâlâ ülkenin yalıtılmış kabileleri içinde kalıntılar bulunabilir. Modern ve eski ilgilerle düzenlenmiş yayılımlar arasındaki senkronizasyon eksikliği yüzünden, bizi bu kültürlerden ayıran yorumlayıcı bariyerden geçmek neredeyse olanaksız. Öyleyse, sıradan insanlar olarak, onların artistik yaratımlarını asla tamamen anlayamayacağız,” diyerek sözlerini tamamladı.
“Neyse ki bir büyücü özel araçlara sahiptir, zira birleşim noktasını akışkan kılmayı öğrenmiştir. Başka çağların bilinç kipiyle kendi dikkatini birleştirebilir ve göçmüş büyücülerin kendi ilgilerini nasıl uyumlu hale getireceğini bilir. Don Juan İspanya öncesi kültürler konusunda bir uzmandı. Don Juan için eski taşların hiçbir sırrı yoktu. Bu özel uzlaşıların bir teyidini kendi kendime deneyimlemem için, beni antropoloji müzelerine gezintiye götürürdü.”
Carlos, büyücülerin geçmişi seyretmek için kullandıkları özel araçlara tanıklık ettiği bu ziyaretlerden birini anlattı.
“Tarihsel konuları tartıştığımız o sabah, kuramlarımın ciddiyeti konusunda onu ikna etmeye çabalıyordum ve o benimle açıkça dalga geçiyordu. Somurtuyordum. Müzeye girmeden önce ışıltımı yönlendirdi ve bilinç durumumu değiştirdi. Manevrası sanat eserlerine canlılık veren bir etkiye sahipti. Her şey buradaydı: Işıklı yumurta, rüya görmek, savaşçının yolu, birleşim noktasının hareketi... Olağanüstüydü!
Öğretilerinin gerçekliğini doğrularken, araştırmacı olarak kendi konumumun titiz bir değerlendirmesini yapmaya hazırdım. Akademik kurumların geniş bir ölçüde, malumatı dürüstçe bir araya getirmemem için beni programlamış olduklarını, fakat bunun dünyanın belirli bir tanımlamasını kuvvetlendirmek için olduğunu ve kendimi tamamen bilgiye vermemi engellediğini anladım. Bir alan çalışması yaptığımda bile, bir başka yaşam biçimi elçisinden daha fazla tarafsız bir gerçeklik araştırıcısı değildim. Bu da mütemadiyen güven yitimi ve ortak şüphe olarak kendini gösteren, kaçınılmaz bir çatışma yaratıyordu.
Ardımda bıraktığım müze deneyimini ve olağan görüşüme geri dönen şeyleri artık anlayamıyor, hatta önceki coşku durumumu geri yakalayamıyordum. Fakat hayli acayip bir biçimde, o andan itibaren akademik bakış açım değişmeye başladı. Nesneleri oldukları gibi, kavramsal örtüler olmaksızın görmeyi öğrendim. O zamana dek, batı kültürüne ait uzlaşmalar sisteminin hizmetinde bir araştırmacı olmuştum. Beklenmedik biçimde, antropolog kılıfı altında, kendi yazgısını bulma işine bulaşmış sıradan bir insanın bulunduğu fikriyle kendimi gittikçe rahat hissetmeye başladım.”
Carlos'tan, büyücülerin yorumladığı eski anıtların somut bir örneğini vermesini istedim. Yanıt olarak bana:
“Tula'nın insan biçimli sütunlarını gördün mü?” diye sordu.
Gördüğümü söyledim ve bana bir nagual klanının tasviri olan Toltek döneminin bu etkileyici figürlerini açıkladı. Dört kolon özerinde on altı rahip kabartmasının olduğunu, heykellerin arkasında dört ana yönün her biri için dört ekibe bölünmüş eksiksiz bir savaşçı grubunun tasvir edildiğini belirtti.
"Bunlar kozmik seyyahlardır ve görevleri sonsuzluğun enerjisiyle akmaktır. İşlevlerinin her birinin sembolize edildiği nesneler taşırlar. Bu rahipler süzülen bir klan, yolun üçüncü dikkate varmak olan son amacının bir resmidir.
Uzun bir zaman boyunca, çeşitli arkeolojik nesnelerin belirli yorumlamalarını vermeye devam etti. Anlatısı öylesine resimseldi ki, bana İspanya öncesi eski bir şehrin bin yıllık patikalarında onunla dolaşıyormuşum duyumunu veriyordu. Neredeyse orta meydanın sonunda onları, olmeque* (Olmekler: Orta Amerika'nın Kolomb-öncesi ve Aztek-öncesi bir halktır. İ.Ö. 1200 yıllarından başlayarak İ.Ö. 500 yıllarına kadar Orta Amerika'nın büyük bir kesiminde hüküm sürdükleri sanılmaktadır. Olmek sanatında ana tema insan figürüdür ve bunların hatırı sayılır bir kısmı antropomorftur, yani hayvan ile insan karışımıdır.) kafalarını, kocamanlıkları ve nüfuz edilemezlikleriyle ayırt edebiliyordum; piramitlerin küçük oyuklarından Huasteque'lerin güleç figürlerinin insani sıcaklığı; handiyse her şeyi anlatan Maya dikilitaşlarının incelikleri bize bakıyordu..."
Carlos, bir içsel sessizlik durumunda kimi arkeolojik parçaları yalınca seyre dalma eyleminin, gözlemcinin dikkatini eski sanatçıların konumu üzerine çekmeye yettiğini belirtiyordu. Kimi parçaların büyük bir dikkat kapanı gibi kullanılıyor olması gerçeği de buradan geliyordu.
"İçlerinden birçoğu bu niyetle tasarlandı. Onların amacı ne dekoratifti ne de sembolik. Onların her parça ve çizgisi, enerji akışının ve ruhsal durumların patlayıcı bir yükünü içerir. Bu parçaların aynı zamanda birleşim noktası mancınıkları olduğu söylenebilir. Hiçbir profesyonel araştırma onları asla anlayamayacaktır, çünkü yaratıcılarının ussal bir kritere göre onları uyarlama olgusuyla hiçbir ilgileri yoktu. Onlarla ahenk içinde olmak için, bu meydan okumayı kaldıracak göt gerek ve sessiz bilginin terimleriyle algılamak."
Carlos, “Onların niyeti yüzünden İspanya öncesi İlk Çağ yaratımları gerçek bir ikinci dikkat hurdalığı, şimdiki uygarlığın insanını içine attığı kısırlık ortasında bir erk vahası olmuştur," dedi.
“Eski Meksika mirasını tüm dünyaya tanıtma konusunda beni yüreklendirirken, Don Juan çağımıza kadar saklı kalmış öğretilerin görünümlerini doğrulamak ve varlığının gerçek boyutunu insana geri vermek amacıyla, bir tür köklere dönüş yolculuğuna başlamıştı.
Bugün bilgi araştırıcısı sıfatıyla, onların çalışmalarını yenilenmiş bir güçle devam ettirmek amacıyla, eski görücülerin niyetinden bütünüyle yararlanabiliriz.”
Biraz çekinerek Carlos'a, bir müzede ya da bana büyücülüğün kilit noktalarının pratik bir demosunu verebileceği herhangi bir arkeolojik sit alanında buluşup buluşamayacağımızı sordum. Fakat bu öneriyi uygun bulmadı. Tumturaklı bir ses tonuyla beni yanıtladı:
“Ülken üzerine bilmeyi istediğin her şeyi, git ve kendi kendine keşfet! Bir Meksikalı olarak Toltek iletisine ulaşmaya sen daha uygunsun. Bu senin işin, dünyaya karşı yükümlülüğün. Eğer bu görevi üstlenmekte haddinden fazla tembellik yaparsan, bir başkası yapacaktır bunu.”

••İkinci Dikkatin Antenleri••
Vaktiyle, merkezi bir restoranda kahve içtiğimiz bir sırada, arkeolojik sit alanları çevresinde gezinme alışkanlıkları yüzünden, başlarına ciddi problemler gelen bazı çömez arkadaşlarıyla ilgili yazmış olduğu korkunç anlatılara gönderme yaparak; ona o çağın
nesnelerinin toplanmasının ya da harabelerin ziyaret edilmesinin tehlikesi konusunda kitaplarından birinde yapılan uyarıyla çelişerek, Eski Meksika'dan bahsederkenki şevkinden dolayı aklımın karıştığını anlattım.
Yanlış anladığımı söyledi.
“Bu, İlk Çağ görücülerinin kültürel odaklanmasıyla yeni görücülerin soyut bilgisini birbirine karıştırmadığım için, çünkü ayın şey değiller. Eski görücüler ikinci dikkatte yaşıyorlardı, karmaşık detaylarla büyülenmişlerdi ve heykeller ya da görkemli yapılar aracılığıyla günlük hayatlarında onları tekrar üretmeye çabaladılar. Bu yolla, bu anlaşılması zor çekimin önemli bölümlerini kitlelerin anlayacağı düzeye indirdiler.
Fakat Don Juan, ‘bilginin tasviri hangi biçim altında olursa olsun bir kaçamaktır, bu seni gerçek sessiz bilgiden alıkoyar,’ diyordu. Eski görücüler, inanılmaz derecede bir malumat niceliğini elde edebilmiş olmalarına rağmen, öte yandan bu eğilimlerinin bedeli onlara çok pahalıya mâl oldu; özgürlüklerine.
Bundan dolayı modern bir nagualın önceliklerinden birisi, en azından yolun ilk aşamaları süresince, bilginin dış yüzüyle tuzağa düşmesinler diye çömezlerinin başında olmaktır.
Don Juan'ın, anlam taşımayan bir şeye anlam atfetmeyi deneyerek zaman kaybeden kimilerimizin üstünde durmasının, bir başka sebebi daha vardı. Yaşadığımız çağda, çömezlerin çoğunluğu hâlâ insani biçimlerini kaybetmemişlerdir, bu, bilgiyi mümkün olduğu kadar hızla sistematize ederken, kendimizi onu sınıflandırmaya zorunlu hissetmemiz anlamına geliyor. Ama bu Eski Meksika'da yaratılmış nesneler için geçerli değildir, çünkü bize varana kadar fazlasıyla parçalanmışlardır. Bu konuda yapılacak hayli iş var ve bu araştırmacıya karşı dönebilecek riskli bir çalışmadır.” “Niçin?” diye sordum.
“Daha önce sana söylediğim gibi, bu yaratımlar masum değil. Onların problemi, bizde uyandırdıkları tutku. Eski görücüler takıntı ustalarıydı. Onların eserleri numara dolu, ve tümü hâla ilk günkü aynı gücüyle günümüzde işliyor, çünkü bir büyücünün dikkatinin sabitlenmesi zamanla tükenmez.
Meksika bilgelik geleneği, erk insanları tarafından azami bir Özgecilik eylemi içinde oluşturuldu. Niyet temel özgürlüğümüzü kurtarmaktı fakat bu ancak kısa bir zaman işlevsel oldu. Çünkü nihayetinde lüzumsuz inanç ve ritüellerle iyice dolmuşlardı, yaratımları bu topluluğun birleşim noktasını sabitlemenin araçları haline geldi,” dedi.
“Bu eserler niyetin devasa yoğunlaşmasıdır, fakat ihtiva ettikleri öğretiler saf değildir, yaratıcılarının kişisel önemlilikleriyle karışmış ve sadece iz sürme sırasında olması gereken üst dikkatimize yoğunlaşmaktadırlar. Bilhassa piramitler etkili birer dikkat algılayıcısıdır. Bizi hızla içsel sessizlik durumlarına taşıyabilirler, fakat bizim aleyhimize de dönebilirler. Bazen onları seyre dalmaktan ve eski görücülerin alanında savunmasızca maceraya atılmaktansa, çekimser kalmak yeğdir.
Benim marazi eğilimlerimi göz önünde bulunduran Don Juan, müzelere ya da arkeolojik sit alanlarına kendi başıma gitmemi yasaklamıştı. Bu yerlerin sadece büyücülerin refakatinde gidildiğinde güvenilir olduğunu söylüyordu. Bir gün Tula harabelerinde gezinirken, gerçekten berbat bir deneyim yaşadım ve fikrimi değiştirmeye başladım.”
“Ne oldu?”
“Korkudan ödümü patlatan bir şey oldu. Piramitlerin dipsiz bir deniz gibi dalgalanan, ve ziyaretçileri tamamen saran devasa büyüklükte enerji alanları sızdırdığını görebilmiştim. Kimi büyücüler için hoş ve güçlü bir durum, fakat bizler için değil.”
Carlos'a “Bu fenomen sadece Meksika'daki piramitlerle mi bağlantılı, yoksa dünyanın başka yerlerinde de görülebilir mi?” diye sordum.
Carlos, bu sabitlenmenin bölgesel bir olgu değil, evrensel olduğunu söyledi. Bilincin bulunduğu her yerde var olmaya çaba gösterdiği görünüyor. Ama yeryüzünde, sadece insan topluluğu hiçbir faydalı değeri olmayan ve bir gruba ait amacın dikkat durumlarını üretmekte olan sembolik nesneler yaratarak, enerjisinin hatırı sayılır bir bölümünü buna yatırıyor.
“Gerçekte, sıradışı enerji akümülatörü olmanın bu karakteristik niteliğine sahip olmasalardı, bu nesneler ve bu anıtlar var olmayacaklardı. Dünyadalar, fakat buradan gelmiyorlar. Bunlar öteki tarafın ajanları, ikinci dikkatin antenleri. Her çağ ve her enlemde onların anlayış ve yapıları bizzat inorganik varlıklar tarafından yönlendirildi.
Bir zamanlar, İtalya'ya yolculuk yaptığım bir sırada meşhur bir heykeli görmeye gidecektim. Onun güzelliğinden öyle etkileniyordum ki, ona yaklaşmaya güçlükle cüret ediyordum. Duygularını heykele yansıtmaktan kendini alıkoyamayan, oradan geçen insanları gözlemliyordum. Heyecansal hava o kadar güçlüydü ki, bu duyguların heykelin arkasında titreyen bir gölgeye kadar lifçikler biçiminde yayıldığını kolaylıkla fark edebildim. Ve bu olgunun farkında olan sadece ben değildim. Orada bir turist vardı, ‘saldırıya’ uğradığında, bir taş alıp heykele fırlattı. Ben de alkışladım! Bu nesneler insanlığın sabitlenme merkezleridir ve
dikkate hükmederek onu bağlarlar."
İnsanların en muhteşem yaratımlarının, gerçekte onların sabitliğinin araçları olduğunu görmenin acıklı olduğunu söyledim.
Carlos meseleyi yanlış anladığımı; problemin anıtlarda veya onlara varlık veren niyette, hatta bunları tuzak gibi kullanan inorganik antitelerde değil, kendimizde olduğunu söyledi.
“Bu eserler dikkatin bir başka kipliğine aittir; birleşim noktasını hareket ettirme kapasiteleri vardır ve bu da sabitlenmemiş belli bir durumda tutar. Fakat ikinci dikkat ve bizi tam bir enerjisel itaat durumuna sokabilecek ölçüsüz bir esrimeyle onu beslemekten daha takınaklı hiçbir şey yoktur.
Buna rağmen, bu yerler karşısında kendini savunamayacağın anlamına gelmiyor bu. Onların niyetlerinin ağırlığını önleyebilmemizin iki yolu var: Onlardan kaçınmak veya kusursuzluğumuzu yetkinleştirmek.
Bir savaşçı her türlü durumdan anlının akıyla çıkabilir. İnsani biçimimizle bağlarımızı kestiğimizde, dışarıdan hiçbir şey artık bizi etkileyemez. Bu durumda, Eski Meksika anıtları bütün görkemi içinde ortaya çıkar ve aynı zamanda gerçekten ait oldukları verde; sessiz anlayışta konumlanırlar.”

16

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

8-Nagualın Teyit Edilmesi
İlk karşılaşmamızı müteakip aylar boyunca, Carlos'a olan yükümlülüğüm, konferanslarına eşlik etmek ve eserlerini okumak olgusu üzerinden yürüdü. Fakat bu, onun öğretilerindeki büyünün özel gücüne kapılmama başlayana kadar sürdü ancak.
Bu durum, her nagualizm çömezinde ortaya çıktığını farz ettiğim bir seçimle yüzleştirdi beni. Bir yandan, büyücülerin garip fikirlerini, anlayabildiklerimi ve doğrulayabildiklerimi benzeniz olarak sindirerek akademik bilginin ışığında çözümleyebilirdim. Öte yandan ise, deneyimle desteklenen kendi bakış açımı sağlayabilene kadar, şimdilik önyargılarımı alt düzeye indirerek
Carlos'un sözlerini daima harfi harfine kabul de edebilirdim.
Ona ikilemimi anlattığımda, Carlos neşelendi ve dikkate aldığım her iki seçeneğin önemli bir ortak noktasının olduğunu söyledi: Uygulama. Bu yüzden, kendi kararlarımda bükülmezlikle durdukça, iki önermeden hangisini benimsediğimin bir önemi yoktu.
Tinime dayanak noktası oluşturabilecek ve benim onun postulatlarıyla bağdaşmama izin verecek kimi açıklamalar elde etmeye çabalıyordum, ama bir el jestiyle sözümü kesti:
“Bir savaşçı bilgiden ileri değildir," dedi. Rutinle bilgi edinmeye çalışmaz ve anlamamak duygusuna boyun eğmez. Birşeyi bilmek istediğinde, onu deneyimler.
Carlos'a, "deneyim" kelimesinin onu dile getiren kişiye göre farklı bir anlama geleceğini söyledim. Onun için bu, hayatla yüzleşmenin bir yolu anlamına geliyordu; benim için ise bir fenomeni zihinsel bir düzeyde anlama ihtiyacı.
Carlos'ta ironik bir gülümsemeyi bastırdığını görmeyi umdum. Ama çok cana yakın bir havada, büyücülerin bilgi ve alıştırmalarının anlaşılmasının ya da uygulanmasının, kendileri için güç olmadığını açıkladı. “Bunlar birer kaçıklık gibi gösterilir, bu bize ait garip bir kültür ile başka bir dünya anlayışına sahip olan insanları ele alıyor olmamız meselesidir.” Benim başlangıçtaki güvensizliğimin sıradan enerjisel bir engel olmayıp, ussal dış görünüşüme bağlı olduğunu söyledi.
Modern bilimin Toltek bilgisine nüfuz edemeyeceğini, zira uygun bir metodolojiye dayanmadığını, yoksa büyücülerle bilim adamlarının ilkelerinin temelde uyumsuz olmadığını sözlerine ekledi.
"Bütün iyi niyetlerine rağmen, araştırmacılar birleşim noktalarını kendi kendilerine oynatamazlar. Bu durumda, büyücülerin söylediklerini nasıl anlayabilecekler ki?
Enerji eksikliği, büyücülerle sıradan insanlar arasında ciddi bir bariyerdir, zira gerekli erk olmaksızın, büyücülüğün olgularını teyit olanaksızdır. Bu, farklı dillerde iletişim kurmaya çabalayan iki insan olmak gibidir. Genel olarak, bu tip bir değiş tokuşta feragat eden büyücülerdir. Başka çağlarda, insanlar eğer büyücüleri dinlerlerse ruhlarını kaybedecekleri inancıyla tehdit ediliyorlardı; bugün modern insana, büyücülüğün anti-bilimsel olduğuna inanması telkin ediliyor.
Gerçek tamamen başkadır. Savaşçı ilkelerini uygulamak, zihinsel berraklığımıza zarar vermek bir yana, bize bilgiyi işlemenin geçerli araçlarını verir. Bu ilkeler enerji biriktirmeye yöneldiklerinden dolayı, titizlikle iki bilimsel postulatı takip ederler: Deneyim ve doğruluma.
İnsanların çoğunun düşündüğünün aksine, doğrulamak ihtiyacı yalnızca batı kültürüne ait değildir. Bu Toltek geleneğinin de bir gereğidir. Nagualizm, ideolojik sistem olarak, dogmalar üzerine değil, uygulayıcı kuşakların kişisel deneyimleri üzerine oturur. Tüm bu insanların, binlerce yıl boyunca, itikatlarını basit yalanlara yatırmış olduğunu düşünmek saçma olacaktır.
Kalkış noktası deneyim olduğu için, nagualizmin bir inanç sistemi değil, bir bilim olduğu söylenebilir.”
Bu sav benim açımdan aşırıydı. Carlos'un öğretilerindeki bazı konular aşikâr pratik bir değere sahipti; örneğin, kişisel önemliliğin kontrolü amacıyla sebatla tekrarlanan öğütleri, bu an içinde yaşamak ayrıcalığının açık bir görüşünü kazanmak ve savaşçı yolunun stratejik ilkelerini benimsemek.
Bununla beraber, konferanslarındaki başka noktalar kavrama yeteneğimin ötesindeydi. Paralel bir uzay içinde, bu dünyada, günlük mantığımızla hiçbir alakası olmayan bir evren yasasına, duyularımın algılayamadığı bilinçli antiteler aleminin bulunduğunu açık bir şekilde tamamen kabul edemiyordum.
Söyledikleriyle tamamen hemfikir olmadığım hiç şüphesiz yoz ifademden Carlos'un dikkatini çekmiş olmalıydı ki ekledi:
“Senin için doğrulamak, açıklama yapmaktır, oysa büyücüler için, bahane aramaksızın ve zihinsel hilelere girişmeksizin, anlatılması olanaksız şeylere tanıklık etmektir. Duyularının evrenin gerçek sınırına erişmiş olduğuna inanıyorsun, ama duyularının çok sefilce sürüklenmiş olduğu düşüncesinden de vazgeçmiyorsun. Seni inanmaya değil, görmeye davet etmekteyim ve seni temin ederim ki görmek, sana söylediğim her şey için yeterli bir kanıttır. Bununla beraber, dünyanın enerjisel esasını senin yerine doğrulayamam; buna kendi kendine niyetlenmelisin ve bunu deneyimleme aracılığıyla doğuştan gelen potansiyellerinin içinde bulmalısın.
Bir görücüyle çağdaş bir bilim adamı arasındaki fark; birincisi için söz konusu olan kendi hayatıdır, İkincisi için ise araştırmalarında bir şeyler yolunda gitmiyorsa, kaybedebileceğinin tümü, zamanıdır. İki yöntem de aynı şekilde katı, fakat farklıdır.
Bir büyücü, kendisine anlatılan tarihi kendi kendine doğrulayamıyorsa tatmin olamaz. Çömez, bilimsel eğitim içinde var olan bütün derece ve düzeylerde olduğu gibi, kendi algısının artışı içinde büyücülükte de, gerçekten belirli aşamaların var olduğunu hızla keşfeder ve o aşamalara ulaşana ya da kendi girişimi içinde can verene dek, durup dinlenmeyecektir. O halde, araştırma yöntemi olarak, nagualizm bütünüyle güvenilirdir.
Benim eğitimcim bana, yeni görücülerin alamet-i farikasının sentez yapmaktaki kapasiteleri olduğunu gösterdi; bunlar soyut büyücülerdir.”
Carlos her hecesini vurgulayarak sözlerinin altını çizdi:
“Oysa, onların yoğunlaşması bilimsel yoğunlaşmadan daha sıkıdır, çünkü görücüler, bilim adamlarının kelimelere dökmeye bile cesaret etmediği, hayret verici büyüklükteki bir girişimin içinde yükümlülük alırlar. Bu, içinde yaşadığımız mutabakat gerçekliğine dair kabulümüzün doğruluğunu araştırmadır. Buradan hareketle, büyücülüğün resmi düşüncenin en iyi bağlaşığı olduğunu anlayabilirsin.
Bir gün, aradaki buzları kırmak olası olacak ve bilim nagualizmle büyük bir temayülü paylaştığını keşfedecek: Gerçek tutkusu. O zaman, iki inceleme biçimi el ele verecek ve antagonist bakış noktalarının varlığına son verecekler. Bir tek gize nüfuz etme niyetinde bir araya gelecekler.”
Vedalaşırken Carlos'a, açıklamalarının insanların çoğunun büyücülük konusundaki fikirlerine en uç biçimde aykırı olduğunu söyledim.
"Ne yapılabilir?" dercesine omuzlarını silkti.

••Esasa Dönüş••
Belirli bir uygulama ardından, Carlos'un öğretileri etkisini üzerimde göstermeye başladı. Başlangıçtaki güvensizlik, benim zihinsel değişkenlerimin ötesindeki şaşırtıcı bilinç durumlarının bir doğrulanmasına dönüştü hızla. Beklenmedik bir biçimde, acil bir anlama ihtiyacı tarafından ele geçiriliyordum, ama akılla değil, bedenimin bütünlüğüyle. Günlük hayatımın gerekçelerinin çökmesiyle sonuçlanan ve besbelli ki büyücülerin algısını içinde saklayan, o zamana dek en küçük bir fikre sahip olmadığım, deneyim evrenlerinin bulunduğu bir noktaya ulaşmıştım.
Tüm bu süreç boyunca, beni bir an için ateşli ve önyargısız bir araştırmacı, bir an sonrasında ise zihinsel bir direnç şahikası gibi davrandırtan, derin bir kimlik krizinden geçiyordum. Bu heyecansal dalgalanmaların, Carlos'la yaptığımız sohbetlere bağlı olduğunu görüyordum. Onu dinledikten sonra, rüya görmeye çabalayarak ve dinlemiş ya da okumuş olduğum bütün teknikleri uygulayarak, ateşli bir etkinlik içinde haftalar geçiriyordum. Fakat, daha sonra, yavaş yavaş ilk şevkimi yitiriyor ve hiçbir şey anlamamış olmanın nahoş duygusuna geri dönüyordum.
Beni doyurmaya başlayan yeni duyumların kaosu karşısında, artık bana sadece tek bir savunu kaldığını keşfettim: Akıl. Şimdiye kadar asla olmadığından daha fazla biçimde, son tahlilde, sadece tamamen açıklanabilir şeylerin gerçek olduklarına kendimi ikna etmeye girişiyordum. Carlos'un aklın aldatıcılığının ne noktada ortaya çıkabileceğini vurgulamak için yaptığı her şeye rağmen,bu noktayı tolere etmeye, ancak doğa yasalarına meydan okuyan sıradışı bir eyleme kendim tanıklık edebildiğimde hazır olacaktım.
O sabah, kaldığı otelin karşısındaki bir restoranda randevumuz vardı. Bir köşede şekerleme yapan ayakkabı boyacısını ve bize yorgun gözlerle bakan garsonu saymazsak yalnız sayılırdık. Bu anın uygun olduğuna karar vererek sordum:
“Carlos, bir erk eylemiyle öğretilerinizi bana kanıtlayabilir misiniz?"
Şaşkınlıkla bana baktı, sanki bundan başka her şeyi bekleyebilirmiş ve beni yanıtlamak için birkaç saniye kazanmak istiyormuş gibi:
“Ne yazık ki,” dedi, “senin zihnine hiçbir şey kanıtlayamam. Zihnin fazlasıyla uzak.”
Nagualı onaylamak için, serbest enerjiye ihtiyacın var ve bunun için, benim bildiğim biricik kaynak kusursuzluktur. Enerji dünyasında her şeyin bedeli var, o halde bu sana bağlı. Senin zihnini susturamam, fakat bunu sen yapabilirsin ve böylece sana söylediğimi kendin doğrulayabilirsin.”
Kaçınılmaz bir biçimde tinimde beliren bu şüphelerle nasıl yüzleşebileceğimi sordum.
Carlos:
“Belirsizlik kurbanların doğal durumudur, buna karşın güven ve cesaret yırtıcıların karakteristiğidir. Karar verecek olan sensin.
Asli olan senin hayata geçirdiklerindir, ‘Castaneda öğretileri’ gibi bir şey mevcut değil. Sadece dolaysız olmaya ve sessizliğimle davranmaya çalışıyorum—sana salık verdiğim bir açılım, çünkü çılgınlığa bu son verir. Ne Don Juan gibi ne de onun velinimeti gibi güçlü bir nagualım. Ama senin soluğunu kesecek eylemlere tanıklık ettim ve onları sana açıklamakta hiçbir mahzur görmüyorum.
Bu hikayelerin sana hiçbir şey anlatmayacağı da doğrudur, sen gardını indirmedikçe ve sana nüfuz etmelerine izin vermedikçe.
Erk hikayelerini doğrulamak istiyorsan, kendini deneyime açmalısın. Yorumlamalarının ardına sığınma, çünkü bütün incelemelerimize rağmen sıradan ve modern insan sıfatıyla, dünya üzerine bildiğimiz sadece küçük bir şeydir.
Sen de, büyücülükteki herhangi başka bir çömez gibi koca bir alıştırma alanına sahipsin. Örneğin, önemli ve önemsiz heyecaların, enerjisel drenajların alanına.
Bunun üstünde çalış ve işler o zaman nasıl değişiyor gör. Hiç bir şeyin farkında olmaksızın, keşfetmeksizin, her gece bir sebze gibi geçirdiğin sekiz saatin kontrolünü ele al ve tanık olma cüreti göster. Eğer rüyalarının gizlerini aydınlatırsan, sen de gördüğümü görmeye başlayacaksın ve tininde artık hiçbir şüphe kalmayacak.”
Servis yapılırken bir an sessizce bekledik. Sessizliği Carlos bozdu:
“Şüphelerin sadece zihin gürültüsü olduğunu, çok derin bir şey olmadığını anımsa.”
“Hayatta geçirdiğim süre boyunca öğrendiğim bir şey varsa, o da her gerçek bilginin temelinin şüphe olduğudur,” dedim. Fakat onun farklı bir teorisi vardı ve nedenlerini açıkladı:
“Ivır zıvır şeyleri biriktirmekte o kadar zaman kaybedildi ki, yeni bir şeyleri kabul etmek çok zor oluyor. Formlar doldurarak ya da arkadaşlarımızla tartışarak hayatımızın yıllarını kaybetmeye hazırız; ama birisi bize sihir dolu ve benzersiz bir dünyadan bahsederse kuşkulanıyoruz ve zaman içinde oluşmuş fikirler katalogumuza sığınmaya koşuyoruz. Buna karşın bir yırtıcı, tetikteliğin elverişliliği duyumunu daima koruyarak, av tekniklerini yetkinleştirmek için tüm hayatını savaşa sokar ve işlerin görünüşüyle asla kafasını karıştırmaz. İhtiyatlı ve sabırlıdır. Avının herhangi bir çalılıktan ortaya çıkabileceğini ve en küçük bir tereddüdün hayatta kalmakla canından olmak arasındaki ayrımı ortaya koyabileceğini bilir. Hiçbir şüphesi yoktur.
Bir savaşçı bir avcıdır, arsız bir fırsatçı değil. O bilginin meydan okuyuşunu ya tümüyle gerektirdiği her şeyle kabul eder, ya da hayata geçirdikleri onu sıradan bir insanınkinden çok daha korkunç bir duruma geriletecektir."
Sözlerinin kinayeli bir sitemi içerdiğini hissettim, Açıklama yaparak sıyrılmava çabaladım, fakat sözümü kesti:
"Uygulama yaptığın apaçık. Bu koşullarda tinin şaşkındır. Ama endişene sebep olan acı, seni endişelendirenin içine yerleştirilmiş şüphe olduğunu anlar anlamaz kaybolacaktır.
Sen de hepimiz gibi, aldığın her malumatı baştan sona akıl süzgecinden geçirmeye alıştırıldın. Düşkünler yurdunda yaşayan bir köpeği anımsatıyorsun bana. Biri ona acıyarak bir ekmek kırıntısı attığı zaman, öyle gözü dönmüş oluyordu ki, yediği şeyden sakince istifade edemiyordu. Sen de böylesin. Bilimselliğine karşı öyle minnettarsın ki, ona bir şeyler yapmaya mecbur olduğunu, ona sadakatsizlikte bulunamayacağını düşünüyorsun. Rüya görmeye cesaret etmiyorsun, dünyanın sihirli yanını değerlendiremiyorsun. Doğrulamaların için, kendini fazlasıyla yanıltıcı bir parametreye; akla verdin. Benim sana önerim ise, bu yaklaşımın yerine, daha güvenilir ve bilhassa daha büyük bir değere sahip olan bilgeliği ikame etmendir. Büyücülerin bu iki kavram arasında kökten bir ayrım olduğunu beyan ettiklerini sana daha önce sövlemiştim. Daha iyi anlamak için, örneğin dünya tarihini düşün: bu tarihin büyük bölümü çok makul insanlar tarafından yazıldı, yine de değişmez inançlara sıklıkla meydan okumaya cesaret etmişler ve o gün için akla yatkın gibi görünen şeylere muhalefet etmişlerdi. Dünyamızın ötesine yolculuk ettiğinde de bunun aynı olduğunu göreceksin. Evren ussal değildir, fakat enerji ve bilgelikle onunla yüzleşilebilir. Onu kullanmayı öğrendiğin vakit, o zaman onun temel yol olduğunu anlarsın, hem de sözsüz. Tanıklık etmek varken söze kim ihtiyaç duyar ki?
Seninle hemfikirim, herkesin bakış açısından, büyücülüğün kavramları tamamen saçmadır. Ama bilincimizde zihinsel sızlanmaların nüfuz etmediği ve bir savaşçının onu bulmadan rahat edemeyeceği derin bir boyut vardır. Savaşçı, kendi aklını bir kez keşfedince, akıl bükülmez bir sertlikle ve kendi bütünselliği içinde kullanıldığında, otomatikman büyücülüğe akar, çünkü aklın esası ılımlılık, ilgisizlik ve acımamadır.
Bir kez aklının sahibi olup da artık akıl onu yönlendirmediğin, de, bir büyücü varoluşun muammasının anlaşılamazlığını söze dökerek, konuşmanın olağanüstülüğünü deneyebilir. Fakat bu öyle zor bir sanattır ki, bunu ancak büyük bir enerji fazlası aracılığıyla gündeme getirebiliriz.
Kusursuz olmak için bir savaşçı olmak, süreğen bir mücadeledir. Büyücülerin hüneri köleliğimize yatırdığımız enerjinin bizi özgürleştirecek olan enerjiyle aynı olduğunu biliyor olmalarıdır. Sadece onu tekrar kanalize etmemiz gerekiyor, bunun neticesinde erk hikayeleri gözlerimizin önünde somutlaşmaya başlayacaktır.
O halde, tereddüdüne karşı savaşma, onunla git, onu doğrulamak ve enerjisellik ihtiyacının hizmetine koşmak için onu uyaran olarak kullan. Her şeyi doğrula, hiçbir erk hikayesinin mit alanında kalmasına izin verme. Bilgide içten bir yükümlülük al, fakat bir savaşçı gibi, aklın bir kölesi gibi değil!”
Sırtında ortalama dokuz aylık bir çocukla yoldan geçen Kızılderili bir kızı gösterdi. Her şeye açgözlerle bakan, obsidyenden birer küçük ayna misali yuvarlak kara gözlerinden fışkıran doymaz bir merakla, çocuğun yüzü aydınlanıyordu. Carlos:
“Savaşçının tin ile yükümlülüğü, ilk doğamıza geri dönmeye dayanır. Doğmuş olmak basit olgusuyla hepimizin imzasını attığı bir antlaşmadır bu.
İnsan her şeyin tanığı olma dürtüsüyle doğar, ama bu dürtü ilk yıllar boyunca hoyratça sakatlanır, dolayısıyla biz bunu tekrar keşfetmek zorundayız. Her önyargılı ilgini temizlemen, bu çocuğun arı merakına geri dönmen gerekiyor, Bir savaşçı, kapısına dayanan her bilgiyi, onu bütünüyle deneyimleyerek doğrulamaya mecburdur, bilginin nereden geldiğinin bir önemi yok. İkincisi ise, faydalı olanı seçmek ve onu korumak için elzem olan feraset kapasitesine sahip olmalıdır.”
Carlos'a, öğütlediği bu feraset kapasitesini bu yolda da uygulamaya mecbur olup olmadığımı sordum. Soruma öfkelenmiş gibiydi ve sert bir tonda yanıtladı:
“Sana daha önce ‘Castaneda yolu’ diye bir şey olmadığını söylemiştim, tıpkı bir Buda ya da bir İsa yolunun olmaması gibi! Ustaların elzem olmadığını daha anlamadın mı? Sana bir mal satıyor değilim, benimle hemfikir olman umurumda değil. Sana sadece kişisel olmayan arı bir sevgi dışında yol olmadığını göstermekteyim. Git ve onu doğrula eğer istediğin buysa, yok eğer istemiyorsan şüphelerinle baş başa kal.”
Vedalaşacağımız an, Carlos:
“Endişelerinin sözünü gereğinden fazla dinleme. Onlar marazi. Sendeki bir şeyler teslim olmakta ve insani formunun kendini savunması normaldir. Çok yakında, nagualla ilişkilerin seni bir erik ağacı gibi silkeleyecek ve asla daha önce olmadığın kadar bilgeliğine ihtiyacın olacak. Belki, benden daima bir emare istemiş olmaktan pişman olacaksın!” dedi.

••İnanıyorum Çünkü İstiyorum••
büyücülerin postulatlarını teyit etmek kadar kişisel bir kavram üzerine yazmak bana fazlasıyla pahalıya mâl oluyor. Kendime onlarla hemfikir olma izni vermenin istikrarlı açıklamalara varma amacı yoktu, asgari bir uygulama yükümlülüğü içinde kuşatılmak, ve buradan, yeni bir tip mutabakat kurmaktı amaç. Bu yeni anlatımın öğeleri, savaşçının gerçek söyleşisi, aklımıza değil, enerji ekonomimize dayanıyor.
Carlos'un bana açıkladığı gibi, birleşim noktası hareketi kadar us dışı bir konunun teyidine ancak erk kaynaklarıyla ulaşılabilir. Zira tüm bir şeyi açıklama niyeti özgün bir konumdaki birleşim noktası sabitliğinin ürünü, kendimiz tarafından onun yerini değiştirmek ve ne olduğunu görmek dışında onun hareketini doğulamanın yolu yok.
Argümanının külfetli tutarlığı karşısında Carlos'a, büyücülerin beyanatlarının dışarıdan teyidinin mümkün olmadığı anlamına mı geldiğini diye sordum.
“Bilakis!” dedi. “Erkin etkileri ancak dışarıdan yaşanabilir, çünkü bir kez dikkatimiz akışkanlaşınca, katı ve izole bir benlik olmaya son veririz ve bizi saran dünyayla hemhal oluruz. Bundan dolayı görücüler, dünyanın gizemi içeride değil, dışarıdadır derler. Bir başka ifadeyle, çözüm zihinsel değil, pratiktir!”
Uygulamasının da birleşim noktası hareketi kadar muğlak bir konu olduğunu söyleyerek, Carlos’un bu konudaki düşüncelerini almak istedim.
Bu hareketin benim açımdan muğlak bir şey olduğu karşılığını verdi, çünkü bilinç durumlarım üzerinde iradi hiçbir kontrole sahip değildim. Örnek olarak, okuma ve yazma öğrenmenin bir yabani için tamamen faydasız bir şey gibi görünebildiğini, fakat uygar insan için bunun hayati bir gereklilik haline geldiğini söyledi.
“Ve bu örnek,” dedi, “büyücü için birleşim noktasının kontrolü olan bir aciliyet fikri dalgası verebilir ancak.”
İnsanların çok büyük bir çoğunluğunun hayatında, bu derece gözden kaçmış önemli bir konunun nasıl mümkün olabildiğini öğrenmek istedim.
Carlos birleşim noktası hareketinin doğal olduğu kadar, aynı zamanda konuştuğumuzdan ya da düşündüğümüzden daha sofistike olduğu yanıtını verdi.
“Bir şeyin nasıl yapıldığı bize hiç öğretilmemişse, o şeyi asla yapmıyoruz. Seni temin ederim ki, büyücülüğün sıradışı tamamlamalarına ulaşmanın ya da onları elden kaçırmanın anahtarı, içinden geçtiğimiz mutabakatlarda.
“Olguları doğrulamak için, ilk önce onların anlamıyla hemfikir olunmalı. Ne yazık ki, insanların büyük çoğunluğu için hemfikirlik; katı olmak ve resmi betimlemeyi terk etmemek anlamına geliyor. Eğer başka onay bölgeleri keşfetmeye cesaret etmek üzereysek, öğrenmek için istençli bir güce sahip olmalıyız.
Büyücüler iki tarz hemfikirlilik olduğunu keşfetmişlerdir. Birincisi kolektif mutabakattır; akıldan çıkar ve seni çok uzağa götürebilir ama kaçınılmaz biçimde seni bir paradoksa batırmakla sonuçlanacaktır. Diğeri ise birleşim noktasının hareketiyle yürütülen ve dolayısıyla ancak benzer şartları paylaşanlar tarafından doğrulanabilen mutabakattır.
Bireysel deneyim üzerinden temellenmiş bir mutabakat, yaslandığı açıklamalar üzerinde bir avantaja sahiptir, çünkü duyumların deneyimi baştan aşağı kendi kendinedir; karşılık olarak, akıl sadece karşılaştırma vasıtasıyla işler, olumlu ve olumsuz, gerçek ve yanlış... ve bu böyle sürüp gider.
Büyücülerin mutabakatına nüfuz edilirken, ilk etki, başlangıçta, akıl için son derece kafa karıştırıcı olan, daima aşikâr bir şey gibi kabul ettiğimiz bu ikiliklerimizle ilişkilenmeyi kesmesidir. Zamanla, büyücüler katı nesnelerin olmadığı, fakat daha çok farklı bilinç durumları arasında tahterevalli gibi sallanan varlıkların olduğu bir dünya içinde, yalandan hakikati ayırmaya çabalamanın hiçbir anlamı olmadığını öğrenirler.
Don Juan ‘hakikat büyük bir binanın köşe taşı gibidir, aklı başında bir adamın onu kımıldatmaya kalkışmaması gerekir!' diyordu. Bizler tanımlamalar tarafından kuşatılmaya başladığımızda, enerjimiz durgunlaşmaya ya da bloke olmaya başlıyor. Bu eğilim yabancı zihinsel bir yüktür, dolayısıyla bunu başımızdan atmamız gerekiyor. Don Juan'ın ‘inanmaksızın inanmak’ dediği şey, deneyimi, akla dayanan mutabakatın yerine ikame etmektir. Büyücüler için bu, teyit kavramını baştan sona yeniden tanımlar.
Onlar tanımlamalar değil, sonuçlar ararlar. Eğer bir uygulama bilinç seviyemizi yükseltebiliyorsa, nasıl açıklandığının bir önemi yok! Enerjimizi ekonomize etmek ve artırmak için hangi araçlarla harekete geçtiğimiz önemsizdir, çünkü bir kez bütünselliğimizin parçası olduğumuzda, artık kavramların bizim için önemli olmadığı, şeylerin kendilikleriyle ortaya çıktığı, dikkatin yeni bir alanına gireriz.
Belki bu belirlemelerin sorumsuz olmaya izin verdiğini düşünüyorsun. Ama bir savaşçı gerçek mesajı anlar: Gerçek; bir ‘yapma’dır ve bir yapma değerini kendi meyvelerinde bulur.
Günlük hayatın bakış açısıyla bir büyücüyü yargılayan her insan, onun iflah olmaz bir yalancı olduğu yargısına varacaktır, çünkü onların evreni birbiriyle çakışmaz. Dolayısıyla büyücü açıklanamazı eğreti kelimelerle açıklamaya kalkışırsa, kaçınılmaz olarak çelişkiler bataklığına saplanacak ve dalgacı bir adam ya da bir deli gibi algılanacaktır. İşte bunun için diyorum ki, günlük hayatın bakış açısından, nagual dünyası bir uydurmadır.
Gerçekte, bu bütün ‘izm’ler için geçerlidir, nagualizm bir istisna değildir. Ama özel tipte uzlaşmalarına yandaş arayan, akıl savunucularından farklı olarak, bir büyücü sana kendi dünya vizyonunun gerçek olduğunu söylemeyecektir. O sana; "İnanıyorum çünkü istiyorum ve sen de yapabilirsin" diyecektir. İstencin bu ifadesi çok güçlü bir şeydir ve bir sürü erk olayını provoke edecektir.
Gerçekten dikkat edersen, çocukların bu dünyanın büyüsüne sadece naifçe inanmadıkları dikkatini çekecektir; onlar inanırlar çünkü tamdırlar ve görürler. Bu büyücülerinkiyle aynı şeydir. Sana anlattığım masalsı hikayeler, ikimizin de içinde bulunduğu, bu konuşmayı yaptığımız gerçeklik planına ait değiller, fakat gerçekleştiler!
Nagualizm, bir hikaye ile bir define haritası miras bırakılmış biri gibidir, fakat buna inanmaz, bu durumda sana gelir ve sırrını açar. Ve sen öyle açıkgözsündür ya da öyle naifsindir ki bu hikayeyi gerçeğe uygun bulursun ve haritanın şifresini çözmek için özenle uğraşırsın. Ama harita seni birden çok dil öğrenmeye, zorlu yerleri keşfetmeye, her yerin altını üstünü getirmeye, dağları aşıp dar vadileri inmeye, derin sulara dalmaya taşıyacak muhtelif kilitlerle düzenlenmiştir. Yıllarca süren arama sonrası nihayet, hazinenin bulunması gerektiği yere ulaşırsın, ve —of ne hayal kırıklığı!— sadece bir ayna bulursun. Bu küçük bir yalan mıydı yani? Sağlamsındır, güçlü ve kültürlüsündür, macera dolusundur ve büyük bir deneyimin zenginliğine sahipsindir. Gerçekte, burada bir define vardır!
Enerjinin akışı içinde ne yalanın ne de hakikatin olmadığını aklında tutarak, bir savaşçı tercih hakkını kullanıp inanmayı seçer, macerayı kışkırtmak için ve bu şekilde bir başka bakış açısından
dünya üzerine bütün dikkatini vermeyi; sessizliğin odaklamasını öğrenir. Öğretilerin sınırsız hâzinesinin açığa çıkışı sadece bu andadır."

17

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

9-Bilginin Yeni Bir Aşaması
Carlos yeni kitabının tanıtımını bitirdikten sonra, Insurgentes Bulvarı’nda uzunca bir yürüyüş yapmaya çıktık. Gece biraz serindi ve gökyüzü şaşırtıcı derecede açıktı. Hava pırıl pırıldı.
Yürürken, Carlos bunca boşboğazın bir araya geldiği bu tipten etkinlikler içinde bulunmaktan ve onların kendisini şampanya tokuşturmaya zorlamasından hoşlanmadığını belirtti. Onun tekniği dolu kadehini bütün bir toplantı boyunca bir damla içmeksizin muhafaza etmekti; böylece onu davet etmekten vazgeçiyorlardı.
Edebi kariyerinin bir meydan okumayla başladığını söyledi. Vaktiyle, biriktirmiş olduğu dağlarca notu kullanması amacıyla.
Don Juan ona bir kitap yazmasını önermişti.
“Başta, bir yazar olmadığım için, bunun bir şaka olduğunu düşündüm. Bununla beraber, Don Juan çaktırmadan bunu bir büyücülük alıştırması gibi bana yaptırdı.”
İşe koyulduktan sonra, çalışmasından zevk almaya başlamış ve nihayetinde kendisi için kitapların nagual olarak gerçek görevinde bir bulvar olduğunu anlamıştı. Ona, halka ifşa edilen bilginin
bozulmaya uğramasından kaygılanıp kaygılanmadığını sordum.
“Hayır!” diye yanıtladı. “Bilgiyi yozlaştıran gizdir. Onu insanların yakınına koymak onu yeniler. Enerji için hiçbir şey onu akışkanlaştırmaktan daha sağlıklı değildir ve bu her şeyden öte büyücülerin bilgisiyle ilgilidir. Bizler geçici erk kaplarıyız, onu alıkoyma hakkımız yok. Dahası, bu bilgi ancak onu kucaklayan ve onu doğrulamak için gerekli enerjiye erişenler için anlam taşır. Gerisinin bir önemi yok.
Nagual dünyasına girişimi, kopuşun elzem olduğu bariz bir anda yaptım. Bu beni hayatımın en dramatik kararını yerine getirmeye zorladı: Öğretileri yayınlamak. Böyle bir paylaşım hattını temsil ediyor olmak benim için çok zor oldu ve yıllar boyunca ne yapmakta olduğumu anlamamanın travmasıyla yaşadım. Gelenek adına bana tehdit mektupları yazan kişiler bile vardı; köhne zihniyetli büyücüler imtiyazlarını kaybetmek istemiyorlardı.”
Böyle zorlayıcı bir biçimde bin yıllara dayanan bir gizem geleneğini parçalamayı tercih etmiş olmasının ne kadar sıradışı olduğunu söyledim Carlos’a.
"Ben hiçbir şeyi parçalamadım!” diye karşılık verdi. "Tinin buyruğu açıktı. Tüm yaptığım bana uygun olanı yapmaktı. Çömezliğimin başında hattın dizginlerini ele almaya hazırlandım. Bir gün her şey değişti. Klanın savaşçıları benim enerjisel yapımın Nagual Juan Matus'unkinden farklı olduğunu gördüler ve bunu kesin bir buyruk gibi yorumladılar. Kural’ın diktesi gibi, hattı kapatmanın ağır sorumluluğunu ellerime bıraktılar.
Asırlar boyunca, savaşçı klanları bilgi yolunun sofistike ilkelerini tahkim etmek için, deneyimi masseden bir sünger gibi davranmışlardı. Bana bu bilgiyi dünyaya yaymaktan başka çare kalmıyordu.
Kitaplarımın devri bir başlangıç, kuşaklar boyunca saklanmış bilgi parçalarını modern insanın kullanımına hazır hale getirmenin mütevazı bir niyetidir. Doğrulama anı daha sonra gelecektir ve bunu başka devirler takip edecek, çünkü büyücülerin öğretisi herkesin eline geçtikten sonra, kimi insanların kendi kendine soru sormaya ve algıyı deneyimlemeye ve bu şekilde muktedir olduğumuz tüm potansiyeli keşfetmeye başlaması kaçınılmazdır.”
Carlos'a Don Juan ve arkadaşlarının, grubun gizlerinin ifşa edilmiş olduğunu anladıklarında nasıl tepki verdiklerini sordum.
“Eserlerimden birinin bir kopyasını Don Juan'a götürdükten sonra, küçümseyen bir yorumla onu nasıl geri çevirdiğini daha önce bir vesileyle ifade etmiştim. Ancak bu gerçeğin yarısı. Hakikat, bu metinlerin yazarının o olduğuydu. Kelime kelime o yazmadı onları, fakat onların bütün özünden o sorumluydu, dolayısıyla açıklamalarımın her birini ayrıntıya girmeden kontrol etti.
Zamanla, Don Juan'ın titizlikle hesaplanmış bir stratejisi olduğunu keşfettim.
Nagual'ın planı yüksek bir cüret ve saf bir zekâ parıltısıydı. Görücülerin bilgisini alenen kitlelere taşıyordu, akademinin saygınlığına katkıda bulunmak için değil, kitlelerdeki bilinç seviyesini yükseltmek için; ve yine aynı enstitüler tarafından başka türlü reddedilecek bu bilgiyi onların içine sokuyordu. Öğretilerin dinsel ya da mistik bir biçim altında tanıtımının, bilimsellik güvencesiyle desteklenen bir sunum kadar derinlemesine nüfuz edemeyeceğini biliyordu. Bundan dolayı, birinci kitabımın doktora sonrası bir tez olmasını talep etti.
Nagual Juan Matus'un müdahalesi bilginin yayılmasında, daha önce eşi görülmemiş yeni bir aşama başlatıyor. Birleşim noktası hareketinin gizleri asla bu derece insanların yakınında olmadı!"

••Randevu Rüyayladır••
Carlos'a eski bilginin kilit noktalarını araştırmak için Meksika geleneğinden kimi grupları ziyarete gittiğimi anlattığımda, bunu bir şaka gibi aldı ve gülmeye başladı. Şaşkın tepkimi görünce, gülmesini kişisel bir şeymiş gibi almamamı istedi. Araştırmalarım ona, malumat edinmek için Meksika'ya geldiği sıralardaki kendi davranışını hatırlatıyordu sadece.
Carlos, Don Juan'ın öğretilerine ve kendi başına keşfedebildiklerine göre, iki tip geleneğin olduğunu açıkladı: Resmi ve enerjisel. Birincisinin İkincisiyle hiçbir alakası yoktu.
“Resmi gelenek gizlere ve rutinlerin korunmasına dayanır, alegoriler öğretip, çobanlar ve sürüler üretir. Enerjisel gelenek somut başarılarla meşguldür, görmek ya da birleşim noktasını hareket ettirmek gibi; onun gücü yenilenme ve deneyimlemedir, dolayısıyla kusursuz savaşçılar üretir. Bir savaşçı kendini işine adar, kim olursa olsun birinin peşine takılarak enerjisini boşa harcamaz. Toplumsal âdetler onu ilgilendirmez, ister çağdaş isterse bin yıllık geleneğe sahip olsunlar. Üstelik giz, iz sürücünün ilgileri içinde değildir.”
“Kanımca, inancım o ki, yeryüzündeki farklı geleneklerde bulunan atalara dayanan bilgi; kitaplar aracılığıyla iletilemeyen, sadece kulaktan kulağa iletilebilen bilinç manipülasyonu teknikleri olgusuna dayanıyor. Bir bilgelik ustasıyla karşılıklı ilişki kişisel olmalıdır,” diye karşılık verdim.
“Sen bunu bir yerlerden mi okudun, hı?” İkimiz birden gülmeye başladık.
Carlos, gerçekten faydalı bilginin çok daha basit ve daha az kelimeyle ifade edilebilir olduğunu söyledi:
“Onun hakkında şamata yapmak elzem değil ve nasıl iletildiğinin bir önemi yok. Eğer sözel biçim çok iyiyse, üstünse — başka hangi araç olursa olsun iş görebilir. Önemli olan kendini ikna etmektir, budalalıklar için zaman yok, çünkü ölümün soluğu ensemizde. Bu hakikatin ötesinde, bir savaşçının çok şeye ihtiyacı yok, Çünkü aciliyet duygusu ona enerjisini ekonomize ettirtecektir ve birikmiş enerji ona kendi bütünselliğini keşfetme izni verecektir.
Okuduğuma göre, gizli bilginin ifşasının "kara” büyücülere özgü olduğunu; hâlbuki "ak" büyücülerin algılamaya hazır olmayanlar için bilginin belirli bir tehlike yarattığını bilmelerinden dolayı, bildiklerini sınırlı aktardıklarını söyledim.
Carlos inanmazlıkla başını iki yana salladı.
“Ne oluyor sana böyle?” diye sordu . “Bu bizi yıkar, bu cahilliktir, bilgi değil! Bilginin derinliklerinde insanın otantik menfaatlerine zarar verebilecek hiçbir şey yok! Biri ‘dışsal’ biri ‘içsel’ iki tip bilgi vardır gibi, yanlış ve çok sıradan bir fikirden yola çıkıyorsun. Aksine, görücüler bilginin tek olduğunu söylerler ve ancak bu seni zahmet etmeye değer bir kurtuluşa götürür. Onlar için hakikat senin dediğinin tersidir; eskilerin karanlık büyücülüğü gizlerde birleşir, hâlbuki şeffaflık yeni görücülerin karakteristiğidir.”
“Yani, Meksika geleneğinin içinde inisiyal bir bilginin varlığını yadsıyor musunuz Carlos?”
Carlos yanıtlamak yerine, "el almış" terimini kendisine tanımlamamı istedi. Bu beni zor durumda bıraktı, zira gerçekte bu konuda çok açık bir fikre sahip değildim. Bir gayret göstererek, ona, el almışların liyakatları sayesinde, geri kalan benzerleriyle paylaşılmayan belirli bir bilgi geleneğinden yararlanan kişiler olduklarını açıkladım.
Carlos konuşmam boyunca ağırbaşlılıkla beni dinlemeye katlandı. Bitirdiğim zaman da yorumunu yaptı:
“Bu tanımlama, kendini takdim ettiğin bir önemlilik portresi. İnsanoğlunu bildiklerine göre sınıflandırmak; ortak envanterin basit bir düzenlemesidir, bazıları diğerlerinden biraz daha koyu
renkli olduğu için bir koloninin karıncaları arasında ayrım yapmak gibidir bu,” diye açıkladı.
“Bizlerin, insanoğlunun ironisidir bu, biz iki gruba ayrılırız: Enerjilerini dağıtanlar ve enerjilerini koruyanlar. İstiyorsan sonuncuları büyücüler, Toltekler, el almışlar olarak adlandırabilirsin ve ister bir ustaları olsun ister olmasın aynı şeydir. Onların ışıldayan gerçekliği, onların özgürlüğe attıkları ilk adımları gibidir. Hiç kimse onlara bir şey öğretmeyebilir, ama savaşçılar kendi başlarına tinin sessiz buyruklarını dinleyerek bunu elde ederler.
Erke açılmak doğal bir süreçtir. Hiç kimse bir başkasına; "Tamamdır, sen erke açıksın!’ diyemez, bir şarlatan olmadıkça. Bizi otomatikman özgürlüğe götürecek kestirme bir yol da zaten yok. İnisiyal gizler eskilerin kibrinin birer sembolüdür, bunlar seni hiçbir yere götürmeyecek, kapısız anahtarlardır. Hayatını onların peşinde koşturmakla geçirebilirsin ve nihayet onları elde ettiğindeyse, hiçbir şeye sahip olmadığını keşfedersin. Bilgideki ayrımın, onun sözlü gelenek ya da kitaplar vasıtasıyla iletilmesinde yattığına inanıyorsun. İki metodun da aynı olduğunu kavramış değilsin, zira ikisi de günlük hayatımızın mutabakatlarına aittir. Malumatı hangi tarzda aldığının ne önemi var? Önemli olan, bir şey yaptığına inanman!
Büyücülerin metodu, enerjinin sistemli tasarrufudur. Büyücüler, ‘İnsanları ayıran ne bildikleri değil ne kadar enerjiye sahip olduklarıdır,’ derler; bu yüzden, bilgiyi iletmenin gerçek yolu yükselmiş bilinç durumlarındadır. Büyücülerin randevusu bir kitapla ya da bir seremoniyle değil, rüyayladır. Bir savaşçı rüyaları sırasında deneyimi yakalamayı öğrendiği vakit, öğretinin hangi etiket altında sunulduğunun bir önemi yoktur, zira onun algısı saftır ve kendi görmesiyle bunu doğrulayabilir.”

••Öğretiyi Kitlelere Taşımak••
Başka konuşmalar sırasında Carlos, “Pek çok yönden tezat olsalar da, bir şey var ki eskiler ve yeni görücüler, bilgiyi saklı tutma ihtiyacının doğruluğunu tartışmadılar. Toltek dilini, handiyse her şeyin neredeyse herhangi bir kelime kombinasyonuyla söylenebildiği bir metafor cangılına çevirdiler. Ritüelierin, prosedürlerin, giz parolalarının taşınamaz yükü altındaki İspanya öncesi
toplumları batıran da budur. Bu büyücülüğü güçlendirmek yerine onu zayıf düşürdü,” diye anlatmıştı.
“Sarsmayı denediysem de, büyücülüğün bu mirası hâlâ bazı bilgi grupları üzerinde ağırlığını koruyor.”
Büyücülerin bilgiyi niçin saklamaya uğraştıklarını sordum.
Carlos, her görücü döneminin kendince bunu yapma gerekçesinin olduğunu söyledi.
“Eskiler geçici olduğumuz anlayışından yola çıktılar, fakat hayatta kalmanın baştan çıkarıcı fikirleriyle yoldan çıkmakta bir beis görmediler. Bu onların kişisel önemlilikle dolmalarının ve tekelciliklerinin bir sonucudur. Kendi inşa ettikleri piramitler gibiydiler: Bariz ve cazibeli oldukları kadar erişilmez ve gizliydiler de. Çirkin ve cahil saydıkları halktan insanlara mesafeli olmayı tercih ettiler. Ama, aynı zamanda, bir yandaşlar topluluğundan da yoksun kalamıyorlardı. Bu çelişki, sürünün kontrolünü amaçlayan, ve gerçek bilginin büyük bir bölümünü yıkan uzun savaşları kışkırttı.
Kişisel önemlilik ve onun nahoş aile üyeleri olan giz ve tekelcilik, birleşim noktasının sabitliğinden beslenirler. Bundan dolayı toplulukların bağrında azami bir kalıcılığa erişmek adına, katı gelenekler yaratmak eskilerin büyük ilgisi olmuştu. Gerçekte, tine olan ilgileri kendi fani erk hevesleriyle çok ortaklaşıyordu.
Yeni görücüler, kendilerini birleşim noktasının akışkanlığının önceliğine adayarak bunların hepsine bir son verdiler. Onlar, bu nokta yer değiştirdiği anda, giz fikrinin aptalca bir hâl aldığını gözlemlemişlerdi. Zira enerji aleminde bilinçli varlıklar arasında katı sınırlar yoktur. Bundan dolayı, yolun pratik yanını değerlendirmek için tüm spekülasyonlardan kurtulmak, onlar için en önemlisi oldu.
Yine de, acı bir gerçekle karşı karşıya kaldılar: Sıradan insanlar onları anlamıyorlardı; tersine, korkuyorlar ve belirleyebildikleri her yerde onları ortadan kaldırmaya çaba gösteriyorlardı. Yeni görücülerdeki giz, öncellerinin düşkünlük gösterdiği üstünlük duyguları tarafından güdülenmedi, stratejik nedenlerle benimsendi. Çok büyük bir zulme maruz kalmışlardı ve onlar da kendilerini korumak zorunda kaldılar.
İronik bir hikayedir, güdülerinin meşruiyetine rağmen, zamanla, yeni görücülerin stratejisi de eskilerin kendini beğenmişlikleriyle aynı etkiye sahip oldu. Asırlar süren gizliliğin ardından, tüm enerjileri kendi bilgilerini saklamak için yatırılmış oldu ve sakladıklarının çoğu unutulmayla sonuçlandı.
Bugün, çağımızın kipliği hızla değişiyor; sonuç olarak, değişmez gibi görünen şeyler de değişiyor; öğretilerin iletilme tarzı gibi. Günümüzün nagualları enerji için yeni kanallar bulmaya mecburlar, bu en kökleşmiş âdetleri silmek anlamına gelse bile."
"Bu değişim niçin?”
"Çünkü koşullar geleneği aştı. Saklı bilgiyi muhafaza etmek artık hayati bir gereksinim değil. Bilgiyi ifşa ettiğin için seni eleştirecek birileri olacaktır, fakat hiç kimse seni bundan dolayı öldürmeyecektir. Kısacası, bilgi parçalarına sansür uygulamaya devam etmek büyücülüğün yekûn amacı açısından felaket olmuştur. zira bu parçalar içimizde mayalanıyor ve çok derinlerde kökleşmiş bir önemlilik duygusunu beslemeye hizmet ediyor.
Nagual sıfatıyla benim ilk ölçüm, öncellerimi gizleriyle beraber bitirmek oldu. Günümüz savaşçılarının seçimi özgürlüktür. Bugün, kabul etme ya da etmeme tercihini dinleyicilerimize bırakarak, istediğimizi söyleyebiliyoruz. Bu geçmişteki nagualların yararlanamadığı sıradışı bir sonuç doğurdu: Kitle pratiği.
Kitle pratiği bizim güvenlik vanamızdır. İnsanların tinini kandırabilirsin, zira her şey bir yana tinleri kendilerine ait değil. Ama özgürlük amacına kolektif bir biçimde odaklanmış yüz binlerce niyetin ışıklı kitlesini etkisizleştiremezsin.
Kitle enerjidir, ve enerji bizim dikkat durgunluğunu kırmamıza imkan verir. Sihirli geçişlerin kolektif uygulanması sırasında, ilk kez işimin gerçekleştirilebilirliğine inanmama izin veren bir şeye, dünya çevresindeki hakiki bir enerjisel gösteriye tanık oldum. Olanlar topluluğumu ve beni öylesine heyecanlandırdı ki, bu durumu tasvir edecek bir söz bulamıyoruz.”

••Sihirli Geçişler••
Birkaç yıl boyunca Carlos, "sihirli geçişler" adını verdiği bazı hareketleri küçük gruplara öğretmişti, zira ona göre, bu hareketler enerjinin durgunluğunu önlemeye ve "sert yumaklar" biçimlendirmeye hizmet ediyordu. "Davula vurma", "sağa ve sola yıldırım" "dinamo" bu geçişlerden bir kaçıydı. Don Juan'ın hangi saatte olursa olsun, bulunduğu yerde bunları uyguladığını söylüyordu. Çoğu zaman, bir şeyler taşımadan önce ya da sonra veya uzun süre aynı pozisyonda kaldığı zamanlarda bunları yapıyordu.
Bu konu benim çok ilgimi çekiyordu, zira Doğu'ya özgü bazı duruşları şahsen uyguluyordum ve fizik alıştırmalara da her zaman eğilim duymuştum. Bu yüzden, ilk bulduğum fırsatta, Carlos'a sihirli geçişleri nerede öğrendiğini sordum. Carlos:
“Bunlar eski görücülerin mirasıdır.”
O dönemler, herkesin görmesine çok fazla göz yumulmaz. Giderek, hermetizm biraz daha yumuşar ve geniş insan grupları buna yakınlaşmaya başlar.
Carlos onları daha incelikle işleyerek ve kategorilere bölerek, sihirli geçişleri hafifçe değiştirmeye başlamış. Ve onlara mimariden alınmış bir isim vererek “tensegriti” demiş. Bize tensegritinin gerilim ve bütünlük terimlerinin kombinasyonundan oluştuğunu söylemişti.
İlk başlarda, eleştiren kimseler vardı, yeni insanlar —bu alıştırmaların pratik yanına dair fikir edinmeden— bunların sadece nagualın düşüncesiyle icat edildiğini yaymaya başlamışlardı.
Bu konudaki kaygımdan bahsettiğimde, Carlos kararlıydı:
“Tensegriti benim niyetimdir! Bir nagualın buna hakkı vardır ve bu benim dünyaya bir hediyem.
Don Juan ve savaşçıları çömezlerine bizi enerji ve esenlikle dolduran ve bizim yabancı tinin boyunduruğunu sarsmamıza yardım eden pek çok özgül hareket öğretti. Benim rolüm başka
uygulama gruplarında kullanılması amacıyla, onları kişisel çehrelerinden çıkartmak ve insanların geneline uyarlamak için onları hafifçe değiştirmekti.”
Carlos, başlangıçta belirlemiş olduğu sihirli geçişleri sınırlı bir biçim altında öğretme metodunun, belirgin bir biçimde başarısızlığa uğradığını, zira uygulanmaya hazırlanmış olanların yeterli bir "enerji kitlesini" biriktirmek için gereğinden biraz fazla sayıda olduğunu söylemişti. Bu yüzden, bu yeni safhada, çok sayıda bilinç üzerinde bir etki doğurabilecek bir sistem yaratmış.
"Topluluğumdakiler ve kendim enerji içinde bir kapı açacağız. Bu yarık o kadar güçlü olacak ki çağlar boyu varlığını sürdürecek ve içeriye bakmak için yaklaşanlar, bir başka dünyanın içine çekilecekler. Tensegritiyle, bu dönüşümü kaldırabilecek ilgili kişileri hazırlamak niyetindeyim. Gerekli disipline sahip olmayanlar ise niyet içinde can verecekler.
Öğretilerin ifşası planı, otuz yıllık uygulama ve deneyimin birleşimidir. Bunun işlerlik kazanması için, insan ve nagual sıfatıyla, yapabileceğim her şeyi yaptım, çünkü biliyorum ki, çok sayıda
savaşçının kolektif kitlesi, çağımızın kipliği içinde büyük bir değişiklik yaratabilir.”

18

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

10-Hattın Sonu
Carlos çeşitli vesilelerle, Don Juan hattının kendisiyle sona erdiğini ifade etmişti. Ama bu konu üzerine daha fazla şey öğrenmek istediğim zaman, şimdilik daha fazla detay veremeyeceğini söylüyordu.
“Erkin tasarısının ne olacağını kesinlikle bilemiyorum; hem ben kimim ki bir şeyleri böyle belirleyebileyim? Ait olduğum hattın geleneksel biçiminin benimle sonlandığını biliyorum, ama gelecekte yeni bir biçimin kendini sürdürmesi gerektiği ya da gerekmediği, üst bir güç tarafından belirlenecek bir şeydir.”
Süreklilik gösteren belirtiler bekleyerek —somut olarak, yeni nagual olmak için ışıklı karakteristiklere sahip olan bir insan— yıllar geçirmiş olduğunu, fakat bu belirtilerin ortaya çıkmadığını söylemişti Carlos. Sonuç olarak, kusursuz biçimde davranmaya karar vermişti, sanki yeryüzündeki son nagualmış gibi. Onun aciliyetinin kaynağındaysa her şeyi anlatmak vardı.
“Bundan yararlanın!” dedi. “Bana verilen her şeyde likidasyona gidiyorum.”
Üzüntüyle, bunun kendisinden sonra artık bilgi öğretisi olmayacağı anlamına gelip gelmediğini sordum.
“Hayır, bunu demiyordum. Benim yazgım bir hattı kapatmak, daha fazlası değil. Eminim ki tin ileriye gitmenin aracını bulacaktır, zira bilginin akışı son bulamaz.
Enerjinin akışı içerisinde, büyücülüğün bir hattının sönmesi ya da bir diğerinin doğumu değişmez olaylardandır. Son atlayışlarına hazırlanan, bugün yaşayan çok sayıda savaşçı klanı tanıyorum ve gelecek bin yıl için kültürel paradigmaların yenilenmesine uygun düşen yeni bir dönemin başlayışını bugünden görebiliyorum."

••Yolun Evrimi••
O sabah, Carlos benden sorularımı iyi seçmemi, zira uçağına binmeden önce benimle konuşmak için çok fazla zamanının olmadığını söyledi.
Eskiler ve yeni görücüler dediği savaşçı dönemleri hakkında kitaplarından bir şeyler okumuş olduğumu, fakat aradaki ayrımı kavramayı başaramadığımı söyledim.
“İyi bir sohbet konusu seçmişsin," dedi, “zira eski görücülerin hatalarından sakınıldığından emin olmak için bu ayrımı anlamak temel bir gerekliliktir.
Büyücülerin yolu bu evrendeki her şey gibi evrimseldir," diye açıkladı. Bu nedenle, bir nagual öğretilere her zaman yeni bir tarzda başvurmaya mecburdur. Bu stratejiye uygun olarak, nagualizm tam bir uygulama sistemi sıfatıyla, gruplara ve dönemlere bölünür.
“İnsanın tini aramaya başlama macerasından bugüne kadar, büyücülerin en azından üç dönemi oldu: Birinci döneminkiler; eski görücüler ve yeniler. İlk büyücüler çok uzun zaman önce yaşadılar ve bizden çok farklıydılar. Bugün, onların dünya vizyonunu zorlukla anlıyoruz, ama aramızdan kim olursa olsun altında ezileceği, çok zor koşullar altında hayatta kaldıklarını biliyoruz.
Eski görücüler bu özgün türün bir inceliğiydi. Amerika toprağına uyum sağladılar ve orada büyük uygarlıklar yaratmasını bildiler. Bunlar bizim açımızdan, anlaşılmaz bir düzeyde niyeti kullanmış, muazzam insanlardı. Erkle zehirlenmişlerdi. Dev gibi taşların yerini değiştirebiliyorlar, uçabiliyorlar ya da istedikleri zaman biçim değiştirebiliyorlardı. inorganik varlıklarla birlikte yaşıyorlardı ve masalsı hikayeler dolgunluğunda, kendi ölçülerinde bir kültür yarattılar.
Söylenceler belirginlikle tanımlamıştır onları. Bu büyücüler mitolojimizin kahramanlarıdırlar. Aradıkları, ne pahasına olursa olsun yaşamaktı ve bunu da başardılar!
Eski görücüler, birleşim noktalarını erk bitkileri tüketerek hareket ettirmeye başlamışlardı. Ardından, inorganik ustaları onlara işlerin nasıl yürütüleceğini göstermiştir. Dünyayı anlamak için, ihtiyaç duydukları sadece dikkatlerini kendi ilgileri üzerinde yoğunlaştırmaktı ve bu ilgi bilincin keşfinde tekniklerin en sıradışılarını tahayyül ettirdi onlara.
Fakat eski görücülerin sadece eylem adamı olduklarını düşünme. Aynı zamanda, anlama sanatını dikkatin sınırlarına kadar geliştiren birer derin düşünürdüler. Onlarla kendimizi karşılaştırdığımızda, bizler birer aptalız. Günümüz insanı hayatta olma nedeniyle ilgilenmediğinden hiç huzurlu değil ve dolayısıyla kendi başına bulunamıyor. Yüzleştiğimiz ölümcül çıkmazdan bizi çıkartmak için yanıtlar bulan, bu öncülerden öğrenecek çok şeyimiz var.”
“Hangi çıkmazdan bahsediyorsunuz, Carlos?”
“Bir nesneler dünyası olan vizyonumuzdan bahsediyorum. Bu vizyon çok faydalı, ama aynı zamanda musibetlerimizin en kötüsü. Günümüz insanının ilgileri bir hayvanınkiyle aynıdır: Kullanmak, sahip olmak, ortadan kaldırmak. Ama bu hayvan evcilleştirilmiştir ve maddi bir envanter içinde yaşamaya mahkum ediliyor. Kullandığı her nesne uzun bir tarihe sahip olduğu içim modern insan kendi yaratımı içerisinde kaybolmuş yaşıyor.
Tersine, eski görücülerin ilgilendiği şey, kozmos ve ölecek varlık arasındaki ilişkiydi. Kendi vizyonlarını edinmeye muktedirlerdi. Seyyahlar olduklarını unutarak, bir uzun yol istasyonunda durmadılar.”
“Eğer onların vizyonu doğruyduysa, niçin eski görücülerin yerini yeni görücüler dönemine bıraktığı bir zamana gelindi?” diye sordum.
Carlos, “Görmek kusursuzluğun bir garantisi değildi,” diyerek yanıtladı:
‘‘Eskiler kişisel önemliliğin büyük bir dozunu kendi uygulamalarından ayıramamışlardı. Hemcinsleri üzerinde erkten yararlandıkları için, kendilerini bütünlüklü bir özgürlük önermesine asla
berraklıkla veremediler. Yenilmez görücüler olsalar da, dünyayı keşfetme heveslerinin onları tuzağa düşürecek taahhütlere bulaştırmaya başlayacağını öngörmeleri olanaksızdı.
Mevcut büyücülerinin büyük kısmı eski görücülerin mirasçılarıdır. Savaşçı ilkelerini görmezden gelerek, bilginin değerini düşürmüşlerdir. Hikayeci, otacı, şifacı ya da dansçı olmuşlar; birleşim noktasının hakimiyetini kaybetmişler. Bu vakaların çoğunda, bu noktanın var olduğu bile hatırlanmaz.
Yeni görücüler tüm bunlara bir dur demeye girişmişlerdi; eskilerin vizyonundan kullanabileceklerini aldılar, ama daha bilge ve ılımlı kimseler oldular. Bükülmez bir niyet geliştirdiler ve bütün
dikkatlerini savaşçı yoluna yönelttiler. Bu şekilde, uygulamaların küresel niyetini değiştirdiler. Aralarından kimileri enerjilerini tamamlayarak, ikinci dikkat macerasının daha yüksek bir amacını
sezebildi ve özgür olma olasılığını gördü.
Yeni görücüler görmeleri sırasında, korkunç bir şeyi keşfettiler: Eskilerin esrikliği, enerjisel parazitler olan birtakım farkındalık antitelerinin beslenmesine hizmet ediyordu. Başlangıçta, bu varlıklarla insanlar arasındaki sözleşme çok yararlı gibi görünüyordu, biz onlara enerjimizin bir bölümünü veriyorduk ve onlar da bizi bir değişimle ödüllendiriyorlardı: Akıl. Fakat zamanla, bu sözleşmenin bir dolandırıcılık olduğunun anlaşılmaması imkansızdı. Akıl sadece bir şeylerin dökümünü yapmakta iyidir, onları anlamakta değil. Dahası akıl, görücülerin ışıltımızın üstünü kaplayan bir zar gibi gördükleri, nahoş bir alt-ürüne sahiptir: Kişisel önemlilik.
Yeni görücüler için bu kabul edilemezdi, çünkü onlar eski görücülerin asla niyetlenmemiş oldukları, kavrayışlı bir amaca sahiptiler: İnorganik varlıkların aracılığını kullanmaksızın, evrenle doğrudan doğruya birleşme olasılığı.
Yeni görücüler, teyit etmeye düşkün, pragmatik büyücülerdi. Egonun her kalıntısını uygulamalarından silme arzusu içinde pimpirikli insanlar oldular. Yöntemleri elemekti, bütünlüklü özgürlük amaçlarına doğrudan uzanmayan her şeyi sildiler. Sonuç, niyetlerini sadece onunla bir yapan, niyetin kendisi üzerine niyetlerini sabitleyebilmeleri oldu. Ne yazık ki bu yöntem, onları bilgilerinin çok büyük bir bölümünü feda etmeye mecbur bıraktı.
Niyetleri öylesine yırtıcıydı ki, bu onları kendi üzerlerinde sınırlamalara götürdü. Gizli öğretilerini yarattılar. Amaçları açısından toplumsal ilişkiler önemli olmadığı için, kendi çok küçük gruplarını yaratarak, toplumdan tecrit oldular. Neredeyse hepsi yaşamak için, bugüne kadar etnik karakteristiklerini koruyarak dağlara, ormanlara ya da çöllere gittiler. Kuşkusuz bunun onlara iz sürme sanatını yetkinleştirmelerinde bir yardımı olmadı: daha da kötüsü, bu durum, nihayetinde onların özgürlük arayışlarını salt retorik bir amaca dönüştürdü.”

••Yeni Çağın Görücüleri••
Carlos:
“Çok somut tarihsel koşullara büyücülerin adaptasyonunun bir sonucu olarak, eski ve yeni görücüler bir tek meydan okuma karşısında iki uç konumu temsil ederler. Ne var ki şimdi devir değişti.
Kartal'ın tasarımıyla, bu yeni görücü hatlarından en azından birisi, görevini yeniden kanalize etmeye muktedir olmuştu. Hattımın son yirmi yedi nagualı eski görücülerin gözüpek ruhunu ve aynı zamanda yenilerin ılımlılığını yakalamaya çabaladı. Bu şekilde, öğretilerin daha dengeli yeni bir uyarlamasına girişmek için kâfi enerjiyi bir araya getirebildiler.
Don Juan'a göre, şu an yeni bir savaşçılar döneminin yüzeye çıkmasını kaçınılmaz bir biçimde uyandıracak, enerji içinde yoğun değişiklikler var. Onları öncellerinden ayırmak için, modern görücüler ya da yeni çağın görücüleri diyorum onlara."
Carlos anlatımına devam etmeden önce, kendi yeni çağ kavramının Nev Age'la, çağdaş mistik hareketle hiçbir alakasının olmadığını, daha çok birbirini takip eden İspanya öncesi dönemler dizisine ait eski inancın bir uzantısı olduğunu açıkladı.
Eserlerinde bu yeni savaşçılar grubundan neden hiç bahsetmediğini sordum.
Carlos:
Benim kitaplarım çömezliğimin, velinimetim ve onun yoldaşlarıyla bağlantılı bir safhasını anlatır. Stratejik bir ihtiyaç gibi olan yeni bir dönemi kavramsallaştırmış olmalarına rağmen, bu onların dolaysız yaşantısının bir parçası değil. Onlar bilginin yaygınlaştırılmasına izin verdiklerinde ve hatta bunun için kişileri yüreklendirdiklerinde, yeni görücülerin Kural'ından doğan kendi eylemlerini gerçekleştirdiler. Ama yaşanmakta olanı betimlemem için, uygun terimleri bulma işini bana bıraktılar.
"Bu görücüler hangi anda görünmeye başladılar?”
"Yeni yeni görünmeye başlıyorlar. Her şey Meksika’nın fethiyle başladı. Yeni görücüler bu değişikliği bir emare gibi almış ve geleneğin tekrar gözden geçirilmesinin elzem olduğunu anlamışlardı. Ama ‘ölümün meydan okuyucusu’ dediğimiz bir varlık hattımızda ortaya çıkmasaydı, işler bu noktada kalacaktı. Yeni görücülere bilinmeyenin macerası ve büyüsü duygusunu o yeniden kazandırdı. Bizim için sonucu belirleyen bu antiteyle temastı.”
Sabırsızlıkla, kitaplarındaki kahramanların en anlaşılmazı ve en sıradışısı olan ölümün meydan okuyucusu üzerine daha fazla şey anlatmasını istedim.
Carlos:
“Ölümün meydan okuyucusu, yüksek bilinçli bir antitedir. Yaklaşık on bin yıl önce doğdu. Fakat fizik olarak 1723 yılında, nagual Sebastian dönemindeki hatta göründü.”
“Ölümün meydan okuyucusu bir insan mıdır?”
“Bilgiye susamışlığın yaşandığı ve insanlığın kendini yeryüzüne olan aşkına adadığı bir zamanlar, bir insandı. O bu zihniyetin tipik temsilcisidir. Eğer onunla konuşsaydın, bilincin yayılması için aynı yoldaşlık halkasını ve kuvvetli bir ilgiyi paylaştığımızı fark ederdin. Ama aynı zamanda garip şeyleri de fark ederdin. O başka bir vizyon içinde yaşıyor. Onun ben duygusu bizimkinden çok farklı, zira çok geniş bir duygu gamını kucaklıyor. Onun cinsi, yaşı, ulusu ya da belirli bir dili yoktur. Onun arkadaşı ya da ailesi yoktur ve en kötüsü, dünyada onun gibi hiç kimsenin var olmamasıdır. O bir hayalet gibi dünyayı kat eder ve derinlemesine büzülmüş zamanının çok büyük bölümünü bir rüya yuvası içinde geçirir.
Onun hattımıza katkısı, kuramsal bilginin teknikleri açısından öyle anıtsal oldu ki. Bu savaşçı bütün eski sanatları ve çok daha fazlasını tanıyordu! Modern görücüler dönemini filizlendirenin onun sahneye çıkışı olduğu söylenebilir.
Bir yabancının hat içinde varlık göstermesi, değişim zamanının yaklaştığını gösteren ikinci emare oldu: Nagual Luhan. Senin de bildiğin gibi, Luhan Çinliydi. Kendi ülkesinde yüksek bir eğitim almış olmasına rağmen, maceracı karakteri onu bir denizci yaptı
ve tüm dünyayı dolaşan bir seyyah gibi yaşadı, ta ki şansı onu bir gün erkin yoluna çıkarana kadar.
Genç Luhan, Veracruz Limanı'nda boşaltma yapmıştı ve kendine eğlence arayarak geziniyordu. Tehlikeli bir karışıklık onu sallanarak bardan çıkarttığı zaman, tepki vermeye bile zaman bulamayan Nagual Santiesteban’a başını şiddetle çarptı. Bir büyücünün hayatında hiç de alışıldık olmayan bu olay, bir emare gibi alındı.
Yeni görücülerin şaşkınlığını tahmin edebilirsin! Tin apaçık bir şekilde konuşmuş ve savaşçı kuşakları tarafından korunan gizlerin bir yabancının eline teslim edilmesini buyurmuş. Bu şekilde, Luhan yeni nagual olarak kabul edildi ve onun savaş sanatları bilgisi, hattın mirasının bir parçası oldu.
Ama bu emarelerin doğrulanması iki asır sonrasını buldu; klasik olmayan ışıldayan yapısıyla bir başka nagual, yaşlı ve tuhaf bir adam olan Don Juan Matus'un eline düştüğünde. Ne o ne de ben bunu biliyorduk, fakat yeni görücülerin bilgi yazgısı böyle mühürlenmişti.”

••Entelektüel Hazırlık••
Carlos son sohbetlerimizden birinde, çağımızın yeni görücülerini kendilerini açık yüreklilikle ortaya koyan savaşçılar olarak karakterize etti. Onlar büyücüleri geleneksel biçimde tanımlamış kaçamak davranışları reddederler ve kristal gibi şeffaf olmayan, dolaysız bir doğrulama üzerine oturmayan her türden öğretiden el etek çekerler.
'‘Onların kimliğini belirleyen bir başka özellik, atalarının tersine, özgürlüğe kolektif olarak yönelmeleridir. Eski görücüler özgürlüğü, kuramsal bir amaç, somut olanaklarının ötesinde bir şey gibi düşünüyorlardı — yeni görücüler onu yalnız bireysel bir yükümlülük gibi görürken. Bununla beraber, günümüzün görücüleri için, özgür olmak; erk grubunun kolektif amacı, eylemlerinin esası ve onların varlık nedenidir.
Modern savaşçılar diğerlerinin tersine, kendilerini bükülmezlikle ortaya koyarlar. Birey sıfatıyla kendi çıkarlarını, grubun çıkarı için feda ederler. Erkle olan bağları onları yüreklendirir ve onlara kesintisiz bir meydan okuma sağlar. Gardlarını korumak amacıyla, onların savaşçı yemini üçüncü dikkat içinde hep birlikte hareket etme amacına dayanır. Özgürlük asla bu kadar yakın olmamıştı, bu savaşçılar kendi öncellerinden daha bağımsız ve daha özerkler.
Ama onlardaki daha dikkat çekici şey, yeniden gözden geçirme kapasiteleridir. Şimdi, son olarak, bilgi araştırmacıları, savaşçı yolunun insanlar tarafından gerçekten anlaşılması amacıyla, geleneksel bilgiyi çağın kipliğine uyarlayarak, geçmişte söylenen her şeyi tamamen incelemeye mecburlar.
Bu yeniden gözden geçirmenin kaprisli bir derivasyon olmasını önleyecek teknik görmektir. Görmek dünyanın ışıldayan doğasını hiçbir hataya yer bırakmaksızın belirlememize, fikirlerin iletilmesinde en doğru simgeleri seçmemize imkan verir.
Terminolojiyi yenilemek naguallık işimin bir parçasıydı. Kelimeler kendini tüketir. Don Juan'ın kendisinin kullandığı terimler, benim bakış açıma göre çoktan arkaikleşmişlerdi, zira günümüz dünyasıyla değil, İlk Çağ Meksika'sıyla bağlantılıydı. Bununla beraber, zaman yokluğundan bu konuya yeterince dikkatimi veremedim. Bu, bunu üstlenmek isteyenlere bıraktığım bir iş.
Eserlerimle başlayan bilgi aşaması, nagualizmin seyrini ikiye böler. Ben bilgelik arayışına, ılımlılığa, bir erk grubunun anlamına dikkat çekmek, gize köleliği kaldırmak ve de sihirli geçişleri açıkça göstermek için geldim.
Modern görücülerin amacı, bugüne kadar asla olmadığından daha çok bütünlüklü özgürlüktür; ama buna ulaşmak için, stratejilerin kesintisiz geliştirilmesi önemlidir. Büyücülere artık açıkça zulmedilmeyen bir toplum, alıştırma sahası görevini yerine getiremez. O halde bizim ödevimiz, potansiyelimizi çalıştıracağımız yeni alanlar aramaktır.
Don Juan’a göre, bu alanların en iyisi entelekttir. Ve entelekt, yaygınlaştırma ve uyarlama stratejilerinin doğru biçimde işlev kazanmasının bir garantisi olarak da kullanılır. Artık cehalet kabul edilemez, yabani büyücüler zamanını çoktan doldurdu. Köhne zihniyetli büyücüler kendi gelenekleri içinde durgunlaştılar, dolayısıyla sonsuzluk biletlerini kaybettiler; bugün de aynı şeyin başımıza gelmesini istemeyiz.
Öyleyse, yeni çağın görücüleri için Kural bir hazırlıktır, bu onların alamet-i farikasıdır. Onlar sadece büyücülük sanatlarına hazırlanmaya değil, aynı zamanda her şeyi bilmek ve anlamak amacıyla kendi tinlerini de geliştirmeye mecburdurlar. Geçmişte ritüellere duyulan muhabbete benzer şekilde, entelekt de günümüz Toltek'inin tesellisidir.
Don Juan modern bilimin yaratmış olduğu dezenformasyona karşı korunmak amacıyla, bu yeni dönemin her savaşçısının, üniversiteye özgü en azından bir unvana sahip olması gerektiğini söylüyordu. Bu bütün klanın hayatta kalma şansını artıracaktır ve
gelecekte bunun değeri daha fazla açığa çıkacaktır.”

••Nagualın İşi••
‘‘Carlos, Nagual Juan Matus’un size verdiği işi bana söyleyebilir misiniz?”
Çok şaşırmış bir halde bana baktı. Carlos yanıtlarını genelde satır aralarına sıkıştırırdı ya da onları sohbet sırasında azar azar aralara serpiştirirdi. Ama bu sefer taktik değiştirmişti.
"Sorun öyle sıradışıydı ki, yapabileceğim tek şey onu bir yora olarak görmekti,” dedi. Fakat yanıtı o kadar kişisel bir şeydi ki, bunu ancak uygun bir yerde söyleyebilirdi. Bu yüzden, Don Juan'ın gözde restoranlarından Cafe Tacuba'da ertesi gün için randevulaşmayı önerdi.
Kahvaltıdan sonra, görkemli bir tonda içsel söyleşimi susturmam gerektiğini, zira ünlü bir İlk Çağ savaşçısının gömülü olduğu kutsal bir yeri ziyarete gideceğimizi söyledi bana. Kentin üzerine doğudan karanlık bir sis çöktüğünden, bugünün bu iş için kusursuz bir gün olduğunu sözlerine ekledi.
“Ve her şey uğursuz olduğundan, yoralarımız bugün soldan gelecek.”
Başlangıçta, onun telkin edici çabaları kendimi ayrıcalıklı hissettirdi. Fakat, Zócalo Meydan'ına vardığımızda, gitgide kaygılanmaya başlamıştım.
Mexico katedralinin yanda bulunan ana kapısına ait küçük harika bir kapıdan içeri girdik ve kilisenin dev boyutlu ana salonuna geçtik. Carlos, hemen kutsal su kabına yöneldi, parmaklarını ıslattı ve istavroz çıkardı. Hareketlerindeki kıvraklığa çarpılmıştım, sanki kiliseye gitme alışkanlığı var gibiydi.
Merakımı görünce, “Bir savaşçı bütün anlaşmalara hürmet etmelidir, özellikle de yüzyıllarca büyücülere kutsal yer görevi görmüş Katolik kilisesi gibi kurumlardan biriyse bu,” diye açıkladı.
Katedralin orta bölümündeki banklara oturduk ve bir süre sessizce kaldık. Çok az insan vardı, ortam çok sakindi. Carlos'un sırtı sağa dönük biçimde oturduğunu fark ettim, gözleri ne açık ne de kapalıydı, ana mihrap arkalığının ince işlenmiş dekorasyonunun süslü yığını içinde kayboluyordu. Mumların hafif kokusu, bir ilahiyi tekrarlayan çocuk mırıltılarının ulaştığı gibi, bankımıza kadar ulaşıyordu.
Mekan mefhumunu kaybedene kadar, yavaş yavaş kendi düşüncelerimin içine gömülmüştüm ki Carlos'un sesiyle irkildim:
“Ustamın bana verdiği iş ve nagual olarak benim görevim, yeni başlayan dönem için, yeryüzünün birleşim noktasının yerini değiştirmek."
Bu hariç her şeyi bekliyordum. Birkaç saniye tepki gösteremedim; açıkçası Carlos'un bana anlattığı şeye dair en ufak bir ipucuna sahip değildim. Birdenbire, işinin kocamanlığı muhakememi kalbinden vurdu ve kendimi, ya Carlos'un deli olduğunu düşünürken ya da onun konuşmakta olduğu şeylere dair en küçük bir fikrimin olmadığını düşünürken buldum.
İçine düştüğüm karmaşa giderek artarken, düşüncelerimi okur gibiydi. Küçük bir kafa hareketiyle onaylama işareti yaptı ve mırıldandı:
“Bu iş böyledir. Böyle bir şeye katılmak için deli olmak gerekir ve bunu yapmanın olanaklı olduğuna inanmak için daha da deli olmak gerekir."
Ona böylesi bir meydan okumayı bir insanın nasıl düşünebildiğini sordum.
Carlos:
"Kendi hareketli birimine sahip olan öteki dünyaya - inorganik varlıklara— benzer biçimde yeryüzü de kendi hareketli birimine sahip ve bu biziz. Yeryüzünün çocuklarıyız. Kâfi sayıda savaşçının birleşim noktasının hareketi, çağın kipliğini değiştirebilir, yani benim üstünde çalıştığım şey de bu."
Yeryüzünün birleşim noktasının geçmişte birçok kez konum değiştirdiğini ve bunun gelecekte tekrarlanacağını açıkladı. Son zamanlarda, sürekli bir biçimde akıl bölgesine doğru yer değiştirmişti:
“Bu olağanüstü, çünkü bir kez sabitlenince, insanlık öteki dünyaya gitmenin bir fırsatını yakalayacak ve erkek, kadın insanların çoğu bilinçlenecek. Geleceğin görücüleri için meydan okuma; çok doğal bir biçimde, herhangi bir anda dönebileceğimiz, yeni bir merkez, gezegenin düzenli bir konumu haline gelene, orada sabitlenene kadar, gerektiği kadar uzun bir zaman süresince bu odaklanmayı yerinde tutmak olacak.
Yeryüzü dikkatinin yeniden odaklanması, birçok nagual kuşağının müşterek eyleminin bir ürünüdür. Yeni görücüler onu bir olanak gibi tahayyül etmiş ve onun Kural'a ait olduğunu keşfetmişlerdi. Niyetleriyle onu kuluçkaya yatırdılar ve bu işe adanma zamanının şimdi olduğuna karar verdiler.”
“Bu hareketin etkisi nedir?” diye sordum Carlos'a.
“Gezegenin sabitliğini hareket ettirmek, köleye indirgendiğimiz bu dramatik durumdan çıkmanın tek çaresi. Uygarlığımızın gidişatının başka çaresi yok, zira kozmosun uzak bir noktasında yalıtılmışız. Eğer bilinç yolunda yolculuk yapmayı öğrenmezsek, insanlığın kendi kendini yıkımıyla sonuçlanacak, öyle bir umutsuzluk ve yoksunluk durumuna ulaşacağız ki. Bizim tercihimiz savaşçının yoludur, diğer türlüsü sönmedir. Bununla birlikte, işimin global etkileri ne olacak bilemiyorum. Yeryüzünün birleşim noktası çok büyük; dev boyutta bir atalete sahip. Benim görevim bir kıvılcım çakmak, fakat bütün barutun alev alması zaman alacak. Aslında, bu sadece benim işim değil, gelmesi gereken bütün görücülere ait bir iş.
Birleşim noktası bilgisi, tinin modern insana yaptığı eşi benzeri olmayan bir hediyedir, ve bu devrin kipliğini değiştirecek katalizördür. Bu bir ütopya değil, iki adım ötemizde duran gerçek bir olanaktır.
Bu işi başarıyla tamamlama şansım üzerine tefekküre dalmayı çok değerli bulmuyorum, fakat işimi sürdürüyorum, çünkü bana düşen tek şey bunu yapmak. Kişisel olarak, hiçbir kuşkum yok. Geleceği aydınlık olarak görüyorum. Zira o bilince aittir, büyücüler için bunun anlamı onun nagualizme ait olmasıdır."

••Ölü Mahzeninde Buluşma••
Carlos bana işini anlattıktan sonra banktan kalktı ve katedralin altındaki ölü mahzeninin girişini koruyan tırabzana yaklaştı. Onu takip ettim.
Kıvrılarak inen merdiveni bana göstererek:
“İnmen gerekiyor," dedi. “İçeride, kilisenin tam ana kubbesinin merkezine denk çelen bir çember göreceksin zeminde. Geleneğe göre burası son Aztek İmparatoru Cuauhtemoc'un gömüldüğü orijinal sit alanı.”
“Hangi tarihsel doğruyla bu malumata başvurabiliyoruz?” diye sordum.
Bunu bilmediğini, fakat ne olursa olsun bu katakompların ilginç bir yer olduğunu söyledi.
"Senden bütün istediğim, kendini yerin enerjisine uyarlamak için, gözlerin kapalı bir haldeyken bir müddet kendini bu çemberin merkezinde tutman. Burası İlk Çağ büyücülerinin bir erk yeri ve sana kendi işinde yardımcı olacaktır."
Kısaca elimi sıkarak, başka bir yerde biri tarafından beklendiği için bu sefer bana eşlik edemeyeceğini söyledi, bana bol şans diledi. İtiraz etmeme fırsat vermeden çekip gitti.
Carlos'un bu davranışı benim ölü mahzenine inmemi istemesi ve aceleyle beni terk etmesi beni şaşkına uğrattı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Belirli bir çekingenlikle dar merdivene yöneldim, soğuk ve nemli hafif bir esinti hissettim. Akıl dışı bir kaygı içinde, giriş kapısına götüren taş basamakları indim.
Ölü mahzeni boştu. Kasvetli bir havası vardı, asırların tozu ve nemi kokuyordu, loş ve tamamen sakindi. Eski Meksika'nın kimi imtiyazlı ailelerine ait mezarları incelerken, sırtımdan aşağı bir ürperti geçti. Carlos'un bana verdiği işi yerine getirme arzum olmasaydı, çoktan buradan tüymüştüm.
Kışkırtılmış imgelemime var gücümle hakim olmaya çabalayarak, Carlos'un tarif ettiği, iki kulvarın kesişmesiyle sınırı belirlenen çembersel bir alanda yerimi aldım. Gözlerimi kapattım ve zihnimi susturmaya gayret ettim. Bir an sonra, içsel söyleşimin kendiliğinden sustuğunu anladım.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birdenbire gözlendiğimi hissettim. Çabucak gözlerimi açtım, tam o anda gördüm ki, şapkalı, yerli simali bir adam, delici bakışlarıyla kısa bir mesafe ötemde durmakta. İri, güçlü ve hayli yaşlıydı; taşralı bir görünüşü vardı, beyaz bol bir gömlek, deri bir sandalet giymişti ve sırtında bir çanta taşıyordu. Onu fark ettiğimi anladığında, "piskoposlar mezarlığı" olarak adlandırılan, kulvarın başındaki etrafı çevrili yere sıvıştı. Adımları en ufak bir gürültü yapmamıştı.
Fazlasıyla ürkünç olmasına rağmen, merakım daha da büyüdü ve kendimi bu nev-i şahsına münhasır garip insanla yüzleşmeye psikolojik olarak hazırlayarak, bizi ayıran ortalama yedi ya da sekiz metrelik kısa mesafeyi geçtim. Ölü mahzenine girdiğimde,
şaşkınlığım doruktaydı. Hiç kimse yoktu. Kısa bir yoklama beni doğruluyordu ki, burada ne başka bir çıkış vardı, ne de saklanmak için bir yer.
İşte o an paniğe kapıldım. Tüylerim diken diken oldu ve bu şeytan deliğinden çıkmak için tabana kuvvet kaçtım.

19

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

Üçüncü Bölüm-Üç Çatallı Nagual Kuralı
••Önsöz••
Düşünmeye meyilli karakterim, erken yaşlarda beni kim olduğum ve hayattaki amacımın ne olabileceği konusunda bir açıklama arayışına yöneltti. Bendeki bu arayışı bilen bir öğrenci arkadaş, Carlos Castaneda'nın kendisinde özel bir söyleşide bulunacağını ve eğer istersem gelebileceğimi söylemek için beni görmeye geldi. Uzun zaman böyle bir fırsat beklemiştim, dolayısıyla bu davetten memmun oldum.
Castaneda eski zaman Meksika büyücülerinin kültürü üzerine bir çok eseri olan, ünlü bir antropolog ve yazardı. Henüz UCLA'da (Kaliforniya Üniversitesin'de) öğrenciyken, şifalı bitkileri nasıl kullandıklarını öğrenmek amacıyla, Meksika'nın kuzeyindeki Yakui Kızılderilileri arasında nasıl bir çalışma yaptığını kitaplarında betimlemişti.
Yolculuklarından birisi sırasında, yaşlı bir otçu olarak tanınan Juan Matus adında bir büyücüyle karşılaştı. Zamanla, yaşlı adam onu çömez olarak kabul etti ve eski Toltek görücülerinin geleneksel bilgeliğinin, genellikle büyücülük ya da nagualizm olarak tanınan; modern insan tarafından baştan sona bilinmeyen bir boyutunun içine soktu.
Carlos on iki kitaptan oluşan eserinde, otuz yıl süren bir usta Çömez ilişkisini betimler. Bu dönem boyunca, kendisini bu garip kültürün temellerini kişisel olarak doğrulamaya götürecek çetin bir alıştırmanın içinden geçer. Çömezliği süresince edindiği deneyimler, genç antropologun bilginin cazibesine teslim olmasıyla sonuçlanır ve araştırdığı inançlar sisteminin içine çekilir. Bu sonuç, onu asıl amaçlarından kuvvetle uzaklaştırır.
Nagualizm, İspanya öncesi Meksika büyücülerinin kendi inanç sistemlerine verdikleri isimdir. Tarihe göre, bu insanlar evrenle aralarındaki ilişkiyle derinden ilgiliydiler, bu ilgi öyle bir derecedeydi ki, bilinç seviyelerini değiştirmelerini sağlayan sanrılandırıcı bitkiler kullanmaya yönelerek, kendilerini algının sınırlarını araştırma işine vakfettiler. Kuşaklar boyu süren uygulamalar sonrası, içlerinden kimileri görmeyi, başka bir ifadeyle dünyayı algılamayı öğrendi; bir yorumlama olarak değil, enerjinin kesintisiz bir akışı olarak.
Nagualizm, günlük algımızı değiştirmek için tasarlanmış, sıradışı bir ilginin fizik ve ruhsal görüngülerini üreten bir grup tekniğe dayanır. Örneğin, Meksika geleneği bir nagualın hayvana dönüşmeye muktedir olduğunu savunur, zira nagual insanoğlundan farklı bir form içinde kendini hayal etmeyi öğrenmiştir. Bu yaygın inancın ardında, büyücülerin varlığımızın bilinmeyen yanlarını aydınlatma amacı içinde bilinçaltlarını keşfetme olgusu vardır.
Nagualizm dinimize ya da bilimimize benzer biçimde, binlerce yıl boyunca toplumsal kabul gören bir uygulama oldu. Zamanla, uygulayıcılarının Toltek adını aldığı, bir felsefi önerme türü olarak, soyutlama ve sentezle postulatı gelişti.
Toltekler genel olarak bizim anladığımız gibi büyücüler değildirler, yani doğaüstü güçlerini başkalarına zarar vermek için kullanan bireyler değiller, onlar daha çok bilincin kompleks görünümleriyle ilgilenen son derece disiplinli kadınlar ve erkeklerdir.
Carlos kitaplarında, nagualların bilgisini zamanımıza uyarlamak için, onu kırsal havasından çıkartarak ve batı kültüründen insanlar için kabul edilebilir kılarak ustalıklı bir çaba gösterdi. Don
Juan’ın Öğretileri ile başlayarak, sürekli bir çaba içinde kontrol ve disipline sahip olmaya dayanan savaşçı yolunun ya da kusursuz davranış yolunun ilk ürünlerini ortaya koydu. İçine girdikten sonra, bu ilkeler onu dünyanın yeni bir tarzda algılanmasını amaçlayan daha kompleks tekniklerin uygulanmasına götürdü.
Buna muvaffak olan öğrenci, kesinlikle günlük hayatı içinde hareket ettiğine benzer biçimde, rüya ortamında bilinçli ve iradi bir tarzda hareket edecek hale gelir. Bu teknik Don Juan’ın iz sürme ya da kendi kendini tanıma adını verdiği sanatla, ve kişisel tarihimizin saklı düğüm noktalarını bulmak için, önemli olayların tekrar gözden geçirilmesine dayanan özetleme denilen günlük alıştırmalarla tamamlanır.
Rüya görmek ve özetleme yapmak; enerji çiftinin kendi komutasına göre hareket etmeye muktedir, neredeyse yok edilemez bir antitenin yaratılmasını olanaklı kılar.
Toltek görücülerinin en anlamlı keşiflerinden birisi, insan varlıklarının ışıldayan bir dış görünüşe ya da fizik bedenleri çevresinde bir enerji alanına sahip olduklarıydı. Aralarından kimilerinin iki parça halinde bölünmüş, özel bir dış görünümle donandıklarını görmüşlerdi. Bunlara nagual dediler, yani "suretlenmiş insanlar". Özel dış görünümlerinden dolayı, naguallar insanların çoğunluğundan daha büyük kaynaklara sahiptir. Çiftleri ve olağandışı bir enerjiye sahip olmaları nedeniyle, nagualların aynı zamanda birer doğal lider olduklarını da fark etmişlerdi.
Bu bulgulara dayanılarak, katılımcılarının kendi içinde birbirini tamamladığı ahenkli gruplar örgütlenirken, görücülerin enerji düzenine göre yerlerini alması kaçınılmaz oldu. Bu grupların savaşçıları yeni bilinç seviyesi arayışı içerisinde yükümlülükler aldılar. Zamanla, uygulamalarının ve örgütlenme biçimlerinin ardında, kişisel olmayan bir Kural’ın var olduğunu kavramaya başladılar.
Onların meseleyi kavrayışlarına göre, Kural, tasarının betimlemesi ve "nagual klanı" olarak adlandırılan biricik bir örgüte dahil olmak amacıyla, insan türünün farklı ışıldayan dış görünüşlerinin bir araya gelebildiği araçlardır. Bu grupların amacı bütünlüklü özgürlüktür: erişilebilir olanın tümüne nüfuz ederek, kozmik enerji okyanusunu baştan sona geçebilene kadar bilincin gelişmesidir.
Kural'ın savaşçı kuşaklarının nasıl birbirine karıştığını, hatları biçimlendiren, ve bu hatların belirli bir zaman sonra her sefer nasıl yenilendiğini betimleyen özel bir bölümü vardır.
Bu yenilenme etaplarından birini yaşamak Carlos'un yazgısı oldu. Bununla beraber, öğretilerin yaygınlaştırılmasında onu yönlendiren bir mesaj almadan önce, bunun ne anlama geldiğini anlamamıştı.
Onunla tanıştığımda, halka karşı hâlâ büyük bir ağzı sıkılık gösteriyordu ve insanlarla arasındaki mesafeyi korumaya gayret ediyordu. Bizim ilişkimiz temel olarak, onun küçük gruplara verdiği konferanslara ve özel sohbetlere dayanıyordu.
Kişisel tarihimi kontrol altında tutmak amacıyla, başkalarının içinde göze çarpmamamı talep etti. Daha sonra, ricasının daha da derin bir motivasyona sahip olduğunu kabul etti: Tinle bir yükümlülüğüm vardı ve Carlos'un ayrılışından dört yıl sonra görevimi yerine getirmem gerekecekti. Ona niçin diye sorduğumda, bir bilinç devrimi için Don Juan tarafından tasarlanmış planı akamete uğratmayı deneyecek küçümseyici kişiler tarafından tüm çalışmamın engelleneceğini bildiğini söyledi. Benim işlevim, almış olduğum mesajın tanıklığını bildirmek olacaktı.

••Yora••
Bir gün, hepimizi yemeğe davet ettiği bir restoranın özel salonunda verilen bir konferans sonrası Carlos bir başka yerde ona eşlik etmemi istedi. Birkaç dakika sonra, diğer davetlileri canlı bir tartışmanın içinde bırakarak ikimiz birlikte çıktık.
Yolumuz üzerinde, geniş bir caddeyi karşıdan karşıya geçmemiz gerekti. Arabalardan önce geçmek için, caddenin ortasındaki üçgen biçimli bir adacığa doğru koştum, Carlos'un beni takip ettiğini sanıyordum. Fakat oraya vardığımda, onun hâlâ caddenin diğer tarafında olduğunu fark ettim.
O sırada beklenmedik bir şey oldu; muhteşem bir bora caddeye şiddetle daldı, o kadar güçlüydü ki demirden bir işaret direğine asılmak zorunda kaldım. Daha kendimi korumaya zaman bulamadan, beni öksürüğe boğup geçici olarak körleştiren bir toz bulutu, boğazımdan ve gözlerimden içeri doldu.
Kendimi toparladığımda, Carlos yanımdaydı. ışıldayan bir yüzle bana bakıyordu. Omzuma vurdu ve çok garip bir yorumda bulundu:
“Bunu seninle yapacağımı biliyorum!”
Soran gözlerle ona bakıyordum, nihayet açıkladı:
"Bu aynı rüzgardı. seni avlıyor.”
Sözleri bir güz borasının bir grup arkadaşla onu beklediğimiz yerde bizleri pencereleri aceleyle kapatmaya zorladığı, ilk tanıştığımız günü hatırlattı bana.
“Bu olayda, onu güçlü bir rüzgar gibi algıladın, fakat ben başının çevresinde dönenin tin olduğunu biliyordum. Bu bir emareydi ve şimdi seni bana niçin işaret ettiğini biliyorum.”
Esrarengiz doğrulamasını bana açıklamasını istedim, takat yanıtı daha da muğlak oldu:
“Belirli bir malumatın mirasçısıyım. Bu başkalarına açıklayamayacağım, beni derinden ilgilendiren öğretilerin bir yönü. Bu bir haberci aracılığıyla söylenmelidir. Caddenin kıyısında tinin seninle nasıl dans ettiğini gözlediğimde, bu habercinin sen olduğunu anladım.”
Bu konudan daha fazla bahsetmesi için ısrar ettim, fakat ne zamanın ne de yerin uygun olduğunu söyledi.

••Kural Nedir••
Bir müddet sonra, Alameda parkında yürüyorduk. Güzel sanatlar sarayının yakınında, oturabileceğimiz bir bankı işaret etti. küçük parkın kıyısındaki banklardan birisi mucizevi biçimde boş bırakılmıştı. Dövme demirden bir banktı; bulunduğu yerin —siyah ve kırmızı lav bloklarından inşa edilmiş eski bir kilisenin ana kapısının tam karşısındaydı— içsel söyleşimi hafifçe bloke etme marifeti vardı, buradan geçip giden insan ve araba akışının kargaşası ortasında beni bir berraklık vahasına doğru taşıdı.
Bu etkiyi ve onun didaktik işlevini Carlos'un kararlaştırmış olduğu ortaya çıktı. Bu bankın Don Juan'ın en sevdiği bank olduğunu anlattı, bu bana çok dokundu. Ellerini ovuşturarak, “müsterih ol şimdi sadede geldik,” dedi.
“Kural'ın ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu bana.
Kitaplarından birinde bu konuya dair bir şeyler okumuş olmama rağmen, fazla bir şey anlamamıştım. Bir baş işaretiyle hayır dedim.
Carlos devam etti:
“Görücülerin bir büyücüler klanının rehberliğine verdikleri isimdir bu, bir tür kılavuz belge ya da bir görevler çerçevesi kitabıdır ve uygulamaları çerçevesinde bir savaşçının ödevlerini içerir.
Titiz bir doğruluk araştırması sonrası, Eski Meksika büyücüleri bir sonuca ulaştılar, nasıl ki yaşayan her varlık onların çoğalmasına ve evrilmesine izin veren belirli bir biyolojik modele sahipse,
bizler de ışıldayan varlıklar olarak gelişimimizden sorumlu enerjisel bir modele sahibiz.
Bir türün kalıbı, enerjisini Kural'dan elde eder. Kural bir tür rahimdir, o yaşayan her varlık için evrimsel bir planı ihtiva eder, sadece yeryüzünde de değil, bilincin var olduğu evrenin her köşesinde. Hiç kimse ondan kopamaz. Yapabileceğimiz tek şey onun varlığına aldırmamak olur. Bu durumda, gerçekte olduğumuz, bizi aşan bir amaca hizmet eden, canlı bir kitle aşamasına erişemeyiz.
Büyücülerin deyişiyle, Kural Kartal'ın buyruklarının bir diyagramı, enerji ekonomisiyle eylemlerin karşılıklı etkinlik ilişkisi olan bir denklemdir. Uygulama sahası içinde, ancak böyle bir kombinezon bir savaşçıdan bir başka şey yaratabilir.
Kural, savaşçı yolunun her boyutunu tamamlar ve kaplar. Bir nagual klanının nasıl yaratıldığını ve beslendiğini, kuşakların bir hattı biçimlendirmek için hangi yolla birleştiğini ve onları özgürlüğe nasıl götüreceğini betimler. Fakat onu bir erk anahtarı gibi kullanmak için, onu kendi kendimize teyit etmeye mecburuz.
“Nasıl teyit edilebilir?” diye sordum.
“Gören büyücü için kendi niteliği gereği Kural aşikârdır. Senin gibi bir aday için, onun işlevselliğini göstermenin en iyi yolu, günlük hayatına müdahalesini tespite dayanır.”

••Kuralın Kaynağı••
Carlos'a insanın bu matrisle nasıl ilişkiye geçmiş olduğunu sordum.
Carlos:
“O her zaman vardı. Bununla beraber, görücüler onun kaşifleri ve koruyucuları oldular. Kural evrensel düzenin kaynağındadır. Onun işi ve amacı meçhul, zira bilinmiyor, ama bu anlaşılmadığı içindir. Büyücüler kuşağının yüzlercesi onun açıklığa kavuşturulması ve kavramsal birimlerinin her biri adına uygun teoremler geliştirmek için kendi hevesleri içinde hayatlarını verdiler.
Başlangıçta, hiçbir insan bu yapının bir pırıltısını ele geçirmeye çalışmıyordu, çünkü hiç kimse onun varlığından haberdar değildi. Eski Meksika görücüleri bu dünyadaki öteki bilinçli antitelerle ilişkiye geçtikleri zaman, çok daha yaşlı ve deneyimli görücülerin kendileri, Kural'ın parçalarını elde etmeye başladılar. Gün geldi, tüm bu parçaların bir yap-boz gibi diğerleriyle uygunluk taşıdığını anladılar. O gün, ‘harita’ dedikleri ve İlk Çağ görücülerinin başlattığı hattı keşfettiler.
Kendi görmeleri sırasında, bağıntılı her parçayı rüyada doğruladılar. Her kombinezonu test ettiler ve onların bilinç üzerindeki etkilerini belirlediler. Rüya görme alıştırmalarını yedi yoğun seviyede düzenlediler ve evrenin en derin yerlerine kadar nüfuz ettiler. Yavaş yavaş, erkin tasarılarını şeffaflıkla ifade etmeye muktedir, bir piramit formundaki son derece oturmuş bir yapıyı, nagual klan modelini geliştirdiler.
Fakat eskilerin incelemedikleri bir şey vardı: İz sürücüler için Kural. İz sürmeyi pratik açıdan keşfedilmeye değmez, gelişmemiş bir olanak gibi görüyorlardı.”
“Niçin?” dedim, şaşırmıştım.
“Çünkü büyücü olmanın, toplumsal hiyerarşinin tepesinde olmak anlamına geldiği bir çağda, iz sürmenin sanat sıfatıyla hiçbir hedefi yoktu. Bu kötü bir yatırım olacaktı. Ama zamanın kipliği değiştiğinde, bu akıl yürütme tarzı eski görücüleri neredeyse yok olmanın kıyısına getirdi.
Kural'ın ikinci büyük parçasının sıradışı içeriğini açığa vurması ancak Toltekler'in ortaya çıkmasıyla oldu. Hayatta kalanlar yalnızca onu uygulayabilen hatlar oldu; diğerleri eridiler ve eski görücülerin saltanatının sonu demek olan bir girdap içinde kayboldular. İz sürmenin dahil olması yeni görücülerin doğumunu belirledi. Onlarla, nagualın Kural'ı büsbütün aydınlığa kavuştu.”
“Carlos, bu ne zaman ortaya çıktı?”
“Yeni görücülerin başlangıcı yaklaşık olarak beş bin yıl öncesine dayanır ve Tula dönemiyle doruk noktasına varır. İz sürme sırasında, bu savaşçıların büyücülüğe başlıca katkısı; kusursuzluk kavramı oldu.”

••Kişisel Olmayan Bir Oluşum••
Carlos açıkça belirtti:
“Nagual Kuralı'nın amacı klanlar yaratmaktır; yani bu büyüklük içinde uçmaya muktedir kendi kendinin bilincinde oluşumlar. Böyle oluşumlar, bireysel niyetleri birbirine uyan bir savaşçılar grubu birleşiminden meydana gelir. Bu anlayışın amacı, bilincin insani olmayan bir boyutunu ölümsüzleştirmektir.”
“İnsani olmayan mı?” diye sordum hayretler içinde.
“Bu doğru. Hedef, artık kişisel olmayan bir boyuttur. İnsanoğlu ne kadar süre için olursa olsun kozmik bilinç alemine Don Juan’ın ‘üçüncü dikkat’ dediği aşamaya— girmeye ve orada kalmaya muktedir değil. Ya oradan çıkıyor ve orayı unutuyoruz, ya da orada kalıyor ve bu nüfuz edilemez denizle birleşiyoruz. Fakat bize hükmeden erk, münferit antiteler içinde azalar gibi işlev gören oluşumlar yaratarak, bu kısıtlamalardan sıyrılıp gitmenin aracını ortaya koydu.
Bu oluşumların merkezinde, kökten yeni bir dikkat, bilinmeyenin keşfine yönelmiş bir niyet ve başka türlü tanıyamayacağımız grup halinde araştırma yaratılır. Bireysellik duygularının artık fiili etkinliği yok, zira yerini çok daha yeğin bir şeylere bırakıyor: Her şeyin bir parçası olarak, ortalama hiçbir insanın tahayyül edemeyeceği bir enerji durumu olarak yaşamak. Hiçbir rutin, hiçbir ego, hiçbir cehalet, dolayısıyla hiçbir yorumlama yok. Oluşumun bu tipi; uçsuz bucaksız bilinç yolu üzerinde sadece bir aşamadır, ama insanoğlu sıfatıyla bizler için bu aşama kesindir.”
Carlos'a bir klan bilincinin nasıl işlev gördüğünü sordum.
Bana fizik beden üzerinden bir örneksemede bulundu:
"Anlaşılmaz bir biçimde olmasına karşın, hücrelerimizin her biri kendi biriminin bilincindedir ve belirli sınırlar içeririnde bağımsızca hareket edebilirler. Bununla beraber, onların bireysel niyeti, ‘ben’ dediğimiz bütünü biçimlendirmek olan yüksek bir amaca bağlıdır.
Küresel amacı fark etmenin inanılmaz tamamlanmasına vardığımızda, yüksek evrimsel bir hattı anlayabiliriz. Günlük dünyamızın çıkarlarının çok uzağında amaçları olan bir yaşam biçimini yaratarak, kendi bütünlüğümüzden olan tek bir hücrenin bilinci gibi, tamamlayıcı enerjisel varlıklarımızla bütünleşmiş olmanın olanağını algılarız. Yeni görücüler bu hayat biçimine nagual klanı diyorlar.”
“Bizim tamamlayıcı enerjisel varlıklarımız kim?”
“Aralarında tamamlanmış ışıldayan karakteristiklere sahip olan insanoğulları. Enerji mükerrerdir; o paylaştığımız modelleri yaratır. Genel olarak, erkek ve kadın nagual tarafından sentezlenmiş, on iki varyantlı dört temel ışıldayan modelin var olduğu söylenebilir. Bir tonal kendi kategorisinin ideal ışıltısına yaklaştığında, yüksek bir bilinç derecesi ortaya çıkar.
İdeal modeller karşı karşıya geldikleri zaman birleşirler. İnsanlar arasındaki çekim hisleri, enerji kalıplarının kaynaşmasının sonucu olarak açıklanabilir. Normal olarak, böylesi bir kaynaşma sınırlıdır, fakat bazen ani bir dalga ve açıklanamaz bir sempati meydana gelir; bir görücü enerjinin bir mütekabiliyet eyleminin meydana geldiğini söyleyecektir.
Bir klanın savaşçıları, bir yarar ve bir erk biriktirme duygusu içinde, ilişkilerinin en uygun sonuçları ürettiği böyle bir tarzda
bir araya gelirler.
Nagual işi için ışıldayan karakteristikte mevcut bedenler bulmak zor; dünyevi hayatla biçimi bozulmuş tonallar bulmak ise olağandır. Ama bir nagual, klanını bütünleştirebildiği zaman, savaşçılarının enerjisi kaynaşır. Onlar bireyselliklerini yüksek bu amaca feda ederler ve artık değerli yalnızlıklarına geri dönmeleri olası değildir, bu onlar için sadece ölüm anlamına gelecektir. Bir klanın kişiliklerden oluşmadığını, daha çok insani olmayan kapasitelerle, tek bir canlı oluşum olduğunu söyleyebiliriz."

••Bir Klanın Biçimlenişi••
Carlos'a, “Klan hedefinin hangi bilinci üyelerinin her birini elinde tutar?" diye sordum.
Altını çizerek ifade etti:
“Bütünsel bir bilinç. Aralarından her biri kendi uzmanlaşmalarına uygun erk hikayelerini tanır, dolayısıyla görevlerinin onları aşan bir amaca ait olduğunu bilirler.
Kural ve klan arasındaki ilişki, işler sırasında ifadesini bulur. Örneğin, bir grubun dişi savaşçıları uzayda enerjiyi izleme buyruğu aldıkları zaman, bu onların özgürlüğe giden yollarıymışçasına, yeni bir büyücü kuşağı için muhtemel adaylar bulana kadar, bu iş üzerinde yoğunlaşırlar. Başka şeyle ilgilenmezler. Eğer bu niyetin disiplini akamete uğrarsa, sonuç kaotik olabilir.”
Büyücülük işine sızan kişisel bir çıkarın çarpıcı bir örneğini verdi:
"Çömezliğimin başlangıcının hemen sonrası, hiç kimse benden bunu yapmamı talep etmemiş olmasına rağmen, yeni bir klanın oluşturulması için Don Juan'a bir yardım teklifinde bulundum. Tamamlayıcı enerjisel varlığım olarak gördüğüm, her karşılaştığımızda benimle ilgilenen güzel bir kız vardı ve bunu Don Juan'a yutturmaya çabalıyordum. Savaşçılar başta benim şaka yaptığımı düşünüyorlardı. Ama yavaş yavaş bundan sıkıldılar ve bir gün onlara yeni nagual eşimi götürdüğümde, onları bulamadım. Ev tamtakır kuru bakırdı. Yaşadığım yalnızlık duygusu ılımlılığımı
tekrar kazanmama yardımcı oldu.
Klan bizi bütünüyle aşan, kendi kendinin bilincinde bir varlıktır. Onun niyetine katılmak öyle olağandışı bir şeydir ki, bir çömez onun bütünlüğünü görür görmez, egosunun konumu bütün açıklığıyla çözülür. Bu onun otomatikman kusursuz olmasını gerektirmiyor; yıllarca, daha fazla gayret etmek zorunda kalacaktır, karakterini yumuşatmak ve kişisel önemliliğini kökünden sökmek için ve tabii ki erk takıntısını da.
Yalnız erkek ve kadın nagual, klanın işlevinin tam bir vizyonuna sahiptir. Örneksemeyi sürdürerek, onların klanın sinir hücreleri olduğunu; devamlılık sürecinin başında olan birimler olduklarını söyleyeceğim. Diğer üyeler desteklemeye hizmet ederler ve grubun çoğaltılmasının somut işlerini yüklenirler.
Nagualın işi zahmetlidir. Mükemmel biçimde iz sürme ve rüya görme sanatlarına hakim olmak zorundadır, görmeyi ve yönlendirme kapasitesini mümkün mertebe geliştirmeyi öğrenmek zorundadır, grubun bağını sürdürmek amacıyla bir ılımlılık örneği olmaya mecburdur; eğer heyecanlarına kapılmakta beis görmezse, sonuç parçalanma olur.”
Ona “Niçin?” diye sordum.
“Çünkü klan kritik bir kitle örgütüdür. Eğer unsurlarından bir teki amaçtan cayarsa, bir çöküşe neden olacak şekilde onu işlevsiz kılar, dolayısıyla her şeye sil baştan başlanmak zorunda kalınır. Bundan dolayı nagual savaşçılarından kendilerinden azamisini vermelerini beklemeye mecburdur ve onların her şeye iyimserlik ve güvenle katılımı için onlara görevlerini vermesi gerekir. Klanın motor yağı, üyelerinin kusursuzluğudur ve bütünlüklü özgürlüğün ateşli arzusu da klanın yakıtıdır.”

••Klanın Yapısı••
Carlos'a bir grubun ne kadar savaşçıdan oluştuğunu sordum.
“Bir klanın normal yapısı dörtlüdür, yani dört sayısına dayanır, zira Kural piramit biçimli bir şekle sahiptir. Onun biçimlenişi ve gelinimi bu yapının ana kaidesi tarafından taşınır. Piramitlerdeki gibi, grubun mimarisi dört köşeli bir kaideden teşkil olur, her köşe üç savaşçıdan meydana gelir: Bir kadın rüyacı, bir kadın iz sürücü ve bir erkek yardımcı. Köşeler haberciler aracılığıyla kendi aralarında ilişkiye geçerler ve hepsinin üstünde nagual çifti vardır.
Kural bir vizyon aracılığıyla bir erkekte veya çift bir kadında kendisini gösterir ve nagual sayılmak için onlar bunu kabul etmek zorundadırlar. Bu kabulü takiben, naguallar daima tinin işaretlerini takip ederek, yavaş yavaş savaşçılarıyla birleşirler. Onların kaptanlık etme kapasitesi doğal ve inkâr edilemezdir, zira çift olarak, klanının enerjisel tiplerinin her birini yansıtırlar.
Naguallar, her insanoğlunun tanınabilmesinden daha büyük ölçülemezlikte bir değerin dölleyici bir eylemine içkin, sıradışı enerjinin bir erkeği ve kadını gibi tanımlanabilirler. Uzun bir süre birlikte kalırlar, toplum içinde genellikle karı koca olarak tanınırlar.
Nagual erkeğinin kapasitesi meseleleri ifade etmek için en el¬ verişli sözleri bulmak ve bunları doğruluk, entelektüel açıklık, akışkanlık ve güzellikle kullanmaktır. Don Juan'a ait hattaki görücüler arasında, can çekişmekte olan bu yeri doldurmak için bu bir yoradır. Ben hariç, bütün kılavuzlar böylesi şartlarda bulundular.”
“Sizin durumunuz niçin farklıydı?”
“Çünkü, tam olarak doğruyu söylemek gerekirse, ben artı bir nagualım, hattı devam ettirmek için değil, onu mühürlemek için geldim.”
“Ya kadın nagual için Kural nedir?”
“Nagual kadın her çabaya kılavuzluk eden ışık, gerçek anadır. Normal olarak, grubun geriye kalanından önce hareket eder ve rüyada çömezleri ziyaret ederken, birinci ve ikinci dikkat arasındaki çalkantıda kalır. Bir deniz feneri gibi işlev görür ve eğer gerekliyse, yeni bir görücü kuşağının tohumunu atmak için ikinci dikkatten geri gelebilir. Savaşçılarda karar kılınması için, savaşçılar iki banda gelirler: İz sürücüler ve rüya görücüler. Onların iki tip işlevi vardır: Geçitler ve muhafızlar. Geçitler Güney yönüne aittir, bunlar çömezlerin baştan sona geçmeye mecbur oldukları aradaki süzgeçler veya filtrelerdir. Bir savaşçı kalsın mı çıksın mı onlar belirler, dolayısıyla ekip üyelerinin sağlanma biçimi üzerindeki en büyük denetime onlar sahiptir. Onlar erk toplantılarının da örgütleyicisidirler.
Muhafızlar geçitlerin bir tür dış versiyonudur, bir siyah ve bir beyaz vardır. Grubun iyi işlemesi için denetlemenin bütün yükümlülüğü onlara aittir; bu onların olası bir dış saldırıya karşı uyanık olmaları anlamına gelir ve her iç problemi çözüme kavuşturmaya hazır beklerler. Yeni görücüler arasında, bu işlevlerin hepsini kadınlar yüklenir.”
“Niçin böyle?”
“Çünkü kadınlar erkeklerden daha büyük bir devingenliğe ve enerjiye sahiptirler. Doğal olarak neredeyse bütün evren dişidir, ve kadın büyücü ekipleri sanki kendi evleriymişçesine oraya yolculuk yaparlar. Karanlık enerjiyi baştan sona engelsizce dolaşma kapasitesi onları bir grubun bataryaları yapar.
Buna karşın biz erkekler, hemen tespit ediliriz zira bizim enerjimiz belirgindir ve bize ihanet eder. Ve yine, doğurmak için yaratılmadığımızdan, rüya görmek için özelleşmiş organımız yok. Nagualın dışında, bir klanın erkek elemanlarının çok parıltısı yoktur.
Yine de Kural, dört erkek savaşçının kendini organizasyona, keşfe ve anlayışa vermesini dikte eder. Bu amaçla, birleşim noktalarını enerjinin çok özgül konumlarında sabitlerler. Dişi savaşçıları yakan, erkin sıklıkla meydana gelen patlamalarını etkisizleştirerek, mevcudiyetleri grubu stabilize etmeye hizmet eder. Eğer böyle olmasaydı, kadınlar belirli bir etkinlik düzeyine ulaştığı anda yapı patlardı. Bundan dolayı, erkeklerin çapa gibi bir işlevleri vardır: azami bir erk elde edilene kadar grubu sabitlerler. Biçiminden dolayı, klana ‘yılan organizasyonu' diyordu Don Juan. Bu, eski görücülerden miras aldığı bir kavramdır ve çıngıraklı yılanın derisi üzerindeki kare motifli biçimlere dayanır. Hayvanın başının, sabitlenmiş ve ipnotize eden gözleriyle,
nagual çiftini temsil ettiğini söylüyordu. Göğüs, işlevi vizyonları içine çekmek ve onları tekrar bütün gruba dağıtmak olan rüyacı savaşçılara uygun düşüyordu. Mide, düşünülebilir her durumu hazmetmeye haiz olan iz sürücüleri temsil ediyor. Kuyruk, gruba devingenlik vermekten yükümlü yardımcılardan oluşuyor. Bu çok akıcı bir organizasyondur.”
“Farklı organize olmuş klanlar var mı?”
“Büyük bir ölçüde, savaşçılar nagualın amansız yönlendirmesinin sonucudur. Yıllar süren bu değişmez tazyik altında, —üyelerden her birinin ışıltısıyla birleşmiş belirli tonaliteden müteşekkil— bir grup formunun nasıl fazlasıyla özgülleştiğini anlayabileceğinden eminim. Bundan dolayı bunca büyücü hattı var. Ama aşağı yukarı tümü, sana tanımladığım tipte aynı piramit formuna sahip, zira deneyimler bunun en oturmuş formül olduğunu gösteriyor.”

••Kuralın Amacı••
“Carlos, klanın amacı nedir?”
“Kartal’ın bakış açısından: Keşfetmek, doğrulamak ve Kural’ı geliştirmek. Her savaşçı kuşağı onun izini bırakmak zorundadır, çünkü Kural kümülatiftir. Hattın mirası, kendi edinimlerini eklemeye gelecek müteakip klanlardaki birleşim noktasının bir seri konumuna dayanır. Hatların nagualların kendi keşiflerini not ettikleri 'seyir defteri'ni ortaya koyması normaldir.
Bir organizmanın temel çıkarı çoğalmaktır. Öyleyse, Kural'ı tanımlamanın bir yolu da, onun bir üreme süreci için reçete olduğunu söylemek oluşturacaktır. Bu belirli bir noktanın ötesinde, bireysel kanallarca gerçekleştirilemeyen bir şeyin, bilincin devamlılığı olmanın arayışıdır. Her savaşçının alıştırmaları süresince kişisel olarak edindiği kaynaklar ikincil tamamlamalardır.
Büyücülerin bakış açısından, birleşmenin faydası dikkatin bir başka seviyesine geçiş için kendini güvenceye almaktır, zira enerjisel kitle olmaksızın uçuş yoktur.”
“Yalnız savaşçıların bu olanaktan yoksun olduğu anlamına mı geliyor bu?”
“Hayır. Bir klanın çok daha uzağa gidebileceğini söylüyorum.
Metamorfoz durumunda olan bir tırtıl sürüsü kolonisinde yaşadığını hayal et. Birdenbire, ipek kozalarından birisi açılır, kozanın sakini bir anlık ışık ve renk patlamasının içine çıkar. Sende bıraktığı duyum yok olmuş bir tırtıl olduğudur. Buna karşılık, tırtıl için, kelebek sıfatıyla onun gerçek hayatı başlamış olacaktır. Şimdi! Yalnız bir tırtıl büyük olasılıkla bir kuşun midesinde nihayete erecektir.
Aynı şekilde, savaşçıların son amacı üçüncü dikkat içinde nihai atlayıştır; bütün yorumlama formlarından kurtuluş. Enerjiyi sıkıştırmak için gereken ahengi yaratmak amacıyla, elzem olan enerji niceliği, ancak ciddi bir kitlenin özel uzlaşması aracılığıyla elde edilebilir.
Bununla beraber, klanların çoğunluğu enerji tamlığına ulaşmaya haiz olamadığından, naguallar ikinci dikkatin bağrında yaşanabilir bir vaha inşa ederler; görücülerin tek başlarına ya da küçük gruplar halinde gittikleri, rüyanın uzak bir bölgesi içinde kurulmuş görkemli bir niyet yapısı. Ona ‘niyetin kubbesi’ diyorum, zira görülebilir biçimi bir kubbeninki gibidir, fakat Don Juan ona ‘naguallar mezarlığı’ demeyi tercih ederdi.”
“Onu neden böyle adlandırmıştı?”
“Çünkü orada yaşamak için bu yerde bir süre kalmak, kelimesi kelimesine büyücünün ölümü anlamına gelir. Hiç de alegorik olmayan bir anlamda, bir mezarlık. Onlar zamanın dev boyutlu bir periyodu için bilincin genişlemesini gerçekleştiren bu yazgıyı tercih etmiş olsalar da, vakti geldiğinde onu bırakmak zorunda kalacaklardır.
Bu yüzden, büyücülerin çoğunluğu için, onu büyük bir sefer için stok yığabileceği bir liman gibi kullanabileceğini uman herkes için, klanın doğrudan doğruya hedefi naguallar kubbesidir. Oraya gitmek için, bütün grubun aynı zamanda çıkması elzem değil. Bazan, savaşçılar oraya tek tek gitmeyi seçerler. Bu durumda, grubun enerjisel yapısı tamamlanıncaya kadar kısmen geri dönebilirler.
Senin de görebileceğin gibi, savaşçıların insani varoluşları sırasında içinde bulundukları meydan okumalar ancak peşrevdir; gerçekten korkunç şeyler daha sonra gelir. Bu dünyada kaldıkları süre boyunca onların kendilerini neye adadıklarını kendine sorma; bu bir peri masalı gibi kulaklarda çınlayacaktır. Önemli olan, tüm etkinliklerinin Kural tarafından yönetiliyor olmasıdır.
Klanın amacını hatırlayarak, “Kural, İspanya öncesi başka kültürlerin ‘ilahi yasalar’ adını verdikleriyle eşdeğer gibi yorumlanabilir, yani insanlığı kurtarmak üzere tasarlanmış bir grup düzenleyici plan,” diyerek fikrimi söyledim.
Carlos itiraz etti:
“Bu aynı şey değil, çünkü bu bir ilahtan gelmiyor. Kural'ın mekanizması kişisizdir, onun ne hayırseverliği ne de acıması vardır. Kendi devamlılığından başka amacı yoktur.
Benzeşimlerle baştan çıkmakta bir sakınca görmeyerek, eski görücüler kendi özel yorumlarıyla Kural’ı tanımlama hatasına düştüler, işi onu kutsal saymaya ve onun onuruna tapınaklar dikmeye kadar vardırdılar. Yeni görücüler bunların tümünü reddetti. İz sürme sanatını keşfettiklerinde, büyücülüğün esası üzerindeki tozu aldılar ve dinsel amaçlı hiçbir tarza benzemeyen bütünsel özgürlük hedefini tekrar açığa çıkardılar. Bu, insan kalıbının cazibesini sildi, fakat sana daha önce açıkladığım ikinci bir etkisi oldu: Eski görücülerin yabani coşkusu, kaçamak ve güvensiz davranışlarla yer değiştirdi.
Nihayetinde, iz sürmenin nagual klanları üzerindeki ilk devingenlere ihanet eden bir etkisi oldu. Zamanla, bütünlüklü özgürlük amacı retoriğe indirgendi. Neredeyse Don Juan hattının tüm büyücüleri ikinci dikkate uçmayı tercih etti. Nagual Julian Osorio hariç, onlardan hiç kimse maceradan ve Orion takım yıldızlarından birinde bulunan, niyetle inşa edilmiş, naguallar kubbesini ziyarette kendinden geçmekten mahrum kalmak istemiyordu."

••Üç Çatallı Naguallar••
Carlos yineledi:
“Kural nihaidir, fakat onun tasarımı ve dış görünüşü kesintisiz evrim altındadır, bununla beraber, hayatın adaptasyonlarını genetik mutasyonların hasbelkader bir birikimi olarak gören evrimcilerin tersine, görücüler Kural konusunda rastlantı olmadığını bilirler. Kartal’ın büyücülükte yeni aşamaları ortaya çıkartan bir buyruğunun, bir enerji dalgası biçimi altında, zaman zaman erkin hatlarını nasıl sarstığını görürler. Onu daha doğru bir tarzda tanımlamak, Kural’ın olası bütün varyasyonlarının öncel bir matrise içkin olduğunu ve zamanla değişenin bu bütünselliğe sahip olan büyücülerin bilgisinin derecesi olduğunu ve büyücülerin hangi tumturaklılığı kendi belirli payları adına geliştirdiklerini hesaba katmakla olur. Böylesi değişim periyotları mükerrerdir ve üç sayısıyla temsil edilirler.”
"Neden üç?"
"Çünkü eski Toltekler üç sayısını dinamizm ve yenilenmeyle ilişkilendiriyorlardı. Üçe bölünmüş biçimlenmelerin - üç rakamına dayanan biçimlenmelerin - beklenmedik değişimlerin habercisi olduğunu keşfetmişlerdi.
Kural, hatlar içinde zaman zaman nagualın özel bir tipi, enerjisi dört parçaya değil de sadece üç bölüme ayrılmış bir nagualın görünmesi için dikte etti bunu. Görücüler onlara ‘üç çatallı naguallar' derler.”
Carlos'a bu ikincilerin neden diğerlerinden farklı olduğunu sordum.
Carlos:
“Onların enerjisi değişkendir, her zaman hareket halindedirler ve bu nedenle onların erk biriktirmeleri zordur. Hat açısından, bileşimleri kusurludur; asla gerçek nagual olmayacaklar. Buna karşılık, çekingenlikleri ve klasik nagualları karekterize eden ihtiyatları yoktur; doğaçlama yapmakta ve iletişim kurmakta sıradışı bir kapasiteye sahiptirler.
Üç çatallı nagualların; başka kuşların yuvasında kuluçkaya yatırılmış, guguk kuşu yumurtaları gibi olduklarını söyleyebiliriz. Fırsatçıdırlar, ama gereklidirler de. Gözden ıraklıkları özgürlükleri olan dört çatallı nagualların tersine, üç çatallı naguallar aleni kişiliklerdir. Gizleri ifşa ederler ve öğretilerin parçalanmasına neden olurlar, fakat onlar olmasaydı erk hatları çok uzun zaman önce sönmüş olacaktı.
Yeni görücülerde Kural, bir nagualın yeni bir klan bırakarak gittiğini söyler. Kimileri, büyük enerji artısıyla, ikinci bir oluşuma yardım edebilir, görücülerin üçüncü bir kuşağını görebilir. Örneğin, nagual Elias Ulloa ardılının klanını yaratmak ve onu takip eden üzerinde bir denetim sahibi olmak için de yeterince uzun zaman yaşadı. Fakat bu, hattın dallara ayrıldığı anlamına gelmez; tüm gruplar aynı yayılma çizgisinin unsuruydu.
Öte yandan üç çatallı nagual, bilgisini, hatları çeşitlenmeye götürecek keskin bir tarzda iletmeye yetkilidir. Onun ışıldayan kozası, doğrusal yayılma yapısını kıran grup üzerinde bir bütünlüğünü bozma etkisine sahiptir, kendi yoldaşlarıyla olmanın gerektirdiği yeğin bir hâletiruhiye ile birlikte, savaşçılarda bir değişim arzusunu ve eylemi kışkırtır.”
“Bu sizinle mi yaşandı?”
“Evet, öyle. Işıldayan yapımdan dolayı, ardımda bilgi ocakları bırakmakta hiçbir problemim olmadı. Görevimi yerine getirmek için çok büyük bir enerji niceliğine ihtiyacım olduğunu, buna sadece bir kitleyle erişebileceğimi biliyorum. Bu nedenle, bilgiyi geniş biçimde yaymak, paradigmaları dönüştürmek ve yeniden tanımlamak için uygunum.”

••Üç Çatallı Naguala Dair Kuralın Payı••
"Senin de bildiğin gibi” diyerek sözlerine devam etti Carlos. Ustam yeni grubun içinde bazı anomalileri çözümlemeye uğraştığında üç çatallı nagual Kuralı'nın bilincine vardı. Görünüşe göre, çömezlerin geri kalanıyla senkronize değildim. O zaman enerjisel dış görünüşümü maskelediğim görme için kâfi dikkati bana adadı.”
“Don Juan'ın vizyonunun bir yanlış anlama mı olduğunu söylemek istiyorsunuz?”
“Elbette ki hayır!” diyerek itiraz etti Carlos. “Onu yanıltan düşünceliliğiydi. Görme algının nihai biçimidir; çehre yoktur, bu yüzden kafa karışıklığı imkânsız. Bununla beraber, yıllar boyunca üzerimdeki baskı yüzünden enerjim kendini onunkiyle biçimlendirmek için mücadele etti. Bu çömezlerde çok yaygındır. O dört bölüme ayrıldığından, eylemlerim içinde benzer enerjisel bir yük göstermeye başladım. Onun etkisinden kurtulabildikten sonra —bu neredeyse benim on yıllık çetin çalışmamı aldı— şaşırtıcı bir şeyi keşfettik: Işıltım sadece üç bölüme sahipti; bu ne modern ve ancak iki ışıltı bölümüne sahip sıradan insana, ne de bir naguala uyuyordu. Bu bulgu görücüler grubu içinde büyük şok yarattı, zira onlar bunu hat için tam anlamıyla derin ve önemli bir değişim gibi gördüler.
O zaman, Don Juan öncellerinin geleneğine döndü ve Kural'ın unutulmuş bir yönünü tozlu rafından indirdi. Bana bir nagual seçiminin hiçbir biçimde kişisel bir kapris gibi alınamayacağını, zira her zaman, bir hattın ardılını seçenin tin olduğunu söyledi. Buna göre, benim enerjisel anomalim bir buyruğa aitti. İvedi her sorum karşısında, gereken zaman içinde bir habercinin ortaya¬ çıkacağını ve üç çatallı nagual sıfatıyla bulunuşumun işlevini bana açıklayacağına beni temin etti. Yıllar sonra, ulusal antropoloji ve tarih müzesi salonlarından birini ziyaretimiz sırasında, eski moda bir Tarahumara kostümü giyinmiş bir Kızılderili gördüm, sergi yerlerinden birine büyük bir ilgisi olduğu görünüyordu. Onun her yanını inceliyordu ve benim merakımı uyandıracak kadar bir dikkat gösteriyordu. Artık bakmak için yaklaşıyordum.
Adam beni gördüğü zaman, taştaki titiz yontuların, yetkin desenlerin anlamını bana açıklamaya başladı. Sonrasında, bana anlattıkları üzerine derinlemesine düşündüğümde Don Juan'ın teminatını hatırladım ve bu adamın üç çatallı naguala dair kuralın payını bana ileten tinin bir elçisi olduğunu anladım."
"Peki bu bölüm ne diyor, Carlos?"
“Klanın on yedi sayılı bir enerji matrisine sahip olduğu gibi (iki nagual, dört kadın rüyacı, dört kadın iz sürücü, dört erkek savaşçı ve üç kişilik öncü), bir klanlar dizisiyle biçimlenen hattın da, elli iki sayılı bir erk yapısına sahip olduğunu açıkça belirtiyor. Dört çatallı naguallar kuşağının her elli İkincisinde, dört çatallı hatların yeniden yayılması için arındırıcı bir eyleme sahip olan, üç çatallı bir nagualın görünüyor olması Kartal'ın buyruğudur.
Kural üç çatallı nagualların yerleşik düzenin yıkıcıları olduğunu da söyler, zira doğaları ne yaratıcıdır ne de besleyici ve çevrelerindeki her şeyi kendi boyunduruğuna alma eğilimleri vardır. Bu nagualların enerjisi savaşçı gruplarına kılavuzluk etmeye uygun olmadığı için, özgürlüğe tek başlarına ulaşmak zorunda olduklarını da belirtir.
Enerji dünyasındaki her şey gibi, elli ikilik kuşak bloku da iki bölüme ayrılır; ilk yirmi altı kendini yeni hatların genişlemesine ve yaratılmasına adar, geriye kalanı muhafaza etmeye ve inzivaya yönelir. Büyücüler bunun Kural'ın bir parçası olduğunu bildiklerinden dolayı, bu davranış modeli bin yıllarca tekrar edildi.
Üç çatallı nagualların etkinliklerinin bir sonucu olarak, bilgi geniş biçimde tanınmış olur, dört çatallı yeni nagual hücreleri kendini oluşturur. Bu noktadan itibaren, hatlar doğrusal bir biçime göre öğretinin iletilmesi geleneğini yeniden devam ettirir.”
Carlos'a üç çatallı nagualların hangi sıklıkta ortaya çıktığını sordum.
“Aşağı yukarı bin yılda bir. Bu benim hattımın yaşı.”

••Günümüz Görücülerinin İşi••
"Üç çatallı nagual kuralının doğrulanmasından dolayı, Don Juan kaçınılmaz biçimde yeni tür bir savaşçılar çağının yakın olduğu sonucuna vardı; ben onları modern görücüler olarak adlandırdım.”
“Bu savaşçıların ışıldayan bileşimi içerisinde kimi özellikler var mı?”
“Hayır. Her devirde, insan enerji modeli çok homojendi, bundan dolayı klan örgütlenmesi aynıdır. Bununla beraber, günümüz savaşçıları kendi ışıltıları içerisinde yeşile doğru bir kaymayı deneyimliyor, bu eski görücülerin karakteristiklerini yeniden bulmak üzere oldukları anlamına geliyor. Bu beklenmedik bir şey, elbette, her ne kadar Kural'a içkin olsa da. Geçmişin görücüleriyle çağımızınkiler arasındaki gerçek ayrım onların davranışlarındadır. Şimdi, daha önceki devirlerdeki aynı baskılara maruz kalmıyoruz, dolayısıyla bu durumda, büyücülerin kısıtlamaları daha az. Tüm bunlar çok açık bir amaca yönelik: öğretinin yaygınlaştırılması.
Yenilenmenin bir anını yaşadım. Benim işim altın bir anahtarla Don Juan hattını kapatmak ve daha sonra gelecekler için olanaklar açmaktır. Bundan dolayı hattımın sonuncu nagualı olduğumu söylüyorum, mutlak bir anlamda değil, fakat köklü bir değişim anlamında.”
Görüşmenin bu noktasında, Carlos söyleşisine bir ara verdi ve bana ilk karşılaşmamızdaki bir sohbetimizi hatırlattı. O zaman, ondan bana erk hikayeleri anlatmasını istemiştim. Talebime yanıt vermeyi reddetmeyeceğini, ancak bu hikayeleri hiçbir yönden sıradanlaştırılmaması kaydıyla bana armağan edebileceğini söyledi.
“Bu yıllar boyunca beklentilerinin yerine geldiğini gördüğünü sanıyorum. Senin sınırlamalarını ve benimkileri hesaba katarak yapabileceğimi yaptım. Rüya çiftini şimdiden eğitmeye başladığını biliyorum ve bu tek başına devam edebileceğinin garantisi; bütünselliğine ulaşana kadar çiftin seni bırakmayacaktır. Teorik kısım bitti ve sana son bir armağan vermenin zamanıdır.”
Görkemlilikle samimiyet arası bir tondaki sesiyle söylediği sözler benim tüm dikkatimi yoğunlaştırdı.
“Nihai öğreti der ki, niyetle ilişki içinde —kim olursa olsun— naguala yaklaşan herkes, Kural'ın bütünselliği bağlamında kendi yerine sahiptir. Öyleyse tek başına değilsin, büyücüler senden bir şeyler bekliyor.”
“Ne?” dedim. Biraz kafam karışmıştı.
Açıkladı:
“Bütün savaşçıların bir işi vardır. Seninki tinin senden yapmanı istediğini yerine getirmektir; senin erk yolun bu.”
“Peki bu iş nedir?”
“Pekâlâ, senin kişisel görevin velinimetinin bir gün sana ileteceği şeydir. Bununla beraber, üç çatallı nagualın Kuralı'yla birlikte, Don Juan tarafından titizlikle hazırlanmış, ustamın niyetiyle seni yükümlendiren uzun vadeli bir stratejiyi izliyorum. Senden beklenen çevrendekilere şunu söylemendir: ‘Özgürsünüz, kendi başınıza uçabilirsiniz! Gereken malumata sahipsiniz. Ne bekliyorsunuz? Kusursuzca davranın ve enerji kendi yolunu nasıl buluyor görün.’
Herkese söyle, Don Juan hattının doruğa ulaşmasıyla birlikte, bilginin ardına kadar açık olduğunu. Her savaşçı kendinden sorumludur ve kendi klanını örgütlemenin asgari şansı ona verilebilir.”

20

Cvp: Nagual ile karşılaşma - Armando Torres

Dördüncü Bölüm-Günümüzde Eski Görücülerin Dünyası
Adı olmayanın izniyle, bu anlatıyı tamamlamak ve kendi bütünselliği içinde gerçeği sunmak için tanıklığımı sürdürüyorum.
Bir gün, sabahın çok erken bir vaktinde bir telefon çağrısıyla uyandım. Arayan Carlos'tu ve doğrusu çok kötü bir hali vardı. Mexico'daki Camino Real oteline geldiğini ve çok hasta olduğunu söylüyordu. Tüm gece uyuyamamıştı. Beni aramak için günün ağarmasını beklediğini belirtti.
Kendisine nasıl yardımcı olabileceğimi sordum.
Komşu şehirdeki bir otçu tarafından kendisine özel hazırlanan, belli bir ilaca çok acil ihtiyacı olduğunu söyledi ve benden onu bulup bulamayacağımı sordu.
Emrine amadeydim. Şurubu bulmam için gitmem gereken yerin adresini ve adamın ismini verdi. Bana tuhaf gelen bir açıklamada bulundu. zira konuştuğumuzla hiçbir ilgisi yoktu:
"Hernan Cortés Meksika'ya ulaştığında, gemilerinin yakılmasını buyurdu. Ona zaferi garantileyen bu sihirli eylem oldu. Bu onun için, kazanmaya ya da can vermeye mecbur olduğu anlamına geliyordu; başka seçeneği yoktu. Her girişimin sonuncu olabileceğini aklımızda tutmamız gerekiyor.”
Sözlerini keskin bir mide ağrısı olduğunu ve bu bitkilerin ağrısını dindirebilecek dünyadaki tek çare olduğunu söyleyerek sürdürdü.
Daha fazla beklemedim. Telefonu kapatır kapatmaz, otobüsle Mexico’dan bir saat çeken dağ yamacında şirin küçük bir şehir olan Tepoztlan'a gitmek için çoktan yola koyulmuştum. Niyetim, Carlos’un ağrısını dindirmeye yardım etmek için ısmarlanan şeyle birlikte mümkün mertebe hızlı geri dönmekti.
Her girişimin sonuncu olabileceğini bana açıkladığında ne demek istediğini, bugün geriye dönerek anlıyorum.
Otobüsten indim ve dosdoğru çarşıya yöneldim. Yolda yürürken, manzaranın güzelliğine hayran kalmaktan kendimi alıkoyamıyordum. Şehre hakim tepenin en üstünden, Tepozteco Piramidi görülebiliyordu.
Güneşli bir gündü, ve şehir merkezine varmam sadece birkaç dakikamı aldı. Çarşıda, otçular köşesini aradım ve Don Eladio'yu sordum. Hiç kimse onu tanıyor gözükmüyordu ya da sorularıma yanıt vermek istemiyorlardı.
Beyaz giyimli, hasır şapkalı ve sandaletli, Kızılderili simali, orta yaşlı bir adam bana nasıl yardımcı olabileceğini sorana kadar, ne yapacağımı bilmeksizin orada kaldım.
Ona Senyör José Cortes tarafından gönderildiğimi ve otçu Don Eladio'yu aradığımı söyledim. Yüzü kocaman bir gülümsemeyle aydınlandı; kendisinin Eladio Zamora olduğunu söyleyerek elimi sıktı, hizmetimdeydi.
Hazırladığı ilacı götürmek için buraya geldiğimi söyledim ona.
Neyden bahsettiğimi anlamamış gibiydi, fakat güçlü bir mide ağrısı çeken José Cortes tarafından gönderildiğimi söylediğimde, bir şeyler hatırlıyormuşçasına tepki gösterdi. Dramatik bir ses tonuyla, mevzubahis olanın ne olduğunu bildiğini ama, ne yazık ki adı geçen bitkileri bir araya getiremediğini ve içiti hazırlamak için şimdilik uygun olmadığını söyledi.
Telaşlandım, zira çok iyi biliyordum ki, Carlos'un ona verdiği işleri savsaklamasından başka bir şey değildi bu; işleri ıskartaya çıkarmıştı.
Don Eladio'ya başka yerden bitki bulup bulamayacağımı sordum.
Kafasını hayır anlamında salladı:
“Aradığın şey kullanışsız, burada hiç kimse onu satmıyor."
Onun bulunabileceği bir yeri biliyor olması gerektiğini söyleyerek ısrarcı oldum.
Umutsuz halimi görünce, şu anda bitki aramaya gidemeyeceğini, ama belki hafta sonuna tekrar gelebileceğimi söyledi.
Çok sinirlendim ve ona bitkiyi ve bitkinin yetiştiği yeri bana tarif edip edemeyeceğini sordum, ilacı hazırlayabilmesi amacıyla, kendi başıma aramaya gidebilirdim. Kararlılığımı görünce, Don Eladio kabul etti, ama bitkinin bulunduğu yerin yorgunluk ve tehlike yaratabileceği konusunda beni uyardı.
"Her şeye hazırım!” diye bağırdım.
Sözlerimi değerlendirmiş gibiydi zira eski bir botanik kitabı getirdi ve sayfaları karıştırdıktan sonra bana bir bitki resmi gösterdi. Bana bitkinin bir tek yerde, buraya bir hayli uzaklıkta tepeler arasındaki dar bir boğazda bittiğini söyledi ve oraya hangi yolla ulaşabileceğimi açıkladı.
Oraya varmam için gereken sürenin iki saat olduğunu hesapladım, yola koyulmak için hemen oradan ayrıldım. Bu yerlerin güzelliği dayanılmazdı. Binlerce yıl önce, bir zamanlar bu boş patikalardan, eski zamanlardaki savaşçıların bir kez olsun geçmiş olması düşüncesi beni sevinçle doldurdu.
Tepe bana göründüğünden çok daha uzaktaydı. Boğaza vardığımda, mantar gibi her yanda bitmiş yüksek bitkilerin ortasına daha ustaca sokulabildim. Söz konusu yer, son yağmur sularının dağınık su birikintileri halinde toplanıp, yavaş ve tembelce aktığı bir yerde karşılıklı iki tepe tarafından biçimlendirilmişti.
Hayli uzun bir süre bitkiyi aradım. Nihayet onu buldum, ama onu toplamak için eğildiğimde, başımda çok güçlü bir darbe hissettim ve bilincimi kaybettim.
Kuvvetli bir ağrı beni uyandırdı. Bir yatakta, bir ot yığınının tepesinde uzanmıştım. Çevreme baktım ve bir kır kulübesinde bulunduğumu fark ettim. Yer sertleşmiş topraktandı, çatı isten kararmış ağaçtan kirişlerle desteklenen kiremitlerle kaplıydı.
Kilden bir fırının yanında Kızılderili kıyafetleri giyinmiş yaşlı bir kadın duruyordu. Beyaz tenli olduğu dikkatimi çekti. Uyandığımı görünce gülümsedi ve bana:
“İşte buradasın! Hoş geldin canlılar dünyasına! Bir an için seni kaybedeceğimi sandım” dedi.
Ne diyeceğimi bilmiyordum. Hareket etmeyi denedim, fakat kafamın içinde berbat bir ağrı hissettim; tüm vücudum ağrıyordu.
Yaşlı kadın çarçabuk yanıma geldi ve kımıldamamamı emretti, zira mucize eseri hayattaydım. Sanırım ağrıyı tekrar hissetmiş olmamdan kaynaklı, durumumun vahametine inanabildim ve bana dediğini yaptım.
Başıma ne geldiğini sordum. Bilmediğini söyledi. Bana saldıran haydutlar tarafından dövülmüş ve tepeliklerde ölüme terk edilmiş olduğumu düşünüyordu. Üstümdeki elbiseleri bana göstererek, beni bulduğunda çıplak olduğumu söyledi. O an tıpkı Kızılderili kadınlar gibi sinek kuşu desenli, beyaz bir etekle olduğumu fark ettim.
Yaşlı kadın kendini tanıttı. Adının Silvia Magdalena olduğunu, otçulukla uğraştığını, yaralarımı tedavi ettiğini söyledi.
Beni bulmuş olmasının bir talih olduğunu, onun yolu üzerine atılmış haldeyken neredeyse kan kaybından ölmek üzere olduğumu anlattı. Üç gündür bilincimin yerinde olmadığını, ancak bir ya da iki gün içinde ayağa kalkabileceğimi söyledi.
Sözleri beni yerimden sıçrattı. Yeniden doğrulmak istedim, fakat o kadar dermansızdım ki, tekrar yatağa kapaklandım.
Bana anlattıklarından ne kadar dehşete düştüğümü ve sızlanır bir tonda, ona bir arkadaşa bitki aramak için orada bulunduğumu takat görevimi tamamlayamadığımı, bundan dolayı da, kuşkusuz ki onu asla tekrar görmeyeceğimi söyledim.
Hikayemi dinlediğinde gülmeye başladı. Niçin güldüğünü anlamadım.
Şaşkınlığımı görünce açıkladı:
“Aldırma sen bana, ben deli gibi gülerim!"
Müteakip günler hayatımın en garip günleri oldu. Her gün, Doña Silvia'nın çeşitli hastalıklardan muzdarip hastalarını nasıl tedavi ettiğini inceleme fırsatım oluyordu. Kendimi daha iyi hissettiğimde, kendisine yardım etmemi bile istedi. Bu şekilde, gerçekten hiç farkına varmaksızın şifacı olmaya başladım.
Zamanla, sanatının bütün inceliklerini öğrendim. Bana insanların enerjisini temizlemeyi, farklı tipte hastalıklar için; birçok şiropratik teknik ve sınırsız sayıda çay reçetesiyle bakım yapmayı öğretti.
Silvia Magdalena’nın bir büyücü olduğunu çabuk anladım, bir öğrenci gibi kabul görmüştüm. Sadece onun yakınında olmak olgusu bile benim için gerçekten büyük zevkti. Yaptığı her şeye nükteli ve dramatik bir yan katması harikaydı ve bana Carlos’un kendi ustalarından aktardığı betimlemeleri hatırlatıyordu.
Yatakta yaklaşık üç gün geçirdim. Başlangıçta en zoru, şifacının yardımcılarının tuvalete gitmem için bana yardıma geldikleri, hareket edemediğim zamandı. Şifacının evin uzağında olması gerçeği durumu kolaylaştırmıyordu.
Bir gün, kendimi çok daha iyi hissettiğimde, Dona Silvia önümüzdeki dolunayda benim için bir el verme töreni yapılacağını söyledi. Onun dünyası hakkında şimdiden çok şey öğrenmiştim ve büyük bir onurla kabul ettim.
"Sana söyleyebileceğim tek şey, bu törene katılanlar sonsuza kadar değişir ve asla tekrar eskisi gibi olamazlar. Bunun geri dönüşü yok," diye ekledi.
Her zamanki gibi, bana söylediğini anlamadım. Zaten hep tuhaf ifadeler kullanırdı.
Benden kendisiyle gelmemi istediğinde, saat akşamın dokuzuna geliyordu. Bir ateşin çevresinde birkaç insanın oturduğu bir yere varana kadar, yaklaşık bir saat karanlıkta yürüdük. Yaklaştığımızda, bir jestle bana özel bir taşa oturmam gerektiğini işaret etti.
Toplantı yeri bir çağlayanın yakınındaydı; onun gürleyişini duyabiliyor ve bulunduğumuz yere kadar ulaşan nemli havasını hissedebiliyordum.
Diğer katılımcıların görülmesi için ateş kâfiydi. Grup, Dona Silvia'nın yaşında birkaç yaşlı ile birlikte çoğunluğu genç, on beş kişiden oluşuyordu. Rahatı yerinde ve bir kenarda olmaktan biraz rahatsız oldum, zira tek yeni gibi görünüyordum.
Bu türden bir törene daha önce hiç katılmamıştım, dolayısıyla ne nasıl davranılacağını, ne de öngörülen programı biliyordum. Bu beni endişeli kılıyordu. Katılımcılar anlayamadığım görkemli şarkılar söylediler, tanımlanamaz bir arzuyla dolmuştum.
Bir süre bekledik, sonra kurt postuna bürünmüş bir adam çıktı karanlıktan. Garip bir tarzda dans ederek ateşe yaklaştı. Maske yerine hayvanın kafasını taşıyordu ve yüzünü göremiyordum. Tavır ve hareketlerinden, bunun bir büyücü olduğunu hemen anladım.
Adam bir tek kelime etmeden bana doğru geldi. Çok ustaca bir hareketle, sol elimi yakaladı ve kolunun altına geçirdi, beni tam sırtına doladı. Parmaklarımın arasında keskin bir ağrı hissettim ve kolumu çekmek istedim, fakat kararlı bir biçimde kolumu tutuyordu. Beni bıraktığında, yüzükle orta parmağımın arasına bir kesik atmış olduğunu gördüm.
Şoktaydım, eğer dehşetle felce uğratılmış olmasaydım koşarak kaçacaktım.
O haldeyken, büyücü daha fazla kan çıkarmak için elime bastırdı, birazını yere, birazını ateşe ve kalanı kilden bir tabağın üzerine döktü.
Sonra, bana kalkmamı, elbiselerimi çıkarmamı ve gözlerimi kapatmamı buyurdu. Sözlerinde öylesine bir güç ve otorite vardı ki boyun eğdim.
Uzun süre, büyücü çevremde dua etti ve şarkı söyledi. Sonra, üzerime üflediğini ve hoş kokulu bitkileri tüm bedenime sürdüğünü hissediyordum. Sonunda, beni bir meşalenin ateşiyle ya da bunun gibi bir şeyle yıkadı.
Bir anda, sıcak ve yapışkan bir maddeyi kafamın üzerinden döktüğünü hissettim. Çok meraklanıyordum fakat ona itaatsizlik etmeye ve bakmaya cesaret edemedim.
Nihayet, gözlerimi açmamı buyurdu. Tam bir şok! Vücudum kanla kaplanmış! Karşımdaki dik bir kayanın üzerinde, boynu kesik kara bir teke bedeni gördüm. Karşı çıkmak istiyordum, ama durumun ciddiyeti beni engelliyordu.
Sonra, bana yıkanmaya gitmemi söylediler; denileni yaptım. Karşılarında çıplak ilerliyordum, ve çağlayana doğru yöneldim. Su soğuktu, ama vücudum alev alevdi ve tüm vücudumu kaplayan kırmızı kanı yıkarken soğuk suyun yarattığı duygu çok hoştu.
Sudan çıktığımda, kendimi kurulamam için bir kişi havluyla bekliyordu. Elbiselerimi bana verdiler ve giyindim. Bu beklenmedik olaylar karşısında hâlâ şaşkındım. Sonra, ateşin yanındaki yerimi aldım.
Daha henüz oturmuştum ki, çemberin etrafında yeniden grup oluşturanlar peyote tomurcuklarıyla dolu bazı sepetleri elden ele geçirmeye başladılar. Herkes bir tomurcuk alıyor ve sepeti solundakine uzatıyordu. Reddetmek üzereydim, fakat hiçbir neden yoktu bunun için; kararımı önceden vermiştim. O zaman "ne bekliyorsun" dedim kendi kendime ve sevinçle törene katılmaya hazırlandım.
Peyote yedik ve gecenin büyük bir bölümünde şarkılar söyledik. Bir anda, bitkinin etkisi kendisini göstermeye başlamışken, büyücü bana yaklaştı ve maskesini çıkardı. Neredeyse korkudan bayılacaktım. Katedralin yeraltı ayin salonunda gördüğüm, aynı hayalet olduğuna yemin edebilirdim!
Sırtımdan bir ürperti geçti ve çığlık atmak istedim, ama büyücü garip bir sesle benimle konuştu; sesi çok pürüzlü ve belirgin bir biçimde kuruydu. Bana adının Melchor Ramos olduğunu söyledi ve aramıza hoş geldin dedi.
Ne yanıt vereceğimi bilmiyordum, sadece bir baş işaretiyle onaylamakla yetindim. Çok özel bir bilinç durumundaydım ve o an yararlandığım berraklık günlük hayatımdakine benzemiyordu.
Tan ağarırken, yardımcılar ateşin közlerinden kocaman bir helezon yaptılar. Don Melchor bana doğru geldi ve Xolostoc (şeytan) kendini bana gösterene kadar helezona bakmam gerektiğini söyledi.
Büyüyen bir korkuyla, kendime bunun bütünüyle sembolik olduğunu söyleyerek bana emrettiğini yaptım. Fakat közlere baktıktan bir müddet sonra onu döndürdüm ve artık kendimde etkili olamadığım tam bir karanlığın, bir tünelin içine düştüğümü hissettim.
O geceden itibaren, geldiğim dünyanın içine asla geri dönmedim. Başıma gelen her şeyi şimdi anlıyorum. Ustam ve velinimetim olan bu harika varlıkların yolu üzerine beni çıkarmış olan masalsı güzel şansıma minnettarım.