1

Konu: 12 - Kilisedeki Kadın

Don Juan'la sessizlik içinde oturduk. Sorularım tükenmişti, o da bana uygun olan her şeyi söylemiş gibi görünüyordu. Saat yediden geç olamazdı, ama meydan olağandışı biçimde boşalmıştı. Ilık bir geceydi. O kasabada insanlar genellikle gece ona ya da on bire kadar meydanda dolaşırlardı.
Bana olanları birkaç dakikada yeniden gözden geçirdim. Don Juan'la birlikteki zamanım sona eriyordu. O ve grubu, büyücülerin bu dünyayı terk etme ve düşünülemeyecek boyutlara girme hayalini gerçekleştireceklerdi. Rüya görmedeki sınırlı başarımı temel aldığımda, işlemlerini hayali değil, fazlasıyla ciddi buluyordum; mantığa aykırı da olsalar. Bilinmeyeni algılama arayışı içindeydiler, ve bunu başarmışlardı.
Don Juan, rüya görmenin birleşim noktasında dizgesel bir yer değiştirmeyi başlatarak algılanabileceklerin alanını genişlettiğini, ve böylelikle algıyı özgürlüğe kavuşturduğunu söylemekte haklıydı. Grubunun büyücüleri için rüya görmek, algılanabilecek diğer dünyaların kapılarını açmakla kalmamış, onları bu âlemlere tam bilinçlilikle girmeleri için hazırlamıştı. Onlar için rüya görmek sözlerle anlatılamayacak eşsiz bir şey haline gelmişti, doğası ve kapsamından ancak dolaylı biçimde bahsedilebilecek bir şey; don Juan'ın ondan evrenin ışığına ve karanlığına açılan kapı olarak sözünü ettiğinde olduğu gibi.
Onlar için çözüm bekleyen tek bir şey kalmıştı: benim ölüme meydan okuyan ile karşılaşmam. Don Juan'ın beni önceden haberdar etmediğine ve kendimi daha iyi hazırlayamadığıma hayıflanıyordum. Fakat o her şeye hiçbir uyarı yapmaksızın, hazırlıksız girişen bir nagualdı.
Parkta don Juan'la oturup olayların gelişmesini beklerken, bir an için iyi idare ediyor gibiydim. Ama sonra duygusal dengem inişe geçti; ve göz açıp kapayana dek, karanlık bir umutsuzluğun dibini boyladım. Güvenliğim, amaçlarım, dünyadaki umutlarım, kaygılarım ile ilgili küçük hesaplı düşünceler tarafından saldırıya uğramıştım. Bununla birlikte, inceleyince tek gerçek kaygımın olasılıkla don Juan'ın dünyasındaki üç yoldaşıma ilişkin olduğunu kabullenmem gerekiyordu. Üstelik, iyice düşündüğümde aslında bu bile çok tasa vermiyordu bana. Don Juan onlara ne yapacaklarını daima bilen kadın büyücüler olmayı öğretmişti; ve daha da önemlisi, bildikleriyle ne yapmaları gerektiğini de her zaman bilecek şekilde hazırlamıştı onları.
Keder duymak için bütün olası dünyasal nedenler uzun süre önce üzerimden sıyrılmıştı; bana kalan yalnızca kendim için dertlenmekti. Ve utanmadan kendimi buna kaptırdım. Yol boyu son bir düşkünlük daha: ölüme meydan okuyanın ellerinde ölme korkusu. Öyle korkmaya başladım ki midem altüst oldu. Özür dilemeye çalıştım, ama don Juan gülüyordu.
"Korkudan dağıtma konusunda hiçbi şekilde tek değilsin," dedi. "Ben ölüme meydan okuyan ile karşılaştığımda korkudan altımı ıslatmıştım. İnan bana."

Cvp: 12 - Kilisedeki Kadın

Uzun, dayanılmaz bir dakika boyunca sessizce bekledim. "Hazır mısın?" diye sordu. "Evet," dedim. Ayağa kalkarken ekledi, "Öyleyse gidelim de ateş hattında nasıl duracağını görelim."
Kiliseye dönüş yolunda öne geçti. Bugüne dek, bütün gücümle uğraşarak o yürüyüşten anımsayabildiğim tek şey, don Juan'ın beni yol boyunca bedensel olarak sürüklediği. Kiliseye varışımı ya da içeri girişimi hatırlamıyorum. İlk anımsadığım şu; uzun, eskimiş bir tahta sırada, daha önce gördüğüm kadının yanında diz çökmüştüm. Bana gülümsüyordu. Umutsuzca etrafıma bakındım; don Juan’ı seçmeye çalışıyordum, ama görünürde yoktu. Kadın kolumu yakalayıp beni tutmasaydı, cehennemden kaçan bir yarasa gibi dışarı uçacaktım.
Kadın bana, "Benim gibi küçük bir zavallıdan neden korkasın ki?" diye sordu, İngilizce.
Diz çökmüş olduğum noktaya yapışıp kalmıştım. Beni anında ve tamamıyla ele geçiren şey, sesiydi. En derindeki anılarımı yüzeye çıkaran ne vardı o gıcırtılı seste, tanımlayamam. O sesi hep biliyormuşum gibiydi.
Orada kımıltısız kalakalmıştım, sesle büyülenmiş olarak. Bana İngilizce bir şey sordu, ama ne dediğini çıkaramadım. Bana anlayışla gülümsedi. "Pekâlâ," diye İspanyolca fısıldadı. Sağ tarafımda diz çökmüştü. "Gerçek korkuyu anlarım. Onunla yaşıyorum."
Onunla konuşmak üzereyken, kulağımın içinde elçinin sesini duydum. "Bu Hermelinda'nın sesi; sütannenin," dedi. Hermelinda hakkında tek bildiğim şey, freni patlamış bir kamyon tarafından kazayla ezilip ölmüş olduğuna dair anlatılanlardı. Kadının sesinin bende bu denli derin, eski anıları uyandırması benim için çok sarsıcıydı. Çok acı verici bir huzursuzluk anı yaşadım.
"Ben senin sütannemin," dedi kadın, yumuşak bir ifadeyle. "Ne olağanüstü! Mememi ister misin?" Gülüşü bedenini sarsıyordu.
Soğukkanlılığımı koruyabilmek için çok büyük çaba harcıyordum, ancak yine de hızla kötüye gittiğimi ve çok geçmeden aklımı kaçıracağımı biliyordum.
Kadın, alçak sesle, "Sen benim şakalarıma aldırma," dedi. "Gerçek şu ki, senden çok hoşlanıyorum. Erke kaynıyorsun. Ve biz iyi geçineceğiz."
İki yaşlıca adam tam önümüzde diz çöktüler. Bir tanesi merakla dönüp bize baktı. Kadın ona hiç aldırmadı ve kulağıma fısıldamaya devam etti.
"Bırak elini tutayım," diye rica etti. Ama ricası bir emir gibiydi. Hayır demekten âciz, elimi ona teslim ettim. "Teşekkür ederim. Bana inancın ve güvenin için teşekkür ederim," diye fısıldadı.
Sesini duymak beni çıldırtıyordu. Gıcırtılı tonu çok egzotik, tam anlamıyla kadınsıydı. Onu hiçbir koşulda, sesini kadın sesine benzetmek için uğraşan bir erkeğin sesi olarak düşünmem mümkün değildi. Gıcırtılıydı, ama gırtlaktan gelen, veya kaba tonlu bir ses değildi. Daha çok çakılların üstünde yumuşak bir şekilde yürüyen çıplak ayakların sesine benziyordu.
Beni kuşatan görünmez bir erke perdesini yırtmak için büyük bir uğraş verdim. Başardığımı sanıyordum. Kalktım, gitmeye hazırdım, ve gidecektim de, eğer kadın da kalkıp kulağıma fısıldamasaydı, "Kaçma. Sana söyleyeceğim öyle çok şey var ki."
Merakla duraklayarak, kendiliğimden oturdum. Tuhaf bir şekilde, huzursuzluğum aniden yok olmuştu, korkum da öyle. Hatta kadına soru soracak gücü bile bulmuştum, "Sen gerçekten bir kadın mısın?"
Genç bir kız gibi, tatlı tatlı kıkırdadı. Sonra anlaşılmaz bir cümle söyledi. "Kendimi korkutucu bir adama dönüştürüp sana zarar vereceğimi düşünmeye cüret edersen, ölümüne yanılırsın," dedi; o garip, büyüleyici sesi daha da vurgulayarak. "Sen benim velinimetimsin; ben senin hizmetindeyim, senden önce gelen tüm nagualların hizmetinde olduğum gibi."
"Toparlayabildiğim tüm erkemle, aklımdakini söyledim ona. "Buyur, al erkemi," dedim. "Benden sana bir armağan bu, ama ben senden hiçbir erk armağanı istemiyorum. Ve bunda ciddiyim."
"Senin erkeni karşılıksız alamam," diye fısıldadı. "Aldığım şeyin karşılığını öderim. Anlaşma böyle. Erkeni karşılıksız vermek budalaca olur."
"Ben bütün yaşamım boyunca bir budala oldum. İnan bana," dedim. "Sana bir armağan vermeye kesinlikle gücüm yeter. Benim açımdan hiçbir sorun yok. Erkeye gereksinimin var; al onu. Gereksiz şeyler yüklenmeye niyetim yok. Hiçbir şeyim yok, ve bundan çok memnunum."
"Belki," dedi, düşünceli bir şekilde.
Saldırgan bir tavırla; erkemi almaya ilişkin mi, yoksa hiçbir şeyim olmadığından memnun oluşuma mı belki dediğini sordum.
Keyifle kıkırdadı ve bu denli cömertçe sunduğum erkemi alacağını, ama bir ödemede bulunması gerektiğini söyledi. Bana aynı değerde bir şey vermesi gerekiyormuş.
Konuşmasını dinlerken, İspanyolca'yı çok aşırı bir yabancı şiveyle konuştuğunu fark ettim. Her sözcüğün orta hecesine ayırıcı bir ses yerleştiriyordu. Yaşamım boyunca öyle konuşan hiç kimse duymamıştım.
"Şiven çok olağanüstü," dedim. "Nerenin şivesi bu?"
"Nerdeyse sonsuzluğun," dedi ve içini çekti.
Anlaşmaya başlamıştık. Neden iç geçirdiğini anlıyordum.
Kalıcıya en yakın şeydi o, bense geçiciydim. Bu, benim üstünlüğümdü. Ölüme meydan okuyan kendini köşeye sıkıştırmıştı; oysa ben özgürdüm.
Onu dikkatle inceledim. Otuz beş kırk yaşları arasında görünüyordu. Koyu tenli, tam bir Kızılderili kadınıydı; oldukça güçlü kuvvetliydi, ama şişman hatta iriyarı bile değildi. Kolları ve ellerinin cildinin düz, kaslarının sıkı ve diri olduklarını görebiliyordum. Boyunun yaklaşık 1,80 olduğunu tahmin ettim. Uzun bir elbise giyiyordu, siyah bir şalı ve deri sandaletleri vardı. Diz çökmüş durduğu yerde pürüzsüz topuklarını ve güçlü baldırlarının bir kısmını görebiliyordum. Beli inceydi. Şalıyla saklayamadığı ya da saklamak istemediği iri göğüsleri vardı. Saçları simsiyahtı ve uzun bir örgü yapılmıştı. Güzel değildi, fakat gösterişsiz de sayılmazdı. Hatları hiçbir şekilde çarpıcı değildi. Kimsenin dikkatini çekmeyeceğini hissettim, yalnız yarı kapalı göz kapaklarının ardında saklı tuttuğu gözlerinin dışında. Gözleri muhteşemdi; aydınlık, huzur dolu. Don Juan'ınkiler hariç, hiç daha parlak, daha yaşam dolu gözler görmemiştim.
Gözleri beni tamamıyla rahatlatmıştı. Böyle gözler kötü niyetli olamazdı. Bir güven ve iyimserlik dalgasına kapıldım, onu tüm yaşamım boyunca tanıyormuşum gibi hissediyordum. Yalnız başka bir şeyin de farkındaydım; duygusal dengesizliğimin. Don Juan'ın dünyasında bu beni hep rahatsız ederdi, yoyo gibi olmaya zorlayarak. Mutlak güven ve anlayış anları yaşıyordum, hemen arkasından aşağılık kuşkular ve güvensizlik sökün ediyordu. Bu olay da farklı olmayacaktı. Kuşkucu zihnimde birdenbire bir uyarı belirmişti; ben bu kadının tılsımına kapılmaktaydım.
"İspanyolca'yı geç yaşta öğrendin, değil mi?" diye sordum, sadece düşüncelerimin ağırlığından kurtulup kadının onları okumasını önlemek için.
"Daha dün," cevabını yapıştırdı ve billur gibi bir kahkaha attı, küçük, şaşılacak beyazlıktaki dişleri bir sıra inci gibi pırıldayarak.
İnsanlar dönüp bize baktılar. Duaya dalmışım gibi başımı eğdim. Kadın bana biraz daha sokuldu.
"Konuşabileceğimiz bir yer var mı?" diye sordum.
"Burada konuşuyoruz ya," dedi. "Senin hattının tüm nagualları ile burada konuştum. Fısıldarsan, kimse konuştuğumuzu anlayamaz."

Cvp: 12 - Kilisedeki Kadın

Ona yaşını sormak için ölüyordum. Ama bir düşünce imdada yetişip aklımı başıma getirdi. Yaşımı itiraf etmem için yıllardır bana her çeşit tuzağı kuran bir arkadaşımı anımsamıştım. Küçük hesaplarından hep tiksinirdim, ve şimdi ben de aynı şekilde davranmak üzereydim. Hemen toparlandım.
Bunu ona anlatmak istiyordum, salt konuşmayı sürdürmek için. Aklımdan geçenleri biliyor gibiydi. Aynı düşünceyi paylaştığımızı söylemek ister gibi dostça kolumu sıktı.
"Bir armağan vermek yerine, bana yolumda yardımcı olacak bir şey söyleyebilir misin?" diye sordum ona.
Başını iki yana salladı."Hayır," diye fısıldadı. "Çok fazla farklıyız. Düşündüğümden de fazla."
Kalktı ve yana doğru kayarak sıranın dışına çıktı. Sunağa doğru dönüp becerikli bir şekilde diz çöktü. Haç çıkardı ve sol yanımızdaki büyük yan sunağa doğru kendisini izlememi işa ret etti.
Gerçek boyutlardaki bir çarmıhın önünde diz çöktük. Bir şey söyleyecek zamanım olmadan, o konuştu. "Çok, çok uzun bir zamandan beri yaşıyorum," dedi. Bu uzun yaşamı sürdürmemin nedeni, birleşim noktamın kaymalarını ve devinimlerini denetlemem. Aynı zamanda, burada sizin dünyanızda fazla kalmıyorum. Senin hattının naguallarından aldığım erkeyi idareli kullanmam gerek."
"Diğer dünyalarda var olmak nasıl bir şey?" diye sordum.
"Senin rüya görmendeki gibi; sadece daha fazla devingenliğe sahibim. Ve istediğim her yerde daha uzun kalabilirim. Aynı senin istersen rüyalarının birinin içinde daha uzun kalabileceğin gibi."
"Bu dünyadayken, yalnızca bu bölgede mi kalıyorsun?"
"Hayır. İstediğim her yere giderim."
"Hep bir kadın olarak mı gidiyorsun?"
"Bir erkekten daha uzun süre bir kadın oldum. Bundan kesinlikle daha çok hoşlanıyorum. Sanırım bir erkek olmanın nasıl olduğunu nerdeyse unuttum. Ben tümüyle dişiyim!"
Elimi tuttu ve kasıklarına değdirdi. Kalbim boğazımda atıyordu. Gerçekten bir dişiydi.
"Erkeni karşılıksız alamam," dedi, konuyu değiştirerek. "Başka türlü bir anlaşmaya varmalıyız."
Başka bir dünyevi uslamlama dalgası sarmıştı beni o ara. Bu dünyada iken nerede yaşadığını sormak istiyordum. Yanıt almam için sorumu seslendirmeye ihtiyacım yoktu.
"Sen benden çok, çok daha gençsin," dedi, "ve daha şimdiden insanlara nerede yaşadığını anlatmakta zorluk çekiyorsun. Hatta onları sahip olduğun ya da kirasını ödediğin eve götürsen bile, orası yaşadığın yer değil."
"Sana sormak istediğim öyle çok şey var ki, ama bütün yaptığım aptalca şeyler düşünmek." dedim.
"Bana bir şey sorman gerekmiyor," diye devam etti. "Benim bildiklerimi zaten biliyorsun. Bir silkinmeye gereksinmen vardı, zaten bildiklerine sahip çıkman için. Ben sana o silkinmeyi sağlıyorum."
Sadece aptalca şeyler düşünmekle kalmamış, öyle etkisi altına girmiştim ki; onun bildiklerini benim de bildiğimi söylediği anda, her şeyi bildiğimi, artık ona sorular sorma gereksinimim olmadığını hissetmeye başlamıştım. Gülerek ona saflığımdan söz ettim.
"Saf değilsin," diye güvence verdi, yetkeyle. "Her şeyi biliyorsun, çünkü şu anda tümüyle ikinci dikkattesin. Çevrene bak!"
Bir an için, görüşümü odaklayamadım. Tam anlamıyla, gözlerime su girmiş gibiydi. Görüşümü ayarladığımda, olağanüstü bir şey olduğunu anladım. Kilise farklıydı; daha karanlık, daha meşum, ve bir bakıma, daha gerçekti. Kalktım ve orta sıralara doğru birkaç adım attım. Gözüme takılan, sıralar oldu; keresteden değil, ince, çarpık çurpuk direklerden yapılmışlardı. Bunlar ev yapımı sıralardı; muhteşem bir taş binanın içine yerleştirilmişlerdi. Kilisedeki ışık da farklıydı. Sarımsı renkteydi, ve loş pırıltısı gördüğüm en siyah gölgeleri yansıtıyordu. Birçok sunaktaki mumlardan geliyordu bu ışık. Mum ışığının kocaman taş duvarlarla ve sömürge kilisesinin süsleriyle ne denli iyi bir uyum sağladığını görebiliyordum.
Kadın bana bakıyordu, gözlerinin parlaklığı olağanüstüydü. O anda rüyada olduğumu ve rüyayı onun yönettiğini anlamıştım. Ama ondan ya da rüyadan korkmuyordum.
Yan sunaktan uzaklaştım ve tekrar orta sıralara doğru baktım. Dizlerinin üstünde dua eden insanlar vardı orada. Bir çoğu garip biçimde ufak tefek, koyu tenli, sert görünüşlü insanlardı. Ana sunağın ayakları dibine kadar uzanan öne eğik başlarını görebiliyordum. Bana yakın olanlar bana bakıyordu, belli ki kınayarak. Ağzım açık izliyordum onları, ve başka her şeyi. İnsanlar deviniyordu, ama hiç ses yoktu.
"Hiçbir şey duyamıyorum," dedim kadına, ve sesim gümbürdedi, kilise boş bir kabukmuş gibi yankılandı.
Nerdeyse bütün başlar bana doğru döndü. Kadın beni geriye, yan sunağın karanlığına doğru çekti.
"Kulaklarınla dinlemezsen duyabilirsin," dedi. "Rüya görme dikkatinle dinle."
Bütün gereksindiğim onun bunu sezindirmesiydi sanki. Bir anda büyük bir kalabalığın dualarının uğultusu içinde kaldım. Anında alıp götürmüştü beni. Tüm yaşamım boyunca duymuş olduğum en hoş şey gibi gelmişti bu bana. Hayranlıkla kadına bundan söz etmek istedim, ama yanımda değildi. Onu arandım. Nerdeyse kapıya varmak üzereydi. Orada bana dönüp kendisini izlememi işaret etti. Kemer altında ona yetiştim. Sokak ışıkları yok olmuştu. Tek aydınlatma ay ışığıydı. Kilisenin ön cephesi de farklıydı; daha bitmemişti. Her yerde dört köşe kireç taşı blokları vardı. Kilisenin çevresinde hiç ev ya da bina yoktu. Ay ışığında tekinsiz bir görüntüydü bu.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum ona.
"Hiçbir yere," diye yanıtladı. "Daha rahat ve yalnız olabilelim diye geldik buraya. Burada küçük kafacıklarımız patlayana dek konuşabiliriz."
Taş ocağından çıkarılmış ve yarı yontulmuş bir kireç taşı parçasının üzerine oturttu beni. "İkinci dikkatin keşfedilecek sınırsız hâzineleri vardır," diye başladı. "Rüya görücünün bedenini yerleştirdiği ilk konum, anahtar önemi taşır. İşte benim zamanımda bile eski dönemlere ait olan, eski çağ büyücülerinin gizemi tam oradadır. Bunu düşün."

Cvp: 12 - Kilisedeki Kadın

Bana öyle yakın oturmuştu ki, bedeninin ısısını hissedebiliyordum. Kolunu omzuma attı ve beni göğsüne bastırdı. Vücudu bana ağaçları, ya da bilge yaşlıları anımsatan çok özel bir kokuya sahipti. Sürdüğü bir koku değildi bu; tüm varlığı sanki çam ormanlarının o kendine özgü kokusunu yayıyor gibiydi. Vücudunun sıcaklığı da benimkine, ya da tanıdığım hiç kimseninkine benzemiyordu. Onunki serin, sanki nane ferahlığında bir ısıydı; sabit, dengeli. Isısının kendini amansızca, ama telaşsız bir ısrarla kabul ettirdiği geçti aklımdan.
Ondan sonra sol kulağıma fısıldamaya başladı. Benim çizgimin naguallarına verdiği armağanların, eski büyücülerin ikiz konumlar olarak adlandırdıkları şeyle ilgili olduğunu söyledi. Bu şu demekti; rüya görmeye başlarken rüya görücünün fiziksel bedenini tuttuğu ilk konum, rüyalarında seçtiği herhangi bir yere birleşim noktasını sabitlerken erke bedenini tuttuğu konumun aynısıydı. İki konum bir birim teşkil ediyor, diyordu, ve herhangi iki konumun arasındaki mükemmel ilişkiyi bulabilmek büyücülerin binlerce yılını almıştı. Kıkırdayarak yaptığı yoruma göre, günümüz büyücülerinin bütün bu iş için ne zamanları, ne de eğilimleri vardı; bu yüzden benim silsilemin erkekleri ve kadınları, bu tür armağanlar verdiği için ona sahip olmakta gerçekten şanslıydılar. Gülüşünün çok olağanüstü, billursu bir tınısı vardı.
İkiz konumlar hakkındaki açıklamasını tam anlayamamıştım. Cesaretle, bütün bunları uygulamak istemediğimi; haklarında yalnızca kuramsal olasılıklar olarak bilgi edinmek istediğimi söyledim ona.
"Tam olarak ne bilmek istiyorsun?" diye sordu, yumuşak bir tavırla.
"Bana ikiz konumlar, ya da rüya görücünün rüyaya başlarken bedenini tuttuğu ilk konum demekle ne kastettiğini anlat," dedim.
"Rüya görmeye başlarken ne şekilde uzanıyorsun?" diye sordu.
"Herhangi bir şekilde olabilir. Bir yöntemim yok. Don Juan bu noktayı hiç vurgulamadı."
"Eh, ben vurguluyorum," dedi ve ayağa kalktı.
Yerlerimizi değiştirdi. Sağ tarafıma oturdu ve öbür kulağıma, bilgilerine göre, kişinin bedenini yerleştirdiği konumun en büyük önemi taşıdığını fısıldadı. Bunu denemem için son derece hassas, ama basit bir uygulama önerdi.
"Rüya görmeye dizlerini biraz büküp sağ yanına yatarak başla," dedi. Disiplin, bu konumu koruyarak uykuya dalmaktır. Rüyanın içindeki uygulama, kesinlikle aynı konumda uzanıp yeniden uykuya daldığını rüyanda görmektir."
"Bu ne işe yarar?" diye sordum.
"İkinci uykuya dalış anında birleşim noktan tam olarak hangi konumda ise, onu o konumda sabit tutar; gerçekten, tam anlamıyla sabit tutar."
"Bu uygulamanın sonuçları nedir?"
"Tam algılama. Benim armağanlarımın tam algılamaya ilişkin olduğunu eminim öğretmenlerin sana anlatmışlardır."
"Evet. Ama sanırım tam algılamanın anlamı çok açık değil benim için," diye yalan söyledim.
Bana aldırmadı ve uygulamanın dört çeşitlemesi ile ilgili anlatımını sürdürdü; bunlar sağ yana yatarak uyumak, sol yana, sırtüstü ve yüzükoyun yatarak uyumaktı. Sonra rüya görmeye geçildiğinde, uygulama, ilk baştaki konum korunarak ikinci kez uykuya dalmanın rüyasını görmekti. Önceden söylemenin mümkün olmadığı olağanüstü sonuçlar vaat etti bana.
Ansızın konuyu değiştirdi ve "Kendin için istediğin armağan nedir?" diye sordu.
"Hiçbir şey. Daha önce de söylemiştim sana."
"Israr ediyorum. Sana bir armağan vermeliyim, sen de kabul etmelisin. Anlaşmamız böyle."
"Anlaşmamız, bizim sana erke vermemiz için. Öyleyse al onu benden. Bu benden olsun. Benim sana armağanım."
Kadın donakalmış gibi görünüyordu. Ben de ona erkemi almasının benim için sakıncası olmadığını ısrarla söylemeye devam ettim. Ondan çok fazla hoşlandığımı bile söyledim. Doğal olarak, ciddiydim. Onda son kerte hüzünlü, ve aynı zamanda son kerte çekici olan bir şey vardı.
"Haydi kiliseye geri dönelim," diye mırıldandı.
"Bana gerçekten bir armağan vermek istiyorsan," dedim, "beni bu kasabada bir yürüyüşe çıkar, ay ışığında."
Başını olur anlamında salladı. "Tek kelime etmemen koşuluyla," dedi.
"Neden?" diye sordum, ama cevabı zaten biliyordum.
"Çünkü rüya görüyoruz," dedi. "Seni rüyamın daha derinliklerine götüreceğim."
Kilisenin içinde kaldığımız sürece, düşünecek ve konuşacak erkeye sahip olduğumu açıkladı; ama o kilisenin sınırlarının ötesi, farklı bir durumdu.
"Neden böyle?" diye sordum, yüreklice.
Yalnız onun tekinsizliğini değil, benim dehşetimi de arttıran ciddiyette bir sesle, kadın şöyle dedi; "Çünkü oradaki, hiçlik. Bu bir rüya. Dördüncü rüya görme kapısındasın; benim rüyamı görüyorsun."
Sanatının, niyetini yansıtabilme yetisi olduğunu söyledi bana, ve çevremde gördüğüm her şeyin onun niyeti olduğunu. Kilisenin ve kasabanın onun niyetinin sonuçları olduğunu fısıldadı; onlar yoktular, ancak vardılar da. Gözlerimin içine bakarak ekledi; bu, rüya görmenin ikiz konumuna ikinci dikkatte niyetlenmenin gizemlerinden biriydi. Yapılabilir; ancak açıklanamaz ve kavranamazdı.
İkinci dikkatte niyetlerini yansıtarak devinmeyi bilen bir büyücüler silsilesinden geldiğini açıkladı bana. Onların öyküsü şöyleydi; silsilesinin büyücüleri, seçtikleri herhangi bir nesne, yapı ya da bir nirengi noktası ya da doğal manzaranın gerçek kopyasını üretmeyi başarmak için, rüya görürken düşüncelerini yansıtma sanatını uyguluyorlardı.
Dediğine göre, silsilesinin büyücüleri, basit bir nesneye sabit bakarak başlıyorlar, onun her ayrıntısını ezberliyorlardı. Sonra gözlerini kapatarak nesneyi hayallerinde canlandırıyor, ve görüntü üzerinde aslına göre düzeltmeler yapıyorlardı; ta ki onu gözleri kapalı olarak tümüyle eksiksiz biçimde görene dek.
Geliştirme dizgelerinde bir sonraki şey, nesneyle rüya görmek ve rüyanın içinde kendi algılamalarının görüş açısıyla nesnenin tam bir fiziksel cisimlenmesini sağlamaktı. Bu edim, kadının dediğine göre, tam algılamaya ilk adımdı.
O büyücüler, basit bir nesneden gittikçe daha karmaşık nesnelere geçmişlerdi. Nihai amaçları; hepsinin birlikte hayallerinde tam bir dünya canlandırması, sonra o dünyayı rüyada görmeleri ve böylece var olabilecekleri tümüyle gerçek bir âlemi yeniden yaratmalarıydı.
"Benim silsilemin büyücülerinden biri bunu yapmayı başardığı zaman," diyerek devam etti, "herkesi kolaylıkla kendi niyetine, kendi rüyasına çekebiliyordu. Şimdi sana yaptığım da bu; senin çizginin tüm naguallarına yapmış olduğum da."
Kadın kıkırdadı. "İnansan iyi olur," dedi, sanki inanmıyormuşum gibi. "İnsan toplulukları hep birlikte kayboldular; bu şekilde rüya görerek. Bu kilise ve bu kasabanın, ikinci dikkatte niyetlenmenin gizemlerinden biri olduğunu söylememin nedeni buydu."
"İnsan topluluklarının hep birlikte kaybolduklarını söylüyorsun. Bu nasıl mümkün oldu?" diye sordum.
"Önce hayallerinde canlandırdılar, sonra rüyada aynı görüntüyü tekrar yarattılar,"diye yanıtladı. Sen hiçbir şey canlandırmadın bugüne dek; onun için benim rüyama girmen çok tehlikeli."
Sonra beni uyardı; dördüncü kapıyı geçmek ve yalnızca bir başkasının niyetinde var olan yerlere yolculuk etmek riskliydi, çünkü böyle bir rüyadaki her öğe eninde sonunda kişisel bir öğeydi.
"Hâlâ gelmek istiyor musun?" diye sordu.
Evet, dedim. O zaman bana ikiz konumlar hakkında biraz daha bilgi verdi. Açıklamasının özü şuydu; örneğin rüyamda memleketimi görüyorsam, ve rüyam sağ tarafıma yattığım konumda başladıysa, rüyamın içinde sağ yanıma yatıp uykuya daldığımı gördüğümde, büyük kolaylıkla rüyamdaki memleketimde kalabilirdim. İkinci rüya sadece memleketimin rüyası olmakla kalmayacak; insanın imgeleyebileceği en somut rüya da olacaktı.
Rüya görme uygulamalarımda büyük ölçüde somutluk elde ettiğim sayısız rüyalar gördüğümden emindi; ancak onların hepsinin rastlantı sonucu olduğu konusunda güvence verdi. Rüyaların tam denetimini elde etmek, ikiz konumlar tekniğini kullanmakla mümkündü.
"Ve bana neden diye sorma," diye ekledi. "Sadece böyle oluyor. Başka her şey gibi."
Beni kaldırdı ve konuşmamamı, ve kendisinden uzaklaşmamamı tekrar ihtar etti. Sanki bir çocukmuşum gibi, yumuşak bir şekilde elimi tuttu, ve birtakım evlerin karanlık siluetlerine doğru yöneldi. Kaldırım taşı kaplı bir sokaktaydık. Sert nehir taşları yanlamasına çamurun içine yerleştirilmişti. Gelişigüzel yapılan bastırma sonucu düzgün olmayan zeminler ortaya çıkmıştı. Dikkatsiz işçiler, aynı düzeye getirmeye zahmet etmeden, çevre çizgilerini aynen izlemişler gibiydi.
Evler büyük, kireç badanalı, kiremitli damlarıyla tek katlı, tozlu binalardı. Sessizce dolaşan insanlar vardı ortalıkta. Evlerin içindeki karanlık gölgeler, bende kapılar arkasında dedikodu yapan meraklı, ama korkmuş komşular izlenimini uyandırıyordu. Kasabanın çevresindeki alçak dağları da görebiliyordum.
Rüyalarımda bana hep olanın tersine, zihinsel işleyişim zayıflamamıştı. Düşüncelerim, rüya içindeki olayların gücüyle uzağa sürüklenmiyordu. Ve zihinsel değerlendirmelerim, bana don Juan'ın yaşadığı kasabada olduğumu söylüyordu; ama farklı bir zamanda. Merakımın doruğundaydım. Ben gerçekten ölüme meydan okuyan ile, onun rüyasının içindeydim. Ama rüya mıydı sahiden? O, kendisi söylemişti rüya olduğunu. Her şeyi izlemek, tümüyle tetikte olmak istiyordum. Erkeyi görerek her şeyi sınamak istiyordum. Utandığımı hissettim, ama kadın benimle aynı fikirde olduğunu işaret eder gibi, kolumdaki elini biraz daha sıktı.
Hâlâ anlamsız şekilde mahcup, görme niyetimi yüksek sesle bağırıverdim. Rüya görme uygulamalarımda, hep "Erke görmek istiyorum," ifadesini kullanırdım. Bazen, sonuç alana dek defalarca tekrarlamam gerekiyordu. Bu kez, kadının rüya kasabasında, olağan tarzımda tekrarlamaya koyulunca, kadın gülmeye başladı. Gülüşü don Juan'ınki gibiydi; derin, kapıp koyuvermiş, okkalı bir gülüş.
"Bu kadar komik olan ne?" diye sordum, nedense neşesine bozularak.
"Juan Matus genellikle eski büyücüleri, özellikle de beni hiç sevmez," dedi kadın, kahkaha nöbetleri arasında. "Rüyalarımızda görmek için tüm yapmamız gereken, görmek istediğimiz öğeyi küçük parmağımızla işaret etmek.

Cvp: 12 - Kilisedeki Kadın

Benim rüyamda seni böyle bağırtmak, onun bana mesajını iletme yolu. Gerçekten akıllı olduğunu kabul etmelisin." Bir an durakladı, sonra bir ifşaatta bulunuyormuş havasında ekledi, "Tabii, eşşek gibi bağırmak da iş görür."
Büyücülerin gülmece anlayışı beni tam anlamıyla şaşkına çevirmişti. Öyle çok güldü ki, yürüyüşümüzü sürdüremeyecek gibiydi. Kendimi aptal hissediyordum. Sakinleşip mükemmel dengesine tekrar kavuşunca, bana rüyasındaki kendisi de dahil her şeyi işaret edebileceğimi nazikçe açıkladı.
Sol elimin küçük parmağıyla bir evi işaret ettim. O evde hiç erke yoktu. Sıradan bir rüyanın herhangi bir öğesi gibiydi o ev. Çevremdeki her şeyi işaret ettim ve aynı sonucu aldım.
"Beni işaret et," diye ısrar etti. "Rüya görücülerin görmek için izledikleri yöntemin bu olduğunu doğrulamalısın."
Tamamıyla haklıydı. Yöntem bundan ibaretti. Parmağımı ona doğrulttuğum anda, bir erke baloncuğuna dönüştü. Çok garip bir baloncuk, diye ekleyebilirim. Erkesel biçimi tıpkı don Juan'ın betimlemiş olduğu gibiydi; tüm uzunluğunu kaplayan bir yarık boyunca içeri doğru kıvrılmış, dev boyutlu bir deniz kabuğuna benziyordu.
"Bu rüyadaki tek erke üreten varlık benim," dedi. "Onun için senin yapacağın en uygun şey, her şeyi sadece izlemek."
O anda ilk kez, don Juan'ın şakasının sınırsız büyüklüğüyle çarpıldım. Bana rüyalarımda bağırmayı öğreterek gerçek bir plan kurmuştu; ölüme meydan okuyanın rüyasında onunla baş başayken bağırabileyim diye. Bu tarzı öylesine komik bulmuştum ki, gülerken boğulacaktım nerdeyse.
Kadın, "Haydi yürüyüşümüze devam edelim," dedi, kahkahalarım tükenince.
Birbiriyle kesişen yalnız iki sokak vardı, her birinde de üçer tane ev bulunuyordu. İki sokağı da boylu boyunca yürüdük; bir değil, tam dört kez. Her şeye baktım ve tüm gürültüleri rüya görme dikkatimle dinledim. Çok az ses vardı; yalnızca uzakta havlayan köpekler, ya da biz geçerken aralarında fısıltıyla konuşan insanlar.
Köpek havlamaları bende bilinmedik ve derin bir özlem uyandırdı. Durmak zorunda kaldım. Omzumu bir duvara yaslayarak rahatlamak için bekledim. Duvara temasımla şok geçirdim; olağandışı bir duvar olduğundan değil, fakat dayandığım katı bir duvardı; şimdiye dek dokunduğum tüm duvarlar gibi. Boştaki elimle onu yokladım. Parmaklarımı pürüzlü yüzeyine sürdüm. Bu gerçekten bir duvardı!
Onun sarsıcı gerçekliği özlem duygumu anında noktaladı ve her şeyi izleme merakımı yeniledi. Özellikle, benim günümdeki kasaba ile bağlantılı nitelikler aranıyordum. Ama ne denli yoğun incelesem de, başarılı olamadım. O kasabada da bir meydan vardı, fakat kilisenin önünde, kemer altına bakıyordu.
Ay ışığında, kasabanın çevresindeki dağlar gayet net görünüyordu; nerdeyse tanınabilecek gibiydiler. Günlük yaşamın ortak gerçekliği içindeymişim gibi, ayı ve yıldızları gözlemleyerek yerimi saptamaya çalıştım. Küçülmekte olan bir aydı; belki dolunaydan bir gün sonra. Ufuk çizgisinin çok üzerindeydi. Akşam saat sekiz ya da dokuz civarı olmalıydı. Ayın sağ tarafında Orion takımyıldızını görebiliyordum; onun iki ana yıldızı, İkizlerevi ve Ayak ay ile yatay bir çizgi üzerindeydiler. Aralık ayının başları olduğunu tahmin ettim. İçinde bulunduğum zaman, Mayıs ayıydı. Mayıs ayında, o saatte Oriyon hiçbir yerden görünmezdi. Aya bakabildiğim kadar uzun süre sabit baktım. Hiçbir şey değişmedi. Zamandaki farklılık beni çok heyecanlandırmıştı.
Güney ufkunu tekrar incelediğimde, don Juan'ın taraçasından görünen çan biçimindeki tepeyi seçebildiğimi sandım. Evinin nerde olduğunu çıkarabileceğimi düşündüm. Dikkatim oraya öyle toplanmıştı ki, elimi kadının elinden kurtardım. Anında, müthiş bir huzursuzluk kapladı içimi. Kiliseye geri gitmem gerektiğini biliyordum, çünkü dönemezsem orada düşüp ölecektim. Döndüm ve kiliseye doğru fırladım. Kadın hemen elimi yakaladı ve beni izledi.
Koşar adım kiliseye doğru ilerlerken, o rüyadaki kasabanın kilisenin arkasında kurulmuş olduğunu fark ettim. Bunu göz önüne almış olsaydım, yerimi saptamam mümkün olacaktı. Görünüşe göre, hiç rüya görme dikkatim kalmamıştı. Hepsini kilisenin arkasındaki mimari ve bezeme ayrıntılarına odakladım. Binanın o tarafını günlük yaşamımın dünyasında hiç görmemiştim, ve eğer özelliklerini zihnime kaydedebilirsem, sonra gerçek kilisenin ayrıntılarıyla karşılaştırabilirim diye düşünüyordum.
Hemen orada tasarladığım plan, buydu. Bununla birlikte, içimdeki bir şey, çabalarımı tarafsızca değerlendirip küçümsedi. Bütün çömezliğim boyunca, nesnellik gereksinimi hep başıma dert olmuştu; beni don Juan'ın dünyasındaki her şeyi tekrar tekrar kontrol etmeye zorlayarak. Ancak her zaman olacakları belirleyen tek başına bu onaylama edimi değildi; bu nesnellik dürtüsünü, idrakimin en yoğun biçimde karıştığı anlarda kendime koruyucu bir destek olarak alma ihtiyacındaydım; iş onayladığımı denetlemeye geldiğinde ise, hiçbir zaman sonunu getiremiyordum.
Kilisenin içinde, kadın ve ben daha önce durduğumuz sol taraftaki küçük sunağın önünde diz çöktük, ve bir an sonra, günümün iyi aydınlatılmış kilisesinde uyandım.
Kadın haç çıkardı ve kalktı. Ben de kendiliğimden aynısını yaptım. Kolumdan tuttu ve kapıya doğru yürümeye başladı. "Bekle, bekle," dedim, ve konuşabildiğime şaşırdım. Net düşünemiyordum, ama ona karmaşık bir soru sormak istiyordum. Bilmek istediğim, kişinin bir kasabanın tüm ayrıntılarını gözlerinin önünde canlandıracak kadar erkeye nasıl sahip olabildiğiydi.
Kadın gülümseyerek seslendirilmemiş sorumu yanıtladı, dediğine göre canlandırmada çok ustaydı; çünkü bunu bir yaşam boyu yaptıktan sonra, kusursuz hale getirecek birçok yaşamları daha olmuştu. Ziyaret ettiğimiz kasabanın ve içinde konuştuğumuz kilisenin kendisinin yakın zamandaki canlandırmalarından örnekler olduğunu söyledi. Kilise, Sebastian'ın zangoçluk yaptığı kiliseydi. Hayatta kalabilmesi için, kilisenin ve o kasabanın her köşesinin her ayrıntısını ezberleme görevi vermişti kendisine.
Son anda eklediği müthiş rahatsız edici bir fikirle konuşmasını bitirdi. "Onu hiç hayalinde canlandırmaya çalışmadığın halde, bu kasaba hakkında hayli bilgin var," dedi, "onun için şimdi bana niyetlenmemde yardım ediyorsun. Senin ve benim niyetim dışında, şu anda bu baktığın kasabanın aslında var olmadığını söylersem, bahse girerim ki bana inanmazsın."
Beni gözledi ve dehşet duyguma güldü, çünkü o anda daha yeni anlamıştım, tam olarak ne dediğini. "Hâlâ rüya mı görüyoruz?" diye sordum, şaşkınlık içinde.
"Rüya görüyoruz," dedi. "Ama bu rüya öbüründen daha gerçek; çünkü bana yardım ediyorsun. Sadece oluyor demenin ötesinde, bunu açıklamak mümkün değil. Başka her şey gibi." Tüm çevresini işaret etti. "Nasıl olduğunu anlatmanın yolu yok, ama oluyor. Sana söylediğimi anımsa her zaman: ikinci dikkatte niyetlenmenin gizemi bu."
Nazikçe beni kendine doğru çekti. "Haydi bu rüyanın meydanında gezinelim," dedi. "Ama daha rahat olman için belki kendime biraz çekidüzen vermeliyim."
Becerikli bir şekilde görünümünü değiştirirken, anlayamayan gözlerle bakıyordum ona. Bunu çok basit, sıradan hareketlerle yapıyordu. Uzun eteğini çıkardı, ve altına giymiş olduğu gayet alelade, diz boyu etek açığa çıktı. Sonra örgüsünü döndürerek bir topuz haline getirdi ve deri sandaletlerini küçük bir kumaş torbada taşıdığı topuklu ayakkabılarla değiştirdi. Çift taraflı olan siyah şalını ters çevirerek bej bir etol ortaya çıkardı. Kasabaya ziyarete gelmiş, tipik bir kentli, orta sınıf Meksikalı kadına benzemişti.
Bir kadının kendine güveniyle kolumu tuttu ve meydana doğru ilerledi.
"Diline ne oldu?" dedi, İngilizce. "Kedi mi yedi?"
Hâlâ bir rüyada olmanın akıl almaz olasılığına dalmıştım tümüyle; üstelik daha beteri, inanmaya başlamıştım ki eğer bu doğruysa, hiç uyanmama riskim mevcuttu.
Kendimin diyemeyeceğim kadar umursamaz bir tavırla şöyle dedim, "Benimle daha önce İngilizce konuştuğunu şu ana dek fark etmemiştim. Nerede öğrendin?"
"Orada, dışardaki dünyada. Birçok dil konuşurum." Durakladı ve bana dikkatle baktı. "Onları öğrenecek çok fazla zamanım oldu. Birlikte çok zaman geçireceğimize göre, sana bir ara kendi dilimi öğretirim.” Kıkırdadı, hiç kuşkusuz umutsuzluk dolu bakışımdan dolayı.
Yürümeyi kestim. "Birlikte çok zaman mı geçireceğiz?" diye sordum, duygularımı açığa vurarak.
"Elbette," diye yanıtladı, neşeli bir tavırla. "Sen, itiraf etmeliyim ki çok cömertçe, bana erkeni vereceksin, karşılıksız olarak. Bunu kendin söyledin, değil mi?"
Donakalmıştım.
Kadın, "Sorun ne?" diye sordu, İspanyolca'ya dönerek. "Kararından pişman olduğunu söyleme bana. Bizler büyücüyüz. Fikrini değiştirmek için çok geç. Korkmuyorsun, değil mi?"
Yine korkmaktan beter olmuştum; ama beni neyin korkuttuğunu tanımlamamı isteselerdi, bilemeyecektim. Ölüme meydan okuyan ile birlikte bir başka rüyanın içinde olmaktan, veya aklımı yitirmekten, ya da hatta yaşamımı yitirmekten kesinlikle korkmuyordum. Günahtan mı korkuyordum? Kendime sordum. Ama günah düşüncesi incelemeye direnemedi. Büyücülük yolundaki onca yılın sonucu olarak, hiç kuşkusuz biliyordum ki evrende yalnız erke vardır; günah, sadece, birleşim noktasının alışılmış konumundaki sabitliğinin etkisinde olan insan zihnince yaratılan bir sıralamanın sonucudur. Mantık açısından benim için gerçekten korkulacak bir şey yoktu. Bunu biliyordum; ama bildiğim bir şey daha vardı; birleşim noktamı yer değiştirdiği herhangi bir yeni konuma sabitleyecek akışkanlığım yoktu ki bu asıl zayıflığımdı. Ölüme meydan okuyan ile ilişki, birleşim noktamın yerini müthiş bir hızla değiştiriyordu, ve bu sürüklemeye dayanacak ustalığım yoktu. Nihai sonuç, uyanamayabileceğime ilişkin belirsiz bir sahte-duyumdu.
"Sorun yok," dedim. "Rüya yürüyüşümüze devam edelim."
Koluma girdi, ve sessizlik içinde parka vardık. Hiç de zorlama bir sessizlik değildi bu. Ama düşüncelerim daireler çiziyordu. Ne kadar garip, diye düşünüyordum, çok kısa bir süre önce don Juan'la parktan kiliseye doğru yürümüştüm; en dehşet verici, ama normal bir korkunun içinde. Şimdi kiliseden parka geri yürüyordum; nesnel olarak korkumla birlikte, ve her zamankinden daha fazla dehşet içindeydim; ama değişik, daha kıvamlı, daha ölümcül bir biçimde.
Kaygılarımı savuşturmak için çevreme bakmaya başladım. Eğer bu, inandığım gibi, bir rüya idiyse, bunu ya da aksini kanıtlamanın bir yolu vardı. Evlere, kiliseye, sokağın kaldırımlarına parmağımı uzattım. İnsanlara parmağımı uzattım. Her şeye parmağımı uzattım. Hatta birkaç kişiyi ellerimle tuttum bile, epeyce korkutmuş gibiydim onları. Kütlelerini hissettim. Gerçek addedebileceğim her şey kadar gerçektiler; sadece erke üretmiyorlardı. Kasabadaki hiçbir şey erke üretmiyordu. Her şey gerçek ve normal görünüyordu, ancak hepsi bir rüyaydı. Kolumu tutan kadına döndüm, ve ona sordum bunu. "Rüya görüyoruz," dedi o gıcırtılı sesiyle, ve kıkırdadı. "Ama çevremizdeki insanlar ve nesneler nasıl bu denli gerçek, bu denli üç-boyutlu olabiliyor?"
"İkinci dikkatte niyetlenmenin gizemi!" diye bağırdı, huşu içinde. "Oradaki o insanlar öyle gerçek ki, düşünceleri bile var."
Bu son darbeydi. Başka hiçbir şey sormak istemedim. Kendimi o rüyaya kapıp koyuvermek istiyordum. Kolumun hızla sarsılması beni kendime getirdi. Meydana varmıştık. Kadın yürümeyi bırakmış, beni bir banka oturtmak için çekiştiriyordu. Otururken altımdaki bankı hissetmeyince, başımın dertte olduğunu anladım. Fırıl fırıl dönmeye başlamıştım. Yükseldiğimi zannediyordum. Parkın çok kısa bir an süren görüntüsünü yakaladım; sanki yukardan bakıyormuş gibiydim oraya.
"İşte bu!" diye haykırdım. Ölmekte olduğumu düşünüyordum. Dönerek yükselme duygusu, dönerek düşme duygusuna dönüştü, siyahlığın içine.