1

Konu: 15 Ölüme Meydan Okuyanlar

Genaro’nun evine öğleden sonra, saat 2:00 civarında vardım. Don Juan ve ben bir sohbete daldık ve sonra don Juan, farkındalık düzeyimi değiştirmemi sağladı.
“İşte üçümüz o yassı taşa gittiğimiz günkü gibi buradayız,” dedi don Juan. “Ve bu akşam oralara başka bi gezi yapacağız.
“Şimdi o yer ve farkındalık üzerindeki etkisi hakkında ciddi neticelere varabilecek yeterli bilgin var.
“O yerin nesi var, don Juan?”
“Bu akşam, yuvarlanış kuvveti hakkında eski görücüleri derlediği bazı dehşetli gerçekleri öğrenecek ve sana eski görücülerin her şeye rağmen yaşamayı seçtiklerini söylediğimde ne demek istediğimi göreceksin.”
Don Juan uyumak üzere olan Genaro’ya döndü. Onu dirseğiyle dürttü.
“Genaro, sence de eski görücüler tüyler ürpertici adamlardı, değil mi?” diye sordu don Juan.
“Kesinlikle,” dedi Genaro gevrek bir ses tonuyla ve sonra bezginliğe yenik düşmüş göründü.
Fark edilir şekilde başını sallamaya başladı. Bir anda derin bir uykuya daldı, çenesi içeri tıkılmış, başı göğsüne yaslanmıştı. Horulduyordu.
Yüksek sesle gülmek istedim. Ama sonra Genaro’nun sanki gözleri açık uyurmuş gibi bana baktığını fark ettim.
“O kadar tüyler ürpertici adamlardı ki ölüme bile meydan okudular,” dedi Genaro horultularının arasında.
“Bu dehşetli adamların ölüme nasıl meydan okuduklarını merak etmiyor musun?” diye sordu don Juan bana.
Onların dehşetengizliğiyle ilgili bir soru sormaya teşvik eder gibiydi beni. Duraksayıp içlerinde beklenti parıltısı olduğunu sandığım nazarlarla baktı bana.
“Bir örnek vermeni istememi bekliyorsun, değil mi?” dedim.
“Bu büyük bi an,” dedi omzuma vurup gülerek. “Velinimetim bu noktada beni meraktan çatlatmıştı. Ondan bi örnek vermesini istedim, o da verdi; şimdi sen istesen de, istemesem de sana bi tane vereceğim.”
“Ne yapacaksın?” diye korkudan midem burkularak, sesim kesilerek sordum.
Don Juan’ın kahkahalarının yatışması bayağı zaman aldı. Her söze başladığında gülmekten öksürük nöbetine tutuluyordu.
“Genaro’nun söylediği gibi, eski görücüler tüyler ürpertici adamlardı,” dedi gözlerini ovuşturarak. “Ne olursa olsun engellemeye çalıştıkları bi şey vardı: ölmek istemiyorlardı. Sıradan insan da ölmeyi istemez diyebilirsin, ama eski görücülerin sıradan insana nazaran sahip oldukları üstünlük, istedikleri şeyi uzaklaştırmak için konsantrasyon ve denetimle niyet etmeleriydi ve gerçekten ölümü uzak tutmaya niyet ettiler.”
Susup, kaşlarını kaldırıp, bana baktı. Benim geride kaldığımı, alışıldık somlarımı sormadığımı söyledi. Beni, eski görücülerin ölümü uzaklaştırmayı başarıp başaramadığını sormaya yönlendirdiğini, ama kendisi onların yıkıcı hakkındaki bilgilerine rağmen ölümden kurtulamadıklarını söylediğinden, yanıtın apaçık olduğunu belirttim.
“Ölümü uzaklaştırmayı niyet etmeyi başardılar,” dedi, sözlerini büyük bir dikkatle telaffuz ederken. “Ama yine de ölmeleri gerekiyordu.”
“Ölümü uzaklaştırmaya nasıl niyet ettiler?” diye sordum.
“Dostlarını gözlemlediler,” dedi, “onların yuvarlanış kuvvetine karşı daha çabuk toparlayan varlıklar olduklarını görünce, dostları örnek aldılar.”
Eski görücüler, don Juan’ın açıkladığına göre, sadece organik varlıkların kasemsi bir aralığı olduğunun farkına varmışlar. Bu aralık, boyu biçimi ve kırılganlığıyla, deviren kuvvetin saldırıları karşısında saydam kozayı kırıp parçalamasını hızlandıran ideal bir şekle sahipmiş. Diğer taraftan dostların, yuvarlanış kuvvetine dayanması gereken aralığı sırf bir çizgi olduğundan uygulamada ölümsüzlermiş. Saç yolu inceliğinde aralıklar, yıkıcıya ideal bir şekil sunmadığından kozaları saldırılara sınırsızca dayanabiliyormuş.
“Eski görücüler aralıklarını kapatmak için en garip teknikleri geliştirdiler,” diye sürdürdü don Juan. “Esasında, saç yolu aralığın, kasemsi aralıktan daha dayanıklı olduğunu düşünmekte haklıydılar.”
“O teknikler hala var mı?” diye sordum.
“Hayır, yoklar.” dedi. “Ama onları uygulamış bazı görücüler hala var.”
Bilmediğim bir nedenden bu açıklama bende katışıksız bir dehşet yarattı. Nefes alış-verişim anında değişti ve hızını denetleyemez oldum.
“Bugün hala hayattalar, değil mi Genaro?” diye sordu don Juan.
“Kesinlikle,” diye belirgin, bir biçimde mırıldandı Genaro derin uykusunun arasından.
Don Juan’a bu kadar korkmamın sebebini bilip bilmediğini sordum. Bana daha önce aynı odada, Genaro kapıyı açtığında içeri giren tuhaf yaratıkları fark edip etmediğimi sordukları zamanı anımsattı.
“O gün birleşim noktan sol yanın çok derinlerine inmiş ve korkutucu bi dünya ile birleşmişti,” diye devam etti. “Ama sana bunu daha önce de söyledim; senin anımsamadığın doğrudan çok uzak bi dünyaya gitmiş ve kendini donuna edesiye korkutmuş olduğun.”
Don Juan ayaklarının önünde bacaklarını uzatmış, sakin sakin horuldayan Genaro’ya döndü.
“Donuna edesiye korkmamış mıydı, Genaro?” diye sordu.
“Kesinlikle, donuna edesiye,” diye mırıldandı Genaro ve don Juan bir kahkaha attı.
“Bilmeni isterim ki, korktuğun için seni suçlamıyoruz,” diye sürdürdü don Juan. “Biz, kendimiz eski görücülerin bazı hareketlerinden tiksiniyoruz. Eminim artık, o gece hakkında anımsayamadıklarının, eski görücülerin hala yaşadıklarını görmen olduğunun farkında varmışsındır.”
Hiçbir şeyin farkına varmadığımı söyleyerek karşı çıkmayı istedim, fakat sözcükler boğazıma takıldı. Bir söz söylemek için defalarca boğazımı temizlemem gerekti. Genaro kalkmış, boğuluyormuşum gibi yumuşakça sırtıma, ensemin dibine vuruyordu.
“Boğazında bir kurbağa var,” dedi.
Yüksek, cırlak bir sesle ona teşekkür ettim.
“Yok, bir tavuk kalmış orada,” diye ekledi ve oturup uyudu.
Don Juan, yeni görücülerin, eski görücülerden kalma tuhaf uygulamalara isyan edip onları hem gereksiz hem de mutlak varlığımızı yaralayıcı olarak ilan ettiklerini söyledi. O teknikleri yeni savaşçılara öğretilenler arasından yasaklayacak kadar ileri gitmişler ve nesiller boyunca o uygulamaların sözü bile edilmemiş.
On sekizinci yüzyılın başlarında, doğrudan don Juan’ın bulunduğu nesildekilerden nagual Sebastian o tekniklerin varlığını yeniden keşfetmiş.
“Nasıl yeniden keşfetmiş?” diye sordum.
“Muhteşem bi iz sürücüydü ve bu mükemmelliği yüzün den tansıklar öğrenme şansına erdi,” diye yanıtladı don Juan.

Cvp: 15 Ölüme Meydan Okuyanlar

Bir gün, nagual Sebastian günlük rutin işlerine başlayacakken -yaşadığı kentin katedralinde zangoçmuş- kilisenin kapısında müşkül durumda, orta yaşlı, Kızılderili bir adam bulmuş.
Nagual Sebastian adamın yanma gidip yardıma gereksinip gereksinmediğini sormuş. “Aralığımı kapatmak için erke ye gereksinmem var,” demiş adam ona oldukça net, yüksek bir sesle. “Bana erkenin bir kısmını verebilir misin?”
Don Juan’a anlatılanlara göre, nagual Sebastian’ın şaşkınlıktan ağzı açık kalmış. O, adamın neden bahsettiğini hiç anlamamış. Kızılderiliye isterse cemaat papazını görebileceğini söylemiş. Adam sabrını kaybedip, nagual Sebastian’ı ağız yapmakla suçlamış. “Senin erkeni gereksiniyorum çünkü sen bir nagualsın.” demiş. “Şunu sessizce halledelim.”
Nagual Sebastian, yabancının manyetik gücüne yenik düşmüş ve uysallıkla onunla dağlara gitmiş. Günlerce geri dönmemiş. Geri döndüğünde eski görücülerin bakış açısının yanında, tekniklerinin ayrıntılı bilgisine de sahipmiş. Yabancı eski bir Toltecmiş. Son hayatta kalanlardanmış.
“Nagual Sebastian, eski görücüler hakkında harika şeyler buldu,” diye sürdürdü don Juan. “O onların ne kadar tuhaf ve sapkın olduğunu ilk keşfedendi. Ondan önce, bilgi kulaktan dolmaydı.”
“Bi gece velinimetim ve nagual Elias, o sapkınlıkların bi örneğini gösterdiler bana. Gerçekte Genaro ve bana beraber gösterdiler, o yüzden en uygunu aynı örneği sana beraber göstermemiz.”
Laf olsun diye konuşmak istedim; yatışmaya, meseleleri düşünmeye gereksinmem vardı. Ama bir şey söyleyemeden, don Juan ve Genaro beni neredeyse yaka paça evin dışına çıkardılar. Daha önce gittiğimiz çorak tepelere doğru yöneldiler.
Büyük, çıplak bir tepenin altında durduk. Don Juan uzakta güneye doğru bazı dağları işaret etti ve durduğumuz yerle o dağlardaki, açık bir ağız gibi görünen, doğal bir kesik arasında eski görücülerin farkındalık erkelerinin hepsini odakladıkları en az yedi tane yöre olduğunu söyledi.
Don Juan o görücülerin bilge ve cesur olmakla kalmayıp, tam anlamıyla başarılı olduklarını da söyledi. Velinimetinin ona ve Genaro’ya, eski görücülerin yaşama isteklerinden gelen gayretle kendilerini canlı gömdükleri ve yuvarlanış kuvvetini atlatmaya niyet ettikleri bir yöre gösterdiğini ekledi.
“O yerlerde göze batan hiçbi şey yoktur,” diye devam etti. “Eski görücüler iz bırakmayacak kadar dikkatliydiler. Herhangi bi yeryüzü parçası. Birinin o yerlerin nerede olduğunu anlamak için görmesi gerekir.”
Uzak yerlere yürümek istemediğini fakat beni en yakındakine götüreceğini söyledi. Ne yapmaya çalıştığımızı öğrenmekte ısrar ettim. Gömülmüş görücüleri göreceğimizi  ve bunun için karanlık basana kadar bazı yeşilliklerin ardına saklanacağımızı söyledi. Onları imledi; belki yarım mil ötede, dik bir yamacın tepesindeydiler.
Çalılık araziye ulaşınca, olabildiğince rahat oturduk. Alçak bir sesle, eski görücülerin başarmak istedikleri şeye göre, yeryüzünden erke alıp kendilerini belirli süreler gömdüklerini açıklamaya başladı. Görevleri ne kadar zorsa o kadar uzun gömülü kalırlarmış.
Don Juan ayağa kalkıp melodramik bir biçimde, olduğumuz yerden birkaç metre uzakta bir yeri gösterdi.
“Orada iki eski görücü gömülü,” dedi. “İki bin yıl kadar önce gömdüler kendilerini, ölümden kaçmak uğruna değil fakat ona meydan okumak için.”
Don Juan Genaro’dan, bana eski görücülerin gömülü olduğu kesin yeri göstermesini istedi. Genaro’ya bakmak için kafamı çevirdiğimde, onun yanımda yine uyuyakalmış olduğunu gördüm. Ama tüm şaşkınlığıma rağmen, zıplayıp kalktı ve dört ayağı üstüne dikilip havlayarak don Juan’ın imlediği yere doğru koşmaya başladı. Tam o yere geldiğinde ufak bir köpeğe öykünerek koşuşturmaya başladı.
Ben gösterisini çok gülünç bulmuştum. Don Juan gülmekten yerlere yuvarlanacaktı.
“Genaro sana sıradışı bi şey gösterdi,” dedi don Juan, Genaro yanımıza dönüp tekrar uyuduktan sonra. “Sana, birleşim noktası ve rüya görmeyle ilgili bi şey gösterdi. Şu anda rüya görüyor, ama tamamen uyanıkmış gibi davranıp söylediğin her şeyi duyabilir. Bu haldeyken, uyanık olduğundan çok daha fazlasını yapabilir.”
Sonra bir anne söylemek istediğini tartarmış gibi duraladı. Genaro ritmik bir şekilde horluyordu.
Don Juan, eski görücülerin yaptıklarında kusur bulmanın onun için o kadar kolay olmasına rağmen, tarafsız baktığında onların başarılarını tekrar tekrar bahsetmekten hiç usanmayacağını belirtti. Onlar yeryüzünü mükemmel anlamış. Sadece yeryüzünün desteğini keşfetmekle kalmamış eğer gömülü kalırlarsa birleşim noktalarının alışılmış durumlarda ulaşılmaz yayılımları bağlayabileceğini, bu bağlantının yuvarlanış kuvvetinin sonu gelmez çarpışlarının, yeryüzünün garip, açıklanmaz saptırma kapasitesini içine aldığını keşfetmişler. Sonuçta, kendilerine zarar vermeden, aşırı uzun sürelerle, en şaşırtan ve karmaşık gömülü kalma tekniklerini geliştirmişler. Ölüme karşı mücadelelerinde bu süreyi bin yıla kadar çıkarmayı öğrenmişler.
Bulutlu bir gündü ve gece çabucak indi. Kısa zamanda her yer karardı. Don Juan kalkıp bana ve uyurgezer Genaro’ya, buraya ilk vardığımızda dikkatimi çekmiş olan yassı bir kayaya doğru yol gösterdi. Bu daha önce gittiğimiz yassı kayaya benzer ama daha büyük bir taştı. Bu taş bu kadar devasa olmasına rağmen, sanki buraya kasıtlı konmuş gibi geldi bana.
“Bu başka bi yöre,” dedi don Juan. “Bu koca kaya insanları çekmesi için buraya kondu. Yakında bunun sebebini de bileceksin.”
Tüm bedenimden soğuk ter boşandı. Bayılacağımı sandım. Kesinlikle fazla tepki gösteriyordum, bununla ilgili bir şeyler söyleyeyim dedim, ama don Juan boğuk bir fısıltıyla konuşmasına devam etti. Genaro’nun rüya görmesi nedeniyle kendi birleşim noktasını kayanın çevresindeki özel yayılımları uyandıracak noktaya getirme denetimine sahip olduğunu söyledi. Benim de birleşim noktamı oynatıp Genaro’yu izlememi önerdi. Bunu oynatmak için, ilkin bükülmez niyetimi hazırlamalı ve sonra durumun getireceği içeriğe göre oynamaya bırakmalıymışım.
Bir an düşündükten sonra, görücülere de ya da aslında sıradan insana da gerçekten alışılmadık şeylerin çoğunun kendiliğinden, niyetin araya girmesiyle olduğunu, bunun usulünü kafaya takmamamı fısıldadı.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra benim için tehlikenin, gömülü görücülerin kaçınılmaz bir şekilde beni korkutmaya kalkışacak olmaları olduğunu ekledi. Gönlümü ferah tutmam, korkuya teslim olmamam ama Genaro’nun devinimlerini izlemem için uyardı beni.
Fenalaşmamak için kendimle umutsuzca savaştım. Don Juan omzuma vurup, benim acemi çaylak rolünü mükemmel oynayan bir profesyonel olduğumu söyledi. Bilinçli olarak birleşim noktamı oynatmaktan kaçınmasam da, her insan otomatikman bunu yaparmış.
“Bi şey senin ödünü patlatacak,” diye fısıldadı. “Sakın kendini bırakma, yoksa ölürsün ve erken bu çevredeki eski yırtıcı kuşlara ziyafet olur.”
“Hadi buradan gidelim,” diye yalvardım. “Eski görücülerin acayipliğinin örneğini görmek gerçekten de umurumda değil.”
“Artık çok geç,” dedi Genaro, şimdi tamamen uyanmış yanımda dikiliyordu. “Sen gitmek istesen de, o iki görücüyle diğer yerdeki dostları senin yolunu keserler. Çevremizde bir çember oluşturdular bile. Şu anda üstüne odaklanmış on altı kadar farkındalık var.”
“Kim onlar?” diye fısıldadım Genaro’nun kulağına.
“Dört görücü ve avanesi,” diye yanıtladı. “Geldiğimizden beri varlığımızın farkındalar.”
Kuyruğumu kıstırıp, hayatım pahasına oradan uzaklaşmak istiyordum ama don Juan kolumdan tutup bana gökyüzünü imledi. Görüş netliğinde fark edilir bir değişiklik olduğunu ayrımsadım. Hâkim olan katran karası karanlık yerine, hoş bir gündoğumu alacakaranlığı vardı. Hızla yönümü belirlemeye çalıştım. Gökyüzü doğuya doğru daha aydınlıktı.
Başımın etrafında garip bir basınç hissettim. Kulaklarım uğulduyordu. Aynı anda hem üşüyor hem de ateşim çıkmış gibi hissediyordum. Hayatımda korkmadığım kadar korkmuştum ama asıl beynimi kemiren, ödlekliğim, yeniklik hissisiydi. Midem bulanıyordu, kendimi sefil hissediyordum.
Don Juan kulağıma tetikte olmamı, eski görücülerin üçümüze saldırısının artık her an hissedilebileceğini fısıldadı.
“İstersen bana tutunabilirsin,” dedi Genaro sanki bir şey onu kışkırtmış gibi hızlı bir fısıltıyla.
Bir an duraksadım. Don Juan’ın, korkumdan Genaro’ya tutunmak zorunda kaldığımı düşünmesini istemiyordum.
“İşte geliyorlar!” dedi Genaro yüksek sesli bir fısıltıyla.

Cvp: 15 Ölüme Meydan Okuyanlar

Bir şey beni sol ayak bileğimden yakalayınca dünyam sanki aniden tersine döndü. Ölümün nefesini tüm bedenimde hissettim. Demir bir kenet, belki bir ayı kapanma yakalandığımı anladım. Tüm bunlar, korkum kadar yoğun ve kulakları sağır eden bir çığlık koy vermeden önce aklımdan yıldırım hızıyla geçti.
Don Juan ve Genaro kahkahalarla güldü. İkisi iki yanımı sarmış, üç adım uzağımda bile olmamalarına rağmen, o kadar korkmuştum ki onları fark etmemiştim.
“Şarkı söyle! Canın uğruna şarkı söyle!” diye emrettiğini duydum don Juan’ın nefes nefese.
Ayağımı çekip kurtarmaya çalıştım. Sonra sanki arı sokmuş, derime iğneler batıyormuş gibi hissettim. Don Juan tekrar tekrar şarkı söylemem için ısrar ediyordu. O ve Genaro popüler bir şarkı söylemeye başladılar. Genaro bir kol boyu yakınımda, bana bakarak şarkı sözlerini söylüyordu. Cızırtılı, detone sesleriyle o kadar nefesleri kesilene ve sesleri yetersiz kalana dek şarkı söylediler ki, gülmeye başladım.
“Söyle yoksa ölürsün,” dedi don Juan bana.
“Hadi üçlü yapalım,” dedi Genaro, “bir bolero söyleyeceğiz”
Detone bir üçlü oluşturduk. Avazımız çıktığı kadar sarhoşlar gibi şarkı söyledik. Bacağımdaki demir kıskacın, derece derece beni bıraktığını hissettim. Bileğime bakmaya cesaret edememiştim. Bir an baktım ve orada beni tutan bir kapan olmadığını fark ettim. Koyu, kafamsı bir şekil beni ısırıyordu!
Muazzam bir çabayla kendimi bayılmaktan alıkoydum. Midemin kalktığını hissedince otomatikman öne eğildim ama insanüstü güçte biri beni dirseklerimden, ensemden yakaladı ve hareket etmemi engelledi. Olduğu gibi elbiselerimin üstüme çıkardım.
Tiksintim o denli tamdı ki kendimden geçmeye başladım. Don Juan dağlara gittiğimizde hep yanında taşıdığı, küçük sukabağından suratıma su çarptı. Su yakamdan içeri aktı. Serinlik, fiziki dengemi sağlamama yardımcı oldu ama dirseklerimden ve ensemden tutan kuvveti etkilemedi.
“Sanırım korkuna fazla kapılıyorsun,” dedi don Juan yüksek sesle ve sesinin tonunun ciddiyeti hemen bir düzen hissi yarattı.
“Hadi, tekrar şarkı söyleyelim,” diye ekledi. “Hadi esaslı bi şarkı söyleyelim -artık bolero duymak istemiyorum.”
Sessizce, sağduyusu ve yüce gönlü için ona şükrettim. “La Valentina’yı” söylediklerini duyduğumda öyle duygulandım ki ağlamaya başladım.
Tutkum yüzünden, diyorlar
Kötü talih yakamı bırakmıyor.
Hiç fark etmez
isterse şeytanın kendisi olsun,
nasıl ölüneceğini biliyorum.

Valentina, Valentina.
Yeter ki sen iste.
Eğer bir gün öleceksem,
o tek sefer, neden bugün olmasın?

Tüm benliğim, bu değerlerin akıl almaz yan yana gelişinin etkisiyle sersemledi. Hiçbir şarkı bu denli anlamlı olmamıştı benim için. Günlük hayatta, ucuz bir duygusallıkla dolu olduğunu düşündüğüm bu şarkı sözlerini dinlerken, savaşçının tarzını anladığımı hissettim. Don Juan, savaşçıların ölümle yan yana yaşadığını ve bunu bildiklerinden her şeyle yüzleşebilecek cesareti duyduklarını beynime kazımıştı. Don Juan bize olabilecek en kötü şeyin ölmemiz olacağını ve bu bizim değişmez yazgımız olduğundan özgür olduğumuzu söylemişti; her şeyi kaybetmiş olanların artık korkacak hiçbir şeyi olmazmış.
Don Juan ve Genaro’ya doğru yürüdüm ve onlara karşı duyduğum sınırsız şükran ve hayranlığı ifade etmek için sarıldım.
Sonra artık beni hiçbir şeyin tutmadığının farkına vardım. Don Juan, tek söz söylemeden kolumdan tuttu ve beni götürüp yassı kayaya oturttu.
“Gösteri başlamak üzere,” dedi neşeli bir ses tonuyla Genaro, oturacak rahat bir biçim bulmaya çalışırken. “Az önce giriş biletini ödedin. Tamamı bağrında duruyor.”
Bana baktı, ikisi beraber gülmeye başladılar.
“Bana çok yakın oturma,” dedi Genaro. “Kusmukçulardan hoşlanmam. Ama fazla uzağa da gitme. Eski görücüler daha oyunlarını bitirmediler.”
Nezaket elverdiği ölçüde onlara yaklaştım. Durumum bir an için beni endişelendirdi ama sonra bütün kuruntularım saçma geldi, çünkü bize doğru gelen birkaç adam fark ettim. Biçimlerini tam ayırt edemiyordum ama yarı karanlıkta hareket eden bir insan figürleri kütlesi ayrımsadım. Bu saatte hala gereksinecekleri fener ya da el lambası taşımıyorlardı. Nedense bu ayrıntı beni endişelendirdi. Buna odaklanmak istemedim ve kasıtlı olarak mantıksal düşünmeye başladım. Yüksek sesle şarkı söylememizin dikkat çekmiş olabileceğini ve onun için araştırmaya geldiklerini tahmin ettim. Don Juan omzuma vurdu. Çenesinin bir devinimiyle, bir grup adamın en önündekileri imledi.
“Şu dördü eski görücüler,” dedi. “Gerisi, dostları.”
Ben daha onların yerli köylüler olduğunu söyleyemeden tam arkamda bir vızıltı sesi duydum. Tamamen telaşla arkama döndüm. Devinimim o denli hızlı oldu ki, don Juan’ın uyarısı geç kaldı.
“Arkana dönme!” diye bağırdığını duydum.
Sözleri ancak arka plandaydı; benim için bir şey ifade etmediler. Geri dönmemle üç tane tuhaf, deforme adamın tam arkamdan kayaya tırmanmış olduklarını gördüm; ağızları kâbusumsu bir yüz buruşturmayla açılmış, kolları beni yakalamak üzere iki yana gerilmiş sürünerek bana doğru geliyorlardı.
Ciğerlerim elverdiğince bir çığlık atacaktım ki sanki bir şey nefes borumu tıkarmış gibi cefalı bir ses çıktı ağzımdan. Otomatikman onlardan uzaklaşıp yere yuvarlandım.
Kalkarken, don Juan yanıma atladı. Aynı anda don Juan’ın bana imlemiş olduğu kalabalık adamlar, yırtıcı kuşlar gibi üzerime indiler. Gerçekten yarasa ya da fare gibi cırlıyorlardı. Dehşet içinde bağırdım. Bu sefer kulak yırtan bir çığlık atabilmiştim.
Don Juan, formunun zirvesinde bir sporcu kadar çevik, beni onların kucağından kayanın üstüne çekti. Sert bir ses tonuyla, ne kadar korkarsam korkayım, arkama bakmak için dönmememi söyledi. Dostların hiç kimseyi itemeyeceğini ama kesinlikle beni korkutup aşağı düşürebileceklerini söyledi. Ne var ki yerde, dostlar istediklerini tutabilirmiş. Eğer görücülerin gömülü olduğu yerin yakınlarında yere düşersem onların insafına kalırmışım. Dostları tutarken beni paramparça edebilirlermiş. Bunu bana daha evvel söylemediğini çünkü bunu görüp kendiliğimden anlamaya mecbur olacağımı ummuştu. Kararı neredeyse hayatıma mal oluyordu.
O acayip adamların hemen arkamda olduğu hissi, neredeyse dayanılmazdı. Don Juan beni yatışmam ve dikkatimi on, on iki kişiden oluşan kalabalığın başındaki dört adama odaklamam için zorladı. Gözlerimi üzerlerine odakladığım anda, bunu beklermiş gibi hepsi yassı kayanın kenarına geriledi. Orada durdular, sürüngenler gibi tıslamaya başladılar. İleri geri yürüdüler. Devinimleri eşzamanlıydı. O kadar tutarlı ve düzenliydi ki, mekanik gibi görünüyordu. Sanki tekrarlanan bir düzen izleyerek beni büyülemeyi amaçlar gibiydiler.
“Gözlerini onlara dikme, canım,” dedi Genaro bana sanki bir çocukla konuşur gibi.
Bunu izleyen kahkaha, korkum kadar histerikti. O kadar sesli güldüm ki tınısı çevredeki tepelerde yankılandı.
Adamlar hemen durdu, allak bullak olmuşa benziyorlardı. Konuşurlarmış, aralarında düşünüp taşınırlarmış gibi kafalarının aşağı yukarı kımıldattıklarını ayrımsıyordum. Sonra bir tanesi kayanın üstüne zıpladı.
“Dikkat! Bu bir görücü!” diye bağırdı Genaro.
“Ne yapacağız?” diye bağırdım.
“Tekrar şarkıya başlayabiliriz,” diye yanıtladı don Juan ciddiyetle.
O zaman korkum yine doruklara tırmandı. Aşağı yukarı zıplamaya, hayvanlar gibi böğürmeye başladım. Adam aşağıya, yere atladı.
“Bu palyaçolara bakma artık,” dedi don Juan. “Hadi her zamanki gibi konuşalım.”
Oraya benim aydınlanmam için gittiğimizi ve bunda fena halde başarısız olduğumu söyledi. Tekrar kendimi toparlamam gerekiyordu. İlk yapmam gereken, birleşim noktamın oynadığını ve tuhaf yayılımları parıldattığım anlamaktı. Her zamanki farkındalık durumumun hislerini, birleştirdiğim dünyaya taşımak gerçekten de komik bir taklitmiş; korku ancak günlük hayat yayılımlarında yaygınmış.
Ona eğer birleşim noktam söylediği gibi kaydıysa, ona söyleyecek bazı şeylerim olduğunu belirttim. Korkum günlük hayatta şimdiye dek deneyimlediğim herhangi bir şeyden daha büyük ve yıpratıcıydı.
“Yanılıyorsun,” dedi. “İlk dikkatinin aklı karışmış ve denetimi elden bırakmak istemiyor, hepsi bu. O yaratıkların karşısına dikilip onlarla yüzleşebileceğine ve onların sana bi şey yapmayacağına eminim.”
Böyle akıl almaz bir şeyi sınayacak durumda olmadığımda ısrar ettim.
Bana güldü. Er ya da geç kendimi bu deliliğimi sağaltacak hale getirmeliymişim. İlk girişimi yapıp, şu dört görücüyle yüzleşmek, onları görebilmem fikrinden daha akıl almaz olamazmış. Ona göre delilik, iki bin yıldır kendini gömmüş ve hala canlı olan bu insanlarla yüzleşmek ve bunun akıl almazlığın bir özeti olarak düşünmemekmiş.
Söylediği her şeyi duymama rağmen, aslında ona dikkat etmiyordum. Kayanın arkasındaki adamlardan ödüm patlıyordu. Bize, daha doğrusu bana doğru zıplamaya hazırlanır gibilerdi. Bana sabitlenmişlerdi. Sanki bir kas sakatlığından mustaripmişim gibi, sağ kolum sallanmaya başladı. Sonra göğün ışıklarının değiştiğini ayırt ettim. Önceden, güneşin doğduğunu fark etmemiştim. Garip olan, denetlenemez bir teşvikle ayağa kalkıp o adam topluluğuna koşturmamdı.
O an, aynı olay hakkında tamamen farklı iki hissim vardı. Daha az önemli olan, kesin bir dehşet. Diğeri, asıl önemlisi, mutlak aldırmazlık. Hiç umursamıyordum.
Topluluğa yaklaştığımda don Juan’ın haklı olduğunu fark ettim; gerçekten de insan değillerdi. Sadece dördünün insana benzerliği vardı ama onlar da insan değildi; koca sarı gözleri olan tuhaf yaratıklardı. Diğerleri, insana benzeyen dördü tarafından öne itilen biçimlerdi.
Sarı gözlü o yaratıklar için alışılmadık bir üzüntü duydum. Onlara dokunmaya çalıştım, ama onları bulamadım. Bir çeşit yel, çekip, uzaklaştırdı.
Don Juan ve Genaro’yu aradım. Orada değillerdi. Hava, tekrar katran karası oldu. Tekrar tekrar onları çağırdım. Bir kaç dakika karanlıkta kıvrandım. Don Juan yanıma gelip, beni korkutup, şaşırttı. Genaro’yu görmedim.
“Eve gidelim,” dedi. “Yolumuz uzun.”

Don Juan gömülmüş görücülerin olduğu yerde ne kadar iyi olduğumdan söz etti, özellikle de karşılaşmamızın son kısmında. Birleşim noktasının kayışının, bir ışık değişimiyle işaretlendiğini belirtti. Gündüzleyin, ışık çok karanlık olurmuş; gece ise, karanlık, alacakaranlık. Sırf hayvansal korku yardımıyla, kendi kendime iki kayış gerçekleştirdiğimi ekledi. Karşı olduğu tek şey kendimi kaptırdığım korku olmuş, özellikle de savaşçıların korkulacak hiçbir şeyi olmadığını öğrendikten sonra.
“Bunun farkına vardığımı nasıl anladın?” diye sordum.
“Çünkü özgürdün. Korku kaybolduğunda, bizi bağlayan tüm bağlar boşanır,” dedi. “Dostlardan biri ayağına yapışmıştı, çünkü hayvansal korkunun çekiciliğine kapılmıştı.”
Ona aymamı destekleyemediğim için ne kadar üzüldüğümü söyledim.
“Bunu dert etme,” diye güldü. “Bu tür aymaların beş para etmediğini bilirsin; bunların savaşçı için bi değeri yoktur çünkü birleşim noktası kayınca iptal olurlar.”
“Genaro ve benim yapmak istediğimiz, seni çok derine kaydırmaktı. Bu sefer Genaro sırf eski görücüleri ayartmak için oradaydı. Şimdiden bi kere yaptı ve sen sol yanın öyle derinine gittin ki bunu anımsaman bayağı zaman alacak. Bu akşam korkun, ilk defa görücülerin ve dostlarının seni bu odaya izledikleri zamanki kadar yoğundu, ama sersemlemiş olan ilk dikkatin onların farkına varmanı engelledi.”
“Bana görücülerin orada ne olduğunu açıklar mısın?” diye sordum.
“Dostlar seni görmeye geldi,” diye yanıtladı. “Onların erkesi az olduğundan her zaman insanın yardımına gerek duyarlar. Dört görücü, on iki dost toplamış.”
“Meksika’nın kırsal alanları ve bazı kentler tehlikelidir. Sana olan, herhangi bi adama ya da kadına olabilir. Bu mezara rastlarlarsa ve korkuları birleşim noktalarını kaydırabilecek kadar uysallarsa,  görücüleri hatta dostlarını dahi görebilirler, fakat kesin olan, korkudan ölecekleri.”
“Gerçekten o Toltec görücülerinin hala yaşadığına inanıyor musun?” diye sordum.
Güldü ve başını inanamazcasına salladı.
“Şu birleşim noktanı birazcık kaydırsan bayağı iyi olacak,” dedi. “Bu ebleh düzeyindeyken seninle konuşamıyorum.”
Elinin ayasıyla üç yerime vurdu: sağ kalça kemiğimin tepesine, sırtımda, kürek kemiklerimin tam ortasına ve sağ göğüs kasımın yukarı kısmına.
Kulaklarım hemen vızıldamaya başladı. Sağ burun deliğimden bir damla kan yavaşça aktı ve içimde bir şey fişten çekilir gibi oldu. Sanki bir tür erke akımı, şimdiye kadar durdurulmuştu da birdenbire akmaya başlamıştı.
“O görücülerle dostları neyin peşindeydi?” diye sordum.
“Hiçbi şeyin,” diye yanıtladı. “Biz onların peşindeydik. Görücüler, tabii ki, erke alanını onları ilk gördüğünde fark ettiler; geri geldiğinde seninle bi ziyafet yapmaya hazırdılar.”
“Onların hayatta olduklarını mı iddia ediyorsun, don Juan?” dedim. “Onlar, dostlar gibi hayatta demek istiyor olmalısın, değil mi?”
“Bu tamamıyla doğru,” dedi. “Ama seninle benim olduğum gibi hayatta olamaz. Bu saçma olurdu.”
Eski görücülerin ölüme olan ilgileri, onların en tuhaf olanakları değerlendirmesine yol açmış. Dostları örnek seçenler kesinlikle sığınacak bir liman bulma arzusundaymış. Ve onu, inorganik farkındalığın yedi bandından birinin sabit konumunda bulmuşlar. Görücüler orada, göreceli daha emniyette hissetmişler. Ne de olsa, günlük dünyadan neredeyse üstesinden gelinmez bir engelle, birleşim noktası tarafından konmuş bir algı engeliyle ayrılıyorlarmış.
“O dört görücü, senin birleşim noktanı kaydırabildiğini görünce cehennemden havalanan yarasalar gibi kaçıştılar,” dedi ve güldü.
“Yedi dünyadan birini mi birleştirdim demek istiyorsun?” diye sordum.
“Hayır, öyle yapmadın,” diye yanıtladı. “Ama daha önce, görücülerle dostları seni kovaladığında yaptın. O gün onların dünyasına gittin. Sorun, ebleh gibi davranmaya bayılman, böylece hiçbi şeyi anımsamıyorsun.”
“Bunun nagualın varlığı yüzünden olduğuna eminim,” diye devam etti, “bu bazen insanların aptal gibi davranmasına neden oluyor. Nagual Julian varken ben şimdikinden daha aptaldım. Ben artık burada olmadığımda, senin her şeyi anımsayacağına inancım sonsuz.”
Don Juan bana ölüme meydan okuyanları göstermesi gerektiğinden, o ve Genaro’nun onları dünyamızın eteklerine çektiklerini açıkladı. Ben ilk önce, onları insan olarak görmeme olanak tanıyan derin yan kayış yapmıştım, ama sonunda onları, ölüme meydan okuyanlar ve dostlarını oldukları gibi görmeme müsaade eden doğru kayışı yapmıştım.

Cvp: 15 Ölüme Meydan Okuyanlar

Ertesi gün, Silvio Manuel’in evinde, don Juan beni erken den, büyük odaya geçen gece olanları tartışmaya çağırdı. Ben yorgundum, dinlenmek, uyumak istiyordum ama don Juan’ın az zamanı vardı. Hemen açıklamasına başladı. Eski görücülerin, yuvarlanış kuvvetini kullanmanın ve onunla itilmenin bir yolunu bulduklarını söyledi. Yıkıcının saldırılarına yenik düşmek yerine ona binip, birleşim noktalarını insanın olanaklarının sınırına oynatması için bırakmışlar.
Don Juan böyle bir başarıya tarafsız bir hayranlık duyduğunu belirtti. Yıkıcının birleşim noktasına verdiği desteği başka hiçbir şeyin veremeyeceğini kabul etti.
Ona yeryüzünün desteği ile yıkıcının desteği arasındaki farkı sordum. Yeryüzünün desteğinin, sadece kehribar rengi yayılımların bağlanış kuvveti olduğunu açıkladı. Bu, farkındalığı düşünülemeyecek düzeylere yükselten bir destekmiş. Yeni görücülere göre bu mutlak özgürlük dedikleri sınırsız bilinçlilik patlamasıymış.
Diğer yandan, yıkıcının desteği, ölümün kuvvetiymiş. Yıkıcının etkisi altında birleşim noktası yeni, önceden kestirilemeyecek konumlara oynarmış. Bu yüzden eski görücüler, ortak bir girişim içinde olmalarına rağmen, yolculuklarında her zaman yalnızmış. Yolculuklarında diğer görücülerin eşlik etmesi rastlantısal olurmuş ve çoğunlukla üstünlüğü ele geçirme konusunda verilecek bir mücadele olacağı anlamına gelirmiş.
Eski görücülerin endişelerinin, bana ne olursa olsun marazi korku öykülerinden daha beter geldiğini itiraf ettim don Juan’a. Kükreyerek güldü. Durumdan hoşnut görünüyordu.
“Ne kadar iğrenirsen iğren, o şeytanların oldukça cesur olduğunu kabul etmelisin,” diye sürdürdü. “Onları ben de hiç sevmedim, ama onlara duyduğum hayranlığın önüne geçemiyorum. Yaşama duydukları sevgi, gerçekten de beni aşıyor.”
“Bu nasıl yaşam sevgisi olabilir, don Juan? Bu iğrenç,” dedim.
“Yaşam sevgisi olmasa başka ne insanı o aşırılıklara zorlar?” diye sordu. “Yaşamı o kadar yoğun seviyorlardı ki bitmesini istemiyorlardı. Ben bunu böyle gördüm. Velinimetim başka bi şey gördü. O onların ölmekten korktuğuna, çünkü hayatı sevdiğine inanıyordu, çünkü kerametler görmüşlerdi, yoksa hasis, ufak canavarlar olduklarından değil. Hayır. Sapkındılar çünkü kimse onlara meydan okumadı ve şımarık çocuklar gibiydiler ama cesaretleri kusursuzdu, yiğitlikleri de öyle.”
“Hırs yüzünden bilinmeyene atılır mıydın? Olanaksız bu. Hırs ancak sıradan işlerde vardır. Dehşetengiz yalnızlığa atılmak için kişide hırstan fazlası olması lazım. Sevgi; kişinin hayat, entrika, giz sevgisi olmalı. Bastırılmaz bi merak ve mangal gibi bi yürek lazım bunun için. Beni bu tiksinmişsin saçmalığıyla uğraştırma. Bu utanç verici!”
Don Juan’ın gözleri zapt ettiği kahkahanın pırıltısıyla ışıl ışıldı. Bana haddimi bildiriyor, ama gülmeden de edemiyordu.

Don Juan beni odada bir saate yakın yalnız bıraktı. Düşüncelerimi ve hislerimi düzenlemek istedim. Ama bir türlü yapamadım. Hiç şüphesiz, birleşim noktam uslamlamanın hâkim olmadığı bir konumdaydı ama yine de akla uygun endişelerle doluydum. Don Juan teknik ayrıntıda, birleşim noktası kaydığında uyuyakalırız, demişti. Örneğin, dışarıdan bakan birinin gözüyle, bana Genaro’nun göründüğü gibi uykuda görünüp görünmediğimi merak ettim.
Döner dönmez don Juan’a bunu sordum.
“Hiç abartmasız, kesinlikle uyuyorsun,” diye yanıtladı. “Şu anda olağan farkındalık durumundaki insanlar seni gölse, biraz başı dönmüş, hatta sarhoş gibi görünebilirdin onlara.”
Normal uyku sırasında, birleşim noktasının kayışının insanın bandının iki yanından biri boyunca olduğunu açıkladı. Böyle kayışlar her zaman uykuyla eşleşirmiş. Uygulamayla oluşturulan kayışlar, insanın bandında, orta kısım boyunca olurmuş ve uykuyla eşleşmezmiş, ne var ki rüya görücü uykuda olurmuş.
“İşte tam bu kritik durumda, yeni ve eski görücüler farklı erk girişimleri yaptılar,” diye devam etti. “Eski görücüler biraz daha fiziksel kuvveti olan bi vücut sureti istediler ki bununla birleşim noktalarını insanın bandının sağ yanı boyunca kaydırdılar. Sağ kenarın ne denli derinine oynatırlarsa,  rüya gören bedenleri o denli acayipleşti. Sen kendin de dün gece sağ kenar boyunca derin kayışın korkunç sonuçlarına tanık oldun.”
Yeni görücülerin tamamen değişik olduklarını, birleşim noktalarını insan bandının orta kısmı boyunca tuttuklarını söyledi. Eğer bu kayış, ileri farkındalığa kayış gibi yüzeysel olursa, rüya görücü korku ve şüphe gibi bazı yönlerden duygusal hassaslığı dışında sokaktaki herkes gibi olurmuş. Fakat derinliğin belirli bir düzeyinde, orta kısımda kaydıran bir rüya görücü ışık damlasına dönüşürmüş. Işık damlası, yeni görücülerin rüya gören bedeniymiş.
Ayrıca kişisel olmaktan böylesine uzak olan bir rüya gören beden tüm yeni görücülerin temelde yaptığı gibi arılamak ve deneyimlemek açısından iyi bir vesileymiş. Eski görücülerin derinine insanlaşmış rüya gören bedeni, onların eşit derecede kişisel, insansı yanıtlar aramasına yol açmış.
Don Juan birden söyleyecek söz bulamaz gibi oldu.
“Ölüme bi başka meydan okuyan daha var,” dedi kısaca, gördüğün dört taneden o kadar farklı ki, sokaktaki sıradan insandan ayırmana olanak yok. Bu özgün başarıyı, aralığını istediği zaman açıp kapayarak başarıyor.”
Sinirli bir biçimde parmaklarıyla oynadı.
“Bu ölüme meydan okuyan, nagual Sebastian’ın 1723’te bulduğu eski görücü,” diye sürdürdü. “O günü hattımızın başlangıcı, ikinci başlangıç sayıyoruz. Yüzlerce yıldır dünya üzerinde olan o ölüme meydan okuyan, bazılarının daha esaslı olmak üzere karşılaştığı her nagualın hayatını değiştirdi. Ve 1723’deki o günden beri hattımızdaki her nagualla tek tek karşı karşıya geldi.”
Don Juan gözlerini bana dikti. Tuhaf bir şekilde utandım. Utangaçlığımın bir ikilem sonucu olduğunu düşündüm. Öykünün doğruluğuna dair ciddi şüphelerim vardı ve aynı zamanda söylediklerinin hepsinin doğru olduğuna dair şaşırtıcı bir güven duyuyordum. İkilemimi ona anlattım.
“Mantıklı inanmamazlık sırf senin sorunun değil,” dedi don Juan. “Velinimetimin de ilkin aynı soruyla canı sıkılmış. Tabii sonradan her şeyi anımsadı. Ama bunu yapmak uzun zamanını aldı. Ben ona rastladığımda her şeyi anımsamıştı da ben şüphelerine hiç tanık olmadım. Sadece onları işitmiştim.”
“İşin garip tarafı adamı gözleriyle görmemiş olanlar, onun orijinal görücülerden olduğuna inanmakta daha az zorlanır. Velinimetim ikileminin, böyle bi yaratıkla karşılaşmanın şokunun bazı yayılımları bir araya toplamasından kaynaklandığını söylemişti. O yayılımların birbirinden ayrılması zaman alır.”
Don Juan birleşim noktamın kaymaya devam ettikçe, uygun yayılım bileşimine çarpacağını açıklayarak devam etti; o anda bu adamın varlığının kanıtı bana bunaltıcı derecede açık olacakmış.
Kararsızlığım hakkında konuşmak zorunda hissettim.
“Konu dışına çıkıyoruz,” dedi. “Sanki seni o adamın varlığına inandırmaya çalışıyormuşum gibi görünebilir ve aslında söz etmek istediğim, eski görücünün yuvarlanış kuvvetinin nasıl idare edilebileceğini bilmesi. Senin onun var olduğuna inanıp inanmamanın önemi yok. Bi gün onun aralığı kapatma başarısının gerçek olduğunu anlayacaksın. Her devrin nagualından ödünç aldığı erkeyi sırf aralığını kapatmak için kullanır.”
“Kapatmayı nasıl başarmış?” diye sordum.
“Bunu bilmemize olanak yok,” diye yanıtladı. “Ben o adamla yüz yüze görüşmüş, karşılaşmış iki nagualle de konuştum, ne nagual Julian ne de nagual Elias nasıl olduğunu bilmiyordu. Adam, bi zaman sonra iyice açılmaya başladığını sandığım aralığı nasıl kapattığını hiç açığa vurmamış. Nagual Sebastian, eski görücüyü ilk gördüğünde adam çok zayıf, neredeyse ölmek üzereymiş. Fakat velinimetim onu bir delikanlı dinçliğinde caka satarken bulmuş.”
Don Juan, nagual Sebastian’ın isimsiz adama  ‘kiracı’ adını taktığını çünkü aralarındaki anlaşma uyarınca, adama erke, yani barınak sağlanması karşılığında onun iyilik ve bilgiyle kira ödediğini söyledi.
“Bu değiş-tokuşta canı yanan oldu mu hiç?” diye sordum.
“Onunla erke değiş-tokuş eden nagualların hiçbirine bi şey olmadı,” diye yanıtladı. “Adamın vaadi, bol erkenin birazını armağanlar karşılığında, sıradışı yetilere karşılık almaktı. Örneğin, nagual Julian erk tırısını aldı. Onunla, kozasındaki yayılımları istediği zaman yaşlı ya da genç göstermek için harekete geçirip, durdurdu.”
Don Juan, ölüme meydan okuyanların genelde kozalarındaki dostların yayılımlarına uyanlar dışında tüm yayılımlarını cansızlaştırmak kadar ileri gittiklerini söyledi. Bu sayede bir biçimde dostlara öykünebilmişler. Don Juan’ın dediğine göre, kayada karşılaştığımız ölüme meydan okuyanlardan her biri, birleşim noktasını kozasında dostlarla paylaşacağı yayılımı vurgulayacak ve ilişki kurabilecek belirgin noktaya oynatmayı başarmış. Ne var ki bu görücüler birleşim noktalarını alışıldık konumuna geri oynatıp insanlarla ilişkiye girebilme yetisinde değillermiş. Diğer yandan, kiracı, hiçbir şey olmamış gibi birleşim noktasını gündelik dünyayla birleştirebilecek kayışı yapabiliyormuş.
Don Juan ayrıca, velinimetinin şundan emin olduğunu söyledi -ki o da tamamıyla ona katılıyordu- erke ödünç alınırken, eski büyücü, nagualın birleşim noktasını, nagualın kozasındaki dostla ortak yayılımlarını vurgulamak üzere kaydırırmış. Sonra o, o kadar zaman derinden cansız kalmış, birdenbire bağlanmış yayılımların ürettiği büyük erke sarsıntısını kullanırmış.
İçimizde cansız yayılımlarda, kilitli duran erkenin muazzam bir kuvveti ve hesaplanmaz bir ufku varmış. Eğer günlük yaşam dünyasında, insanın kozasındaki kılıflanmış yayılımların onda birinin bile algılama ve eylemleşmede kullanılan bağlanış ürünü olduğunu düşünürsek, bu muazzam kuvvetin ufkunu aşağı yukarı saptayabilirmişiz.
“Ölüm anında olan, tüm bu erkenin bi anda serbest bırakılmasıdır,” diyerek devam etti. “Yaşayan varlıklar o anda en kavranamaz kuvvetle sürüklenirler. Aralıkları kıran yuvarlanış kuvveti değildir, çünkü o kuvvet hiçbi zaman kozanın içine girmez; yalnızca onu patlatır. Onları sürükleyen tüm bi yaşam boyunca cansız kalmış yayılımların, birdenbire bağlanmasından çıkan kuvvettir. Bu kadar dev bi kuvvetin aralıktan kaçmak dışında çıkışı yoktur.”
Eski büyücünün bu erkeyi sızdırmanın yolunu bulduğunu ekledi. Nagualın kozası içindeki sınırlı ve çok belirgin bir cansız yayılımlar tayfını bağlayarak, eski görücü sınırlı fakat devasa bir sallantıyı akıtırmış.
“Bu erkeyi kendi vücuduna nasıl alıyor sence?” diye sordum.
“Nagualın aralığını çatlatarak,” diye yanıtladı. “Nagualın birleşim noktasını aralık biraz açılana dek oynatıyor. Yeni bağlanmış yayılımların erkesi o aralıktan açığa çıkınca kendi aralığına alıyor.”
“O eski görücü bunları neden yapıyor?” diye sordum.
“Bana sorarsan kıramadığı bi kısır döngüye yakalanmış vaziyette,” diye yanıtladı. “Onunla anlaştık. O bunu tutmak için elinden geleni yapıyor, biz de öyle. Onu yargılayanlayız, ama yolunun onu özgürlüğe ulaştırmayacağını biliyoruz. Hem durumunun,  hem de durumunu değiştiremeyeceğin farkında, kendi yarattığı bi durumun tutsağı o. Tek yapabileceği dosta benzer varoluş şeklini olabildiğince uzatmak.”