1

Konu: 1 - Eski Çağ Büyücüleri: Bir Giriş

Don Juan, bana öğretmekte olduğu her şeyin eski çağ büyücüleri olarak andığı kişiler tarafından tasarlandığını ve gerçekleştirildiğini defalarca vurguladı. Bu büyücülerle çağdaş büyücüler arasında derin bir ayrım bulunduğunu da çok açıkça belirtti. Eski çağ büyücülerini, İspanyol İşgali’nden belki de binlerce yıl önce Meksika'da yaşamış, en büyük başarıları uygulamaya dönüklük ve somutluğu vurgulayarak büyücülük yapıtını kurmak olan kişiler diye sınıflandırıyordu. Çağdaş büyücüleri ise, aksine, sağlıklı zihinleri ve gerekli gördüklerinde büyücülüğün akışını düzeltebilecek yetenekleriyle ünlenmiş kişiler diye betimliyordu.
Don Juan bana rüya görme konusunda geçerli büyücülük öncüllerinin eski çağ büyücülerince kendiliğinden tasarlanıp geliştirildiğini açıkladı. Bu öncüller rüya görmeyi açıklamanın ve anlamanın anahtarı olduklarından, bunları ister istemez bir kez daha ele alıp yazmak zorundayım. Bu nedenle bu kitabın büyük bölümü, önceki çalışmalarımın yeniden sunulması ve daha geniş bir anlatımıdır.
Söyleşilerimizin biri sırasında, don Juan, rüya görücülerin konumunu ve rüya görmeyi değerlendirebilmek için, insanın günümüzdeki büyücülerin büyücülüğü somutluktan soyuta doğru yönlendirme çabalarını anlaması gerektiğini söylemişti.
"Somutluk dediğin nedir, don Juan?" diye sordum.
"Büyücülüğün uygulamaya dönük yanı," dedi. "Zihnin uygulamalar ve tekniklere saplantı derecesinde kilitlenmesi, insanlar üzerinde bırakılan yersiz etki. Tüm bunlar geçmişin büyücülerinin âlemindeydi."
"Peki soyut dediğin nedir?"
“Özgürlük arayışı—insanoğlunun elinden geldiğince her şeyi saplantısızca algılama özgürlüğü. Günümüz büyücülerinin özgürlük arayışlarından ötürü soyuta yöneldiklerini söylüyorum; somut kazanımlarla ilgileri yok onların. Geçmişteki büyücülerinkine benzer toplumsal işlevleri yok. Bu yüzden onları asla resmi görücüler ya da yerleşik büyücüler olarak göremezsin."
"Günümüz büyücüleri için geçmişin hiç değer taşımadığını mı söylemek istiyorsun, don Juan?"
"Elbette değeri var. Sevmediğimiz, o geçmişin tarzı. Kişisel olarak ben zihnin karanlık ve sapkın oluşundan tiksinirim. Ben düşüncenin enginliğinden hoşlanırım. Yine de, hoşlandıklarım ve hoşlanmadıklarım ne olursa olsun, bugün bildiğimiz ve yaptığımız her şeyi ilk keşfedenler ve yapanlar eski çağ büyücüleri oldukları için, onların hakkını vermek zorundayım."
Don Juan onların en önemli hünerlerinin nesnelerin erkesel özünü algılamak olduğunu açıkladı. Bu algılama yetisi öylesine önemliydi ki, büyücülüğün temel öncülü haline gelmişti. Günümüzde, yaşam boyu süren bir disiplin ve eğitimin ardından, büyücüler nesnelerin özünü algılama gücünü, görme olarak adlandırdıkları gücü elde etmekteler.
"Nesnelerin erkesel özünü algılamak benim için ne anlam taşıyacak?" diye bir keresinde don Juan'a sordum.
"Bu, erkeyi doğrudan algılaman anlamına gelecek," diye yanıtladı. "Algılamanın toplumsal yanını ayrı tutarak, her şeyin özünü algılayacaksın. Algıladığımız her şey erkedir, ancak erkeyi doğrudan algılayamadığımız için, algımızı bi kalıba uyacak biçimde işleriz. Bu kalıp, algılamanın ayırmak zorunda olduğun toplumsal yanıdır."
"Bunu neden ayırmam gerekiyor?"
"Çünkü bu algılanabileceklerin kapsamını önemli ölçüde daraltır ve algımızı içine yerleştirdiğimiz kalıbın, var olanın tümü olduğuna bizi inandırır. İnsanın şu anda varlığını sürdürebilmesi için, algılamasının toplumsal tabanında değişmesi gerektiğine inanıyorum.
"Nedir bu algılamanın toplumsal tabanı, don Juan?"
"Dünyanın somut nesnelerden yapılmış olduğuna değin fiziksel kesinlik. Buna toplumsal taban diyorum, zira dünyayı bu şekilde algılamamız için herkes tarafından ciddi ve şiddetli bi çaba ortaya konuyor."
"Dünyayı nasıl algılamalıyız, öyleyse?"
"Her şey erkedir. Tüm evren erkedir. Algılamamızın toplumsal temeli, var olan her şeyin erke olduğuna değin fiziksel kesinlik olmalıdır. Erkeyi erke olarak algılamaya yönelmemiz için büyük bi çabanın harcanması gerekir. İşte bundan sonra, her iki seçeneği de avcumuzun içi gibi biliriz."
"İnsanları bu biçimde eğitmek mümkün mü?" diye sordum.
Don Juan bunun mümkün olduğunu, benimle ve öbür çömezlerle tam da bunu yaptığını söyledi. Önce, algımızı bir kalıba uyacak biçimde işlediğimizi fark etmemizi sağlayarak, sonra da erkeyi doğrudan algılamaya bizi şiddetle yönelterek, yeni bir algılama yolu öğretiyordu. Bunun, gündelik işlerimizin dünyasını algılamamız için bize öğretilmiş olan yönteme çok benzediği konusunda güvence verdi.
Don Juan'ın görüşü, algımızı toplumsal bir kalıba uydurmak için işleyip hapsederek içine düştüğümüz bu tuzağın, onu sınama zahmetine girmeden atalarımızdan miras almış olduğumuzu fark ettiğimiz zaman ancak gücünü yitirdiği yönündeydi.
"Yalnızca olumlu ya da olumsuz değerdeki katı nesnelerden oluşan bi dünyayı algılamak, atalarımızın var oluşu için kesinlikle şartmış, demek ki," dedi, don Juan. Kuşaklar boyu süren bu algılama tarzının ardından, şimdi dünyanın nesnelerden oluştuğuna inanmaya zorlanıyoruz."
"Dünyayı başka hiçbir biçimde düşünemiyorum, don Juan," diye yakındım. "Bu hiç kuşkusuz bir nesneler dünyası. Bunu kanıtlamak için tek yapmamız gereken onlara toslamak."
"Elbette bu bi nesneler dünyası. Bunu tartışmıyoruz."
"O zaman ne söylüyorsun?"
"Bunun önce bi erke dünyası, sonra nesnelerin dünyası olduğunu söylüyorum. Onun bi erke dünyası olduğu öncülüyle başlamazsak, erkeyi doğrudan algılamayı asla başaramayız. Her zaman demin işaret ettiğin noktanın fiziksel kesinliği ile durduruluruz: nesnelerin katılığı."
Onun bu savı benim için son derece hayret vericiydi. O günlerde zihnim, tanışık olduğumun dışındaki bir dünyayı anlamanın herhangi bir yolunu dikkate almayı açıkça reddediyordu. Don Juan'ın iddiaları ve ortaya koymaya çalıştığı noktalar, kabul edemediğim, ama karşı da çıkamadığım tuhaf önermelerdi.
"Bizim algılama yolumuz, bi yırtıcının yoludur," dedi bana bir keresinde. "Besin ile tehlikeye değer biçmenin ve bunları sınıflandırmanın oldukça verimli bi yolu. Ancak bu, algılayabilmemizin tek yolu değildir. Bi başka konum daha var, seni bilgilendirdiğim yol: her şeyin özünü, erkenin kendisini doğrudan algılama edimi.
"Her şeyin özünü algılamak, dünyayı tamamen yeni, daha heyecan verici ve karmaşık terimlerle anlamamızı, sınıflandırmamızı ve tanımlamamızı sağlar." Don Juan'ın iddiası buydu. Ve sözünü ettiği daha karmaşık terimler, ona ataları tarafından öğretilmiş olanlardı; hiçbir ussal temelleri, gündelik dünyamızın herhangi bir olgusuyla hiçbir ilişkileri yoktu, ama erkeyi doğrudan algılayan ve her şeyin özünü gören büyücüler için apaçık gerçeklikleri tanımlıyorlardı.

Cvp: 1 - Eski Çağ Büyücüleri: Bir Giriş

Böyle büyücüler için büyücülüğün en anlamlı edimi, evrenin özünü görmekti. Don Juan'ın yorumuna göre, eski çağ büyücüleri evrenin özünü ilk görenler ve bunu en iyi biçimde tanımlayanlardı. Onlar, evrenin özünün, düşünülebilecek her doğrultuda sonsuzluğa uzanan, ışık saçan telciklere, insan zihninin anlaması mümkün olmayan yollarla kendilerinin bilincinde olan ışıltılı liflere benzediğini söylüyorlardı.
Eski çağ büyücüleri, evrenin özünü görmekten insanın erke özünü görmeye geçtiler. Don Juan, insanları dev yumurtalara benzeyen parlak şekiller olarak betimlediklerini ve bunlara ışıltılı yumurtalar dediklerini anlattı.
"Büyücüler bir insanı gördüklerinde," dedi don Juan, "sanki sürüklediği bi ana kökü varmış gibi, hareket ettikçe dünyanın erkesinde derin bi yarık oluşturarak süzülen dev bi ışıltılı şekil görürler."
Don Juan'ın izlenimi, erke şeklimizin zaman içinde değişmeyi sürdürdüğü yönündeydi. Kendisi de içinde olmak üzere, tanıdığı tüm görücülerin, insanların yumurtalardan çok küreler ve hatta mezar taşlarına benzeyen şekillere sahip olduklarını gördüğünü söyledi. Fakat büyücüler arada bir, ve bilmedikleri bir nedenle, erkesi yumurta gibi şekillenmiş bir kişi görürlerdi. Don Juan günümüzde şekilleri oval olan bu insanların, eski çağların insanlarına daha yakın olduklarını ileri sürüyordu.
Öğretilerinin akışı içinde, don Juan, eski çağ büyücülerinin tartışılmaz buluşu olarak değerlendirdiği bir noktayı bir çok kereler irdeledi ve açıkladı. Bunu ışıltılı küreler şeklindeki insanların yaşamsal uzvu olarak adlandırıyordu: şiddetli parlaklıkta, tenis topu büyüklüğünde, insanın sağ kürek kemiğinin yaklaşık 60 cm gerisinde, büyük ışıltılı kürenin içine yüzeyi ile aynı düzlemde kalıcı olarak yerleşmiş yuvarlak bir nokta.
Bana ilk anlattığında gözümde canlandırmakta güçlük çektiğim için don Juan bu noktayı bana betimledi; ışıltılı kürenin insan bedeninden çok daha büyük olduğunu, şiddetli paraklıktaki noktanın bu erke küresinin parçası olduğunu ve bunun insanın sırtından bir kol boyu uzaklıkta, kürek kemiği yüksekliğinde bir bölgede bulunduğunu anlattı. Eski çağ büyücülerinin, işlevini gördükten sonra ona birleşim noktası adını verdiklerini söyledi.
"Bu birleşim noktası ne işe yarar?" diye sordum.
"Algılamamızı sağlar," diye yanıtladı. "Eski çağ büyücüleri insanlarda algının orada, tam o noktada toplandığını gördüler. Tüm canlıların böyle bir parlaklık noktası olduğunu gören eski çağ büyücüleri, algının, her ne şekilde oluyorsa, genel olarak bu noktada gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyorlardı.
"Eski büyücüler, algılamanın birleşim noktasında gerçekleştiği sonucuna varmalarını sağlayacak ne görmüş olabilirler?" diye sordum.
Yanıtına göre, ilk olarak, ışıltılı kürenin tümünün içinden geçmekte olan, evrenin milyonlarca ışık saçan lifinden sadece çok az sayıda olanının doğrudan birleşim noktasından geçtiğini görmüşlerdi.
Ardından, birleşim noktasından biraz daha geniş olan, fazladan bir küresel parıltının her zaman bu noktayı çevrelediğini gördüler; bu parıltı doğrudan kendisinin içinden geçen liflerin ışıltısını büyük ölçüde arttırıyordu.
Son olarak, iki şey gördüler. Birincisi, insanların birleşim noktalarının genellikle konumlandıkları noktadan kendiliğinden ayırabildikleriydi. Ve İkincisi, birleşim noktası alışılmış konumunda olduğunda, gözlemlenen deneklerin normal davranışları temel alınarak, algılama ve ayrımsamanın da normal görünmesiydi. Fakat birleşim noktaları ve onları çevreleyen parlak küreler alışılmış pozisyonlarının dışına çıktığında deneklerin sergiledikleri olağandışı hareketler, ayrımsamalarının o anda farklı olduğuna, bildik olmayan bir tarzda algıladıklarına kanıttı.
Eski büyücülerin bundan çıkardıkları sonuç, birleşim noktasının alışılmış konumuna göre yer değiştirmesi ne denli fazla ise, buna bağlı davranışın ve besbelli sonuçtaki ayrımsama ve algılamanın da o derece sıra dışı olduğuydu.
"Görmeden söz ettiğimde her zaman 'görünümündeydi' ya da 'benziyordu' dememe dikkat et," diyerek don Juan beni uyardı. "Kişinin gördüğü her şey o denli eşsizdir ki, tanıdığımız bi şey ile karşılaştırmanın dışında, hakkında konuşmanın bi yolu yoktur."
Bu zorlukla ilgili en uygun örneğin, büyücülerin birleşim noktası ve onu çevreleyen ışıltıdan söz ediş biçimi olduğunu söyledi. Bunları parlaklık olarak tanımlarlar, oysa ki bu parlaklık olamaz; çünkü görücüler bunları gözleri olmadan görürler. Yine de, aradaki farkı kapatmaları gerektiği için, birleşim noktasının bir ışık beneği olduğunu ve bunun çevresinde bir hale, bir ışıltı bulunduğunu söylerler. Don Juan'ın dediğine göre, görmeye o denli bağımlı, yırtıcı hayvanların algı biçimiyle yönetilmeye öyle alışkındık ki, gördüğümüz her şeyin bize bir yırtıcının normalde gördüklerini tanımlayabilecek terimlerle sunulması şarttı.
Don Juan, eski büyücülerin, birleşim noktası ve çevresindeki parlak ışıltının görünüşte yaptığı şeyleri gördükten sonra bir açıklama geliştirdiklerini söyledi. Önermelerine göre, insanlardaki birleşim noktası, ışıldayan küresini doğrudan kendisinin içinden geçen evrenin lifleri üzerine odaklayarak, otomatik olarak ve önceden tasarlanmaksızın bu lifleri dünyanın sabit bir algılaması olarak birleştiriyordu.
"Bahsettiğin bu lifler dünyanın sabit bir algılaması olarak nasıl birleşiyorlar?" diye sordum.
"Bunu kimsenin bilmesi mümkün değil," diye vurgulayarak yanıtladı. "Büyücüler erkenin hareketini görürler, ancak sadece hareketini görmek onlara erkenin nasıl ya da neden devindiğini açıklayamaz."
Don Juan, birleşim noktasından geçen milyonlarca bilinçli erke lifini gören eski büyücülerin, bunların birleşim noktasından geçerken onu çevreleyen ışıltı tarafından toparlanarak bir araya geldiğini varsaydıklarını belirtti. Işıltının bilinçsiz kılınmış ya da ölmek üzere olan kişilerde son derece sönükleştiğini ve cesetlerde tamamen ortadan kalktığını gördükten sonra, bu ışıltının bilinçlilik olduğundan emin olmuşlardı.
"Peki ya birleşim noktası? Bu bir cesette ortadan kalkar mı?" diye sordum.
Ölü bir varlıkta birleşim noktasının izinin bulunmadığı, çünkü birleşim noktası ve bunu çevreleyen ışıltının yaşam ve bilinçliliğin işareti olduğu yanıtını verdi. Eski çağ büyücülerinin vardığı kaçınılmaz sonuç, bilinçlilik ve algılamanın birbirine uyduğu, ve birleşim noktası ile onu çevreleyen ışıltıya bağlı olduklarıydı.
"Bu büyücülerin gördükleri konusunda yanılmış olmaları olasılığı var mı?" diye sordum.
"Sana neden olduğunu açıklayamam, ama büyücülerin gördükleri konusunda yanılmaları mümkün değil," dedi don Juan, tartışma kabul etmeyen bir ses tonuyla. "Evet, gördüklerinden çıkardıkları sonuçlar yanlış olabilir, ama bu da toy ve eğitimsiz olmalarından ötürüdür. Bu felaketi önlemek için, büyücülerin ne şekilde olursa olsun kendilerini eğitmeleri gerekir."
Bunun ardından yumuşadı; ve sadece gördüklerini anlatma düzeyinde kalmalarının büyücüler için çok daha güvenli olacağını, ancak sadece kendi kendine bile olsa, sonuç çıkarma ve açıklamanın karşı konamayacak kadar büyük bir çekim oluşturduğunu söyledi.
Birleşim noktasının yer değiştirmesinin etkisi, eski çağ büyücülerinin görüp inceleyebildikleri başka bir erke biçimlenmesiydi. Don Juan, birleşim noktası başka bir konuma geçtiğinde, milyonlarca ışıltılı erke lifinin yeni bir küme oluşturarak o noktada bir araya geldiklerini söyledi. Eski çağ büyücüleri bunu gördüler, ve bilinçlilik ışıltısı her zaman birleşim noktasının bulunduğu yerde olduğu için, algılamanın otomatik olarak burada birleştiği sonucuna vardılar. Yalnız, birleşim noktası konum değiştirdiğinde bunun sonucu olarak ortaya çıkan dünya, gündelik işlerimizin dünyası olamazdı.
Don Juan, eski büyücülerin birleşim noktasının iki tür yer değiştirmesini ayırt edebildiklerini açıkladı. Biri, ışıltılı kürenin yüzeyinde ya da içindeki bir konuma yer değiştirmesi idi; bu yer değiştirmeye birleşim noktasının kayması adını veriyorlardı. Öbürü ise, ışıltılı kürenin dışındaki bir noktaya yer değiştirme idi; bu yer değiştirmeyi de birleşim noktasının devinimi olarak adlandırıyorlardı. Bir kayma ile bir devinim arasındaki farkın, sağladıkları algıların doğal nitelikleri olduğunu keşfettiler.
Birleşim noktasının kaymaları, ışıltılı kürenin içindeki yer değiştirmeler olduğundan, bunların yolunu açtığı dünyalar ne denli garip, şaşırtıcı ya da inanılmaz olurlarsa olsunlar, insanın etkinlik alanı içindeki dünyalardır. İnsanın etkinlik alanı, ışıltılı kürenin tümünden geçen erke lifleridir. Bunun aksine, birleşim noktasının devinimleri, ışıltılı kürenin dışındaki konumlara yer değiştirmeler olduklarından insan âleminin ötesindeki erke lifleriyle ilgilidirler. Böyle lifleri algılamak, idrakin ötesinde, içinde insan soyunun izi bulunmayan, anlaşılmaz dünyaların yolunu açar.
Geçerlilik meselesi, o günlerde zihnimde sürekli olarak bir anahtar rolü oynuyordu. "Affedersin, don Juan," dedim ona bir keresinde, "ancak bu birleşim noktası meselesi o denli zorlama, o denli kabul edilemez bir fikir ki, bununla nasıl başa çıkacağımı, ya da hakkında ne düşüneceğimi bilemiyorum."
"Senin için yapılacak tek bi şey var," diye sertçe yanıtladı. "Birleşim noktasını g ö r ! Görmek o denli zor değil. Zorluk, bizi yerimizde tutan, hepimizin zihnindeki sınırlayıcı duvarları yıkmakta. Bunları yıkmak için tek gereksindiğimiz, erke. Bi kez erkeye sahip olduk mu, görme kendiliğinden başımıza gelir. Hüner, kayıtsızlık ve sahte güvenlik kalelerimizi terk etmekte."
"Açıkça anlıyorum ki, don Juan, görmek için çok fazla bilgi gerekiyor. Bu sadece erke sahibi olma sorunu değil."
"Bu tam bi erke sahibi olma sorunu, inan bana. Zor kısmı, bunun yapılabileceğine kendini inandırman. Bunun için, naguala güvenmen gerekiyor. Büyücülüğün mucizesi, her büyücünün her şeyi kendi deneyimiyle kanıtlaması zorunluluğudur. Büyücülüğün ilkelerini sana ezberlemen değil, uygulaman umuduyla anlatıyorum."
Don Juan güvenme zorunluluğu konusunda kesinlikle haklıydı. Onun yanındaki on üç yıllık çömezliğimin ilk aşamalarında benim için en zor olan, kendimle onun dünyası ve kişiliği arasında bağ kurmaktı. Bu bağlanma, ona tam anlamıyla güvenmeyi öğrenmem, ve kendisini önyargısızca nagual olarak kabul etmem anlamına geliyordu.
Don Juan'ın büyücüler dünyasındaki mutlak rolü, emsalleri tarafından kendisine verilen unvanda sentezlenmişti: nagual olarak adlandırılıyordu. Bana bu kavramın, erkek ya da kadın olsun, özel bir tür erke biçimlenmesine sahip kişiler için kullanıldığı anlatıldı; bu özellik bir görücüye çifte ışıltılı küreler olarak görünüyordu. Görücüler, bu kişilerden biri büyücülerin dünyasına girdiğinde, bu fazladan erke yükünün bir güç ölçütü ve liderlik yeteneği haline dönüştüğüne inanıyorlardı. Yani nagual doğal kılavuzdu; bir büyücüler grubunun lideriydi.
Başlangıçta don Juan'a böyle bir güven duymak benim için büsbütün nahoş olmasa da, oldukça rahatsız ediciydi. Bunu kendisiyle tartıştığımda, velinimetine bu şekilde güvenmekte kendisinin de aynı derecede zorlanmış olduğuna beni ikna etti.
"Ben de velinimetime, şimdi senin bana söylediğini söyledim," dedi, don Juan. "Bana naguala güvenmeden, kurtuluşun, yani özgür olmak için yaşamımızdaki döküntüleri temizlemenin olanağı olmadığı yanıtını verdi."
Don Juan velinimetinin ne kadar haklı olduğunu yineledi. Ve ben de ona derin çelişkimi yineledim. Baskıcı bir dinsel çevrede yetişmiş olmanın üzerimde korkunç etkiler bıraktığını, velinimetinin sözlerinin, ve kendisinin onu kabullenişinin bana, bir çocuk olarak öğrenmek zorunda kaldığım boyun eğme inağını anımsattığını ve tiksindirdiğini söyledim. "Nagualdan söz ettiğinde dinsel bir inanışı seslendiriyormuşsun gibi geliyor," dedim.
"İstediğine inanabilirsin," diye yanıtladı, yılmadan. "Gerçek değişmez; nagual olmadan oyun olmaz. Ben bunu bilir, bunu söylerim. Benden önceki nagualların tümü de böyle yaptı. Ama bunu kendilerine önem yüklemek için yapmadılar; ben de öyle. Nagualsız yol olmadığını söylemek, tamamen, bu adamın, yani nagualın soyut olanı, tini öbürlerinden daha iyi yansıtabildiği için nagual olduğu gerçeğini belirtmek amacını taşır. İşte hepsi budur. Bizim bağlantımız tinin kendisi ile, ve sadece bazen bize onun mesajını getiren kişi iledir."

Cvp: 1 - Eski Çağ Büyücüleri: Bir Giriş

Don Juan'a nagual olarak tamamıyla güvenmeyi öğrendim; ve bu bana onun deyimiyle sınırsız bir rahatlama duygusu, ve bana öğretmeye çabaladıklarını kabul etmek için daha büyük bir güç kazandırdı.
Öğretilerinde, birleşim noktasını açıklamaya ve tartışmaya geniş yer veriyordu. Bir keresinde ona, birleşim noktasının fiziksel gövde ile ilgisi olup olmadığını sordum.
"Normalde gövde olarak adlandırdığımız şey ile hiç ilgisi yok," dedi. "O, erkesel benliğimiz olan ışıltılı yumurtanın bi parçası."
"Yeri nasıl değiştirilir?"
"Erke akımlarıyla. Erke biçimimizin içinde ya da dışında meydana gelen erke sarsıntıları ile. Bunlar rasgele oluşan, öngörülemeyen akımlardır genellikle, ama büyücülerin elinde kesinlikle öngörülebilen, büyücünün niyetini yerine getiren akımlar haline gelirler."
"Kendin bu akımları duyumsayabiliyor musun?"
"Her büyücü bunları duyumsar. Hatta her insan duyumsar, ama sıradan insanlar buna benzer duyumlara dikkat edemeyecek kadar kendi uğraşlarıyla meşguldürler."
"Bu akımlar neye benziyor?"
"Hafif bi huzursuzluğu andırır; hemen ardından büyük bi coşkunun geldiği belirsiz bi hüzün duygusu gibidir. Ne üzüntünün, ne de coşkunun açıklanabilir bi nedeni olduğundan, bunları bilinmeyenin gerçek saldırıları değil; açıklanamayan, temelsiz can sıkıntıları sayarız."
"Birleşim noktası erke biçiminin dışına çıktığında ne olur? Dışarda asılı mı kalır? Yoksa ışıltılı küreye bağlı mıdır?"
"Erke sınırlarını bozmadan, erke biçiminin çevre çizgilerini dışarıya doğru iter."
Don Juan, birleşim noktasının deviniminin nihai sonucunun, bir insanın erke biçimlenmesinin tamamen değişmesi olduğunu açıkladı. Bir küre ya da yumurta yerine, pipoyu andıran bir şeye dönüşür. Piponun sapının ucu birleşim noktasıdır; ve piponun çanağı, ışıltılı küreden geriye kalandır. Birleşim noktası devinmeyi sürdürürse, ışıltılı kürenin ince bir erke çizgisine dönüştüğü bir ana gelinir.
Don Juan, sadece eski büyücülerin erke biçimi dönüşümü başarısına ulaşabildiklerini söyleyerek açıklamasını sürdürdü. Ben de ona, yeni erkesel biçimleri ile bu büyücülerin hâlâ insan olup olmadıklarını sordum.
"Elbette insandılar," dedi. "Sanırım asıl bilmek istediğin bunların hâlâ mantıklı, güvenilir insanlar olup olmadıkları. Eh, pek fazla değil."
"Ne açıdan farklıydılar?"
"İlgi alanları açısından. İnsani çabalar ve uğraşlar onlar için herhangi bi anlam taşımıyordu. Kesinlikle yeni bi görünüme de sahiptiler."
"İnsan gibi görünmediklerini mi söylemek istiyorsun?"
"O büyücüler konusunda neyin ne olduğunu söylemek çok güç. Kesinlikle insana benziyorlardı. Başka neye benzeyeceklerdi ki? Ancak pek senin ya da benim bekleyeceğim gibi değillerdi. Nasıl farklı olduklarını anlatmam için daha fazla bastırırsan, kuyruğunu kovalayan bi köpek gibi daireler çizmeye başlayacağım.
"Bu insanlardan biriyle karşılaştın mı, don Juan?"
"Evet, biriyle karşılaştım."
"Neye benziyordu?"
"Görünüşe göre, sıradan bi insana benziyordu. Olağandışı
olan, davranışlarıydı."
"Ne bakımdan olağandışı?"
"Sana bütün söyleyebileceğim, büyücünün davranışlarının imgeleme meydan okuduğuydu. Ama bunu yalnızca bi davranış meselesi olarak almak, yanlış yola sevk edici olur. Değerlendirebilmen için gerçekten görmen gereken bi şey bu."
"O büyücülerin tümü, karşılaştığın büyücü gibi miydi?"
"Elbette değil. Öbürlerinin nasıl olduklarını bilmiyorum, kuşaktan kuşağa geçen büyücü öykülerinin anlattıklarının dışında. Ve bu öyküler onları oldukça garip olarak betimliyor."
"Yani korkunç mu?"
"Hiç değil. Çok hoş, ama son derece ürkütücü oldukları anlatılır. Daha çok bilinmeyen yaratıklara benziyorlarmış. İnsanoğullarını türdeş kılan, hepimizin ışıltılı küreler olmamız olgusudur. Ama bu büyücüler artık erke küreleri değil; pek de oluşturamadıkları dairelere kendilerini bağlı tutmaya çalışan erke çizgileriydiler."
"Sonunda onlara ne oldu, don Juan? Öldüler mi?"
"Büyücü öyküleri, biçimlerini esnetebilmeyi başardıkları
için, bilinçliliklerinin sürekliliğini de esnetebilmeyi başardıklarını anlatır. Böylece bugüne kadar canlı ve bilinçli kalmışlardır. Dünyada belirli aralıklarla ortaya çıktıklarına dair öyküler bulunuyor."
"Tüm bunlar hakkında sen ne düşünüyorsun, don Juan ?"
"Benim için fazla garip. Ben özgürlük istiyorum. Bilinçliliğimi koruma, ama aynı zamanda enginde kaybolma özgürlüğü. Kişisel görüşüme göre, o eski büyücüler kendi düzenleri ile mıhlanmış, abartılı, saplantılı, kaprisli adamlardı.
"Ama kişisel görüşlerimin seni etkilemesine izin verme. Eski büyücülerin başarıları eşsizdir. Sadece bize insanın gizli güçlerinin yabana atılmaz olduğunu göstermeleri bile yeter."
Don Juan'ın açıklamalarının bir başka konusu, erkesel tekdüzelik ve bileşikliğini algılama için vazgeçilmezliğiydi. Onun savı, insanoğlunun, sadece erkesel tekdüzelik ve bileşikliği paylaştığı için, bildiğimiz dünyayı aynı terimlerle algıladığı idi. Söylediğine göre, bu iki erke koşulunu yetiştirilmemiz sırasında kendiliğimizden ediniyorduk; ve bildiğimizin dışındaki dünyaları algılama olasılığı ile karşılaştığımız ana dek, bunları yaşamsal önemlerini fark etmeyecek kadar doğal addediyorduk. Bu anlarda, uygun ve tam bir algı için yeni bir uygun erkesel tekdüzelik ve bileşiklik gereksindiğimiz açıklık kazanmaktaydı.
Ona tekdüzelik ve bileşikliğin ne olduğunu sorduğumda, bana, insanın erkesel biçimlenmesinin, dünya üzerindeki her insanın küre ya da yumurta biçimine sahip olması anlamında tekdüze olduğunu anlattı. İnsanın erkesinin kendisini bir küre ya da bir yumurta biçiminde bir arada tutması, bileşikliğe sahip olduğunu kanıtlar. Yeni bir tekdüzelik ve bileşiklik örneğinin ise, eski büyücülerin bir çizgi haline gelen erkesel biçimleri olduğunu söyledi: her biri, tekdüze bir biçimde, bir çizgi haline gelir, ve bileşik bir çizgi olarak kalırdı. Bir çizgi düzeyindeki tekdüzelik ve bileşiklik, eski büyücülerin yeni bir türdeş dünyayı algılamasına olanak tanımıştı.
"Tekdüzelik ve bileşiklik nasıl elde edilir?" diye sordum.
"Anahtar, birleşim noktasının konumudur, ya da daha doğrusu, birleşim noktasının sabitlenmesidir," dedi.
O sırada daha fazla ayrıntıya girmek istemiyordu, o yüzden kendisine bu eski büyücülerin oval şekle geri dönmüş olup olamayacaklarını sordum. Bir noktada bunun mümkün olduğunu, ancak yapmadıklarını söyledi. O noktanın ardından çizgideki bileşiklik başlamış ve geri dönüşlerini olanaksızlaştırmıştı. Onun inancına göre, çizgideki bileşikliği billurlaştıran ve onları geriye doğru yolculuk yapmaktan alıkoyan, bir tercih ve tamah sorunu idi. Bu büyücülerin erke çizgileri olarak algılayabildiklerinin ve yapabildiklerinin kapsamı, ortalama bir insanın, ya da herhangi bir ortalama büyücünün yapabildiği ya da algılayabildiğinden inanılmaz ölçülerde üstündü.
Erke küresi biçiminde olan biri için, insani etki alanının, kürenin sınırları içindeki alandan geçen erke liflerinden başka bir şey olmadığını açıkladı. Normal olarak tüm insan alanını değil, belki yalnızca binde birini algılayabiliyorduk. Bunu dikkate aldığımızda, eski büyücülerin yaptıklarının büyüklüğünün açıklık kazandığı görüşündeydi; kendilerini bir insanın erke küresi olarak büyüklüğünün bin katı kadar bir çizgiye uzatıyor ve bu çizgiden geçen tüm erke liflerini algılıyorlardı.
Israrı üzerine, benim için ana hatlarını çıkardığı erke biçimlenmesinin yeni modelini anlama konusunda çok büyük çaba harcadım. Bir sürü başarısız denemeden sonra, erke lifleri düşüncesini artık ışıltılı kürenin içinde ve dışında izleyebiliyordum. Fakat çok sayıda ışıltılı küreyi canlandırmaya çalıştığımda, zihnimdeki model bozuluyordu. Çok sayıda ışıltılı küre bir arada olduğu zaman, mantığıma göre, bir tanesinin dışında olan erke lifleri zorunlu olarak bitişiğindekinin içine girmiş bulunuyordu. Böylece, kalabalık söz konusu olduğu zaman, hiçbir erke lifinin bir ışıltılı küre dışında kalmasına olanak yoktu.
"Bütün bunları anlamak, kesinlikle mantığının uygulama alanında değil," diye yanıtladı beni, tartışmamı dikkatle dinledikten sonra. "İnsan biçiminin içindeki ve dışındaki liflerden söz ederken büyücülerin ne demek istediğini açıklamam mümkün değil. Görücüler insanın erke biçimini gördüklerinde, sadece tek bi erke küresi görürler. Eğer yanında başka bi küre varsa, o küre de tek bi erke küresi olarak görülür. Çok sayıda ışıltılı küreler fikri, senin insan kalabalıkları kavramından geliyor. Erke evreninde, sadece tekil bireyler vardır. Tek başınadırlar, sonsuzlukla kuşatılmış olarak.
"Bunu kendin görmelisin!"

Cvp: 1 - Eski Çağ Büyücüleri: Bir Giriş

O zaman, yapamayacağımı bildiği halde, kendimin görmemi söylemesinin anlamsızlığı konusunda don Juan'la tartışmaya giriştim. Ve o da bana kendi erkesini ödünç almamı, ve görmek için kullanmamı önerdi.
"Nasıl yapabilirim bunu? Erkeni ödünç almayı?"
"Çok basit. Birleşim noktanı, erkeyi doğrudan algılaman için daha uygun bi konuma kaydırabilirim."
Belleğimde ilk kez, eskiden beri bana yapmakta olduğu bir şeyden dikkatlice söz ediyordu: dünya ve kendim hakkında sahip olduğum kavramlara meydan okuyan idrak dışı bir algılama durumuna girmemi sağlamakta, ve bunu ikinci dikkat olarak adlandırmaktaydı. Böylece, erkeyi doğrudan algılamak için birleşim noktamı daha uygun bir konuma kaydırmak üzere, don Juan sırtımda, kürek kemiklerimin arasında bir yere öyle güçlü bir şamar vurdu ki, nefesim kesildi. Bayılmış olmalıyım, ya da darbe beni uyutmuş olmalı, diye düşündüm. Ansızın, sözcüklerle anlatılamayacak bir şeye bakıyordum, ya da baktığımı düşlüyordum. Parlak ışık lifleri her yerden fışkırıyor, her yöne uzanıyordu; o ana dek düşüncelerime giren hiçbir şeye benzemeyen ışık lifleriydi bunlar.
Soluğum yerine geldiğinde, ya da uyandığımda, don Juan merakla sordu, "Ne gördün?" Ve ben açık yürekle, "Vuruşun bana yıldızları saydırdı," diye yanıtlayınca gülmekten iki kat oldu.
Yaşamış olduğum olağandışı algılamayı kavramaya henüz hazır olmadığımı belirtti. "Birleşim noktanı kaydırdım," diye devam etti, "ve bi an için evrenin liflerini görür gibi oldun. Ama tekdüzelik ve bileşikliğini yeniden düzenleyebilecek disiplin ya da erkeye henüz sahip değilsin. Eski büyücüler bunun mükemmel ustalarıydılar. İşte bundan dolayı, insan tarafından görülebilecek her şeyi görmüşlerdi."
"Tekdüzelik ve bileşikliği yeniden düzenlemek ne demek?"
"Birleşim noktasını yeni konumunda alıkoyup, esas yerine geri kaymasını önleyerek ikinci dikkate girmek demek."
Don Juan bundan sonra bana ikinci dikkatin geleneksel bir tanımını yaptı. Eski büyücülerin, birleşim noktasını yeni konumlarda sabitlemenin sonucuna ikinci dikkat adını verdiklerini ve bunu, aynı gündelik dünyamızın dikkati gibi, çok kapsamlı bir etkinlik alanı olarak ele aldıklarını söyledi. Büyücülerin aslında çalışmaları için iki tam alana sahip olduklarına işaret etti: biri küçüktü, buna birinci dikkat, ya da gündelik dünyamızın bilinçliliği, ya da birleşim noktasının olağan konumunda sabitlenmesi denmekteydi; öteki ise çok daha geniş bir alana sahipti ki bu da ikinci dikkat, ya da başka dünyaların bilinçliliği, ya da birleşim noktasının sayısız yeni konumlarından her birinde sabitlenmesi olarak tanımlanıyordu.
Don Juan, ikinci dikkatteki anlatılamaz şeyleri denememe yardımcı oldu, ve bunun için büyücünün manevrası diye adlandırdığı yöntemi kullandı: sırtıma hafifçe, ya da kürek kemiklerimin ortasına güçlü biçimde vurarak gerçekleştiriyordu bunu. Vuruşları ile birleşim noktamın yerini değiştirdiğini açıklamıştı. Deneysel konumumda bu tür yer değiştirmeler şu anlama ge liyordu; bilinçliliğim, son derece altüst edici olan, eşsiz bir açıklık durumuna giriyordu; en küçük bir çabayla her şeyi anlayabildiğim, ve kısa süreler için keyfini sürdüğüm bir üstün bilinçlilik durumuydu bu. Pek de hoşa gidecek bir durum değildi aslında. Çoğu zaman, normal bilinçliliği sönük bırakacak kadar yoğun olan garip bir rüyaya benziyordu.
Don Juan böyle bir manevranın vazgeçilmezliğini, bir büyücünün çömezlerine normal bilinçlilikte temel görüşleri ve yöntemleri, ikinci dikkatte de soyut ve ayrıntılı açıklamaları öğrettiğini söyleyerek gerekçelendirmişti.
Genellikle çömezler bu açıklamaları hiç anımsamazlar; ama yine de sadakatle ve eksiksiz biçimde koruyarak, bir şekilde belleklerinde biriktirirler. Büyücüler belleğin bu görünür özelliğini kullanmış, ve ikinci dikkatte başlarına gelen her şeyi anımsamayı, büyücülüğün en zor ve karmaşık geleneksel görevlerinden biri haline dönüştürmüşlerdir.
Büyücüler, belleğin bu anıları özel durumunu ve anımsama görevini, kişinin ikinci dikkate her geçişinde birleşim noktasının farklı bir konumda bulunmasıyla açıklarlar. O zaman anımsamak, birleşim noktasını, ikinci dikkate bu geçişlerin meydana geldiği andaki konumuna yeniden yerleştirmek anlamına gelir. Don Juan'ın anlattığına göre, büyücüler sadece tam ve mutlak anımsayışa sahip olmakla kalmıyor; birleşim noktalarını bu belirli konumların her birine geri götürme edimleri ile, ikinci dikkatte edindikleri her deneyimi yeniden yaşıyorlardı. Büyücülerin bu anımsama işine tüm bir ömrü harcadıkları konusunda da bana güvence verdi.
Don Juan, bu yönergeleri titizlik ve sadakatle koruyup onlara yaşamım boyunca tümüyle bağlı kalacağımı bilerek, bana ikinci dikkatte büyücülüğün ayrıntılı açıklamalarını vermişti.
Bu sadakat niteliği ile ilgili olarak, "İkinci dikkatte öğrenmek, tıpkı çocukluğumuzdaki öğrenmeye benzer," diyordu. "Öğrendiğimiz, yaşam boyu bizimle kalır. Yaşamımızın çok başlarında öğrendiğimiz bi şeye laf geldiğinde, 'benim huyum böyle,' deriz."
Bugün bulunduğum konumdan değerlendirdiğimde, don Juan'ın yapabildiğince çok kereler benim ikinci dikkate girmemi sağladığını, bu şekilde birleşim noktamın yeni konumlarını uzun süreler sabit tutmaya, ve buna uygun biçimde algılamaya beni mecbur ettiğini; bu yolla tekdüzeliğimi ve bileşikliğimi yeniden düzenlemem için beni zorlamayı hedeflemiş olduğunu anlıyorum.
Sayısız kereler, her şeyi gündelik dünyada olduğu kadar kesinlikle algılamayı başardım. Benim sorunum, ikinci dikkatteki edimlerim ile gündelik dünyadaki bilinçliliğim arasında köprü kurmadaki yetersizliğimdi. İkinci dikkatin ne olduğunu anlamak, çok çaba ve zamanımı aldı. Sadece çapraşıklığı ve karmaşıklığından değil, ki bu özellikleri gerçekten aşırı ölçülerdeydi; ama normal bilinçliliğime geri döndüğümde, yalnızca ikinci dikkate geçtiğimi değil, böyle bir durumun var olduğunu bile anımsamak olanaksız geldiği için.
Eski büyücülerin sahip çıktıkları ve don Juan'ın bana dikkatle açıkladığı bir başka olağanüstü buluş, birleşim noktasının uyku esnasında çok kolay yer değiştirdiğini öğrenmekti. Bunu kavrayış bir başka bilgiyi getirmişti; rüyaların tamamen bu yer değiştirme ile ilgili olduğunu. Eski büyücüler, yer değiştirme büyüdükçe rüyanın olağandışılığının arttığını, ya da tersine; rüya ne denli alışılmadıksa yer değiştirmenin o denli büyük olduğunu gördüler. Don Juan, bu gözlemin onları, birleşim noktasını yer değiştirmeye zorlamak için, farklılaştırılmış bilinç durumları yaratabilecek bitkiler yutmak; kendilerini açlık, yorgunluk ve gerilimlere tabi tutmak ve özellikle rüyaları denetlemek gibi abartılı teknikler tasarlamaya yönelttiğini söyledi. Bu şekilde, ve belki de farkında olmadan, rüya görmeyi yarattılar.
Bir gün Oaxaca kentinin meydanında dolaşırken, don Juan bana bir büyücünün bakış açısıyla rüya görmenin en uygun tanımını yaptı.
"Büyücüler rüya görmeyi son derece ileri bi sanat olarak görürler," dedi, "algılanabilir olanın alanını çoğaltmak ve genişletmek için, birleşim noktasının sürekli konumunu istendiği zaman değiştirme sanatı."
Eski büyücülerin, rüya görme sanatını insanların erke akışında gördükleri beş koşula bağladıklarını söyledi.
İlk olarak, sadece birleşim noktasından doğrudan geçen erke liflerinin uygun algılama için birleşebileceğini görmüşlerdi.
İkinci olarak, birleşim noktası başka bir konuma geçtiğinde, yer değiştirmenin ölçüsü ne denli küçük olursa olsun, farklı ve alışılmadık erke liflerinin bunun içinden geçmeye başladığını, bilinçliliği ayarladığını, ve bu alışılmadık erke alanlarını sabit ve uygun bir algılama için zorladığını gördüler.
Üçüncü olarak, sıradan rüyalar esnasında, birleşim noktasının kendiliğinden ışıltılı kürenin yüzeyinde ya da içindeki bir başka noktaya yer değiştirebileceğini gördüler.
Dördüncü olarak, birleşim noktasının, ışıltılı kürenin dışındaki konumlara; evrenin serbest erke lifleri arasına doğru hareket ettirilebileceğini gördüler.
Ve beşinci olarak, uyku ve sıradan rüyalar esnasında birleşim noktasının dizgesel olarak yer değiştirmesini geliştirip gerçekleştirmenin, disiplin yoluyla mümkün olduğunu gördüler.