1

Konu: 16 İnsan Kalıbı

Öğle yemeğinden sonra, don Juan’la konuşmak için oturduk. Herhangi bir giriş yapmadan doğrudan söze girdi. Açıklamalarının sonuna geldiğimizi bildirdi. Benimle, özenle tüm ayrıntılarına varıncaya dek eski görücülerin keşfettiği bütün farkındalık gerçeklerini tartıştığını söyledi. Şimdi yeni görücülerin onları düzenlediği dizgeyi bildiğimi vurguladı. Açıklamalarının son oturumlarında birleşim noktamızı oynatmamıza yardımcı olan iki gücün ayrıntılı dökümünü yapmış: yeryüzünün desteği ve yuvarlanış kuvveti. Yeni görücüler tarafından işlenmiş iz sürme, niyet ve rüya görme isimli üç teknik ile bunların birleşim noktasının oynaması üzerindeki etkilerini de açıklamıştı.
“Şimdi, farkındalık ustalaşması açıklamalarını bitirmeden önce tek yapılması gereken,” diye sürdürdü, “algı engelini kendi kendine yıkabilmen. Birleşim noktanı kimsenin yardımı olmadan oynatman ve başka bi büyük yayılımlar bandı yakalaman gerek.
“Bunu yapmazsan, tüm öğrendiklerin sadece lafta kalır. Ve sözcükler de beş para etmez.”
Birleşim noktası alışıldık yerinden uzaklaşır ve belirli derinliğe erişirse, bir engeli yıkarak kendi yayılımları bağlama yetisine geçici olarak engel olurmuş. Bunu algısal boşluk olarak deneyimlermişiz. Eski görücüler bu ana, ne zaman yayılım bağlanışları duraklasa bir sis kümesi göründüğü için, sis duvarı dermiş.
Onunla uğraşmanın üç yolu olduğunu söyledi. Kuramsal olarak, algı engeli gibi kabul edilebilir; tüm bedenin sıkı bir kâğıdı yırtması gibi hissedilebilir ya da sis duvarı olarak görülebilirmiş.
Don Juan bana, çömezliğim sırasında algı engelini görmem için sayısız kereler yol göstermişti. İlk önceleri sis duvarı fikrini sevmiştim. Don Juan beni eski görücülerin de onu öyle görmeyi tercih ettikleri konusunda uyarmıştı. Onu sis duvarı olarak görmenin büyük rahatlık ve kolaylık sağlamasına rağmen aynı zamanda kavranılmaz bir şeyi, karanlık ve önceden sezilen bir şeye çevirmek gibi vahim bir tehlikesi olduğunu söyledi. Bu nedenle onun önerisi, kavranılmaz şeyleri kavranılmaz bırakmak ve onları ilk dikkat kayıtlarının bir parçası haline getirmemekti.
Sis duvarını görmenin kısa süren rahatlatıcı hissinden sonra, don Juan’ın geçiş döneminin kavranılmaz bir kuram olarak tutulması fikrine katıldım, fakat geçen o zamanın ardından farkındalığımın sabitlenmesini kırmam artık olanaksızdı. Ne zaman algı engelini yıkmak durumunda kalsam sis duvarını görüyordum.
Geçmişte, bir defasında, don Juan ve Genaro’ya, sis duvarı yerine başka bir şey görmeyi istememe rağmen bunu değiştiremediğimden şikâyet etmiştim. Don Juan bunun, çarpık fikirli ve nalet olduğumdan anlaşılabilir olduğunu, ben ve onun bu yönden farklı olduğumuzu söylemişti. O, şen şakrak ve uygulamacıydı, insanın kayıt ettiklerine tapmıyordu. Diğer yandan, ben kayıtlarımı fırlatıp atmaya istekli olmadığım gibi, sonuçta ağır, fesat ve uygulama yoksunuydum. Sert eleştirisi beni şok edip, üzdü; kederlendim. Don Juan ve Genaro yanaklarından yaşlar akana kadar güldüler.
Genaro, tüm bunlardan başka kinci ve şişmanlığa da meyilli olduğumu söyledi. O kadar güldüler ki, sonunda kendimi onlara katılmak zorunda hissettim.
Don Juan, diğer dünyaları birleştirme alıştırmalarının birleşim noktasının kayışında deneyim kazanmasını sağladığını söylemişti. Buna rağmen, her zaman birleşim noktamı alışıldık yerinden oynatmak için ilk desteği nasıl alacağımı merak etmiştim. Geçmişte bunu sorguladığım zamanlar, bağlanış her şeyle ilgili güç olduğundan birleşim noktasını oynatan şeyin niyet olduğuna işaret etmişti.
Ona tekrar bunu sordum.
“Şimdi bunu yanıtlayabilecek durumdasın,” dedi. “Birleşim noktasına destek veren farkındalıkta ustalaşmadır. Sonuçta, bizimle alakalı pek bi şey yok; esasında biz belirli konumda sabitlenmiş birleşim noktalarından başka bi şey değiliz. Hem düşmanımız, hem de aynı zamanda dostumuz iç söyleşimiz, kayıtlarımız. Bi savaşçı ol; iç söyleşini kes; kayıtlarını yapıp, bi kenara at. Yeni görücüler, tastamam kayıtlar yapıp sonra onlara gülerler. Kayıt olmazsa birleşim noktası serbest kalır.”
Don Juan, kaydımızın en dayanıklı yanlarından biri olan Tanrı fikrimizden oldukça fazla söz ettiğini anımsattı. Bu yan, birleşim noktamızı orijinal yerine bağlayan kuvvetli bir yapıştırıcı gibiymiş. Eğer başka büyük yayılımlar bandıyla başka bir gerçek dünya birleştireceksem, zorunlu bir adım atıp birleşim noktamı tüm bağlarından koparmam gerekirmiş.
“Bu adım, insanın kalıbını görmektir,” dedi. “Bunu bugün yardım almadan yapmak zorundasın.”
“İnsanın kalıbı nedir?” diye sordum.
“Bi çok kez onu görmene yardımcı oldum,” diye yanıtladı. “Neden söz ettiğimi biliyorsun.”
Neden söz ettiğini bilmediğimi söylemekten kaçındım. İnsanın kalıbını gördün diyorsa öyleydi, fakat neye benzediğiyle ilgili hiçbir fikrim yoktu.
Aklımdan ne geçtiğini biliyordu. Anlayan bir gülüşle bakıp yavaşça başını bir o yana bir bu yana salladı.
“İnsan kalıbı, organik yaşamın büyük bandı içinde devasa bi yayılımlar demetidir,” dedi. “Demet sadece insanın kozasında görülebildiğinden, ona insanın kalıbı denmiştir.
“İnsan kalıbı, görücülerin kendileri için bi tehlike olmadan görebildiği Kartal yayılımları parçasıdır.”
Tekrar konuşmaya başlamadan önce uzun bir ara verdi.
“Algı engelini yıkmak, farkındalıkta ustalaşmadaki son görevdir,” dedi. “Birleşim noktanı bu konuma oynatmak için yeterince erke toplaman lazım. Bi yeniden canlanma yolculuğu yap! Ne yaptığını anımsa!”
İnsan kalıbının ne olduğunu anımsamaya çalışıp, beceremedim. Bir süre sonra gerçek bir kızgınlığa dönüşen ıstırap dolu bir hayal kırıklığı hissettim. Kendime, don Juan’a, herkese kızıp köpürüyordum.

Cvp: 16 İnsan Kalıbı

Don Juan öfkemden etkilenmemişti. Gayet ciddi, öfkenin, birleşim noktasının emir üzerine oynamasının duraklamasına doğal bir tepki olduğunu söyledi.
“Buyruğun Kartal’ın buyruğuna dönüşmesi kuralını uygulayabilene kadar zaman geçmesi lazım,” dedi. “Niyet gizinin esası budur. Bu arada, en kötü zamanda dahi sıkılıp kızmama buyruğunu ver. Bu buyruğun duyulup, Kartal’ın buyruğuymuş gibi itaat edilmesi çok yavaş bi işlemdir.”
Birleşim noktasının alışıldık konumuyla, algı engelinin neredeyse kendini gösterdiğine hiç şüphe olmayan nokta arasında ölçülemez bir farkındalık alanı olduğunu da söyledi. Bu neredeyse algı engelinin göründüğü noktaymış. Bu ölçülemez alanda savaşçılar akla hayale gelebilecek her kötülüğün tuzağına düşermiş. Beni, çevreyi iyi kolaçan etmem ve nasılsa kaçınılmaz olarak bir sefer yakalanacağım bozgun hissine karşı güvenimi kaybetmemem konusunda uyardı.
“Yeni görücüler, yollarına sabırsızlık, umutsuzluk, kızgınlık ya da keder çıktığında çok basit bi eylem önerirler,” diye sürdürdü. “Savaşçıların gözlerini yuvarlamasını önerirler. Herhangi bi yöne doğru olabilir; ben saat yönünde çevirmeyi yeğlerim.
“Gözün devinimi, birleşim noktasını anlık olarak yerinden oynatır. Bu devinim seni rahatlatacak. Bu, gerçek niyet ustalığının yerine kullanılır.”
Niyet hakkında daha fazla şey söylemek için zamanı olmadığından yakındım.
“Bi gün hepsi yeniden aklına gelecek,” diyerek güven verdi bana. “Bi şey diğerini tetikleyecek. Bi anahtar sözcük ve her şey çorap söküğü gibi arkasından gelecek.”
Sonra tekrar insan kalıbı tartışmasına döndü. Onu kimsenin yardımı olmadan, kendi başıma görmenin önemli bir adım olduğunu çünkü hepimizin özgür kalmadan önce kırılması gereken belirli fikirlerimizin olduğunu; bilinemeyeni görmek için bilinmeyene yolculuk yapan bir görücünün kusursuz bir varlık durumunda olması gerektiğini söyledi.
Bana göz kırpıp, kusursuz bir varlık durumunda olmak için kişinin ussal sanı ve ussal korkulardan uzak olması gerektiğini söyledi. Ussal sanı ve ussal korkularımın ikisinin de, o anda insan kalıbını gördüğümü anımsamamı sağlayacak yayılımlara yeniden bağlanmamı engellediğini belirtti. Beni gevşeyip, birleşim noktamı kaydırmak üzere teşvik etti. Tekrar tekrar kalıbı yeniden görmeden önce, onu önceden gördüğümü anımsamamın, gerçekten önemli olduğunu anımsattı. Ve bu durum zamanı gerçekten az olduğundan, benim alışıldık yavaşlığım için hiç de uygun değildi.
Gözlerimi önerdiği gibi oynattım. Neredeyse hemen rahatsızlığımı unuttum ve ani bir bellek aydınlanmasıyla insan kalıbını gördüğümü anımsadım. Bu yıllar önce, çok anımsanabilir bir vesileyle olmuştu; çünkü don Juan benim geleneksel Katolik yetiştiriliş görüşüme kıyasla hiç duymadığım kadar günahkâr yorumlar yapmıştı.
Her şey Sonora Çölü’nün eteklerinde yürürken yaptığımız sıradan bir sohbet sırasında başlamıştı. Bana öğretileriyle yaptıklarının ne anlama geldiğini açıklıyordu. Dinlenmek için durduk ve büyük bir kaya parçasına oturduk. Bana öğretim usulünü açıklamaya devam etti ve bu da beni yüzüncü kez bunun hakkında neler hissettiğimi sayıp dökmeyi denemeye yüreklendirdi. Bunu tekrar duymak istemediği aşikârdı. Farkındalık düzeyimi değiştirdi ve bana eğer insan kalıbını görürsem yaptığı her şeyi anlayacağımı ve ikimizi de senelerce sürecek zahmetten kurtaracağımı söyledi.
İnsan kalıbının ne olduğu hakkında ayrıntılı bir açıklama yaptı. Ondan, Kartal’ın yayılımları olarak değil de, insanlık niteliklerini biyolojik maddeden biçimsiz bir damla üzerine damgalayan bir erke örneği olarak söz etti. En azından ben, mekanik bir karşılaştırma kullandığı tanımdan sonra, konuyu böyle anladım. Bunun sanki seri üretim bandından ona gelen insanları, durmaksızın damgalayan devasa bir mühür gibi olduğunu söyledi. İşlemi iki elinin ayasını büyük bir güçle bir araya getirip, bir insanın, mühür kalıbının iki yarısını birbirine çarpıp kalıbını çıkartmış gibi çok canlı bir şekilde canlandırdı.
Her cinsin kendine has bir kalıbı olduğunu ve işlemle kalıptan çıkan her cinsin her bireyinin kendi türüne ait özellikler gösterdiğini de söyledi.
Sonra insanın kalıbı hakkında aşırı rahatsız edici bir açıklama yapmaya girişti. Dünyamızın gizemcileriyle eski görücülerinin tek bir ortak yanı olduğunu söyledi, -insanın kalıbını görebilmişler fakat ne olduğunu anlayamamışlar. Gizemciler, çağlar boyunca, bize deneyimlerinin dokunaklı öykülerini anlatmışlar. Ama bu öyküler, ne kadar güzel olurlarsa olsunlar, insan kalıbının her şeye kadir, her şeyi bilen bir yaratıcı olması gibi adi ve ümitsiz bir yanlıştan mustaripmişler ve eski görücülerin yorumu olan insan kalıbının dost bir tin, bir insan koruyucusu olması da o denli hatalıymış.
Yeni görücülerse, insan kalıbını görüp, ne olduğunu anlayacak kadar sağduyulu kimselermiş. Anladıkları insan kalıbının bir yaratıcı olmayıp, düşünebildiğimiz hatta aklımızın almayacağı her çeşit insansı sıfattan oluşmuş bir örnek olduğuymuş. Kalıp, bizi hiçbir şeyden yarattığından, kendi imge ve benzerliğiyle yaptığından değil biz onun bizi damgaladığı şey olduğumuzdan, Tanrımızmış. Don Juan’ın fikrince, insan kalıbı karşısında secdeye durmamız, kibir ve insani öz merkezcilikten başka bir şey değilmiş.

Cvp: 16 İnsan Kalıbı

Don Juan’ın açıklamasını duyduğumda çok endişelendim. Her ne kadar kendimi dindar bir Katolik saymasam da, imansızca anlatmak istedikleri beni şok etmişti. Nazikçe onu dinlememe rağmen, günahkar yargılarına ara verip konuyu değiştirmesi için sabırsızlanıyordum. Ama fikrini acımasızca ortaya koydu. Sonunda onun sözünü kesip ona Tanrı’nın varlığına inandığımı söyledim.
Buna inanmamın, inanç ve buna benzer, ikinci el hükümlülüklerden kaynaklanan, hiçbir yere varmayan şeylere dayandığını; Tanrı’nın varlığına inanmamın herkes gibi kulaktan dolma dayanakları olduğunu ve görme eylemini içermediğini söyledi.
Görebilsem bile, gizemcilerin yaptıklarıyla aynı yargı hatasını yapmaktan kurtulamayacağımı söyledi. İnsan kalıbını gören herhangi bir kimse otomatikman onun Tanrı olduğunu sanırmış.
Bu mistik deneyim, bir görme fırsatı, bir defaya mahsus iş olarak adlandırılıp önemsiz olarak addedilebilirdi çünkü birleşim noktasının gelişigüzel bir deviniminden kaynaklanıyordu. Yeni görücülerin aslında bu konuda hakkıyla bir yargı ileri sürecek tek kimseler olduğunu çünkü onların şans eseri görmeyi bir kenara bırakıp, insan kalıbını istedikleri zaman görme yetisine ulaştıklarını iddia etti.
Bu nedenle, bizim Tanrı dediğimiz şeyin erki olmayan, statik bir insanlık prototipi olduğunu görmüşler. İnsan kalıbı hiçbir şartta bizim adımıza müdahale edip, bize yardımcı olmaz, yanlışlarımızı cezalandıramaz ya da bizi ödüllendiremezmiş. Biz basitçe onun mührünün ürünü; onun imgesiymişiz. İnsan kalıbı aynen adının ifade ettiği gibi bir örnek, bir biçim, insan dediğimiz belirgin, lifçik türü unsuru bir araya toplayan bir dökme kalıbıymış.
Söylediği bana büyük bir sıkıntı vermişti. Fakat o, içten ıstırabıma aldırmıyor görünüyordu. Beni şans eseri görenlerin affedilmez suçu dediği, yerine konulmaz erkemizi herhangi bir işimize yaramayan, erki olmayan bir şeye odaklamamız konusunda kızdırmaya devam etti. O konuştukça öfkem arttı. Tam kızgınlığım ona bağıracak kadar arttığında, beni daha da derin bir farkındalık durumuna geçirdi. Sağ yanıma, kalça kemiğimle göğüs kafesim arasına vurdu. Bu vuruşla, havada süzülüp parlayan ışığa, bu en barışçıl ve enfes güzellikteki şeffaf kaynağın içine uçtum. Bu ışık, çevremdeki karanlıktan koruyan bir liman, bir vahaydı.
Nesnel bakış açımdan, bu ışığı ölçülmez bir zaman boyunca gördüm. Görüntünün ihtişamı söyleyebileceğim her şeyin ötesindeydi fakat yine de onu bu kadar güzel yapan şeyin ne olduğunu çıkartamıyordum. Sonra, güzelliğinin uyumdan, barış ve dinginlik duyumundan, sonuca varmış olmaktan güvende olmaktan kaynaklandığı fikri gelişip büyüdü içimde. Kendimi her nefeste sessizlik ve ferahlama alıp verir hissettim. Ne harika bir yeterlik hissi! Bir kuşku kırıntısı duymadan her şeyin kaynağıyla, Tanrı’yla yüz yüze geldiğimi anladım. Ve Tanrı’nın beni sevdiğini anladım. Tanrı sevgi ve bağışlanmaydı. Işık beni yıkadı ve arınmış, yeni doğmuş gibi hissettim. Denetlenmez biçimde, çoğunlukla kendim için ağladım. Göz alıcı ışığın görüntüsü beni değersiz, kötü, çirkin hissettirmişti.
Birden don Juan’ın sesini duydum kulağımda. Kalıbın ötesine gitmem gerektiğini, kalıbın sadece bir sahne olduğunu, bilinmeyene yolculuk edenlere geçici barış ve sükûnet veren aslında verimsiz, değişmeyen bir mola noktası olduğunu söyledi. Aynı zamanda hem aynanın kendi, hem de aynada yansıyan düz bir imgeydi. Ve imge, insanın imgesiydi.
Don Juan’ın söylediklerine içtenlikle gücenmiştim; imansız, günahkâr sözlerine karşı isyan ettim. Ona çekip gitmesini söylemek istedim ama görmemin bağlayıcı erkini kıramadım. Yakalanmıştım. Don Juan nasıl duyumsadığımı da, ne söylemek istediğimi de tam olarak bilir gibiydi.
“Naguala çekip gitmesini söyleyemezsin,” dedi kulağıma. “Görmeni sağlayan nagual. Nagualın tekniği, nagualın erki. Nagual kılavuzun.”
O zaman kulağımdaki sese dair bir şeyin ayırtına vardım. Onun sesi gibi gelmesine rağmen don Juan’ın değildi. Ayrıca, ses haklıydı. Bu görmeyi sağlayan nagual Juan Matus’tu. Onun tekniği ve erki Tanrı’yı görmemi sağlıyordu. Tanrı olmadığını, insan kalıbı olduğunu söylüyordu; haklı olduğunu biliyordum. Ne var ki bunu kabul edemiyordum, kızgınlık ya da inatçılıktan değil de, sadece önümde duran ilahiyata duyduğum sadakat ve sevgimden.
Işığa içimden gelen en fazla tutkuyla, dikkatle bakarken ışık yoğunlaştı ve bir adam gördüm. Karizma, sevgi, anlayış, içtenlik, doğruluk yayan parlak bir adam. İyi olan her şeyin toplanıp bir araya getirildiği bir adam.
Bu adamı gördüğümde hissettiğim şiddetli arzu hayatım boyunca duyduğum her şeyden öteydi. Dizlerimin üstüne düşüp, Tanrı’nın kişileştirilmiş haline tapmak istedim, fakat don Juan araya girdi ve sol üst göğsüme, köprücük kemiğimin yakınına küt diye vurdu ve Tanrı’nın görüntüsünü kaybettim.
Hayal kırıklığı hissiyle, vicdan azabı, kıvanç, kesinlik ve kuşku karışımıyla kalakalmıştım. Don Juan benimle alay etti. Benim dindar ve dikkatsiz olduğumu ve müthiş bir papaz olabileceğimi söyledi; Tann’yı görme şansına erişmiş tinsel bir lider bile sayılabileceğimi söyledi. Beni, şaka yollu, vaaz vermeye ve gördüğümü herkese anlatmaya teşvik etti.
Görünüşte çok ilgili ama sıradan bir biçimde soru gibi de olan bir yorum yaptı.
“Ya o adam?” diye sordu. “Tann’nın eril olduğunu unutmayasın.”
Büyük bir duruluk haline girerken, içimde betimlenmez, engin bir şey doğmaya başladı.
“Çok hoş, di mi?” diye ekledi don Juan gülerek. “Tanrı bir erkek. Aman ne ferahlama!”
Don Juan’a ne anımsadığımı naklettikten sonra, bana fena halde tuhaf gelen bir şeyi sordum. İnsan yapısını görmek için, belli ki birleşim noktamın kayışım sağlamıştım. Hislerimin ve aymalarımın canlılığı bana büyük bir yararsızlık hissi vermişti. O anda hissettiğim ve yaptığım her şeyi şu anda hissediyordum. Ona, bu kadar açık anlamış olmama rağmen nasıl olup da tamamen unutabildiğimi sordum. Sanki geçmişte ne kadar ilerlemiş olursam olayım, olan hiçbir şeyin önemi olmamış gibi en baştan başlamam gerekiyordu.
“Bu yalnızca duygusal bi izlenim” dedi. “Tamamen yanlış anlama. Yıllarca önce yaptığın her neyse kullanılmayan bi yayılım içinde, kılıflanmış duruyor. Örneğin, insan kalıbını görmeni sağladığım o gün ben tamamen yanlış bi anlamada bulundum. Onu gördüğünde anlayabileceğini sandım. Benim açımdan bu tamamıyla yanlış anlamaydı.”
Don Juan her zaman kendisini yavaş anlayan biri saymıştı. İnancını sınayabileceği bir şansı olmamıştı, çünkü temel alabileceği bir şey yoktu. Ben ortaya çıkıp, o öğretmen olduğunda - ki bu onun için tamamen yeni bir şeydi - anlamayı hızlandırmanın bir yolu olmadığını ve birleşim noktasını yerinden sökmenin de yeterli olmadığını fark etmişti. O bunun yeterli olacağını düşünürmüş. Kısa zamanda birleşim noktası normalde rüyalarda, alışılmadık uzaklıklara kaydığından ne zaman tetiklenmiş bir kayış yaşasak bunu hemen telafi etmekte uzmanlaşmış olduğumuzu anlamış. Kendimizi sürekli yeniden dengeliyor ve faaliyete bize hiçbir şey olmamış gibi devam ediyormuşuz.

Cvp: 16 İnsan Kalıbı

Yeni görücülerin çıkarsamalarının değeri bir kimse, başka birinin birleşim noktasını oynatmayı denemeden o kadar açıkça anlaşılmıyormuş. Yeni görücüler, bu yandan bakıldığında birleşim noktasının yeni konumunda değişmezliğini sağlamlaştırma çabasının sayıldığını söylermiş. Bunu konuşulmaya değer tek öğretim usulü saymışlar. Ve onlar bunun yavaş yavaş, kaplumbağa hızında ilerleyerek uygulanması gereken uzun bir işlem olduğunu biliyorlarmış.
Don Juan yeni görücülerin önerisiyle uyum içinde, çömezliğimin başlarında erk bitkileri kullandığını söyledi. Onlar, deneyimle ve görerek erk bitkilerinin birleşim noktasını olağan yerleşiminin çok uzaklarına oynattığını biliyorlarmış. Erk bitkilerinin, birleşim noktası üzerinde etkisi rüyaların etkisine oldukça benzermiş: rüyalar onu oynatırmış; fakat erk bitkileriyle kayış daha büyük ve daha içinde kaybolunan boyutta olurmuş. Sonra öğretmen, böyle bir kayışın zihin karıştıran etkilerini dünya algısının hiçbir zaman nihai olamayacağı zannını sağlamlaştırmak için kullanırmış.
O zaman, insan kalıbını yıllar boyunca beş sefer daha gördüğümü anımsadım. Her seferinde onun hakkında daha az tutkulu oluyordum. Yine de hiçbir zaman Tanrı’yı eril olarak gördüğüm gerçeğini üzerimden atamadım. Sonunda benim için Tanrı olmaktan çıkıp insan kalıbı oldu, fakat don Juan’ın söyledikleri yüzünden değil de, eril bir Tanrı savunulamaz hale geldiğinden. O zaman don Juan’ın o konudaki ifadesini anlayabildim. O sözler hiç de imansız ya da günahkâr değildi; günlük dünya içeriği içinde söylememişti onları. Yeni görücülerin insan kalıbını istedikleri kadar sık görebilmekle farklı olduklarını söylemekte haklıydı. Ama benim için daha da önemli olan onların ne gördüklerini inceleyecek kadar sağduyu sahibi olmalarıydı.
Ona neden insan kalıbını her zaman eril olarak gördüğümü sordum. Bunun birleşim noktamın o zamanlar yeni konumuna yapışık kalacak kadar değişmez olamadığından ve yana doğru, insanın bandına kaydığından olduğunu söyledi. Bu, algı engelini sis duvarı olarak görme durumuyla aynıydı. Birleşim noktasını yana doğru oynatan neredeyse kaçınılmaz bir arzu, anlaşılmaz olanı bize en tamdık olan terimlerle dönüştürmek gerekliliğiymiş: engel bir duvar ve insan kalıbı da insandan başka bir şey olamazmış. Ben kadın olsaymışım, kalıbı kadın olarak göreceğimi düşünüyordu.
Don Juan sonra kalkıp, kentte bir gezinti yapmamızın zamanı geldiğini, insan kalıbını insanlar arasında görmem gerektiğini söyledi. Sessizce kent merkezine yürüdük ama daha oraya varmadan, önüne geçilmez bir erke dalgasıyla sokağın diğer yanma, şehir dışına koşmaya başladım. Bir köprüye geldim ve insan kalıbını göz alıcı, sıcak, kehribar rengi bir ışık olarak tam orada beni beklermiş gibi gördüm.
Dindarlıktan değil de, şaşkınlığın fiziksel tepkisi olarak dizlerimin üstüne düştüm, insan kalıbının görüntüsü her zamankinden daha şaşırtıcıydı. Hiçbir kibir duymadan, onu ilk kez gördüğümden bu yana devasa bir değişimden geçtiğimi hissettim. Ne var ki, gördüğüm ve öğrendiğim her şey gözlerimin önündeki bu tansığa daha büyük, daha esaslı bir hayranlık uyandırmıştı.
İlk önce insan kalıbı köprünün üstündeydi, sonra gözlerimi yeniden odaklayınca insan kalıbının yukarı aşağı yayılarak sonsuzluğa uzandığını gördüm; köprü kuru bir kabuk, sonsuzluğa doğru oturtulmuş minicik bir taslaktı... Ve çevremde devinen, bana arsız, meraklı nazarlarla bakan minnacık insan figürleri de. O anda son derece yaralanabilir olmama rağmen onlardan kopmuştum. İnsan kalıbının beni koruyacak ya da esirgeyecek erki yoktu, yine de onu sınır tanımaz bir tutkuyla seviyordum.
İşte o zaman don Juan’ın bana defalarca tekrarladığı bir şeyi, gerçek aşkın bir yatırım olamayacağını anladım. Zevkle insan kalıbının uşağı olarak kalırdım, bana verebilecekleri için değil, ona karşı duyduğum katışıksız aşktan dolayı.
Bir şeyin beni çekip uzaklaştırdığını duyumsadım ve huzurundan kaybolmadan insan kalıbına bir yemin bağırdım, fakat ne demek istediğimi tam söyleyemeden bir şey beni sıyırıp götürdü. Birdenbire kendimi köprüde diz çökmüş, bir grup köylüyü bana bakıp gülerken buldum.
Don Juan yanıma gelip kalkmama yardım etti ve benimle eve yürüdü.

“İnsan kalıbını görmenin iki yolu var,” diye başladı don Juan oturur oturmaz. “Onu insan olarak da, ışık olarak da görebilirsin. Bu birleşim noktasının kayışına bağlıdır. Kayış yana doğruysa, kalıp insandır; kayış insanın bandının orta kısmındaysa kalıp ışıktır. Bugün yaptığının tek değeri birleşim noktasının orta bölümde kaymış olması.”
İnsan kalıbını gördüğümüz konumun rüya gören beden ve algı engelinin göründüğü yere çok yakın olduğunu söyledi. Bu yüzden yeni görücüler insan kalıbının görülmesi ve anlaşılmasını öneriyorlarmış.
“İnsan kalıbının ne olduğunu anladığına emin misin?” diye sordu bana gülümseyerek.
“Seni temin ederim don Juan, insan kalıbının ne olduğunun tamamen farkındayım,” dedim.
“Köprüye vardığımda insan kalıbına saçmalıklar bağırdığını duydum,”dedi en muzip gülümsemesiyle.
Değersiz bir efendiye tapman, değersiz bir uşak gibi hissettiğimi söyledim ve yine de katışıksız aşkla duygulanmış, ölümsüz sevgi sözü vermiştim.
Tüm bunları çok şamatalı bulup nefesi kesilene dek güldü.
“Değersiz bi uşağın, değersiz bi efendiye verdiği söz değersizdir,” deyip tekrar kahkahalara boğuldu.
Durumumu savunmak istemedim. İnsan kalıbına aşkım, karşılığında ödül bekleme düşüncesi olmadan verilmişti. Verdiğim sözün değersiz olmasının, benim için önemi yoktu.